Bir 12 Eylül Romanı: “Eylül 12’den Vurdu”

Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

                    Eylül artık çoğumuzun zihninde hüzünlü bir sembol oldu. Üniversiteye giriş için çaba gösterdiğimiz günlerde ülkede meydana getirilen kaos ortamı hepimizi derinden etkilemişti. Öğretmen lisesi öğrencisiyken 1978 yılında sol iktidarın gelmesiyle birlikte, iktidardan güç alan militan sol örgütler tarafından biz ülkücü öğrenciler okullara sokulmadık. Lise öğrencisiyken çatışma ortamından nasibimizi aldık. Sınıf arkadaşlarımızdan birini bu çatışmalarda kaybettik. Üniversite seviyesindeki boyutunu basından ve yaşayanlardan öğrendik.  Bu dönemde üniversitelerde masum öğrenci eylemleri olarak başlayan ve giderek Türkiye’nin sokaklarını kaplayan Marksist terör saldırıları giderek şiddetini artırdı. Önceleri ABD karşıtı eylemler olarak ön plana çıkan bu saldırılar, Türk devletine ve Türk milletinin mukaddeslerine doğru yöneldi. Bu yönelme toplumda ister istemez tepkiler doğmasına ve karşıt örgütlenmelere yol açtı. Daha doğrusu insanlarımızın önüne, bir safta olmak mecburiyetini getirdi.

         

                    Marksist hareketler düşünce zemininde Türkiye’nin modernleşme tarihiyle gündemimize girmişti. İnönü döneminde radikal bir mecraya sokulan Batılılaşma hareketi Türkiye’deki en önemli kültürel kırılmayı ortaya çıkardı. Özellikle Komünist düşüncelerle kurulan Köy Enstitüleri ve Batı klasiklerinin çevirileri, Türk kültüründen bir kopuşun sembolü oldu. Türk milli kültüründen beslenmeyen aydınların sola ve özellikle Marksizm’e yönelmeleri ülkede çok ciddi problemlerin doğmasına sebep oldu. Bu dönemlerde sol hareketin arkasında yer alan SSCB gibi bir güç meseleyi alevlendiriyordu. Artık mesele bir fikir hareketi olmaktan öte uluslararası bir mücadele ve hesaplaşma boyutuna dönüşüyordu. Türkiye üzerinde tarihi ve stratejik emelleri olan Rusya SSCB maskesiyle oyuna dâhil oluyor, SSCB karşısında hür dünyanın hamisi rolündeki ABD de yayılmacı Komünizmi önleme maskesiyle ön plana çıkıyordu. Ortada ciddi bir “Soğuk Savaş” oyunu oynanmaktaydı ve bu oyunun nereye varacağı kimsenin bilgisinde değildi.

         

                    Soğuk Savaş oyunu Türkiye’de Türk gençleri üzerinde çok kanlı olarak oynandı. 68 olaylarından sonra eyleme yönelen Marksist hareket ülkede terör estirmeye başladı. Sokakları kan gölüne çevirdi. Çok sayıda vatan evladının kaybedilmesine yol açtı. 12 Eylül öncesinde Marksist hareket artık düşünce temelinden çoktan çıkmıştı. Ortada sadece şartlanmış, gözü dönmüş, inanmış militanlar vardı. Bunların karşısında çeşitli sebeplerle aynı safta yer almış ülkücüler kalmıştı. Ne hikmetse ilk saldırılardan nasibini alan ABD’liler ve devlet güçleri muhatap olmaktan çıkmıştı. Ülkücüler, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Dündar Taşer gibi milliyetçi liderlerin ve aydınların memleketteki durumun vahametini görerek yönlendirdikleri gençlerdi. Nasıl ki 1919’da ülkenin işgal edilmesi karşısında durumdan vazife çıkaran milli mücadele kahramanları vardı, şimdi de aynı şekilde kahramanlara ihtiyaç duyulmuştu. Bunun için 12 Eylül öncesinin ülkücüleri kendilerini milli mücadele saflarında görerek ateşin içine gözlerini kırpmadan atabildiler.

         

                    Vatan için, bayrak için, millet için, devlet için, ülkenin istikbali için canlarını ortaya koyan ülkücüler 12 Eylül’le birlikte şaşkına döndüler. Ne için mücadele ettiklerini ve şimdi ne duruma düşürüldüklerini anlamakta güçlük çektiler. Çünkü karşılarında insanlıktan nasibini almamış bir zulüm yönetimi vardı. 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye’nin yönetimine el koyan Türk Silahlı Kuvvetleri sözde sokaklarda akan kanı durdurma bahanesiyle ülkenin istikbali olacak fidanları kırmaya girişmişti. Olaylarla ve suçlarla ilişkisi olsun olmasın teşkilatlanmada yer alan veya şüphelendikleri veya hakkında ihbar olan herkesi, sorgusuz-sualsiz kışlalarda oluşturulan özel cezaevlerine doldurmuşlardı. Buralarda olup bitenleri normal vatandaşlar bilmiyorlardı. Sıradan vatandaşlar ihtilalcilere ülkede akan kanı durdurdukları için dua etmekle meşguldüler. Ancak bu davalarda yer alanlar ve yakınları buralardaki işkenceleri iliklerine kadar yaşıyorlardı. Bu yaşananlar ise ne insanlığa, ne vicdana, ne adalete ne de ahlaka sığacak gibi değildi. O zaman bunların nasıl yaşandığının ve neden yaşandığının bilinmesi gerekti. Ortada anlaşılması ve anlatılması zor bir durum vardı ve bunu aydınlatacak şahitliklere ihtiyaç duyulmaktaydı.

         

                    1985-86 yıllarında askeri darbe yönetiminin baskıları azalıp tahliyeler başlayınca, askeri cezaevlerinde neler yaşandığı ortaya çıkmaya başladı. İlk olarak ülkücüler içerideki işkencelerin boyutunu, hakkındaki kovuşturmalar yüzünden yurt dışına gitmek zorunda kalan Ozan Arif’in Türkiye’ye kaçak girebilen kasetlerinden öğrendiler. Ozan şiirinin her kıtasında bu ıstırabı haykırdı:

         

        Tırnağım söküldü kelpeten ile
C-5 ler konuşsa gelse de dile
Su diye yalvardım, hep güle güle
Bakarak yaptılar benim sorgumu.

         

                   

        Cezaevinden tahliye olan ve yaşadıklarını kaleme alan ülkücülerin yazdıkları çok az sayıdaki kitap bu dönemi aydınlatmaya yetmedi. Belli ki yaşananların büyük kısmı yazılamadı, konuşulamadı, anlatılamadı. Hele edebiyat diline hiç aktarılamadı. Solun bazı kalemşorlarının bu dönemle ilgili yazdıkları, özellikle TV dizileri ve filmlere aktarılması esnasında hala tarafgirliklerini devam ettirmeleri kanayan yaraları incitti. Hâlbuki bu dönemi yaşayan ülkücüler sadece hakkaniyet beklemekteydiler. Hakkaniyet bir tarafa, kamuoyunda haksız ithamlara ve suçlamalara sebep olacak yanlışlıklarla karşılaştılar. Kasıtlı yapılmasa da eksik ve yanlış bilgiler kapanmakta olan yaraları depreştirdi. Demek ki bu dönemin her yönü doğru anlatılmalı ve doğru tahlil edilmeli. Bunun için de yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu herkes tarafından kabul edilir.

         

                    “Eylül 12’den Vurdu” bir ihtiyacın giderilmesinde pırıl pırıl bir damla oldu. Hem de gözlerimizi dolduran, yüreklerimizi burkan, boğazımıza düğüm düğüm dizilen bir damla… Uzunca bir süreden beri beklediğimiz bir ışık oldu. Yakın dönemde yaşanan 12 Eylül darbe döneminin insani boyutunu aydınlatabilecek bir ışık… Bu ışığı yakan edebiyat öğretmeni Emine Özgenç’in, bir edebiyatçı olarak zihninde yarattığı hayali kurgular yerine bizzat yaşadıklarını ve gözlemlerini roman diliyle kurguladığı ve yazdığı görülüyor. Kitabın sonunda kullandığı ifadeyle: “… bu kitapta yaşanmamış hiçbir şey anlatılmadı. Eksik anlatıldı belki. Belki anlatılmak istenmedi bazı şeyler. Ya da anlatılması gerekenler de çok eksik kaldı. Ama yalan, sahte, yapmacık hiçbir söz girmedi bu anlatımların arasına. Uydurulmadı hiçbir şey.

         

                    12 Eylül genç fidanları vurdu. Hayatları mahvetti. Darağaçlarında nice canlar aldı. Hücrelerde nice çiçekleri soldurdu. Dışarıda nice çiçeklerin boynunu büktü. Bir milletin sevdalılarının ümitlerini, heyecanlarını, güvenlerini yok etti. İğrenç bir tecavüz gibi ülkesini seven insanların düşüncelerini iğfal etti. Nihayetinde “Eylül 12’den Vurdu”. Özgenç ailesinin haksız yere yaşadıkları bu vurgunda sadece bir örnektir. Ama önemli bir örnektir. Bir insan bir alem gibidir. Bir aile ise bir millet gibidir. 12 Eylül sadece bu aileye ve bu ailenin bir ferdine vursaydı yine önemli olurdu. Ama binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanı derinden etkilediğini biliyoruz. Dolaylı etkilemesi ise bir milletin istikbalidir. Millet hayatında vurulan en büyük sektelerden birisi olarak tarih sahnesinde yerini alacaktır. Bu konu ayrı bir yazı mevzusudur. Şu an “Eylül 12’den Vurdu” kitabı üzerinde durmamız gerek.

         

                    Kitap bir kız çocuğunun İlkokula başladığında “ben okumayacağım, anne olacağım” feryadının dile getirildiği bir öyküyle başlıyor. Öykü sizi zaten baştan çarpıyor. İlgi uyandırıyor. Merak ediyorsunuz. Bir kız çocuğu nasıl olur da okumayı öğrendiği halde saklama ihtiyacı hisseder ve feryadını haykırır. Nazlıhan küçücük dünyasında neler yaşamıştır da bu tepkiyi vermiştir. Hem merak ediyorsunuz, hem de kendinizi 12 Eylül zulmünün içinde buluyorsunuz. Yüreğiniz yaralanıyor. Kah Mamak’ta yaşıyorsunuz zulmü içinizde, kah Kırıkhan’da, kah Yozgat’ta. Artık aileden birisiniz. Oradan oraya savruluyorsunuz. Özellikle de duygularınız savruluyor. Kızıyorsunuz, üzülüyorsunuz, isyan ediyorsunuz…

         

                    Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’nde “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” derken neyi kastettiğini satır satır, iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bütün duygularınız ve düşünceleriniz ayağa kalkıyor. Her şeyi ve herkesi sorgulamak istiyorsunuz. Buna tabii ki kendinizden başlayabilirsiniz. Size sunulan şablonların kırıldığını fark ediyorsunuz. Kimin hakkı olabilir Türk vatanında Türk milletini seven insanların burnundan bu sevdalarını fitil fitil getirmeye! Kimin haddi olabilir bu işkenceyi yaparken evlatlarını, eşlerini, anne-babalarını cezalandırmaya! Sonra da pardon deyip siz suçsuzmuşsunuz demeye!

         

                    Bu ülkeyi sevmek size mi kalmış. Bu ülkeyi savunmak size mi düşmüş. Bu ülke için düşünmek, bu ülkenin insanları için iyi şeyler istemek, bu ülkeyi yönetmeye talip olmak, sizin ne haddinize… Kitabı okurken bunları hissediyorsunuz. Bunlar geçiyor zihninizden birer birer. Geçmişle, bugünle bağlantısını kuruyorsunuz. Bizim insanlarımızın üstüne ölü toprağı mı serpildi diye hayıflanmamızın arkasındaki bastırılmışlığı görüyorsunuz. İnsanlarımızın devletin soğuk yüzünden neden bu kadar ürktüklerini, güvenlerini nasıl kaybettiklerini anlıyorsunuz. Hatta 1950 seçimlerinde DP’nin seçim kazanmasını ve ardından 27 Mayıs darbesiyle uzaklaştırılmasının mantığını çözüyorsunuz.

         

                    Yanlış anlaşılmasın Özgenç’in yazdıkları arasında bu tahliller tabii ki yok. Sadece anlattığı hikâyeye girdiğinizde kendi zihninizdekileri de birleştirerek ufuk turu yapıyorsunuz. Mutlaka her okuyanda farklı dünyalar açacaktır. Ben şahsımla ilgili zihnime gelenleri paylaşıyorum. Her satırında, her hikâyesinde bu toplumu ve yakın dönemleri anlamama yardımcı olacak ipuçları yakaladığımı düşünüyorum. Romanı bir okuyucu olarak hüzünlü bir zevkle okumanın yanında, bir sosyolojik malzeme olarak da çok değerli bulduğumu belirtmek isterim. Kitabın estetik değeri konusunda mutlaka edebiyatçılar değerlendirme yapacaktır ve yapmalıdır. Özgenç romanın hem kahramanı, hem de yazarı olarak farklı yönlerden karşımıza çıkmış durumdadır. Bu yüzden ben sadece kendimle ilgili olarak değerlendirebilirim. Bu bakımdan da, ancak bir ülkücü olarak romanın bende uyandırdıkları, bir sosyolog ve bir aydın olarak bende düşündürdüklerini paylaşabilirim. Onun için yazımın başında uzunca bir giriş yapma ihtiyacı hissettim. Okuyucuların da bu romanı toplumsal olayların yaşandığı tarihi süreç bütünlüğü içinde değerlendirmelerini tavsiye ederim. Aksi taktirde romanı okuyup sadece üzülürler ve acımaya kalkarlarsa roman gerçek amacına ulaşamaz.

         

                    Emine Özgenç açık yüreklilikle hayatını ve çoğu sırlarını bizimle paylaşıyor. Bunu yaparken çok dirayetli ve gururlu bir duruşla karşımıza çıkıyor. Hayat hikâyesini öğrendiğimizde bunu fazlasıyla hak ettiğini görüyoruz. Bu paylaşım gerçekten büyük bir özveri. Kitabın sonunda yazdığı gibi “bu sevda masalının” öyküsünü okuduğumuzda uykularımız kaçtı. Bunun için Emine Hanım’a müteşekkiriz. Zaten kendisi” bu masalı uyumanız için anlatmadım” diyor. Bence amacına tahmin ettiğinden fazlasıyla ulaşacak.

         

         

                    Bu dönemin çok iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Ben üniversite öğrenciliğimde sadece bir gün duruşmaları izlemek üzere gittiğimde, gördüklerimin bile etkisinden kurtulamadım. Ya o zulme her yönüyle muhatap olanlar! Bu yaşananları görmezden gelmek ve unutmak hafızanızı ve kimliğinizi kaybetmek gibidir. Emine Hanım, bize insanlığımızı, kusurlarımızı, hafızamızı, kimliğimizi hatırlattığınız için teşekkür ediyoruz. İnşallah başka Emineler de çıkar ki toplum olarak kendimize geliriz ve aynı oyunlara düşmeyiz. Şu günlerde hafıza tazelemeye ve kendimize gelmeye o kadar ihtiyacımız var ki...

         

         


Türk Yurdu Haziran 2010
Türk Yurdu Haziran 2010
Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele