Ahlâk Politika ve Şahsiyet

Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

                    Değerlerin değersizleşmeye başlaması, nihilizmin başlangıcıdır. Çünkü nihilizm, en genel olarak, bütün değerlerin zorunlulukla yanlış olduğu inancına dayanır. Mevcut değerlerin değersizleşmeye başlaması da, nihilizmin dayandığı fikre güç katar. Ancak değerlerin değersizleşmeye başlaması, değerlerin yeniden değerlendirilmesini de şart koşar. İnsanın, bir değerler dünyası içerisinde varlığını sürdürmek zorunda oluşu, ortaya çıkan nihilist durum karşısında insanın bir tavır almasını da beraberinde getirir. Çünkü değerler dünyası içerisinde bulunmak, başkalarıyla birlikte bulunmak anlamına gelir. Bir bakıma değerler ile yüz yüze bulunmak demek, başkalarıyla birlikte ve onlarla yüz yüze bulunmak demektir. Başkalarıyla birlikte varlığımızı devam ettirmek durumunda olduğumuz toplumsal alanda iki etkinlik içerisinde bulunarak değerlerle yüz yüze gelir ve değerlerin değersizleşmeye başladığı durumda da bu iki etkinlik alanında varlığımızın gerçekleşmesi açısından sorunlar yaşarız. Bu iki etkinlik alanı da ahlâk ve politika alanlarıdır. Elbette bu iki etkinlik alanı dışında başka etkinlik alanlarımız da vardır, ama diğer etkinlik alanları bu iki alana dâhil edilebilirler. İnsanın kendisini insani bir varlık olarak ve birey olmaktan ziyade bir kişi varlığı olarak gerçekleştirmesi de, bu iki alandaki yapıp etmelerine bağlıdır. Yapıp etmelerimizi şu veya bu biçimde anlamlandıran ölçüt ise değer kavramıdır. Varlığımızın bir kişi varlığı olarak gerçekleşmesi, bir bakıma anlamlı bir varlık olması eylemlerimizin anlam ölçütü olan değerlerle ilişkimize göredir. Eğer ahlâki ve politik alanda değerlerin değersizleşmesi veya anlamlarını yitirmesi denilen durum yaşanmaya başlarsa, insanın kendisini bir kişi varlığı olarak gerçekleştirmesine imkân tanıyan zemin de kaybolmaya başlar. Çünkü hem ahlâk hem politika insandan eylemde bulunmayı talep eder. Ve insan kendisini ancak eylemleriyle gerçekleştirir. Eylemin en önemli özelliği de, ahlâki bakımdan anlamlı olmasıdır. Aksi durumda bütün eylemler eşit hale gelir ve her şey mubah olur.

         

                    Felsefe, insanın ahlâki ve politik pratikleri üzerine düşünmek suretiyle her iki alanla da ilgilenir. Ahlâk, ahlâk felsefesinin tarihine bakıldığında bireysel bir iyilik ve mutluluğu, bu suretle de erdemli insan olmayı hedeflerken; politika, toplumsal mutluluğu yani bütün insanların mutluluğunu, iyiliğini yani erdemli bir toplumu gerçekleştirmeyi hedefler. Ahlâktan politikaya gidiş gibi de düşünülebilecek olan bu durum, aslında ahlâkın politikaya duhul etmesi anlamında da düşünülebilir. Çünkü sırf kendisi için istenen bir amaç olarak Aristoteles’ten beri tanımlanan erdemin gerçekleştirilmesinin ortaya çıkardığı bilgece bir hayat, toplumsal alanda gerçekleştirilmek zorunda olduğu için politikayı da basit fayda-zarar münasebetinin dışında ele almayı ve politik alanda da gerçekleştirilmesi gereken bütünün iyiliği ve mutluluğuna ahlâki olanın katılmasını şart koşar.

         

                    Ahlâk ile politika arasında, özel alan ve kamusal alan açısından bakıldığında ahlâk hem özel hem kamusal alanda olması gerekirken, politika sadece kamusal alan için geçerlidir. Başka türlü söylemek gerekirse kamusal alan büyük oranda, Yunan site devletlerinde olduğu ve Arendt’in kamusal alan düşüncesinde de ifade edildiği gibi politik bir alandır ve özel alandan dışlanmıştır. İnsanın kendisini gerçekleştirdiği yer ise kamusal alan yani politik alandır. Acaba bugün politik özne yani kamusal alanın öznesi olan insan sadece politik bir varlık olarak değil, aynı zamanda hem politik hem de ahlâki bir özne olarak bir kişi varlığı biçiminde kendisini gerçekleştirme imkânına ne derece sahiptir? Ancak burada kişi kavramı üzerinde durmak gerekir.

         

                    Kişi veya şahıs karşılığı olarak kullanılan batı dillerindeki personne kelimesi Latince personna kelimesinden, Latinceye de Etrüsk kaynaklı phersu kelimesinden geçmiştir. Personna, uzun zaman maske, daha sonraları da maske giymiş oyuncunun oynadığı rol anlamlarında kullanılmıştır. Arapça şahıs ise yükselmek, görünmek, ortaya çıkmak, birine sabit şekilde bakmak ve birini temsil etmek anlamlarına gelen şahasa kelimesinden gelmektedir.[1] Bu anlamlar göz önünde bulundurulduğunda şahıs, müşahhas olan yani zaman ve mekânda kendisini belli eden, gösteren insan varlığına işaret etmektedir. Belli olan, görünen, müşahhas olan bir varlığın en önemli özelliği ise niteliklerle yüklü olmaktır. Öyleyse kişi, niteliklerle yüklü bir bireydir. Bu nitelikler, sıradan nitelikler olmayıp, doğal varlık olmaktan kaynaklanan davranışlardan farklı olarak Max Scheler’in kullandığı kavramla manevi-tinsel eylemlerde kendisini gösteren niteliklerdir. Bu bakımdan bireyin kendi egoist olma durumunu da aşan kişi olma hali, insanı kendi dışındaki bir dünyaya bağlar. Ancak kendi dışındaki dünya ile kendisi arasındaki farkın da şuurunda olmayı gerektiren kişi olma halini belirleyen nitelikleri Scheler, normallik, bağımsızlık, kendi üzerinde hâkimiyet kurma ve sorumluluk olarak belirler.[2] Bunlardan bilhassa kendi üzerinde hâkimiyet kurma kaba, doğal olanı insani olana dönüştürmeyi sağlayıcıdır. Doğal olanın tersine davranabilme, onun üstüne yükselebilme belki de her şeyden önce kendisine hayır diyebilme ile başlayan kişi olma hali, ahlâkiliğin en önemli vasfı olan özgürlük ve sorumluluk ile tamamlanabilir. Acaba bu kısa değerlendirme çerçevesinde politik özne, ne derece kişi olabilmektedir?

         

                    İdeal ile reel arasında hiçbir zaman tam bir örtüşme olmaz ve özellikle ahlâk ve politika söz konusu olduğunda ideal ile reel arasındaki kopuş çok daha şiddetli olur. Gerçeklik, ideal olanı ne derece temsil ediyorsa o derece kabul görür. Burada sözü edilen ideal-gerçeklik ilişkisi, Platon’un idea-görünüş ilişkisi olarak görünüşün ideayı taklit etmesi durumunda olduğu gibi düşünülmemelidir. Çünkü görünüş, sözünü ettiğimiz reel olana karşılık gelmez, tam tersine Platon’da idea, gerçekliğe tekabül eder. Burada ideal olan, ahlâk ve politika felsefesinde en iyi eylem ve en iyi toplumsal düzeni dile getiren değer yargıları ve hukuk önermeleridir. Asıl olan, değer yargılarına ve en iyi toplumsal düzenin nasıl olması gerektiğine dair kurulan önermelere uygun eylemde bulunup bulunulmadığıdır. Çünkü ahlâk ve politikada gerçekliğe karşılık gelen, ahlâki ve politik öznenin eylemleridir. Politika için eyleme sözün de katılması gerekir. Çünkü politik alan, yani kamusal alan Arendt’in işaret ettiği gibi konuşma tarafından belirlenen ve sözün geçerli olduğu bir alandır. Bu bakımdan insan, Yunanlının gözünde olduğu gibi söz söylemeye muktedir olandır ve bu özelliğiyle o, politik bir özne olur. Söz ve eylemin birlikteliği, kamusal alanın öznelerini karşılıklı olarak birbirine bağımlı kılar. Buradaki bağımlılık, dışımızda olana açılmak, onunla diyaloğa girmektir. Diyalogsuz bir kamusal alan mümkün değildir. Diyaloğun olmadığı, sözün kovulduğu kamusal alan, gizliden gizliye yürütülen amaçları gerçekleştirmeye hizmet edecek her türlü araca başvurmaya kadar götürülebilir. En tehlikeli olanı şiddettir. Şiddet, illa adam öldürme, dövme, yaralama değildir. Konuşma imkânını ortadan kaldıran her yol, şiddet olarak algılanabilir. Korkutma, yıldırma, tehdit etme, susturma, şantaj gibi her yol, şiddet yoludur ve bütün bu araçlar, şiddetin ahlâk ile hiçbir bağının olmadığını gösterir.   Şiddetle birlikte hiçbir ahlâki değer ve kural tanımayan araçlarla, bireylerin özel alanlarını kamusala veya toplumsala yayma teşebbüsleri de gündeme gelir. Bugün için en çok başvurulan araçların başında söz ettiğimiz araçlar gelir. Bütün kamusal alan özneleri, bu tehlikeye muhatap durumdadır. Böyle bir tehlike, kamusal alan öznelerinin kamusal olmaktan çıkıp başka politik özneler tarafından araçsallaştırılması, dahası şeyleştirilmesi demektir. Şeyleşmek, nesne haline getirilmek, başta kişiyi bir kişi olmaktan çıkarmak ve onun varoluşsal özelliğini, özgürlüğünü yok etmek, onu köleleştirmek demektir. Nesne haline gelmiş, köleleştirilmiş insan, duyarsızlaşır; çünkü onun özgürlüğü ve buna bağlı olarak tavır ve tavır almaya bağlı olarak da sorumluluk özellikleri ortadan kaldırılmıştır. Bir taşın taşlar arasında herhangi bir taş olması gibi o da, insanlar arasında herhangi bir insan durumuna düşer. Hem ahlâki hem politik özne olma imkânını kaybetmiş olan artık kitle varlığı haline dönüşür. Bugün hem ahlâkın hem de politikanın değerlerinin araçsallaşması ve insanların da amaç olmaktan çıkıp aynı araç konumuna düşmesi, kamusal alanın gözden düşmesine ve hatta bu alanın ahlâk ve politikadan soyutlanmasına neden olmaktadır.

         

                    Kamusal alanda politik eylemleri yargılayacak değerlerin aşınması ve zaman içerisinde ortadan kalkması, politik amaçların gerçekleştirilmesine hizmet edecek araçları da belirler. Günümüz dünyasında bu amaçlar, ahlâki olmaktan ziyade amaçları meşrulaştırmaya yarayan manipüle edici araçlardır. Gazeteler, televizyonlar kamusal olanı değil (çünkü kamusal alan, belirsizleşmiştir) ama toplumsal-kitlesel olanı bir arkta akan su gibi hareket etmeye alıştıran toplum mühendisliğine hizmet eden araçlar olarak hareket ediyorlarsa, Baudrillard’ın ifadesiyle bir simülasyon, …mişler veya gibiler dünyasını inşa ediyorlar demektir. Bu olumsuz durumdan elbette politika da nasibini almakta ve politik alanda belirleyici olan söz ya da konuşma da içi boş, heyecanlara hitap eden simgesel ve sembolik olmaya özen göstermek suretiyle gerçekliği anlamlandıracak olan değerlerle ilişkisini kesen bir dil olmaktadır. Politik özne, kendisini bir şahsiyet olarak var edecek ahlâki alanı araçsallaştırmak suretiyle aşındırmakta ve yazımızın başında ifade ettiğimiz bir nihilizme zemin hazırlamaktadır. Ülke gündeminin renkliliği, politikadaki aktörler arasında yaşanan ilişkilerin ve hitap biçimlerinin durumu, halk ile olan diyaloglar, görünüşte yaşananlara akıl erdiremeyişler ve çeşitli gurupların politikadaki etkileri, açıklanan rakamlar ile yaşananlar arasındaki kopuşlar sanal olanın gerçek olanın yerini aldığı bir dünya resmi çizmeye imkân vermektedir. Böyle bir durumda bir şahsiyet olarak ahlâki olan ile politik olanın bir arada bulunmasını gerçekleştirebilecek bir politik özne olmayı ve kendisini ne ise o olarak ifade edebilmeyi başarabilen insan tasavvurundan uzaklaştığımızı söylemek mümkündür. Bu olumsuz durumların yaşandığı her yerde ortaya çıkan boşluklar, değişik vasıtalarla doldurulmaya çalışılır. Belki de politik alanda herkesi etkileyen ve asıl amaca ve değerlere yoğunlaşmayı engelleyen sürekli algı değişikliklerine neden olan renkli, değişken gündemlerin sıkça yaşanması bu boşlukları doldurmak ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Eğer durum böyle değilse işler rayından çıkmış olur. Hafızamızı yokladığımızda olay bolluğuyla karşılaşmamız, ama bu olay bolluğunun gerçeklik ile olan ilişkisini kurmaktaki zorluğumuz, sahte olaylar seyircisi olduğumuzu gösterir. Bu durum bizi düşünmeye ve eyleme sevk etmelidir. Oysa yaşanan tam tersidir: Düşünmek değil ama sadece seyretmek. Hâlbuki şahsiyet sahibi olmak, hem düşünce olarak hem eylem olarak tavır almayı gerektirir.

         

         


        


        

         

        [1] Bilal Dindar, Emmanuel Mounier’de Personalizm, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s. 25,1988.


        

        [2] Max Scheler, İnsanın Kosmostaki Yeri, Çev., Harun Tepe, Ankara: Ayraç Yayınevi, s. 66–87, 1998.


Türk Yurdu Temmuz 2010
Türk Yurdu Temmuz 2010
Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele