Türkiye’de Yükseköğretim ve Hocabey: Üniversiteye Vakfedilmiş Bir Ömür

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

        Türkiye’de yükseköğretim, Darülfünun’dan bu yana hep sorunlu bir alan olmuştur. Cumhuriyetten sonra da sürekli reform girişimleri olmasına karşılık, yükseköğretimle ilgili tartışmalar devam etmiştir. Türkiye’de yükseköğretim, yakın zamanlara kadar kitlesel eğitim anlayışından öte daha çok seçkinci/elitist bir anlayışla belirli bir kesim için ulaşılabilir olmuştur. Diğer taraftan yükseköğretim ve üniversite, hep bir egemenlik alanı olarak görülmüş, ideolojik tartışmaların merkezinde yer almıştır. Türkiye’de 1960’lı ve 1970’li yıllarda yaşanan istikrarsızlık ortamı, büyük ölçüde üniversiteler üzerinden kurgulanmıştır.

         

        Bu yazıda Türkiye’de yükseköğretimin bir tarihçesini yazmak amacı güdülmeyip, Türk yükseköğretiminde 1960’lı ve 1970’li yılların istikrarsız ortamının ardından 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, 1981’de Yükseköğretim Kanunu’nun yeniden hazırlanması ve Yükseköğretim Kurulu’nun [YÖK] oluşturulması sürecinde Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın -yakınlarının ifadesiyle Hocabey’in- katkıları ve etkileri üzerinde durulmuştur.

         

        Hocabey, Erbil’de varlıklı bir Türkmen ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş; yaşadığı sürece başta Erbil olmak üzere dış Türkler konusuyla sürekli ilgilenmiş, Erbil’de birçok okulun yapılmasını sağlamıştır. O, Doğu’yu ve Batı’yı iyi bilen bir entelektüel olarak Osmanlı Devleti’ne mensup bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı olarak vefat etmiştir. O, sadece bir Türk bilim insanı olarak değil, aynı zamanda dünyaya mal olmuş bir insan olarak anılacaktır. Şüphesiz ki sevenleri onun ardından çeşitli yönleriyle yaptıklarını anlatacaktır. TBMM’de verilen onur ödülü sırasında o, “Türkiye ve insanlık adına çalıştım” demiştir. Onun tıp alanındaki çalışma ve yatırımlarının, Türkiye’nin çok ihtiyacı olan bir alanda, özellikle çocuklarla ilgili olması oldukça anlamlıdır.

         

        Ulusal ve uluslararası düzeyde birçok ödülün sahibi olan Hocabey, aynı zamanda ulusal ve uluslararası düzeyde birçok kurulun yöneticilik görevlerinde bulunmuştur. İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça, Almancayı iyi bilmesinin yanında birçok dili de meramını anlatacak kadar bilmekte idi. 95 yıllık bir ömrünün son yıllarına kadar üniversitede görev başında olmuştur. 25 Şubat 2010’da vefat eden Doğramacı, devlet töreniyle Bilkent Üniversitesi kampüsünde kendisinin yaptırdığı Doğramacızade Ali Paşa Cami’nin haziresine defnedilmiştir.

         

         

         

Türkiye’de Yüksek Öğretim

 

        Türk kamu yönetimi modeli, genelde Avrupa-Fransa-Weber geleneğinden beslenmekle birlikte, Yükseköğretim modeli, genelde Anglo-Sakson ülkelere göre şekillenmiştir. Bu sistem, söz konusu ülkelerin bir taklidi olmayıp Türkiye’ye özgüdür.  ABD’de yükseköğretimin yönetiminde işletme yönetimi (business management) anlayışı egemen olup yükseköğretim, adeta bir işletme olarak görülmektedir. Kurumlar, kendilerini piyasa kavramlarıyla tanımlamaktadır. Bologna Süreci kapsamında Avrupa yükseköğretim kurumları da zımnen kendilerine örnek olarak ABD yükseköğretim sistemini almaktadır.

         

        Türkiye’de Osmanlı Devleti döneminde açılan yükseköğretim kurumları bir tarafa bırakılırsa Türk yükseköğretiminde ilk dönüşüm, Cumhuriyet sonrasında gündeme gelmiş, 1933, 1946, 1960, 1973 ve 1981’de yüksek öğretim alanında gerçekleştirilmek istenen bazı reformlar, daha çok yapılan yasal düzenlemelerle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bugünkü yükseköğretimin hukuki yönden çerçevesi ise1961 ve 1982 Anayasalarında yer almıştır.

         

          Türkiye’de yükseköğretim kurumu olarak üniversiteler, hep bir kurumsallaşma süreci içinde olmuş, özlenen ideal bir üniversite modeline bir türlü ulaşılamamıştır. Merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik, bir örneklik ve farklılık, devletçilik ve özelleşme, devlete bağımlılık ve özerklik gibi kavram çiftleri, yükseköğretimle ilgili tartışmaların merkezinde yer almıştır.

         

          Türkiye’de üniversiteler, dünyadaki gelişmeleri izleyerek kendi içinde yapısal reformları gerçekleştirememiştir. Dünyada bu konuda gelişen piyasa ve toplum merkezli anlayışlara karşılık Türkiye’de üniversiteler,  kapalı bir sistem olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Yüksek öğretimde Anglo-Sakson model temel alınmış gibi görünse de zihniyet olarak Avrupa üniversite anlayışı egemen olmuştur. Türkiye’de yükseköğretimle ilgili stratejik bir planlama yapılamamıştır. Bu konuda çok gecikmeli olarak 2006 yılında taslak bir çalışma, YÖK tarafından “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” adıyla hazırlanmıştır.

         

        YÖK oluşturulduğunda Türkiye’de yükseköğretim kuruluşları, 27 üniversite içinde toplanmıştı. Bunların tamamı devlet üniversitesi idi. Daha sonra izleyen yıllarda üniversite sayısında hızlı bir artış olmuş, vakıf üniversitelerinin de açılmaya başlanmasıyla birlikte bu sayı 2006 yılında 68 devlet, 25 vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 93 üniversite sayısına ulaşmış, 2010 yılının ilk aylarında bu rakam 150’ye yaklaşmıştır. Halen kuruluş çalışmaları devam eden üniversitelerle birlikte bu rakamın daha da artması beklenmektedir.

         

        Üniversite sayısındaki sürekli nicel artışlara karşılık Türkiye, OECD ülkeleri arasında yükseköğretimde okullaşma yönünden son sıralarda yer almaktadır. Esasen geçen yüzyılın son çeyreğine kadar yükseköğretimde kapasite arttırma konusu, ciddi bir şekilde gündeme gelmemiş; üniversite kapılarında her geçen yıl giderek artan öğrenci sayısı dikkate alınarak yapılması gereken kapasite geliştirme çalışmaları yapılmamış; üniversite eğitimi, belirli bir kesimin çocukları için ulaşılabilir olmuştur. Halen de yükseköğretime erişimdeki sorunlar ve eşitsizlik durumları devam etmektedir. Bu engellerin başında her yönüyle sıkça sorgulanan giriş sınavları gelmektedir. Bunun yanında farklı ortaöğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler için uygulanan farklı katsayılar da diğer bir engel oluşturmaktadır. Demokratik bir toplumda demokratik bir eğitim sisteminde devlete düşen, insanlara eğitim için kapasite oluşturmak, fırsatlar ve tercihler sunmak, eğitim aracılığıyla sosyal hareketliliği teşvik etmektir.

         

         

         

Yükseköğretimde Doğramacı Dönemi

         

         

        Türkiye’de yükseköğretimle ilgili olarak çok tartışılan başlıca konular arasında,  2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve üniversitelere rektör ataması konuları yer almaktadır. Kuruluşundan bugüne YÖK’le ilgili eleştiri ve tartışmalar, daha çok bu kurumun olumsuz yönlerini öne çıkarmış; yükseköğretimle ilgili sorunlar ve tartışmalar, hep YÖK çevresinde yoğunlaşmıştır. YÖK, adeta Türk yükseköğretimiyle ilgili hemen bütün sorunların temel sorumlusu olarak görülmüştür.

         

        Türkiye’de yükseköğretim ve üniversiteler, Cumhuriyetten bu yana siyasi iktidarların sürekli olarak reform yapma ihtiyacı duydukları alanlardan biri olmuştur.  Söz konusu reform girişimleri sırasında yükseköğretimi düzenleyen yasalar da sürekli olarak yeniden hazırlanmıştır. Bu reformların sonuncusu, 1981’de hazırlanan Yükseköğretim Kanunu ile gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar 1970’lerde de bugünkü YÖK’e benzer bir kuruluş oluşturma girişimi gündeme gelmişse de YÖK’ün kuruluşu, 1981’de yayımlanan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve 1982 Anayasası ile birlikte gerçekleşmiştir.

         

        YÖK öncesinde Türkiye’de üniversite sayısı az olduğu gibi yükseköğretimde okullaşma oranı da çok düşük düzeyde idi. YÖK, bir yönüyle Türkiye’deki üniversite artışına paralel olarak bir planlama, koordinasyon, denetim ve yönetim birimi olarak düşünülmüştür. Türkiye’yi 12 Eylül 1980’e taşıyan şartlardan biri, ülkenin içinde bulunduğu anarşi ortamı olup söz konusu anarşinin en çok yaşandığı alanlardan biri de yükseköğretim kurumları olmuştur.

         

        Kimi ülkelerde yükseköğretim, diğer eğitim kademeleri gibi doğrudan eğitim ya da bilimle ilgili bir bakanlığa bağlı olabilmektedir. Giderek dünyada bu konuda gelişen yeni eğilimler, devletin yükseköğretim üzerinde doğrudan denetimi yerine, çeşitli düzenlemelerle (performans temelli bütçe, ulusal standartlar oluşturma gibi) dolaylı bir denetim oluşturma biçiminde gündeme gelmektedir. YÖK de böyle bir denetim ihtiyacından doğmuştur.

         

        İlk YÖK başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı, YÖK’le ilgili tartışmaların doğrudan veya dolaylı olarak hep hedefi olmuştur. Diğer taraftan Hocabey, Türkiye’de yükseköğretimde özelleşme ve ilk vakıf üniversitesinin kurulmasıyla da gündemde olmuştur. Batıdaki örnekleri eskiye dayanan özel üniversite modeli Türkiye’de Hocabeyle hayata geçmiştir. Her ne kadar Hocabey bu yönüyle de eleştirilmekte ise de bu durum, Türkiye’de gerek kapasite artırma, gerekse rekabetçi bir üniversite anlayışı geliştirme yönünden önemli bir dönüm noktasıdır.

         

        Başta Hacettepe ve Bilkent üniversitelerinin kurulmasından yurt içinde ve yurt dışında yükseköğretim konusunda yaptığı çalışmalar, onu hayırla yâd etmek için yeterli gerekçedir. İnsan hatadan münezzeh değildir.  Hocabey’in de hataları olabilir. Hocabey; sağlığında gerek Yükseköğretim Kanunu, gerekse YÖK yapısıyla ilgili bazı eksiklikleri kendisi de görmüş, rektör atama süreciyle ilgili sorunları bir kitap olarak kaleme almıştır. Belki de bazı sorunları çözmek, onu da aşan bir irade ve gücü gerekli kılmaktaydı. Yükseköğretim Kanunu, 1981’den bu güne o kadar çok değişmiştir ki kanunun ekleri, hacim olarak kendisinden daha fazla olmuştur.

         

        Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yükseköğretimin ayrı yasalarla düzenlenmesi tabiidir. Ancak, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 1982 Anayasası’ndan önce çıkarılması manidardır. Yani Yükseköğretim Kanunu, Anayasayı belirlemiştir. Dönemin olağanüstü koşulları, olabildiğince merkezi kontrolü ön plana çıkarmıştır. Ancak 1980 öncesi üniversitelerin içinde bulunduğu kaotik durum göz önüne alındığında, yükseköğretim alanında merkezi bir kontrol ve koordinasyon mekanizmasının gerekliliği de ortaya çıkmaktadır. Yükseköğretim Kurulu ile bir açıdan bu yapılmaya çalışılmıştır. YÖK’ün işlevi, yapısı, işleyişi gibi hususlar tartışılabilir, ancak henüz belirli bir kurumsallaşma sürecini tamamlayamamış, paydaşlara hesap verebilen bir yönetim anlayışının gelişmemiş bir ülkede, yükseköğretim alanı için düzenleyici bir mekanizmanın varlığı da kaçınılmaz görünmektedir.

         

         

        Türkiye’de YÖK öncesinde ve sonrasında, tartışılan kanunların bir kısmı, üniversite özerkliği ile ilgilidir. Bu açıdan YÖK, eleştiri oklarının hedefi olmuş, bu kurum üniversite özerkliğine adeta bir darbe olarak nitelendirilmiştir. Burada temel sorun, bu kavramdan ne anlaşıldığı ile ilgilidir. Türkiye’de akademik, idari ve mali özerklik tanımları birbirine karıştırılmakta; uç noktada özerklik, adeta kamuya ve merkezi otoriteye hesap vermeyen bir kurumu tanımlamaktadır. Oysa Hocabey’e göre, özerk üniversitenin klasik tanımı, “kimlerin öğrenim göreceği, kimlerin öğreteceği, nelerin öğretileceği, kimlerin mezun olacağı ve nelerin araştırılacağı” konularında üniversitenin yetki sahibi olma derecesi anlamına gelir. Elbette bu konularla ilgili tam bir özerklikten söz etmek mümkün değildir. Üniversiteler, özellikle devlet üniversiteleri, kamunun kaynakları ile finanse edilmektedir. Bu nedenle ona göre üniversitelerin sahibi toplumun kendisidir. Toplumun temsilcisi de devlet ve seçimle gelen hükümetlerdir. Dolayısıyla hükümetlerin üniversitelerin yönetimiyle ilgilenmemeleri beklenemez. Ona göre özerklik göreceli bir kavramdır. Hocabey’e göre çağdaş üniversite modelinde idari özerklik diye de bir kavram yoktur. Bizde bilimsel özerklik olarak ifade edilen (scholarly autonomy) de akademik hürriyettir. Bu, kurumsal olmayıp öğretim üyelerine özgü bir ayrıcalık, üniversitenin ruhu ve esasıdır. Ancak bunun da değişmez bir tanımı yoktur.  Hocabey’in bu konudaki görüşleri şöyledir:

         

        Üniversitenin topluma hesap vermesi, toplum tarafından denetlenmesi ve üniversiteye kaynak tahsisi mekanizmaları, dünya üzerindeki üniversitelerin tümünün bu konulardaki karar yetkilerini sınırlamaktadır. Bu sınırlamalar, hem devlet üniversiteleri için, hem de özel üniversiteler için geçerlidir. Dolayısıyla önemli olan, bir yandan topluma hesap verip toplum tarafından denetlenirken, öte yandan üniversitenin önemli unsuru olan öğretim üyelerinin akademik hürriyetlerinin korunması, üniversite içinde “kollegyal” bir ortamın sürdürülmesi ve üniversitenin değişen politik şartlardan etkilenmemesinin sağlanmasıdır. Dolayısıyla, hesap verme ve denetleme mekanizmalarının bulunmaması, üniversitenin içine dönük olmasına yol açabileceği gibi, öğretim üyelerinin akademik hürriyetleri bakımından da zararlı ve sakıncalıdır.

         

        Yukarıda açıklandığı gibi, üniversite özerkliği Batı ülkelerinde bambaşka bir şekilde anlaşılmakta olup, bu kavramın evrensel tanımları vardır. Hal böyle iken, “Üniversiteler kendi seçtikleri organlar eliyle yönetilmediği sürece özerk değildirler” veya “Üniversite mensubu olmayan kişilerin üniversite yönetiminde yer almaları özerkliğe aykırıdır” gibi savların evrensel geçerliliği yoktur.

         

        Nihayet şunu belirtmek gerekir ki, hükümet veya üniversite dışından bir organ tarafından denetlenme, topluma karşı sorumlu kılınma ve hesap verme mekanizmaları bulunmayan kurumlarda oligarşik yapılar oluşur ve bunun sonucunda da üniversitenin ruhu olan akademik hürriyet ortamı asla oluşmaz. Üniversitenin ruhunu ve esasını oluşturan akademik hürriyete yönelik tehditlerin zaman zaman üniversite içinden oluştuğu unutulmamalıdır. Dünya üniversite tarihi bunun örnekleri ile doludur.

         

         

        Hocabey’in yukarıda ifade ettiği hususlar, bugün de güncel konulardır. Burada anahtar kavram hesap verebilirliktir. Türkiye’de kamu kaynaklarıyla, kamu adına hizmet ürettiğini ileri süren her kurum, sadece siyasi otoriteye, üst yönetimlere değil kamuya da hesap vermelidir. Türkiye, yakın geçmişte üniversitelerin nasıl oligarşik kurumlara dönüştüğünü çok açık bir biçimde yaşamıştır.

         

         

         

Yükseköğretimde Kapasite Geliştirme ve Hocabey

 

        Türkiye’de planlı kalkınma döneminin başlarında 1962’de DPT, üniversitelerden daha fazla öğrenci almalarını istemesine karşılık özerk olduklarını öne süren üniversiteler bunu kabul etmemişlerdir. Planlı dönemin başından 1975’e kadar 11 üniversite kurulmuş; üniversite sayısı 19’a çıkmıştır. Ancak 1975 yılında üniversite ve akademilere 49 bin öğrenci kabul edilirken 1982’ye gelindiğinde bu sayı 42 bine düşmüştür. Bu çok manidar bir durumdur. Bunun örnekleri çoktur. Son yirmi yılda bazı yüksek öğretim alanlarında fiziki kapasite ve insan kaynakları kapasitesi kat kat artmasına karşılık söz konusu alanlarda insan gücü açığına karşılık üniversite kontenjanlarında belirgin bir artış olmamıştır. Böyle bir durumda sosyal taleplere duyarlı, sosyal sorumluluk sahibi ve hesap verebilir bir üniversiteden nasıl söz edilebilir? Yukarıdaki duruma bağlı olarak, 1975-1976 öğretim yılında yüksek öğretimde okullaşma yüzde 9,1 iken 1980-1981 döneminde yüzde 5,9’a düşmüştür. Oysa bu dönemde Suriye’de yüzde 17,8, Yunanistan da yüzde 27, Batı Avrupa’da yüzde 37, ABD’de yüzde 59 okullaşma söz konusu idi.

         

        Akademik yönden yaklaşıldığında 1981’de indekslenen uluslararası yayın sayısı sadece 300 olup komşu ülkelerin çok gerisinde kalmıştır. İşte Türkiye bu koşullar altında yüksek öğretimde YÖK ve Doğramacı ile yeni bir döneme girmiştir. Yukarıdakilerin dışında yüksek öğretimde girdi ve çıktı oranlarıyla ilgili de çeşitli sorunlar olup üniversitelerin işlevsiz hale geldiği, yeniden planlamaya gerek duyulduğu, sıklıkla ifade edilmeye başlanmıştır. Böyle bir ortamda ODTÜ ve Hacettepe, istisnai üniversiteler arasında idi. Doğramacı’nın eseri olan Hacettepe, özellikle tıp ve sağlık bilimleri alanında uluslararası üne kavuşmuş, Kayseri, Trabzon, Erzurum, Samsun ve Eskişehir’deki üniversitelerde de tıp fakülteleri kurmuştur.

         

        Doğramacı, gerek Hacettepe, gerekse Bilkent örneklerinde, yönetimde öğrenci ve asistan temsilcilerine yer vererek katılımcı ve demokratik bir üniversite yönetimi oluşturmak istemiştir. 1981 yılında Yükseköğretim Kanunu hazırlanırken Hocabey, bu uygulamayı yasaya koymak istemiştir. Hocabey kendi ifadesine göre bu yasanın hazırlanmasında etkin bir rol üstlenmesine karşılık, YÖK başkanlığı görevini hiç düşünmemiştir. Ancak kanun yürürlüğe girdikten 45 gün sonra kendisine bu görev teklif edilmiş ve o da 21 Aralık 1981’de kabul etmiştir.

         

        YÖK sonrasında Türkiye’de 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (20 Temmuz 1982) ile üniversite ve akademi ikilemi ortadan kalkmış, bütün yükseköğretim kurumları üniversite çatısı altında toplanmıştır. Böylelikle, planlama, koordinasyon, eğitim programlarında asgari müştereklik sağlanmış, kurumlar arası çatışmalara son verilmiştir. 1981’de 19 olan üniversite sayısı, 1991’de 29’a, 2000 yılında 53’e yükselmiştir. Aynı yıl itibariyle vakıf üniversitelerinin sayısı da 21 olmuştur. Buna bağlı olarak öğrenci sayılarında da artış sağlanmıştır. 1981’de 232 bin olan öğrenci sayısı, 2000 yılında 1 milyona çıkmıştır. Buna bağlı olarak öğretim elemanı sayıları ve akademik yayın sayıları da artmıştır.

         

        Doğramacı, 2547 sayılı Kanun’un gerek hazırlık aşamasında, gerekse sonrasında yapılan bazı değişikliklerde katılmadığı hususların yer aldığın ifade etmiştir. Örneğin, Yükseköğretim Kurulu tarafından rektör atama düzeni, 1992’de kaldırılarak bugünkü seçim sistemi getirilmiştir. Yeni sisteminin olumsuzlukları sürekli tartışılmaktadır. Yeni rektör atama sistemini onaylamayan Hocabey, 10 Temmuz 1992’de dönemin cumhurbaşkanının ısrarlarına rağmen başkanlık görevinden istifa etmiştir. Zaman, onun haklılığını göstermiştir.

         

         

Sonuç Olarak

 

        Çeşitli icraatlarıyla, muhalifleri, hatta sevenleri tarafından eleştirilmesine karşılık Türkiye’de üniversitenin Batılı anlamda kurumsallaşmasında, üniversite sayısının ve üniversiteye erişimin artırılmasında, Hocabey’in katkıları büyük olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirenlerin, yükseköğretim alanında gerçekleştirmek istedikleri bazı hususları, YÖK üzerinden meşrulaştırmaya çalıştıkları, Hocabey’in de katılmadığı bazı uygulamalara aracılık ettiği ileri sürülebilir. Ancak onu yargılarken mimarı olduğu YÖK’ün ortaya çıkışında, ülkenin içinde bulunduğu politik koşulları gözden uzak tutmamak gerekir.

         

        Hocabey’in ardından yazılanlarda, kimileri kendileriyle ilgili olumlu anıları yad ederken kimileri de olumsuz şeyler söyleyecektir elbette. Bizim geleneksel kültürümüzde “ölüleri hayırla yâd etmek” temel umdedir. Onun hayatından ve gerçekleştirdiklerinden yeni yetişen gençlerin alacağı önemli dersler vardır. Kendisini yakından tanıyanlar, şüphesiz onu bütün yönleriyle tanıtan biyografik eserler yazacaktır. Bu satırların yazarı ve daha nice Anadolu insanı, eğer üniversite sistemi içinde belirli kariyer sahibi olabilmişlerse, bunda Hocabey’in katkıları vardır elbette.

         

        O, üniversitenin halka açılmasında, yükseköğretimde kapasite ve okullaşmanın artırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bize düşen, insanları yargılarken önce sevaplarından işe başlamaktır.  Hocabey’i rahmetle yâd ederken onu örnek alacak genç kuşakların en az onun kadar başarılı eserler ortaya koymalarını bekliyoruz. Hocabey için sözün özü, kendi ifadesiyle “üniversiteye ve insanlığa vakfedilmiş bir ömür” olarak özetlenebilir.

         

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele