Türk Dünyasının Bilge Duayeni: N. Nazarbayev

Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

                    Niçin Duayen?

                    “Duayen” vasıflandırmasını Nursultan Nazarbayev’e, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL layık görmüştür. Böyle bir vasfı sıradan bir insan yapsaydı çok dikkat çekmeyebilirdi. Ama 85 yıllık tarihi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı tarafından ifade edilmesi, mânâlı ve önemlidir. Nazarbayev, aslında bu sıfatı üç özelliğinden dolayı hak etmiştir.

         

                    1. Türk dilini konuşan devlet başkanları arasında en uzun süreli cumhurbaşkanlığı yapmış bir önderdir.

                    2. Mevcut cumhurbaşkanları içerisinde en yaşlı liderdir. Yani, tartışmasız bir “aksakaldır”.

                    3. Coğrafi olarak Türk dilini konuşan en büyük devletin başında bulunan bir cumhurbaşkanıdır.

         

                    Aslında duayenlik bu üç doğal sıfattan da öte bir mânâ taşımaktadır. Nazarbayev;

                    1. Çok hassas bir bölgede büyük bir ülkeyi kıt kaynak ve yetersiz bir kadro ile ayağa kaldırmaya çalışan,

                    2. Çarlık döneminden başlayıp Sovyet sürecinden geçerek, sürekli erozyona uğramış çilekeş Kazak halkını canlandırmaya ve yüreklendirmeye gayret eden,

                    3. Dünyanın 9. ve Türk Dünyası’nın birinci en büyük devletini dâhiyane bir siyasetle komşuları ile barış içerisinde (takriben) 20 yıldır yaşatabilen,

                    4. Bölge ülkelerini ve dünyadaki güçlü siyasî aktörleri ürkütmeden ve fanatik ya da şovenist düşüncelere sapmadan, ortak Türk dilini konuşan devletleri bir araya getirmek isteyen cesur ve bilge bir önderdir.

         

                    Şimdi bu gerçek vasıfların analizini yapmaya çalışalım.

         

         

         

                    Analitik Yaklaşım

         

         

                    Nazarbayev’in takip ettiği bugünkü siyasetini iyi anlayıp tahlil edebilmek için 1996 yılının başında kaleme aldığı “Yüzyılların Kavşağında” isimli kitabını iyi tetkik etmek gerekir. Bu kitap çok önemli mesajlar ihtiva eden; dengeli, realist, dikkatli ve ustaca kaleme alınmış bir yol haritasıdır. Yukarıda sıralanan dört vasfın izlerini bu kitapta görmek mümkündür.

         

         

                    Nazarbayev’in ilk gündem maddesinin ekonomi olduğunu görüyoruz. Nitekim Sovyetler’in çökme sebebini büyük ölçüde ekonomik sebeplere bağlamaktadır. Anlamsız silahlanma yarışının ekonomiyi zayıflattığını gören Nazarbayev, rekabetin zorunluluğunu idrak ederek şöyle diyor: “Kazakistan için miras olan eski Sovyetler Birliği’nin Sosyalist ekonomik düzeni, son derece deforme olmuştu. Sadece yeraltı zenginliklerini işletme ve askerî sanayî kurumlarıyla ilgilenildi. Bu düzen hiçbir şekilde ekonomik rekabeti sağlayamazdı”. Nitekim bugün Kazakistan’da yeraltı kaynaklarının, ekonominin canlandırmasında ve inşaat gibi sektörleri devreye sokarak istihdamın arttırılmasında kullandığını açıkça görmekteyiz. Bu bağlamda Nazarbayev’in, Amerikan kaynaklı ve Batı ülkelerinden gelen lüks tüketim rüzgârının doğuracağı olumsuz sosyal çarpıklıklardan da haberdar olduğunu anlamak memnuniyet vericidir.

         

         

                    Çarlık zamanından başlayarak Sovyetler Birliği yönetiminin yakın tarihine kadar Kazak halkının çok çileler çektiğini hepimiz bilmekteyiz. Bu gerçekten hareketle Nazarbayev’in, Kazak halkının giderek kan kaybeden dilini, dinini, örf ve âdetini, kısacası kültürünü, değil sadece korumak, yeniden canlandırmak için bir dizi tedbirler almaktadır. Dışarıda yaşayan Kazaklara ülkenin kapılarını açarak onların Kazakistan’a gelmelerini kolaylaştırmak, akıllıca bir politikadır. Çok doğal bir karar olan bu siyasetin adı halkçılıktır. Nazarbayev, halkçılık olmadan milliyetçiliğin faydalı ya da en azından etkili olmayacağını pekâlâ fark edebilen zeki bir devlet adamıdır.

         

         

                    Kazakistan az nüfusla büyük bir ülke iken; kendisinden nüfus, toprak, askerî ve ekonomik güç açısından çok daha büyük iki komşusu bulunmaktadır. Bu komşuları ile barış içinde iyi geçinmesini bilmesi, hatta onlarla ciddî ekonomik işbirliğine gitmesi doğru ve akıllı bir politikadır. Böyle bir realist politika, bu ülkelerin güçleri ne kadar fazla olursa olsun, Kazakistan Devleti’ne ve yönetimine saygı duymalarını gerekli kılmaktadır.

         

         

         

         

                    Nazarbayev’in Enerji Politikası

         

                    Kazakistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra petrolünü büyük oranda ucuz bir fiyata sadece Rusya Federasyonu’na satabiliyordu. Çünkü Sovyetler devrinde petrol taşıma boruları bu şekilde döşenmişti. Nazarbayev beş önemli noktanın farkında olduğunu bugün anlamaktayız:

         

         

  1. Petrol en çok Rusya’da değil, bütün dünyada ve özellikle de Avrupa’da tüketilmektedir.
  2. Kazakistan petrolleri acilen dünya piyasalarında yerini bulmalıdır.
  3. Kazakistan petrolleri tek elden değil, güvenli bir şekilde dünya piyasalarına akmalıdır.
  4. Bu petrollerin dünyaya ulaşmasının en güvenli ve kısa yolu, Türkiye üzerinden Akdeniz havzasıdır.
  5. Kazakistan petrolleri dünya piyasalarında serbest rekabet esasına göre oluşan fiyattan satılmalıdır.

         

         

                    Rusya Federasyonu bölgede Kazakistan’ın önemli bir ortağıdır. İki ülke arasında sadece petrol alanında değil; güvenlik, ekonomi, ticaret ve siyaset alanlarında da ortak ilişkiler ve çıkarlar vardır. Ortak çıkarlara riayet etmek her iki taraf için şarttır. Bu realiteden hareketle ve Rusya Federasyonu ile ihtilafa düşmeden Kazakistan, petrollerini dünya piyasalarına ulaştırmaya başlamıştır. 18 yıllık bir zaman dilimine yedirilen bu strateji, Nazarbayev’in eseridir.

         

         

                    Bilindiği gibi Rusya’nın petrol ihracatının yaklaşık dörtte birinin Türkiye’nin kara suları olan Marmara Denizi’nden geçmesi, Türkiye-Rusya ilişkilerini geren bir faktördü. Petrol yüklü dev tankerlerin İstanbul açısından yarattığı tehlike hep gündemdeydi. Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Boğazlardaki petrol trafiğini azaltacaktır. Samsun-Ceyhan faaliyete geçtiği zaman, Boğazlardaki petrol trafiğinin yüzde 50 oranında azalacağı tahmin ediliyor. Nazarbayev’in 22 Ekim 2009 tarihinde Türkiye’ye ziyareti sırasında bu hatta, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına ve Nabucco projesine destek vereceğini açıklaması, Türkiye’ye karşı bir kardeş jesti olarak değerlendirilebilir. Ayrıca bu desteğin bölgesel işbirliğine ve barışa da büyük katkısı olacaktır. Bir taraftan petrol yatağı Ortadoğu’nun, diğer taraftan Orta Asya ve Kafkasların gerçekten barışa ve istikrara ihtiyacı bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda petrol, savaşın konusu ve gizli sebebi olmuştur. Ancak bugün barışın ve istikrarın aracı olması düşünülmelidir. İşte Nazarbayev’in bu iki projeye destek vermesi bölgeye barışı getireceğine inanılmaktadır. Nitekim bu tarihî kararı ile Nazarbayev, bir taraftan Türkiye’ye destek vermiş, diğer taraftan Rusya-Türkiye-Kazakistan işbirliğini arttıracak büyük ve tarihî bir adım atmıştır.

         

         

         

                    Kazakistan-Türkiye Yaklaşmasi

         

                    Nazarbayev’in Astana’da Atatürk heykelini açması ve akabinde 22 Ekim 2009 günkü Türkiye ziyareti önemli bir tarihî vakıadır. Her şeyden önce Türkiye dışında bu büyüklükte ikinci bir Atatürk heykeli yoktur. Bunun haklı sebebini Nazarbayev şöyle açıklıyor.

         

                    “Ben Mustafa Kemal Atatürk'ü şahsım olarak çok seviyor ve takdir ediyorum. Ülkem      bağımsızlığını kazandığında ilk okuduğum kitapların bir tanesi Atatürk'ün hayatı ve reformları     hakkında idi. Biz bu büyük insan için Astana'nın en güzel yerlerden bir tanesine bir anıt     heykelini yaptırdık. Daha önce Türkiye, bizim büyüklerimizden olan Abay, Mağcan             Cumabayev, Kabanbay Batır, Abılay'ın heykellerini Türkiye'de dikmişti.”

         

         

                    İktidarı ve muhalefetiyle Türk parlamenterler, Meclis’te Nazarbayev’i pür dikkat dinlemişlerdir. Konuşma bitince de hep birlikte bu ulu kişiyi ayakta alkışlamışlardır. Nasıl ayakta alkışlanmasın? Bakın ne demiş:

         

         

                    “Bugünkü Kazaklar, sizlerin kardeşleriniz olarak eski yüce Türk atalarımızın ilk yurtlarında            yaşamaktadırlar… Geçen yüzyılın son on yılında bizler de sizler gibi özgür olduk. Türkiye   Cumhuriyeti, tüm Türk halkıyla bizi destekledi. Biz bundan dolayı müteşekkiriz. Türkiye      Cumhuriyeti'nin kurucusu, dâhî şahsiyet Atatürk daha o zamanlarda bile, diğer Türk             devletlerinin günün birinde bağımsızlıklarına kavuşacağını büyük bir öngörüyle ifade etmişti.      Tarihimiz bugün bu sözlerin doğruluğunu ispatlamıyor mu? Dünyada bizi ilk tanıyan Türkiye             olmuştur. Bunu hafızamızda sonsuza dek saklayacağız.”

         

         

                    Bu sözleri sadece Türk parlamenterleri değil, Türk halkı bile hiç bir dış devlet başkanından duymuş değildir. Aslında gerçekten Türkiye, kurulduğundan beri böylesi riyadan uzak ve samimî bir dost sesine hasret kalmıştır. Çünkü Türkiye 20. Asrı hep endişe içerisinde ve komşularının tehditleriyle geçirdi. 21. Asrın başlarında ise kendi gücünü hissederek bölgesinde farklı bir rol üstlenmeye başladı. Bugün Türkiye bir taraftan Ortadoğu’da dengeleyici rol oynamakta, diğer taraftan Kazakistan gibi Türk dili konuşan devletlerle dostane ilişkiler kurabilmektedir. Nitekim Irak’ta, Filistin-İsrail meselesinde, Suriye-İsrail görüşmelerinde, Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığında, Afganistan çıkmazında hep yapıcı bir tutum ve barışçı bir tavır sergilemektedir. İşte Nazarbayev, bunu bir Türk aksakalı olarak fark etmiş ve dile getirebilmiştir. Bunun adı herhalde kadirşinaslık ve hakşinaslık olmalıdır.

         

         

                    Nursultan Nazarbayev, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasını çok ama çok anlamlı bir tavsiye ile (hatta bir Türk aksakalı olarak) nasihat ile kapatmıştır.

         

         

                     “Biz, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasını destekliyoruz. Bununla beraber, akraba olarak    yüzünüzü Doğu'ya da çevirmeniz yerinde olurdu diye düşünüyoruz. Rusya ile stratejik ortaklık geliştirmesi, Çin ile dengeli bir siyaset yürütmesi Türkiye'nin itibarını yükseltecektir. Bu     çerçevede Ankara'nın Türk dilini konuşan akrabalarıyla yakın ilişki siyasetini takip etmesi bizi        özellikle memnun etmektedir.”

         

         

                    Bu mânâlı tavsiye saatlerce tartışılabilir ve hakkında sayfalarca yazılabilir. Türkiye’nin yarım asırdan beri Avrupa kapısında sabırla beklediğini herkes bilmekte ve görmektedir. Bu süre içerisinde Türkiye dâhil, bütün ülkeler soğuk savaş rüzgârları ile boğuştu, süper iki kutup arasında saat sarkacı gibi gitti-geldi. Takriben son 20 yıllık tek kutupluluktan sonar dünya artık ne iki kutupluluğu ne de tek kutupluluğu istiyor. Her halde dengeli, adil, barışsever, birbirine saygı duyan çok kutupluluk sistemini herkes arzulamaktadır. İşte Nazarbayev, Türk siyasetçisine ve aydınına bu mesajı vermek istemiştir. Bu mesaj, doğru zaman ve doğru zeminde verilmiştir.

         

         

                    Nazarbayev, Türkiye ile olan ilişkilerinde ekonomik boyuta daha baştan önem vermiştir. Kazakistan’ın, Enerji nakli projelerinin yanında eğitim ve inşaat gibi Türkiye’nin önemli mesafeler kaydettiği alanlarından faydalanması dikkati çekicidir. Ayrıca, Nazarbayev’in Türkiye ziyaretinde Kazakistan’ın organize sanayi bölgelerinin Türkiyeli müteşebbisler tarafından kurulması teklifi müstesna bir fırsattır. Gerçekten de Kazakistan iyi organize olmuş küçük ve orta ölçekli işletmelere daha çok ihtiyaç duymaktadır. Çünkü Kazakistan, alan itibariyle büyük ama nüfus olarak az ve dağınık bir ülkedir. Büyük fabrikaların büyük şehir kenarlarında yapılması, küçük şehirlerden göçün bu şehirlere doğru kaymasına sebep olur. Bu da millî güvenlik açısından bâriz bir tehlikedir. Dolayısıyla küçük ve orta çaplı sanayinin yurt sathına yayılması politikası çok daha uygun sosyo-ekonomik bir politikadır. Bu konuda Türkiye kardeş Kazakistan’a rahatlıkla yardımcı olabilir. Çünkü Türkiye’de çok başarılı organize bölge sanayi projeleri bulunmaktadır.

         

         

         

                    Nazarbayev ve Türk Dünyası

         

                    Nazarbayev realist, dikkatli, dengeli ve milli bir dış politika yürütmektedir. 20 yıla yaklaşan dış politikasında değil Türk dilli bir devletle, hiçbir ülkeyle ihtilafa düşmemiştir. Bu üstün meziyetten dolayı dış politikada çok rahat ve korkmadan hareket eden Nazarbayev, Türk dünyasına kucak açması doğal, barışçıl ve apolitik olarak değerlendirilmelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasında bu konuyu bakın ne kadar ustaca ifade edebiliyor:

         

         

                    “Bu hususta Kazakistan'ın da elinden geleni esirgemediğini Türk kardeşlerimiz iyi bilmektedir.     Türk dünyasındaki işbirliğinin hiç kimseye karşı olmadığı açıktır; bu süreci aralarındaki ilişkiler         kesintiye uğramış kardeş ülkelerinin bir birine olan samimî ilgisi          olarak değerlendirmek   gerekir. Kanaatimce biz ancak kendi aramızda bir güç birliği yaptığımızda, Türk medeniyetini     dünyaya tanıtabiliriz, diğer milletlerle eşit ve prestiji yüksek devletler olarak, kalkınarak bir yere   varabiliriz. Kazakistan'ın inisiyatifi ile geçen yıl çalışmasına başlayan Türkçe konuşan         devletlerin Parlamenterler Asamblesi ve Aksakallar Konseyi'nin devamı olarak, bizler yakın         zamanda Nahçıvan'da gerçekleşen zirvede Türk Dili Konuşan Devletler İşbirliği Konseyi'ni,        kısaca Türk Konseyinin kurulmasıyla İlgili anlaşmayı imzaladık.”

         

         

                    6 Mart 2010 tarihli Rusça yayınlanan “Liter” isimli günlük Kazakistan gazetesinde “İlkbahar Işığı” başlığı altında uzun bir haber yer almıştır. Nazarbayev Moskova, Kazakistan ve Slovakya’dan gelen ilim adamları ile bir toplantı yapmıştır. Toplantıda Nazarbayev, Avrasya ülküsünden hareketle dünya Türklerini birleştirme mefkûresini yaygınlaştırma niyetinde olduğunu dile getirmiştir. Türk Akademisi’nin açılışını da Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile yapacağını vurgulamıştır. Türk halklarının birleşmesi konusunun gündeme geldiğini belirten ve Türkiye’nin bu konu ile ilgilenmesinin zor olduğunu vurgulayan Nazarbayev, “Bu konuyla Türkiye ilgilenirse hemen hemen her taraftan Pantürkizm diye haykıracaklardır. Kazakistan’da ise Pantürkizm yoktur” veciz cümlesini sarfetmiştir.

         

         

                    Türk Akademisi kurulması fikrini de buna katarsak, Nazarbayev’in Türk tarihinde önemli bir hamleyi başlattığını ve bir ilke imza attığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu iki asîl adımın yanlış değerlendirilmemesi için “Türk medeniyetini dünyaya tanıtma” düşüncesi olarak takdim edilmesi de önemlidir. Bu iki nezih adımın amacının kimseyi ürkütmek, bloklaşmak, siyasî birlik kurmak gibi bir amaç olmadığını bütün devletler idrak etmelidir. Zaten ne böyle bir düşünce yaşayabilir ne da faydalı olabilir. Arap ülkeleri önümüzde çok önemli bir örnektir. 20. Asır içerisinde üç defa farklı komposizyonlarda birlik kurdular ama hiç birisi yaşama şansı bulamadı. Çünkü her zaman birinci amaçları siyasî entegrasyon ve sınırların kaldırılması olmuştu. Ancak bu göstermelik birleşmeler, siyasî bir alt zemine sahip ve realist bir hedef olmadığı için, kimse dokunmadan kendiliğinden yıkılıp gitmiştir. Artık hiçbir Arap devleti böyle bir entegrasyonu istememektedir.

         

         

                    Demek ki ister Aksakallar Meclisi olsun ister Türk Akademisi düşüncesi olsun, ilk etapta siyasî amaçlardan uzak, daha çok kültür, sanat, ekonomi, ticaret ve sosyal alanlarda işbirliğini amaçlamak lazım gelmektedir. Çok emin ve dikkatli hareket etmek gerekiyor. Acele etmek, duygusal davranmak ve işleri sloganlarla yürütmek, bu kutsal projenin doğmadan sönmesine sebep olabilir. İçi dolu, temkinli, bilimsel ve sistematik hareket etmek, Orta Asya’ya Kafkaslar’a ve belki de Ortadoğu’ya barışın gelmesine yardımcı olabilir.

         

         

        

            Geleceğe Bakış

         

                    Şimdi Nazarbayev’in 1997 yılında kaleme aldığı “Yüzyılların Kavşağında” isimli kitabına tekrar dönelim. Tarihî bir anı bakın nasıl fotoğraflandırmıştır.

         

                    “Özal, bir zamanlar Kemal Atatürk’ün arzuladığı, Türk devletlerini bir araya getirme ümidini           taşıyordu. Bu, daha yeni elde ettiğimiz bağımsızlıktan vazgeçmek, komşularla geleneksel     bağları koparmak, bir “büyük ağabeyin” yerine ikinci “büyük ağabeyi” kabul etmek demekti…            Özal’ı incitmeye mecbur oldum. Bu açıklamaya imza atmayacağımı söyledim. Sadece            ekonomik, insanî ve siyasî ilişkilere taraftar olduğumu ifade ettim. Kökümüzün aynı, kültür         benzerliğimizin olduğu da doğrudur. Daha yeni elde ettiğimiz bağımsızlığımıza, her devletin       egemenliğine saygı duyarak, medeniyetimizin kopmuş olan bağlarının yeniden bağlanmasını   teklif ettim. Fakat başka halklar ve devletlerle ilişkilerimizi koparmayacağımızı, kimle olursa      olsun bir daha eşit olmayan ilişkilere girmeyeceğimizi belirttim.  Özal, bilgili bir politikacı olarak söylediklerimi çok iyi anladı.”

         

         

                    Sıradan bir kişi Nazarbayev’in 1997 yılındaki bu davranışı ile 2009 yılındaki davranışı arasında bir çelişki görebilir. Ya da en azından Nazarbayev’in görüş değiştirdiğine inanabilir. Hayır. Ne iki farklı tarihlerdeki davranış çelişkilidir ne de Nazarbayev görüş değiştirmiştir. İşte Nazarbayev’in akıllılığını, ileri görüşlülüğünü ve siyasî ferasetini buradan anlamak mümkündür. Çünkü o tarihlerde böyle bir anlaşma birçok ülkeyi ürkütecek ve boşuna düşman kılacaktı. Üstüne üstlük yeni kurulan beş kardeş Türk Cumhuriyetleri buna hazır değillerdi.

         

         

                    Nazarbayev, geniş vizyonlu bir şahsiyet. engin kültürlü, tarih bilinci olan dikkatli ve sabırlı bir adamdır. Daha güzeli; istikbale dair düşünceleri idealleri ve planları olan bir kişidir. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra sıkıntılı bir geçiş dönemin yaşandığının farkındadır. Problemleri bir yandan zamana yayarak çözmek istemekte; diğer yandan da ufukta gözükmeyen sorunlar üzerine kafa yormaktadır.

         

                    Elbette ki dünya Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve uzak Asya’dan ibaret değildir. Dünya siyasetinin bir kefesinde bu bölgeler duruyorsa, diğer kefesinde de Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri durmaktadır. Bu cümleden Batı ve ABD basını Nazarbayev’e çok sıcak baktığı ve Nazarbayev’i doğru anladığı iddia edilemez. Batı’lı medya yazarları Nazarbayev hakkında net bir fikir ortaya koymuyorlar ya da koymak istemiyorlar. Dünya fotoğrafı içinde Kazakistan’ı en azından yanlarında görmüyorlar denilebilir. Bu önemli değil. Çünkü aynı Batı bir zamanlar Atatürk’ü de görmezden geldi ve önemsemedi. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanında birkaç sene sonra Atatürk’ü fark ederek onu muhatap almaya başladı. Aynı şey Nazarbayev için de söz konusudur. Aslında Batı’nın bu pusulu kanaati, Nazarbayev’in doğru yolda olduğunu gösteriyor. Genelde dünyadaki süper gücü devletler için ya müttefik ya düşman ülke vardır.

         

                    Başta Batı ve Amerika olmak üzere, bütün dünya Nazarbayev’in bu yeni açılımlarını yakında fark edecek ve anlayacaktır. Onun için Nazarbayev, sadece bir “duayen” değil, “bilge duayendir” diyebiliriz.

         


Türk Yurdu Haziran 2010
Türk Yurdu Haziran 2010
Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele