Türk Dünyasında Dil İlişkileri, Çok Dillilik ve Dil Değiştirme

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

        Dil İlişkileri

         

        Tarih ve coğrafya, başka bir deyişle, zaman ve mekân, insan ile ilgili ve insan tarafından yapılan her türlü yaratımın temel belirleyicisidir. Her insan ve topluluk diğerinden farklı zaman ve mekân ilgisiyle hayatını devam ettirmektedir. Bu zaman ve mekân farklılığı, bilgi, tecrübe ve sosyo-kültürel farklılıkları da beraberinde getirmektedir. Sosyal bir varlık olarak insan, başka zaman ve mekânlarda oluşturulmuş bilgileri öğrenmek, kendi bilgi ve tecrübelerini de başkalarına öğretmek isteğindedir. İşte diller arasındaki alış-veriş de aslında kişiler ve topluluklar arasındaki bu öğrenme ve öğretme süreçlerinin bir sonucudur.

         

        Öğrenme ve öğretme süreçleri çeşitli şekillerde gerçekleşmektedir. Vahiy, rüya, telepati gibi insan aklının ve çağdaş bilimin tam olarak izah edemediği bildirişim ve bilgi aktarımı şekilleri bir yana bırakılırsa, iletişimin insanlık tarihi içinde, zaman ve mekân kavramlarına bağlı bir olgu olarak gerçekleştiği görülür. Dolayısıyla insanlık tarihinin başlangıcında, daha çok aynı zamanda yaşayan ve aynı mekânı paylaşan insanlar arasında bilgi alış verişi ve dolayısıyla dil ilişkileri gerçekleşmiştir.

         

        Dil ilişkilerinde her dil bir diğerinden çeşitli unsurlar alır ve ya verir. Bu alış verişin işleyiş biçimini, niteliğini ve yönünü belirleyen bazı esaslar vardır. Diller arası alış verişte ve etkileşmede, dil dışı öğeler daha çok belirleyicidir. Yani dili daha eski, köklü ve güçlü olan değil, siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan daha güçlü olanların dili etkileyen, verici dil durumuna gelir. Toplumların, devletlerin dil dışı etkinlikleri ve ilişkileri, dillerin alıcı ya da verici dil olmasını sağlar. Verici diller genellikle yönetenlerin, üretenlerin; merkezi, şehri, üst kültürü temsil edenlerin dilidir. Bu diller, genellikle ekonomik, siyasi ve sosyo-psikolojik sebeplerle öne çıkar ve bir cazibe merkezi haline gelirler. Bilgi ve teknoloji gibi yeniliklerin ve yeni kavramların da kaynağı hep bu toplumlardır. Dolayısıyla bilimde, teknikte ve iktisadi hayatta olduğu gibi düşünce ve kavram dünyasında da bu toplumlar ve onların dili kaynak haline gelir. Düşüncelerimizi, kavram ve değerler dünyamızı bu dillerin belirlediği çerçevede algılar ve anlatırız.

         

        Çok yönlü sosyal ilişkiler ağı içinde olan ancak, üretmeyen, gelişmeyen toplumlar tüketici olurlar. Tüketiciler, üreticilerin sunduklarını olduğu gibi almak ve tüketmek durumundadırlar. Bu, sadece ticari ya da iktisadi alanda değil, dil, düşünce ve kavram dünyası bakımından da böyledir. Merkezi, yönetimi, şehri, yöneten ve üreten üst kültürü temsil etmeyen toplumun dili, taşranın, sokağın ve günlük konuşmaların dili haline gelir. Bilim, din, edebiyat ve devlet dili olma özelliklerinde gerilemeler başlar ve zaman içinde bu alanların bir bölümünden ya da bütününden çekilmek zorunda kalır. İşlevselliği zayıflayan diller, önce psikolojik daha sonra da sosyal ve ekonomik sebeplerle terk edilmeye başlanırlar. Kullanım alanları daralan, kullanım sıklıkları gittikçe azalan, değer ve işlevsellikleri kalmayan diller, doğa kanunu gereği hayattan çekilip giderler.

         

              Dil bildirişim ihtiyacından doğmuştur. Dil ile ilgili her olguyu ve durumu bu ihtiyaç kavramı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Ancak bazen sosyo-psikolojik sebeplerle, diller arası ilişkide “moda ve özenti” ye dayalı alış verişler de olmaktadır. Bu esaslar çerçevesinde diller arası alış verişleri “ihtiyaç/bilgi” alıntıları ve  “moda/özenti” alıntıları biçiminde ele almak mümkündür.

         

         

         

         Dillerin ve Toplumların Kökeni

         

        Genellikle dillerin kökenleri ile toplumların kökenleri arasında doğrudan bir ilişki olduğu kabul edilir. Toplumlar tarih içinde dil değiştirmemiş, bugün hala başlangıçtaki dilleri ile konuşmaya devam ediyorlarsa bu görüş doğru olabilir. Ancak birçok toplumun zaman içinde dil değiştirdiği gerçeği dikkate alındığında, bu görüşün genel geçer bir hüküm ifade etmediği görülür.  

         

        Dil değiştirme sürecine giren toplumlar önce iki dilli olurlar, daha sonra faydalı görülen, prestijli dil; merkezi, üretimi, yönetimi ve üst kültürü temsil eden dil, bu özelliklere sahip olmayan diğer dili yavaş yavaş yok eder. Bu süreçte işlevsiz kalan dil, hayatın çeşitli alanlarından çekilmeye başlar. Onun çekildiği alanları ya bütünüyle işlevsel olan dilin söz ve kavram dünyası doldurur ya da bu diller karışarak başkalaşır, yeni ve farklı bir dil kimliğiyle yaşamaya devam ederler. Dolayısıyla toplumların sosyo-kültürel tarihini ve dilinin zaman içinde uğradığı değişiklikleri doğru tespit etmeden kullandığı, konuştuğu dil ile kökeni arasında bir ilgi kurmak her zaman doğru değildir. Nitekim dünyada İngiliz kökenli olmadıkları halde İngilizce, Fransız kökenli olmadıkları halde Fransızca, Slav kökenli olmadıkları halde Rusça, İspanyol kökenli olmadıkları halde İspanyolca vb. konuşan birçok toplum mevcuttur.

         

        Tarihte varlığı bilinen ancak bugün yaşamayan onlarca kavim vardır. Bu kavimler, topluca ve birdenbire yok olup gitmemişlerdir. Dilleri ve dolayısıyla kimlikleri değiştiği için başka isimlerle ve başka dilleri kullanarak yaşamaya devam etmişlerdir. Yakın tarihimizde de dil değiştiren birçok topluluk mevcuttur. Örneğin J. Deny "Les Langues duMond" adlıeserinde Samoyetçe konuşan Kamassi taifesinin 1840'tan itibaren Türkçe’nin Kaça lehçesini, 1890'dan sonra da Rusça konuştuklarını ve yaklaşık seksen yıl içinde iki defa dil değiştirdiğini belirtmektedir. Bulgar Türklerinin dili bütünüyle Slavlaşmış, Memlukların önemli bir kısmının dili Arapçalaşmış, İran coğrafyasında yaşayan çok sayıda Türk boyunun dili Farsçalaşmıştır. Lars Johanson, Tofaca konuşan topluluğun iki yüzyıl önce Samoyetçe konuştuğunu yazmaktadır. G. Doerfer, 1968-1973 yılları arasında metin derlemesi yaptığı Halaç, Horasan ve Sonkori Türkçeleri için: “Bu diller Farsçanın güçlü etkisi altında bulunmaktadırlar. Temelde Türkçe olmakla birlikte Farsça’dan o derecede etkilenmişlerdir ki bunları karışık diller olarak adlandırabiliriz” diyor.

         

                    Bu dil karşılaşmaları ve karışmaları kimi zaman da yeni ve farklı dillerin ortaya çıkmasını sağlarlar. Bu tür dillere “karma diller” diyoruz.  Genellikle çok dilliliğin yaşandığı coğrafyalarda, ortak bir anlaşma aracı, "Lingua franka", geçer bölge dili olarak ortaya çıkar. Akdeniz'deki Sabir, Çin sularındaki Pidgin English, Pasifik'teki Beach-la-Mar, Amerika'daki Chinook İngilizcesi; New York'taki Porto Rikolular’ın kendi aralarında kullandıkları ve İngilizce ile İspanyolcanın karışımından meydana gelen dil, Kamerun'un Fransız ve İngiliz yönetimi altında kalan bölgelerinde oluşan Kreoller ve Malta adasında Arapça ile Latin dillerinin karışımından meydana gelen Maltaca gibi birçok dil bu bağlamda söz konusu edilebilir. Yine Fransa ile Almanya arasındaki Alsace Lorraine yöresi ile Avusturya ile İtalya arasındaki Trentino Alto Adige yöresinde kullanılan dilleri de bu bağlamda değerlendirebiliriz.

         

         

         

        Türk Dünyasında Çok Dillilik ve Dil İlişkileri

         

        Türk dünyası adı verilen coğrafya günümüzde yaklaşık olarak on bir milyon kilometrekarelik alanı kaplamaktadır. Doğu-batı yönündeki uzunluğu altı-yedi, kuzey-güney yönündeki uzunluğu üç bin kilometre olan bu geniş coğrafyada Türk dilinin yanında çeşitli diller hep var ola gelmiştir.

         

        Göktürk harfli en eski yazıt olan Bugut yazıtının (MS.580) Soğdca yazılmış olması; Köl Tigin ve Bilge Kağan abidelerinin batı cephelerinde Çince kitabelerin bulunması ve özellikle Eski Uygur yazmalarının yer yer Çin, Süryani ve Tibet yazısıyla yazılması, Türkler’in bu yüz yıllarda Soğdca, Çince, Sanskritçe, Tibetçe gibi dillerle yakın bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Muhtemelen Türkler’in bir bölümü Türkçe’nin yanında bu dilleri bilmekte ve kullanmakta idi. Nitekim Bilge Kağan’ın  “Türk begler Türk atın ıtı. Tabgaçgı begler Tabgaç atın tutupan Tabgaç kaganka körmiş” şeklindeki ifadesi ve nihayet Kaşgarlı Mahmut’un “Türkçe’yi en iyi konuşanlar Türkçe’den başka dilleri bilmeyen Türkler’dir” ve “ Balasagunlular Soğdca ve Türkçe kullanırlar. Tıraz/Talas ve Beyza şehirlerinin halkı dahi böyledir” (DLT. I-30-16, I-98-15 ve d.), tespiti Türk dünyası coğrafyasında çok dilliliğin tarihsel bir olgu olduğunu ortaya koymaktadır. Kaşgarlı bu konuda şunları yazmıştır:

         

        En açık ve doğru dil -ancak bir dil bilip- Farslarla karışmayan ve yabancı ülkelere gidip gelmeyen kimselerin dilidir. İki dil bilen şehirlilerle düşüp kalkan kimselerin dilleri bozuktur. İki dil bilenler Soġdak, Kençek, Arġu boylarıdır. Gezginci olarak yabancılara karışan Hotan ve Tübüt halkı ile Tangutlar’ın bir kısmıdır.

         

        Uygur şehrine varıncaya dek Ertiş, Ila, Yamar, Etil ırmakları boyunca oturan halkın dili doğru Türkçe’dir. Bunların en açık ve en tatlısı Hakaniye -Hakanlılar ülkesi- halkının dilidir. Balasaġunlular Soğdca ve Türkçe kullanırlar. Tırāz ve Bayżā şehirlerinin halkı dahi böyledir. Balasagun’a varıncaya dek İsbīcāb(Çimkent)’dan sayılan bütün Argu şehirleri halkının dili çapraşıktır. Kâşgar’ın Kençekçe konuşan köyleri vardır. Şehrin içindeki halk Hakanlı Türkçesi’yle konuşurlar.”

         

        İslamiyet’in kabulüyle birlikte, özellikle okur-yazar ve idareci kesim arasında Arapça, Farsça bilmenin ve bu diller ile konuşup yazmanın önemli bir marifet sayıldığı, dolayısıyla da çok sayıda kişinin, Türkçe’nin yanında, bu diller ile de konuşup yazdığı bilinmektedir. Esasen Kaşgarlı da eserini bu dillerin etkisine duyduğu tepki ve kendi ifadesiyle “Araplar’a Türkçe’yi öğretmek amacıyla” yazmıştır.

         

        Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 tarihli; “Şimden girü divanda, dergâhta, barigâhta, meydanda Türkçe’den başka dil ile konuşulmayacaktır” fermanı da böyle bir tepkinin ifadesidir. Karamanoğlu Mehmet Bey, bu fermanla Türkçe konuşmaya davet ettiği insanlar Türkçe konuşması gerekenler, yani Türkler’dir. O, bu fermanla Araplar’ın ya da Farslar’ın değil Türkler’in Türkçe konuşmasını istemektedir.

         

        Aşık Paşa da Garipname adlı eserinde Türkler’in Türkçe’yi bilmediklerini açıkça söylemekte ve bu durumdan şikayet etmektedir:

         

        Türk diline kimesne bakmaz idi

        Türk’e her giz gönül akmaz idi

        Türk dahi bilmez idi ol dilleri

        Ol ulu yolu ulu menzilleri

         

         

        Ali Şir Nevaî de aynı duygu ve düşüncelerle Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eserini yazmış ve Türkçe’nin Farsça’dan üstün bir dil olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Nevaî şöyle demektedir:

         

        “Türkçe'nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âem göründü. Bu âlemin süsler, bezekler içinde enginleşen göğü, dokuz kat, gökten daha üstündü. Bu erdemler, yücelikler hazinesinin incileri yıldızlardan daha parlaktı. Bahçelerindeki gülleri güneşler gibiydi. Bu âlemin aydınlık alanlarında ilhamını şahlanan atını koşturdum... Cihanda Türk Edebiyatı bayrağını kaldırmakla Türkler’i, tek bir millet, tek bir topluluk haline sokmuş olacağım. Milli ve yüksek bir edebiyat; ancak milli şuur ve milli zevkin geliştirdiği bir dille yaratılır... Türk, Fars’tan; daha keskin zekâlı, daha anlayışlı, daha saf, üstün, daha kabiliyetli, daha pek yaratılışlıdır. Fars dili, yüksek ve derin konuları anlatmakta yetersizdir... Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri, güzel sanarak, farsça şiir söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçe’de bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar... Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında Türkçe, Farsça’dan üstündür. Türk’ün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki; bu kelime inceliklerini, özlerini ifade edecek Farsça’da karşılık yoktur... Türkler, doğru, dürüst, temiz niyetlidirler..."

         

        15 yüzyılda Anadolu’da ortaya çıkan “Türkî-i Basit” hareketi de Türkçe’ye yönelme isteğinin ve Türkçe’nin yerini almaya başlayan başka dillere duyulan tepkinin bir ifadesidir.

         

        Türk dilinin söz varlığındaki yabancı öğeler tarihsel olarak Türkçe’nin hangi diller ile ne zaman ve ne kadar ilişki içinde olduğunu bize açıkça göstermektedir. Tabii ki bu ilişki sadece söz alış-verişi şeklinde gerçekleşmemektedir. Toplumun hayata bakışı, kavram dünyası, dünyayı ve olayları algılayışı da bu ilişkinin şekline ve ölçüsüne göre şekillenmektedir.

         

        Günümüzde Türkçe, Türk dünyası coğrafyasının siyasal, sosyal ve kültürel özelliklerine paralel olarak farklı dillerle ilişkiler içindedir. Bu dillerin başında Kuzeyde Rusça; Güneyde Arapça-Farsça; Batıda Fransızca, İngilizce, İtalyanca; Doğuda ise Çince gelmektedir. Bunlardan başka Ermenice, Rumca, Arnavutça, Hırvatça, Sırpça, Bulgarca, Romence, Makedonca, Gürcüce, Tacikçe, Moğolca, Afganca gibi irili ufaklı çok sayıda dil ile de aynı coğrafyayı paylaşmaktan kaynaklanan ilişkileri vardır. Türkçe bu coğrafyada yer alan dillerden hem etkilenmekte, hem de onları önemli ölçüde etkilemektedir.

         

         

         

        Dil ve Kimlik Değiştiren Türkler

         

        Yukarıda verilen bilgilerde görüldüğü üzere çok dillilik Türk dünyasında tarihsel bir olgudur. Türk dili de tarihin her döneminde özenilen, kutsanan, faydalı ve işlevsel dil konumunda olmamıştır. Özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra bir süre Türkçe, dışlanan, horlanan, kaba, cahil, dinsiz, imansızların dili gibi görülmeye başlanmıştır. Selçuklu devletinin resmi dili Farsça olmuş, Karahanlılar döneminde, 11. yüzyılın ikinci yarısında yazılan Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atebetü’l-Hakayık gibi birkaç eserden sonra 13. yüzyılın ortalarına kadar doğru dürüst Türkçe eser yazılmamıştır. Dönemin alimleri bilimsel eserlerini genellikle Arapça ya da Farsça yazmışlar, okullarda eğitim bu dillerle yapılmış, aydınlar bu dillerle konuşmaya başlamışlardır. Nitekim İbni Sina eserlerini hep Arapça, Mevlana ise Farsça yazmıştır…

         

        Zaman içinde yaratılan bu psikoloji içinde Türkçe’nin yetersiz olduğunu söyleyip onu hakir görenler, Türkçe yazmak zorunda kaldığı için okuyucusundan özür dileyen şairler, yazarlar olmuştur. Hurşitname adlı eserde Şeyhoğlu Mustafa:

         

         

        “Göbüt dildür bu dili irdedüm çok

         Sovukdur tadı yokdur tuzu yokdur

         Yavandur lezzeti vü özi yokdur”   der.

         

         Vikaye Tercümesi adlı eserde Devletoğlu Yusuf:

         

        “Dinle imdi Türkçe bir manzum kitab

                 İttigümçün siz bana itmen itab” 

         

        Mesihî adlı bir şair de Türkler’e değer verilmediğini şöyle haykırıyor:

         

                 “Mesihi gökden insen sana yer yok

                 Yüri var gel Arabdan ya Acemden

         

         

        Türkçe ve Türklük elbette birlikte itibar ve değer kaybetmişlerdir. Fakirî adlı bir şair Türk’ü şöyle tanımlıyor:

         

        “Nedir bildin mi sen alemde Türk’ü

         Ola eğninde kürkü başta börkü

         Ne mezheb bile ne din ü diyanet

         Yumaz yüzün ne abdest ü taharet

                                                       Fakirî

         

         

        “Hem döver borçluların hem komaz ağlamağa

         Mukteza-yı meşreb-i Türk-i hodra böyledir

                                                                   Edirneli Havaî

         

         

        Kuran-ı Kerim’in Arapça olarak indirilmiş olması ve Hz. Muhammed’in Arap toplumundan olması dolayısıyla Arapça ve “kavm-i necip” denilen Arap milleti yüceltilmiş, hatta kutsanmıştır. Türkler, İslamiyet’i Araplardan önce İranlılardan öğrendikleri için, Arapça kadar olmasa da, Farsça da saygın bir dil olarak kabul edilmiştir. Bunda Arap ve Fars milliyetçiliğinin rolü de vardır. Daha çok Arap dilini, zaman zaman da Fars dilini “cennet dili” olarak gösteren uydurma hadisler, Arap ve Fars milliyetçilerinin uydurmalarıdır. Uydurma da olsa, böyle hadislerin dillerde dolaşması, ister istemez Müslüman insanları bu dillere yöneltmiş ve kendi dillerinden uzaklaştırmıştır. Bu hadislerden Araplar tarafından uydurulanlardan bazıları şöyledir: “Cennet ehlinin dili Arapçadır, onlar Allah’ın huzurunda Arapça konuşurlar”, “Allah’ın en nefret ettiği dil Farsçadır. Şeytanlar Huzistanlıların, Cehennemlikler Buharalıların, Cennetlikler ise Arapların dilini konuşurlar”, “Arşın etrafındaki melekler Arapça konuşurlar”, “Farsça konuşan kimsenin fesatçılığı artar, mürüveti azalır”, “Arapları üç sebepten ötürü seviniz; ben Arabım, Allah’ın kelamı Arapçadır ve Cennet ehlinin dili Arapçadır.” Farslar da Araplardan geri kalmamış ve  “Cennet ehlinin dili Arapça ve bir inci gibi zarif olan Farsçadır”, “Allah içinde kolaylık olan bir şeyi murad ettiğinde, onu mukarreb meleklerine bir inci gibi zarif olan Farsçayla vahyeder”, “Arşı taşıyan melekler bir inci gibi zarif olan Fars dilini konuşurlar”,  “Cennet ehlinin dili Arapça ve bir inci gibi zarif olan Farsçadır.” vb. biçiminde, Arapçanın yanına Farsçayı da yerleştirmişlerdir. Bütün bunlar Türkçe’nin ve Türk’lük duygusunun zayıflamasına sebep olmuştur.

         

        İşte bütün bu sosyo-psikolojik, tarihi, siyasi ve dini sebeplerle Türkçe konuşan, Türk soylu insanlar ya kendi dillerini bütünüyle terk ederek Arapça, Farsça konuşmaya ya da kendi dilleri ile bu dillerin karışmasından ortaya çıkmış melez dilleri kullanmaya başlamışlardır.

         

        Dil kültürel kimliğin ve mensubiyet duygusunun en önemli belirleyicisidir. Dili değişen ya da karışan toplulukların mensubiyet duygusu da dağılmaya, yön ve şekil değiştirmeye başlar. Kaşgarlı’nın belirttiği Türkçe’den başka dilleri de konuşan, iki dilli toplulukların, Türkçe’nin bu prestij kaybı dolayısıyla zaman içinde itibarlı dile doğru kaydıkları kanaatindeyim. Gerek İran, gerek Irak, gerekse Türkiye coğrafyasında Kürtçe, Zazaca ya da başka yerel dilleri konuşan toplulukların hiç değilse bir bölümünün bu dil değiştiren ya da dili Arapça, Farsça ile karışan Türkler’den oluştuğu açıktır. Kimileri eski kimileri ise daha yakın zamanlarda dil değiştirerek Kürtleşen Karakeçili, Beğdili, Türkan, Cimikan, Küresinli, Bayat, Avşar, Ağaçeri, Yıva boy ve aşiret mensuplarının bir bölümü bunun en açık göstergesidir.

         

        Osmanlı arşiv belgelerinde geçen “Türkmen Ekradı” ya da “Ekrad Türkmeni” ile daha önce Türk oldukları belirtildiği halde daha sonraki kayıtlarda Kürt olarak kaydedilen ve Kürtçe konuştukları belirtilen birçok aşireti de aynı değişim içinde değerlendirmek gerekir.

         

        Dil ve kimlik değiştirme olayı sadece Kürtleşme ile ilgili bir durum değildir. Memluk Türklerinin önemli bir bölümü ile Arap coğrafyasında kalan Osmanlı Türklerinin bir kısmı Araplaşmış, Fars coğrafyasındakiler Farslaşmıştır. Bulgar Türkleri dillerini ve dinlerini değiştirerek Slavlaşmış, Sovyet dönemi içinde birçok Türk topluluğu tamamen ya da kısmen Ruslaşırken, Çin’dekilerin de bir bölümü Çinlileşmiştir.

         

         

        


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele