Söz Varlığı Olarak İnsan

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

                    İnsanı tanımlayan pek çok kavram vardır: sapiens, rasyonalis, economicus, faber, demens gibi. Bu kavramların çokluğu, insanın varlık yapısının karmaşıklığından ileri gelir. İnsana rastladığımız her yerde karşılaştığımız insani fenomenlerin çokluğu da, onun bu karmaşık yapısına işaret eder. Bu karmaşık yapı, en basit biçime indirgenecek olursa insan, bir ikilikler varlığı olarak anlaşılabilir ve bu yönüyle o, pek çok alanın da konusu olur. İnsanın ikili yapısı da genel olarak akıl-içgüdü, akıl-duygu, ruh-beden, sapiens-demens biçimindeki ikiliklerle dile getirilebilir. Bu ikilikler insanın, değişik ve çeşitli biçimlerde tezahür etmesinin de zeminini oluşturur. Nitekim seven, nefret eden, düşünen, inanan, inkâr eden, çılgınlıklar yapan, değerler üreten, devlet kuran, bilim-felsefe-sanat yapan, değerlerin sesini duyan, kültür ve medeniyet yaratan insana rastladığımız her yerde bu tür insan olgularına ve tezahür ediş biçimlerine de rastlarız. Bütün bunlarla birlikte insan kendisini en iyi biçimde söz ile ve söz’de yani dilde ifade eder. Bir bakıma insan, söz varlığıdır ve o, söz ile kendini hem kendisine hem de başkalarına açar. Söz öylesine etkilidir ki, onun etkisi, Yunus Emre’nin “söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı/söz ola ağulu aşı/yağ ile bal ede bir söz” ifadelerinde çok güzel dile gelmiştir.

         

                    Söz varlığı olarak insan ifadesi, insanı söz ile tanımlamak ve söz’ün insan varlığına içkin olduğunu söylemek anlamına da gelir. Çünkü tanım, varlığın mahiyetini araştırmaktır. Mahiyet, o varlığı o varlık yapar. Acaba söz, insan için böyle bir mahiyet ifade eder mi ve söz, insan için insanın tanımına karşılık gelecek bir mana ile yüklü müdür?

         

                    Konuşma fiilini de içine alan söz, düşünme fiilinden de bağımsız değildir. Özcü felsefe geleneğine uyarak, eğer insan için bir mahiyetten bahsedilebilirse, bu mahiyet, onu diğer canlılardan ayıran, onun temel yapı özelliği olarak düşünülen akıl ve düşünmedir. Meselâ Platon’da düşünme iç veya sessiz konuşma; konuşma da sesli düşünme olarak adlandırılır. Hatta o Sofist adlı diyalogta ruhun kendi kendisiyle yaptığı içten ve sessiz konuşmaya düşünce, ruhtan ağız yoluyla ses olarak çıkan yayıma ise söz dendiğini belirtmektedir.[1] Düşünce veya düşünme ile konuşma veya sözü aynı gören böyle bir anlayış, insanı düşünen bir canlı olarak tanımlama fikri nedeniyle onu konuşan, söz sahibi veya söz söyleyen bir canlı olarak da tanımlama imkânına sahiptir. Buradaki söz ifadesi, başka canlılara ait olmamak ve sırf insana has olmak bakımından insanı en yakın cinsinden ayırır.  Ayrıca söz’ü insan varlığına aşkın ve insanı önceleyen bir hakikat olarak gören bir anlayış da vardır. Nitekim Yuhanna İncil’indeki “Önce Söz Vardı” ifadesi de buna göndermede bulunur ve söz’ün Tanrı ile birlikte olduğuna işaret eder.

         

                    Söz’ün muhtelif anlamlarını ortaya koymak, hangi anlamda söz’ün insanı tanımlamada yol gösterici olduğunu tartışmak gerekir. Çünkü söz denildiğinde akla pek çok anlam gelmekte, çoğu zaman da aralarında ayrım yapmadan bu kelimeler kullanılmaktadır.

         

                    Antik Yunan’da bir filozof söz’den söz ettiğinde, söz’e karşılık gelmek üzere kullandığı kavrama göre hangi söz’den söz ettiğini de belirtmiş olurdu. Çünkü onların dünyasında söz anlamına gelen ve bu gün kendi dilimizde sözlük anlamlarının dışında daha çok terminolojik anlamlarıyla karşılamaya çalıştığımız üç kavram dikkat çeker: Mythos, Epos, Logos. Mythosu masal, efsane, söylenti, söylence; epos’u şiirsel olan söz; logos’u da akıl, mantık, tutarlı ve mantıklı söz gibi kavramlarla karşılıyoruz. Bizde de “laf”, “nutuk”, “belagat”, “kelâm”, denildiğinde kastedilenin belli bir söze karşılık gelmesi durumunda olduğu gibi bir ayrım yapılması son derece doğal görünmektedir.

         

                    Mythos, içerik olarak içi boş, gerçekle bağdaşmayan, doğruluk değeri olmayan, hayali bir dünyayı hayali Tanrı, yarı-tanrı ve insan varlıklarıyla dolduran bir anlatım iken; epos, herhangi bir anlatımın biçimi olarak şiirsel, destansal olan süslü bir ifade biçimi olarak anlaşılır. Yunan mitolojisi, Homeros ve Hesiodos’un eserleri vasıtasıyla mythos ve eposu birleştiren şiirsel bir özelliğe sahiptir. Hatta epos, epik şiirde olduğu gibi kahramanları ve kahramanlıkları anlatan bir tarz olarak bilhassa Homeros’un Odessia ve İlyada adlı eserlerinde mitolojik unsurlarla birlikte bulunur. Mythosu, sadece söylenen, duyulan ama tarihi değeri olmayan, akıl almaz ve güvenilmez bir söz olarak (Heredot), zaman zaman gülünç de olsa, insanı büyüleyen bir söz haline getiren onun belli bir ölçüye, düzene göre söylenmesi veya okunmasıdır. Burada mantıksal bir düzenden ziyade biçimsel bir düzen esastır. Ancak mythosların kendi içlerinde de bir düzenden ve olay örgüsünden bahsetmek elbette mümkündür. Çünkü mythos düşüncesini, “insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden, başka deyişle süjeyi objede görmesinden ibaret olan bir düşünce tarzı” olarak anlamak da mümkündür.[2] Böylesi antropomorfik bir bakış açısında insan, kendi ruhunda gördüğü uyum ve düzeni eşyaya yansıtır. Ancak bu yansıtma, kendi içerisinde olağanüstülükleri, akıl dışı unsurları barındırır. Çünkü yansıtmayı yapan, hayal gücüdür. Bu hayal gücü, mythosların içinden doğduğu halkın zamanının adeta ruhudur. Bu ruhta, o halkın hafızası bulunur. Bu hafıza, mitolojik sanat eserinin canlı gelenek içerisinde kendini yeniden üretmesine, gelişme ve olgunlaşmasına imkân tanır. Bu imkânı, sanatçılar kullanır ve sanatçıların ifadesi sayesinde halkın hafızası ve ruhu gerçeklik kazanır. Burada sanatçının yaptığı şey, halk ruhunu dile dökmedir. Dile dökme, söz ile olabileceği gibi farklı yollarla da olur. Mythoslarda bu yol, sözdür. Sözün içeriği ile biçiminin uyumu, mythosu etkili ve güzel hale getirir. Hatta sözün etkisini artırmak için bazı ozanlar, Hesiodos örneğinde olduğu gibi, anlatılanların kendi sözleri olmadığını, bunların Tanrısal armağanlar olduğunu ifade ederler. Böylece sözün anlamından ziyade sözün kendisi değerli hale gelir ve anlam, gölgede kalır. Günümüzde retoriğin söz konusu olduğu yerde hatibin konuşma biçimi, vurguları, dinleyiciler karşısındaki hâkimiyeti, anlamın soruşturulmasını dışta bıraktığı gibi. Burada önemli olan, duygusal bakımdan etkilemek, heyecanları açığa çıkarmak ve kitlede ortak heyecan ve duygu birliği oluşturmaktır. Nitekim aynı kelimeleri kullanmak suretiyle iki farklı söyleyiş biçiminin insanlar üzerinde bıraktığı etki, birbirinden çok farklı olabilir. Konuşmanın bütünlüğü içerisinde önermeler arasındaki bağlantılara dikkat etmeden, önermelerin olgusal bir arka planının olup olmadığına bakmadan, temellendirme ihtiyacı duymadan estetik bakımdan kulağa hoş gelecek tarzda sloganik bir üslûp, sözü retorik olarak belirleyen bir konuşma üslûbudur. Söz’ün hakikati beyan etmeden sadece estetik bakımdan büyüleyici ve kendinden geçirici bir araç olarak kullanılması, pek çok bakımdan tehlikeli görülebilir. Çünkü içi boş olan ve mantık örgüsü bulunmayan bir konuşma itaat etmiş, inanmış, eyleme geçmeye hazır bir kitlede akıl dışı tutumların oluşmasına neden olabilir. Akıl dışı olan, absurde olandır. Absurde olanda gerçeklik ile bilinç arasında kopuş vardır. Bu kopuş, bilincin gerçeklikten uzaklaşması ve kendisine uygun bir gerçeklik inşasına ihtiyaç duymasını beraberinde getirir. Tehlike, bu noktadadır. Çünkü akıl dışılık, sorgulanabilen bir şey değildir. Akıl dışı olana soru, cevapsız kalmaya mahkûmdur. Zira açıklama ihtiyacı duyduğumuz halde akıl dışılık, açıklanamaz olarak kalır. Burada akıl dışılığa hâkim olan devreye girer ve devreye giren, akıl dışılığa hâkim olmakla aslında hiç kimsenin anlamadığını anlamakta ve her şeye hâkim olmaktadır. Adeta mutlak güç sahibi olan bir niteliğe bürünmüş ve sorgulanmaz olan bir karaktere sahip olmuştur.

         

                    Öyle bir söz daha vardır ki, sayesinde bilim ve felsefe yapma imkânını elde eder ve onunla hakikati örten perdeleri açarız. Bu söz, logos’tur. Logos kavramını açıklarken Heidegger şöyle söyler: “Söz olarak logos, daha ziyade deloun gibisinden bir anlama sahiptir: yani sözle ‘sözü edilenin’ açığa çıkarılması. Aristoteles, nutkun bu işlevine apophainestai diyerek, onu daha keskin biçimde dile getirmiştir. Buna göre logos bir şeyi (nutkun ne hakkında olduğunu) görünür kılar (phainesthai). Bu, nutku edene ya da birbiriyle konuşanlara göredir (orta hal). O, söz hakkında konuşulan şeyden hareketle ‘görünür kılar (apo…).’ Söz, sahiciyse eğer (apophansis), sözün konusu, hakkında konuşulan şeyin içinden elde edilmektedir. Böylece nutka dayalı muhaberede dile getirilen, dile getirilişi içinde açığa çıkartılmakta ve başkasının erişimine açılmaktadır.”[3] Heidegger’in yorumu, yoruma muhtaçtır. Burada yanlış anlamayı bertaraf etmek için nutuk üzerinde durmak gerekir. Nutuk, olumsuz çağrışımları olan bir sözdür. Heidegger’in ifadelerindeki nutuk, mantıklı, tutarlı söz söyleme anlamındadır. Çünkü nutuk ve mantık aynı kökten, ntk kökünden gelen kelimelerdir ve tam da aslında nutuk, logos’un söylediğini söylemektedir. Hakiki manasıyla nutukta, belagat bulunmaz ya da belagata değer verilmez. Heidegger’in logos hakkında söyledikleri, onun ifadelerinin devamından da anlaşılacağı gibi, söz olarak logos’un konuşma (phone) karakterine sahip olduğunu ve bu suretle de, konuşma sayesinde söz’ün, bir şeylerin ayan hale gelip (görünür kılınıp) beyan edilmesi olduğunu anlıyoruz. Demek ki logos anlamında söz, bir şey hakkındadır ve logos, hakkında olduğu şeyi mantıklı, tutarlı söylem-söz olarak açığa çıkarmak, üstünü örten perdeleri kaldırmak (alethia), onu göz önüne getirip hasadını yapmak ve hasadı yapılmış olanı beyan etmektir. Asıl söz budur ve insan böyle bir söz sayesinde bilim ve felsefe yapan bir varlık haline gelir. Bunun içindir ki felsefe, mythostan logos’a geçiştir.

         

                    Logos hakkında yukarıda söylenenler ışığında hakikatten ve gerçeklikten onların “tutarlı-Söylemle (logos) doğru ve eksiksiz olarak ‘açığa-vurulması’nın” anlaşılması durumunda “asıl-Hakikat (das Wahre), gerçekliği-içinde-söylemle-açığa-vurulmuş-Varlıktır.”[4] Bu ifadeler, felsefenin, hakikati söylemle açığa vurma etkinliği olarak anlaşılmasına ve buradaki söylemin logos anlamında söz olduğuna karşılık gelir ve bu suretle felsefe, tam da söz’ün Varlığı olduğu gibi açığa çıkarmak suretiyle beyan etmesi olarak düşünülür. Her sözde bulunmayan doğru veya yanlış olma, logos’a hastır. Doğru söz, beyan ettiği şeye uyan, yanlış söz de beyan ettiği şeye uymayan sözdür. Doğru söz, bir şeyi olduğu gibi açık kılarak beyan eden söz iken; yanlış söz de bir şeyi olduğundan başka türlü ya da olmadığı gibi beyan eder ve beyan ettiği şeyi açık kılmak yerine, tersine olarak örter. Meselâ yalan, açık kılan değil, örtendir.

         

                    İnsan için asıl olan söz, onun bilim ve felsefe yapmasına imkân veren logos manasındaki sözdür. Bu, diğer söz biçimlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü her söz biçimi, insan varlığındaki değişik yönlerin taleplerine cevap verir. Sözgelimi insanın heyecanlanan yönüyle ilgili olarak daha çok şiirsel, destansal söz değer kazanırken, onun akıl ve mantık yönüyle ilgili olarak da logosun karşılığı olarak söz değer kazanır. İnsana hitap eden ve insan üzerinde en etkili olan söz ise içinde tutarlı bir mana barındırmak suretiyle akla hitap eden ve akılsal bir düzen içinde olan ama aynı zamanda insanın estetik boyutunu da harekete geçiren adeta aforizma niteliğinde olan sözdür. Pek çok filozof sözün bu çeşidine müracaat ederek eser yazmıştır. Nietzsche, bu filozofların başında gelir. Belki de gerçekleştirilmesi en zor olan söz söyleme biçimi durumunda olan aforizmadır. Nietzsche’nin de söylediği gibi iki dağ arasındaki en kısa yol, doruktan doruğa olan yoldur ve bu yolla hakikat, en kısa yoldan dile getirilmeye çalışılır. Kendi kültür tarihimiz içinde de bu şekilde söz söyleme biçiminin yaygın olduğu, temellendirme ihtiyacı duymadan doğrudan gerçekliğe temas eden sözün değerli olduğu geleneğinin bulunduğu söylenebilir. Ancak gerçeğe doğrudan temas eden sözün yorumu, başlı başına bir sorun oluşturmaktadır. Bu sorun, sözün delalet ettiği hakikat ile aramızdaki mesafeden kaynaklanır. Yorum, lehimize olarak bu mesafeyi kapattığı ölçüde başarılıdır ve aforizma biçimindeki söz, bir bağlama oturur. Çünkü sözün manası, önemli ölçüde bağlama bağlıdır.

         

            

         


        


        

        [1] Platon, Sofist, çev., Mehmet Karasan, İstanbul: MEB, 1988, s. 101.


        

        [2] Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş I, Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1963, s. 11.


        

        [3] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev., Kaan H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008, s. 33.


        

        [4] Alexandre Kojéve, Hegel Felsefesine Giriş, çev., Selahattin Hilav, İstanbul: YKY, 2001, s. 110.


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele