Nevzâd Kösoğlu’nun Tefekkür Dünyası

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                    Hayatı ve Eserleri:

         

        Nevzat Kösoğlu 7 Ekim 1940 tarihinde dava vekili Tayyip Bey’in oğlu olarak Erzurum’un İspir kasabasında doğdu. Annesi İkizdere’li Kubasarlar’dan Reyhane Hanım’dır. İlk ve ortaokulu İspir’de, liseyi Erzurum ve Karabük’te okuduktan sonra Kösoğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi.

         

                  Eğitimini tamamladıktan sonra Ankara’ya gelen Kösoğlu birkaç yıl gazetecilik yaptı ve yayımcılıkla ilgilendi. Askerliğini bitirdikten sonra Ankara’da 1970 yılında serbest avukatlığa başladı. Bu arada yayımcılık ilgisi Ötüken Yayınevi’nde devam etti; Ocak ve Söğüt dergilerinde yazılar yazdı. 1977 seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi Erzurum Milletvekili olarak Meclise girdi. 12 Eylül 1980 darbesiyle tutuklandı ve yargılandı; beraat etti.

         

                  1982 yılında tutukevinden çıktıktan sonra yeniden yayımcılık işleriyle uğraşmaya başladı. On dört ciltlik Büyük Türk Klasikleri isimli eseri projelendirdi ve yayımladı.  Kültür Bakanlığı adına otuz iki ciltlik Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları dizisini projelendirdi ve yayımladı. Bu arada çeşitli dergilerde yazmaya devam etti.

         

                  Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı başkanı olup, Türk Yurdu okullarının kurucusudur.  Evli ve üç çocuk babasıdır.

         

        Yayımlanmış Başlıca Eserleri:

         

        Kitap Şuuru, Genç Sanat Yayınları, Ankara-1984

        Konuşmalar, Ötüken Yayınevi, İst.-1987

        Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Konuşmalar, Ötüken yayınevi, İst.-1990

        Milli Kültür ve Kimlik, Ötüken Yayınevi, İst.-1992

        Türk Kimliği veTürk Dünyası, Ötüken Yayınevi, İst.-1996

        Hukuka Bağlılık Açısından Devlet, Ötüken Yayınevi, İst.-1997

        Bediüzzaman Said Nursi, Ötüken Yayınevi, İst.-1999

        Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı, Ötüken Yayınevi, İst.-2000

        Küreselleşme ve Milli Hayat, Ötüken Yayınevi, İst.-2002

        Peyami Safa, Alternatif Yayınları, Ankara-2003

        Galip Erdem, Alternatif Yayınları, Ankara-2003

        Dündar Taşer, Alternatif Yayınları, Ankara-2003

        Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp, Ötüken Yayınevi, İst.-2005

        Türk Olmak ya da Olmamak, Ötüken Yayınevi, İst.-2005

        Geçmiş Zaman Peşinde yahut Vaizin Söyledikleri, Ötüken Yayınevi, İst.-2007

        Şehit Enver Paşa, Ötüken Yayınevi, İst.-2008

        Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi, ( Osman Çakır ile söyleşi) Ötüken Y. İst.-2008

        Milliyetçilikte Yeni Yönelişler- Yahya Kemal, Ötüken Yayınevi, İst.-2009                                                                               

         

         

         

          Başlıca Fikirleri

         

                    

         Kültür ve Medeniyete Bakışı: Kültür ve Medeniyet konuları güncelliğini her zaman korumakta ise de burada ihtilaf noktası kültür ve medeniyetin ayrı mı yoksa değil mi meselesidir. Bu mesele etrafında kültürün millî, medeniyetin ise milletlerarası bir mahiyet taşıdığı esasına dayanıyordu. Medeniyetin millî olamayacağını savunan Gökalp, daha sonraları “Türk Medeniyeti Tarihi”ni yazmıştı. Buna mukabil Mehmed İzzet, Hilmi Ziya, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar gibi düşünürlerimiz, medeniyetin ve kültürün böyle kesin çizgilerle ayrılmadığı, bunların birbirleri ile sıkı ilişkiler içinde olduğu fikrini müdafaa ediyorlardı

         

          Milliyetçilik konusunda Ziya Gökalp’ı takip eden Kösoğlu da kültür ve medeniyetin ayrı olduğu kanaatına katılmaz. Kültür ve tarih felsefesi konularında yazan Nevzat Kösoğlu’nun düşüncesindeki temel kavram ‘iman’dır. Hayatı yapan, medeniyetleri kuran şey düşünceler değil eylemlerdir. Eylemlerin temeli de inançtır. En küçüğünden en büyüğüne kadar hayatımızı yapan eylemlerimizin hepsi bir inanca dayanır. “Hayat pratiklerimiz açısından bütün bilgi, görgü ve geleneklerimiz bizi imana götüren araçlar konumundadır; eylemlerin temeli inançtır.”[1] Bir binanın bütün teknik ayrıntılarını, mukavemet hesaplarının doğruluğunu bilmemiz mümkün değildir; ama belediyeden iskân ruhsatı almış ise, o binanın yıkılmayacağına inanır ve içinde otururuz. Günlük hayatımızın hemen her eylemi benzeri bir inanca dayanır. Tabiat kanunlarının değişmezliği de bir inançtır. Bu yüzden Kur’an, gökyüzünün parçalanıp üzerinize düşmeyeceğini nereden biliyorsunuz, diye sorar.

         

              Kösoğlu inanç derken, hak-batıl, iyi-kötü gibi ayırımlar yapmaz; inancın, insan davranışlarını belirleyen yönünü öne çıkarır. Bu bakımdan inancın tezahür alanları değil, insan davranışlarını etkileme gücü önemlidir. Bu açıdan inançlar sayısız derecelerde olabilirler; sadece entelektüel bilgi olarak var olanlardan, insanın davranışlarını her şart altında belirleyebilecek güçte olanına kadar.

         

                 Burada Kösoğlu’nun kültür tarifini vererek, kültür ve tarih felsefesine geçebiliriz:

         

                 Kültür: Kösoğlu kültür tarifini şöyle vermektedir:“Kültür, bir toplumun belli bir inanç çevresinde oluşturduğu hayattır.”  Bu imanın muhtevasını oluşturan varlık anlayışı, mukaddesler, ölçüler ve ilkeler toplumun hayat önceliklerini ve sınırlarını belirler. Hayat bu bakış açılarından kavranır, değerlendirilir ve bu ölçü ve ilkelerle yaşanır. Böylece, bütün cemiyetlerde hayat, bağlı olunan iman manzumesine göre belli bir üslupta gerçekleşir ki, maddesi ve üslubu ile kültür budur.”[2] Kösoğlu kültür ve medeniyet hamlesinde imanı merkeze yerleştirdiği için onun nazarında kültürlerin üslubunu, içinde gerçekleştiği maddî şartlar ile bu hakim inançlar belirlemektedir. Her kültür taşıyıcı toplumun, iman sistemi yahut hayat şartları bir diğerinden şu veya bu ölçüde farklı olduğundan, yaratılan millî kültürler de zorunlu olarak özgündür. Kösoğlu böyle söylüyor, bu doğru olmakla birlikte, Rönesans döneminden beri gelişen sömürgeciliğin kültürel etkilerini de göz önünde bulundurmak lâzım. Çünkü sömürge ülkelerinde, sömürgeci devletler kendi kültürlerini ve Batı’nın baskın kültürlerini yerli halka enjekte ettiğinden aslında özgünlük olsa bile sonradan tamamen yabancı ve taklidî bir kültür hakim olmaktadır.

                 Toplumlarda gizilgüç olarak mevcut olan hayat enerjisi, bağlandığı inançlarla güdülenmiş bir ruhsal ve toplumsal gerilim olarak ortaya çıkar. Medeniyetleri kuran bu gerilimdir; yıkılışına yol açan da bu gerilimin gevşemesidir.

         

                  İnanç ve Eylem İlişkisi: İmana öncülük rolü veren Kösoğlu, İman-amel ilişkisini medeniyetin seyrini belirleyen faktör olarak görmektedir. O, şöyle düşünmektedir: Eğer toplumun inanç sistemine olan bağlılığı güçlü ise, ruhsal ve toplumsal gerilimi yüksek demektir. Bunun neticesi olarak o toplum, karşılaştığı her sorunu çözerek üslubuna katar ve devam eder.  Eğer inancı zayıflamışsa, toplumsal gerilimi de düşüyor demektir ki, karşılaştığı hayat sorunlarını, çevredeki değişmeleri, kendi ölçülerine göre kavrayıp çözemez ve giderek kültür,  bütünlüğünü, üslubunu ve yaratıcılığını kaybeder.

                 Mütefekkirimizin düşüncesinde inanç ve eylem ilişkisi temel belirleyicidir ve aralarında şöyle bir ilişki vardır: İnanç güçlü olduğu zaman eylemi kendi ilke ve ölçülerine göre belirler ve gerçekleştirir. Eylemin inanç ölçülerine göre gerçekleşmesi inancı kuvvetlendirir; inanç kuvvetlendikçe eylemi belirleme gücü artar ve böylece devam eder.  Eğer inanç zayıflar da, eylemi kendi ölçü ve ilkelerine göre gerçekleştiremezse, eylemlerde sapmalar meydana gelirse, bu durum tersine etki ile inancı zayıflatır. İnanç zayıfladıkça eylemi sevk etme gücü azalır, bu, inancı zayıflatır ve böylece devam eder. Şu halde iman ile eylem arasında inancın kuvvetlenmesi ile eylemin iman ilkelerine uygun olması gibi doğru orantılı bir münasebet bulunmaktadır.

         

         

                   Devreler: Kösoğlu, medeniyetleri kesin çizgilerle muhtelif dönemlere ayırmayı mümkün görmezse de, her kültürün, inancın kuvvetine göre genel olarak üç veya dört devreye ayrıldığını söyler:

         

        1.Birinci dönem imanın ateşli olduğu “kurucu” devredir. Bu dönemin özellikleri, kültürün ana eksenini oluşturan inancın heyecanlı ve bütün hayat eylemlerini sevk edecek güçte olmasıdır. Bu dönemde kültürel yaratıcılık yüksektir; karşılaşılan tüm hayat sorunlarını çözerek ilerler. Milli kültür, yabancı kültürlere karşı rahat ve alıcıdır; faydalı bulduğu şeyleri alır, kendi üslubuna katarak, gerektiğinde işlev değişikliği yaparak benimser. Kültür kendi gözüyle görür; yabancı unsurları kendi bakış açısından değerlendirir, kendi ilke ve ölçülerine göre yorumlayarak hayatına katar yahut ilgilenmez.

         

                  Bu dönemde milli kültürün yaratıcı ve rahat olması gibi, bireysel ilişkiler de hoşgörülü ve kendine güvenlidir. Toplumsal ilişkilerde inancın tayin ettiği ahlak değerleri egemendir. Ayni dönemin devlet hayatındaki tezahürü, adaletin hakim olmasıdır. Bütün kamu eylemleri inancın temellendirdiği ahlak ve hukuk ilkelerine uygundur; yani hukuka bağlılık esastır.

         

                  Kurucu dönemde toplumda değişme ve karşılaşılan sorunlar çoktur. Kültür bu sorunları ve değişmeleri, değişmeyen bakış açısı ve onun değerleriyle kavrar, yorumlar ve cevaplarını verir, değişmeyi üslubuna katar. Yeni meseleler,  yaratıcı kültür için uyaranlar işlevi görür. Kültürün yaratıcılığı budur ve başarısı inancının sağlamlığına bağlıdır. Bu başarı da inancın sağlamlaşmasına yol açar.

         

                  Genellikle büyük göçler yeni kültürel yeşermelerin başlangıcı olur. Kültürü yaratan güç, toplumun belli bir imanla güdülenmiş ruh gücüdür; göçler ve nüfus artışları bu gücü beslerler. Ayrıca göçlerin, toplumların dünyasını genişlettiği, meselelerini çeşitlendirdiği bilinmektedir ki, bu da toplumsal gerilimin gerçekleşme alanlarının büyümesi demektir. Ateşli bir iman bütün bu alanlarda beliren sorunlarını çözerek kültürünü zenginleştirir.

         

                   2.Kültürün ikinci aşaması “olgunlaşma” safhasıdır. Bu dönemde kültür, karşılaştığı bütün hayat sorunlarını çözmüş ve belirli bir üsluba kavuşturmuştur. Bu dönemde söz konusu çözümler kurumlaşırlar. Ayni meselelerle karşılaştıklarında aranacak çözümler bellidir ve bunlar uygulanırlar. Bu dönemde de yaratıcılık devam eder; ancak, sorunlar çoğalmadığı ve karşılaşılan sorunların kurumlaşmış cevapları olduğu için yeni arayışlara fazla gerek kalmaz. Bu dönemde karşılaşılacak büyük sorunlar, yeni arayış ve çözümlere yol açan uyaranlar niteliğindedir ve kültürün canlılığını korumasına hizmet eder.

         

                  Bu dönem ayni zamanda gelenekselleşmenin başladığı ve kendine güven duygusunun arttığı devredir. Her ikisi de, kültürün yeni arayışlara girmek yerine kendi üstüne kapanmasına yol açan bir etki yaparlar. En iyi ve en doğrunun kendisi olduğuna inanan kültür başka kültürlere karşı rahat ve alıcı tavrını kaybetmeye başlar. Çözümleri geleneklerinde bulduğu için de yaratıcı gücünü giderek daha az kullanma temayülüne girer. Kendi üstünlüğüne inanç ve gelenekselleşme, giderek başka kültürlere karşı müsamahasız, sert tutumların yolunu açar. Eylemler kalıplaşmış olduğu için imanı beslemez ve inanç zayıflaması başlar. İnanç zayıflamasının ilk dönemlerinde, kültürün ilke ve ölçüleri konusunda zihnî duyarlıklar fevkalade artar; ama esasta iman zaafı başlamıştır. Tarihimizdeki Kadızadeliler örneği tipik bir göstergedir. Bu nokta birçok tarih araştırıcılarını yanıltmaktadır. Dindarlığın sözel olarak arttığı ve fakat eylemlerde sapmaların çoğaldığı bir dönem… Burada, görünüşte yükselen dindarlık söylemlerine bakarak değerlendirmeler yapmak yanlışa götürmektedir. Aslında inançlar zayıflamakta ve inanç-eylem makası gittikçe açılmaya başlamaktadır.       

         

        3., 4. “Durgunluk” ve “Soğuma” dönemleri (bunlara büzülme dönemleri demek de mümkündür) yaratıcılığın kayboluşuna paralel olarak geleneklere bağlılığın, koruyuculuğun geliştiği devrelerdir. Olgunlaşma dönemine gelindiğinde hayatın bütün meselelerine imanın ölçüleri ve bakış açılarından cevaplar verilmiş, belli değerler belirli biçimler içinde gerçekleştirilmiştir; hayatın her safhasında aynı dünya görüşünün anlayış, kavrayış ve değerlerine dayalı, tutarlı bir üslup kurulmuştur. Kültür yaratıcılığını kaybetmeye başlayınca bu üslup ve çözümler aynı biçimleriyle tekrar edilmekle hayat yaşanmaya başlanır; yani geleneklerle yaşanır. Gelenek, kültürel birikimi yeni nesillere aktarır, ama işlenemez.”[3] Değişmenin az ve yavaş olduğu dönemlerde fazla sorun yaşanmaz.; hayat problemsiz  devam eder. Ancak değişmenin hızlanması yahut zamanın geçmesiyle, soğumaya durmuş kültür artık yeni sorunlara cevap verememeye başlar ve sıkıntılar birikir.

         

                   Değişmeler karşısında geleneksel kurumların işlev, üslup ve yapı bakımından yeniden değerlendirilmesi gerekir. Dünya görüşü ve temel değerleri değişmeksizin, yeni durumlara göre işlev, üslup yahut yapı yeniden değerlendirilerek düzenlenmek gerekir. Gelenekçi tutum buna izin vermeyeceği gibi, inancını yitirmeye başlamış, yaratıcılığını kaybetmeye yüz tutmuş bir kültür, esasen bu değişimleri gerçekleştirecek gücü bulamaz. Bu dönemlerde değişimler sancılı ve sarsıcı olur. Kendine, imanına, kurumlaştırdığı çözümlerine giderek güvenini kaybetmeye başlar. O zaman gözler yeniden dışa yani yabancı kültürlere dönmeye başlar. Ama bu seferki bakış farklıdır. Ateşli zamanların korkusuz, kendine güvenen, iyiyi ve güzeli nerede bulursa oradan alan fetihçi tavrı yerini güvensiz, sorunlarına çare arayan bir ruhî yapıya bırakır. Bu dönemde yabancıya karşı zihnî hassasiyetler de son derece artmış ve katılaşmıştır. Bu yüzden başka kültürlerden gerektiği gibi yararlanamaz. Esasen, yaratıcılığı kaybolmakta olduğu için yabancı kültürü kendi ilke ve ölçüleriyle, bakış açılarıyla kavrayamaz, değerlendiremez ve kendisi için gerekli olanla olmayanı ayırt edemez. Aldığı unsurları üslubuna katamaz; yama gibi kalırlar ve çoğu kez işlevlerini de yerine getiremez. Tanzimat dönemi edebiyatımızda bu hallerin toplum ve bireydeki yansımalarını görebiliriz.

         

                  Soğuma döneminin bazı sonuçları: Soğumanın devlet hayatındaki tezahürleri zulümdür; adalet, giderek yerini hukuk tanımayan zulümlere bırakır. Hukuka bağlılık şuuru zayıflar. Bireydeki tezahürleri ise ahlak düşüklüğüdür. Soğuma dönemlerinde halk hem işlev hem de üslup bakımından geleneklere sarılarak kapanır. Geleneklere kapanan kültür gittikçe katılaşır ve hayatiyetini kaybeder.  Toplumun karşılaştığı sorunları çözmek sorumluluğunda olan okumuş kesim, aynı zamanda yabancı kültürlere en açık kimseler olmaları sebebiyle yabancı kültürlerde çözüm aramaya çıkarlar. Kendi inancından ve dünyasından ilk şüphe edenler ve giderek yabancı kültür hayranlığı ve millî kültürlerinden nefret noktalarına gelenler bu kesimlerdir. Böylece toplumda, halk ve okumuşlar olarak bir yarılma meydana gelir. Halk yaratıcılığını kaybetmekle birlikte, kıblesini değiştirmemiş, özü ve biçimi ile katılaşmış, geleneklere kapanmış bir haldedir. Onlarda da iman-amel arasındaki makas açılmıştır; ama zihni duyarlılıklar yüksektir. Okumuşlar ise giderek inançlarını yani kıblelerini değiştirmiş ve bir başka kültürün okumuşu olmaya çalışmaktadırlar. İnanç-eylem ilişkileri iyice bozulmuştur.

         

                  Çıkış: Bu ürkütücü durumdan çıkmanın tek yolu, yeni bir iman alevlenmesi ile millî kültürü yeniden yaratıcılığına kavuşturmaktır. Ancak kültür bu güce kavuştukça, gerektiğinde çözümlerini de yabancı kültürlerden alabilir ve alır. O yaratıcılığa kavuşmadan, onu mu alalım, bunu mu alalım tartışmaları aydıncı sohbetlerinden öte bir anlam taşımaz; güç olmadıkça seçim yapılamaz. Kültür o güce kavuştuğu zaman da zaten seçimini kendisi yapar tartışmalar arkasından gelir.

         

               Dine ve Laikliğe Bakışı: Kösoğlu bu kültür ve medeniyet anlayışı içinde dine ve din-laiklik münasebetine de ışık tutmaktadır. Hayatın temel ekseni inanç olunca, bütünüyle inanca dayanan din, birinci plana çıkmaktadır. Geriye doğru gittikçe, toplumların yapısını ve ilişkiler düzenini belirleyen ana

        etmenin (saik’in) din olduğunu kabul etmek yanlış olmayacaktır. Yani ferdî ve toplumsal değer ve ilkelerin köküne indikçe din ile karşılaşırız. Uzun süre içinde bu değer ve ilkelerin dinî kimliklerinden sıyrılarak seküler tutum ve tavırlar durumunu alması mümkündür; ancak, biraz eşelendiğinde yine karşımıza dinî bir bağlanış çıkar.

         

                  Din: Kösoğlu’na göre din insanın hem bu dünyası, hem de öte dünyasının imarı için vardır. Bu dünyasını dinin ilke ve ölçülerine göre imar eden insan, öte dünyasını kazandığı gibi bu dünyasında da mutlu olacaktır. (Bakınız, aşağıda ‘din, ahlak ve mutluluk’ bölümüne) Bu dünyada dini açıdan tam bir teslimiyete varabilen insan –ki İslam ayni zamanda teslimiyet demektir- her şeyden önce ölüm korkusundan kurtulur; ölümün bir son olmadığını, yeni bir başlangıç olduğunu bilir. Bütün varlığın tek bir ‘Yaratıcı’sı olduğunu ve tek failin de ‘O’ olduğunu bilmekle, O’na sığınıp bütün dünyevî korkularından kurtulur, kurtulmalıdır. Yalnız O’ndan isteyip, yalnız O’na kulluk etmekle, insanlığın var olduğu günden beri peşinde olduğu özgürlüğüne kavuşur. O’ndan korkmakla başka hiçbir şeyden korkmaz, sadece O’ndan istemekle, muhtelif sebeplerden dilenmekten kurtulur ve onlara hakim olarak kullanır, gerçek hürriyete kavuşur.

         

                  İnsanlara varlık hakkında doyurucu bir anlayış ve bakış açıları kazandırabilen tek dindir. Belli bir düzeye ulaşmış hemen bütün dinlerin en kapsamlı ve etkili işlevi budur. Bu işlev,  insan doğasında derin kökleri olan bir inanca dayandığı için kolay kolay değişmez ve kaybolmuş görünenleri bile farklı görüntüler altında toplumdaki varlığını hissettirirler.

         

                  İslam dini medeniyet bağlamında, tarihi gelişmesi sebebiyle diğer birçok dinlerden daha etkili olmuş ve medeniyete adını vermiştir. Türk Dünyası’ndaki etkisi de böyle olmuştur. Türkler İslam’dan önce de tek Tanrı’lı, Peygamber, cennet, cehennem, melek, şeytan gibi kavramları tanıyan bir kültüre mensup olduklarından, İslam’ı kabul etmekle, onun bütün renklerine boyanmışlardır. İslam medeniyet çevresine girmelerinden itibaren sadece “İslam’ın kılıcı” yahut “ Allah’ın ordusu” gibi ünvanlarla anılmakla kalmamış, ayni zamanda hem bu ünvanlara lâyık olduğunu göstermiş, hem de bu medeniyetin yeni yaratışlarını yüklenmişlerdir. En son açılış olarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki İslam duyarlılığı ve Gazâ heyecanının yeri hemen bütün tarihçilerce kabul edilmektedir. Osmanlı medeniyetinin hiç bir alanı, İslam’ın anlayışı, ilkeleri ve ölçüleri dikkate alınmaksızın açıklanamaz.       

                                                  

                     Kösoğlu nazarında, İbni Haldun’un işaret ettiği gibi din dışı birçok gelenek, tutum yahut değerler de, kendilerini topluma kabul ettirebilmek yahut sürekliliklerini sağlayabilmek için din örtüsüyle kendilerini sunarlar. Bu yüzden, kitabî olan dinlerde bile zamanla dinî olanla olmayanı ayırmak son derece zor olabilir. Nitekim İslamiyet’te de böyle olmuş, yirminci yüz yılbaşlarındaki İslamcı düşünürler tarafından ilk hedef olarak, dinin sonradan kazanılmış yabancı unsurlarından ayıklanması ele alınmıştır. Ancak Kösoğlu, İsrailiyat türü bir kısım hikâye ve uydurmalar bir yana, kendisini dinî örtü altında sunan gelenek ve değerlerin ayıklanmasında çok ölçülü davranılması gerektiğini, çünkü bunların belirli bir toplumsal ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıkmış olabileceklerini söyler. Söz gelişi, İslam teorik yapısında zalim hükümdara başkaldırma hakkı vardır. Ama Ehl-i sünnet bilginleri genel olarak buna izin vermemiş, sabretmeyi tavsiye etmiştir. Bu tutumu sadece Emeviler’in iktidarlarını meşrulaştırma gayretine bağlamak doğru değildir. İslam toplumunun o asırlarında yaşanan anarşiyi, akan kanı düşünmeden bu ilkenin değerini kavrayamayız.

         

                  Toplumsal yapıda en yavaş ve en son değişen,  dinî tavırlar ve tutumlardır. Bu yüzden toplumsal davranışları en çok etkileyen yapı da dindir. Bizim tarih ve medeniyetimiz incelendiğinde Batı medeniyetinden farklı bir gelişmenin varlığı ve bunun sonuçları görülür.

         

                  Laiklik, doğuşu ve tesirleri: Hristiyanlık, Roma’nın gücünden gizlenerek kendi kilise teşkilatlanmasını kurmuş ve sonra Roma’yla uzlaşmıştır. Müslümanlık ise kendi devletini kendi cemaati ile kurmuş ve devlet İslam’ın ilkelerini uygulama görevini üstlenmiştir. Bu yapı, dinin hayatın içine daha çok ve etkili girmesine yol açmıştır. 

         

                 Batı medeniyet çevresinde kilise, ilahî otoriteyi temsil ettiği için, dünyevi iktidarın da ondan alınması,  en azından onun tasvibinden geçmesi gerekir. Bu anlayış Avrupa’da kilise ile devlet erkini elde tutanlar arasında yüz yıllar süren mücadelelere yol açmıştır. Kilise elindeki gücü terk etmek istememiş, sivil iktidarlar ise bu gücün vesayetinden ve meşrulaştırıcı işlevinden kurtulmak için mücadele etmişler, asırlar süren çekişmeler sonunda devlet kilisenin vesayetinden kurtulmuş ve devlet erkini eline geçirenler kilisenin tasdikine ihtiyaç duymadan otoritelerini halka kabul ettirmişlerdir. “Sezar’ın hakkını Sezar’a Tanrının hakkını Tanrı”ya, şeklinde ifadelendirilebilecek bu durum, laiklik olarak kavramlaştırılmıştır. Sonuçta kilisenin devlet işlerine karışması, egemenliğin ele geçirilmesi anından itibaren bertaraf edilmeye çalışılmış; laiklik bunun formülü ve anahtarı olmuştur.

         

                  Kösoğlu’nun düşüncesi açısından bu tür bir gelişme ve çekişme İslam kültürüne tamamen yabancıdır. İslam’ın ilk ve temel kaynağı olarak Kur’an,  egemenliğin kime ait olacağı hususunda bir beyanda bulunmadığı gibi, genel olarak kamu alanıyla ilgili hükümler de içermemektedir. Kamu alanında Osmanlı örneğinde olduğu gibi Sultanî hukuk yani egemenliği elinde tutan gücün iradesi geçerlidir. Dinî görevler alanında ruhban sınıfı tarzı bir kilise teşkilatlanması da olmadığına göre, din adına devletle çekişecek bir ayrı otorite merkezi de yoktur. Ancak egemenliği elinde tutanın, İslam hukukunun ilkelerine aykırı hükümler koyması zulümdür. Bilindiği gibi İslam hukuku devlet erkinin dışında belirli ana kaynaklara dayanarak İslâm hukukçuları tarafından içtihatla oluşturulur. Devlet bu hukuku uygulamak görevini üstlenmiştir. İslam kültüründe de, güçlü olan egemenliği alır; ancak meşruiyetinin devamı adaleti egemen kılmasıyla mümkün olur. Aksi halde başkaldırma hakkı vardır. Egemenliğin ele alınmasında her topluluğun kendi geleneklerinden gelen özel şartları olabilir(Türklerde Hakanlılar yahut Cengiz soyundan gelmek gibi…).

         

                  Kösoğlu, laiklikle özel hukuk uygulamalarını birbirine karıştırmayı bize özel bir garabet olarak görmektedir. Kamu hukuku alanında, insan hak ve özgürlükleri alanı olarak özel İslâm hukukuna aykırı hükümler konulmadıkça, dine taalluku olan bir husus yoktur.[4] Bu durumda laiklik ihtiyacı da yoktur. Dinî hassasiyetleri temsil ettiklerini düşünebileceğimiz ulema grubu ile devlet erkini elinde tutanlar arasında –Batıdaki anlamında- bir çekişme yahut egemenliği tasdik gibi bir sıkıntı yoktur ki, bir uzlaşma olsun. Tekrar edelim ki, devletin saygı göstermek ve uygulamak zorunda olduğu özel hukuk alanıdır ve bunda da, devlet gücüne ait bir çekişme söz konusu olamaz. Bu alanda İslam hukukunu yahut bir başka kaynaklı hukuku uygulamak, devlet erki ve bunun kullanılması açısından bir şeyi değiştirmez.

         

                  Nevzat Kösoğlu’nun düşüncesinde bizdeki laiklik anlayışı ve uygulamaları laiklik değil, toplumu sekülerleştirmek (dünyevîleştirmek) yani devlet ve toplum hayatını dinî etkiler ve üsluptan kurtarmak için girişilmiş hamlelerdir. Yoksa cemiyet hayatımızda İslam Hukuku’nun yahut bugünkü Medeni Kanunun uygulanmasının laiklikle hiçbir ilişkisi yoktur. Esasen İslam Hukuku’nun kanunlaşması olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin, Cumhuriyet’ten önce,  çağdaş mücerret kanun tekniği ile yeniden yazılması için beş-altı kez komisyon toplanmış, Cumhuriyet döneminde de Konya Milletvekili Mehmet Vehbi(Çelik) Efendi başkanlığında yeniden bir komisyon kurulmuş, ancak sonuca ulaşılamadan İşviçre Nöşatel(Neuchatele) Kantonu medenî kanunu tercüme edilerek kabul edilmiştir. Mecelle yeniden yazılabilseydi, muhtemelen uygulanmaya devam edecekti. Burada dikkat edilecek nokta meselenin laiklikle ilgili olmadığıdır. 

         

                  Cumhuriyet döneminin, din hizmetlerini devlet bünyesinde yürütmesinin de laiklikle ilgisi yoktur. Bu durum geleneğimize uygun olduğu gibi, ayni zamanda kamu hizmeti kavramı içinde değerlendirilmelidir. Devletin, temel kamu hizmetlerini topluma götürmesi  -sağlık, eğitim, ulaşım gibi- anlayışı hâlâ ağırlığını bütün dünya devletlerinde hissettiren bir anlayıştır. Kösoğlu, ayrıca bizim toplumsal yapımız ve tarihi gelişmemizin Batı toplumlarından farklı olduğunu ve her toplumun kendisi için ayrıca düşünmek gerektiğini ısrarla vurgular.  

         

                  Kösoğlu, İbni Haldun ve Cevdet Paşa’nın “Hayatın kanunu değişmedir; değişmeyen ölür” sözlerini de hatırlatarak hayatın yani kültürün sürekli değişim halinde olacağını söyledikten sonra, “İlahî iradenin,  sürekli değişen konular için değişmeyen kurallar koymuş olabileceğini düşünmek mümkün değildir. Böyle bir anlayış, İlahi iradeye çelişki isnadı olacağı gibi, Tebliğin bütününe hakim olan anlayışa da aykırı düşer.” demektedir. Bu durumda ahkâm ayetlerinin tarihi olduğu söylenmiş olmaktadır. Doğrudan insana, insanın ruh yapısını şekillendirmeye yönelik ahlaki hükümler ise ebedidir[5].

         

        İlmihal Medeniyeti: Hayatı yapan ana unsurun düşünceler değil eylemler olduğunu ve eylemlerin de inanca dayandığını söyleyen Kösoğlu, İslam medeniyetini “İlmihal Medeniyeti” olarak nitelendirir. “Fikirler bir cemiyette iman haline gelebilir ve insan eylemlerinin ölçülerini verebilirlerse bir kültürün dinamik gücü olabilirler ve muhtevalarına göre kültürün gerçekleştiriliş biçimini etkileyebilirler. Bilgi mutlaka eyleme dönüşmelidir ki hayatı inşa etmiş olsun; bu da imanla olur.”[6] Osmanlı aydını bunu bilirdi ve Osmanlı vaizi, her türlü aksamalar karşısında fiilinizi düzeltin diye konuşurdu.

         

                   Bilindiği gibi ilmihal kitapları müminlerin iman esaslarını, davranış kalıplarını, ilke ve ölçülerini veren metinlerdir. Osmanlı döneminde eleştiri, imanın doğrularına göre yani İlmihalin doğrularına göre eylemi değerlendirmek, şeklinde devam etmiştir. Batı tesiri okumuşlarımızı sardıkça, oradan aldıkları ölçülerle kendi medeniyetimizi değerlendirmeye ve eleştirmeye başlamışlardır ki, bu süreç içinde okumuşlarla, geleneksel iman ve değerlerine sadık kalan halk arasında zihnî yarılma başlamıştır.

         

                  “Osmanlı aydını bilirdi ki, cemiyeti değiştirmek nefislerde olanı değiştirmekle mümkündür; kendimizi değiştirmedikçe halimizin değiştirilmeyeceğini bilirdi… Günümüzün okumuşları bilmelidirler ki, yeryüzünde var olmanın tek biçimi, tarihen gerçekleştirmiş olduğumuz üslup değildir; bizimkinden başka medeniyetler de kurulmuştur ve kurulabilecektir; ancak yöntem daima ayni kalacaktır: iman ve onun ölçülendirdiği amel. Eğer insanlığa katkıda bulunmak ve Hak ölçülerin medeniyetini kurmak istiyorsak, tekrar millî imanımızdan başlamak ve millî üslubumuza yönelmek zorundayız.”[7]  

         

                  Millî iman’dan kasıt, toplumun kültürünü biçimlendiren tüm inançlardır. İslam medeniyet çevresinde bu inançlar ağırlıklı olarak dinî inançlar olmakla birlikte, o kadar değildir. Millî iman –doğrusu ve yanlışı yahut hak ve batılı ile- dinî imanı da içine alır. Dine taalluku olmayan değişik inançlar bunun içindedir. Bir hanedana kutsiyet atfetmek yahut uğurlu-uğursuz günler ayırımı yapmak gibi din dışı inançlar da hayatı şekillendiren etmenler içindedir.  

         

        Tarihin Oluşumu ve determinizm: Kösoğlu, “Kültürün kanunları tarihin kanunlarıdır” derken Yahya Kemal gibi tarihî bir kadere inanır gibidir.[8] O, kültürü belirleyen yönlendirilmiş ruh gücünün, tarihin akışını da belirleyeceği kanaatını taşır.  Kösoğlu tarihte maddî olaylarda determinizm olduğu fikrini reddeder: “Tarihin, tespit edilebilen maddî olayları arasında belirleyicilik (determinizm) anlamında bir ilişki yoktur. Bu yüzden olay ve kişilere dayanan kısa dönemli gözlem ve değerlendirmeler yeterli açıklamayı yapamazlar.”[9] 

         

                  Kösoğlu tarihin determinizmini metafizik bir bağlamda görür ve şöyle anlatır: Tarihte geçen çok küçük insani yahut doğal bir takım olaylar vardır ki, bunlar insanlığın akışını değiştirirler.  Mesela, Salankamen Savaşı’nda, o gün, o anda rüzgârın esiş yönü ve hızı tam o şekilde olmasaydı, karşıdan atılan kurşun Fazıl Mustafa Paşa’yı şehit etmeyecekti ve sonraki gelişmeler bütün Avrupa tarihi için çok farklı olacaktı. Sobiesky bir iki gün sonra yola çıksaydı veya Kırım Hanı köprübaşını tutsaydı Viyana düşmüş olacaktı ve yine tarihin seyri değişecekti. Bu tür sayısız örnekler vardır. Bu sıradan tabiî ve beşerî olayların bu kadar büyük sonuçlar doğurduğunu kabul etmek mümkün değildir. “ Eğer tarih, rüzgârın bu kadar hafif bir değişmesi yahut şeytanın bir anlık iğvası ile değişebiliyorsa, bunu, hangi anlamda olursa olsun, insan iradesine pay tanımayan maddî bir muayyeniyetin çemberine geçirmek mümkün ve makul olamaz… Tarihî oluşlarda insana, özellikle kahramanlara büyük paylar çıkarmak da doyurucu olmamaktadır. Mademki rüzgârın hızı yahut atının ayağının sürçmesi kahramanlarımızın ölüm veya kalımına yol açabiliyor, bu kadar sıradan olgulara yenik düşen güçlere tarihi yapmak şerefini nasıl verebiliriz?”.[10]

         

                  Kösoğlu, toplumun ruhî akışının eyleme dönüşerek tarihi yaptığını ileri sürer. Ancak bu ruhî akışın, tarihi olgularla doğrudan ve alışılagelmiş sebep-netice ilişkilerini kurmak mümkün değildir. “Şüphesiz ki tarihi oluşlarda tesadüf yoktur ve müthiş bir şuur, kavimlerin ruhî seyrine göre, ama olgular arasındaki illiyetlerle sınırlı olmayarak tarihi akışı düzenlemektedir. O müthiş şuur ve kuvvet, kahramanları da, sosyal güçler ve rüzgârı da kullanarak tarihi yapan güç, o kurşunu Fazıl Mustafa Paşa’ya göndermiştir.”.[11] Biz vesileler üzerinde düşündüğümüz, görüntüleri sebep yerine kullanmaya çalıştığımız için doyurucu bir determinizm bağı kuramıyor ve daima yanılıyoruz.

         

         Medeniyet, İnsan sorumluluğu ve Değişim: Kösoğlu’na göre bir medeniyetin yükseliş yahut çöküşünde, o medeniyet çevresi içinde yaşayan her ferdin sorumluluğu vardır. “Toplumsal değişmenin mekanizması insanın içindedir.” Medeniyet çapındaki oluşumlar, değişmenin insan içinde başlaması ile harekete geçer. Fertlerdeki bu değişme toplumda belli bir yayılma ve yoğunluğa ulaştığında, medeniyet hamlesi de başlar ve toplumun yahut değişmenin talepleri doğrultusunda gelişir.

         

                  Bu demektir ki, kurmak istediğiniz medeniyetin heyecan ve eylem ölçülerini önce ferdin kişiliğinde gerçekleştireceksiniz, fertleriniz bu davayı ve ölçülerini içlerine sindirecekler, iliklerine işleyecek, her an onunla yaşar hale getirilecek; daha doğrusu, sadece bunu yapacaksınız. Toplum çapında gerekli yayılma ve yoğunluğa ulaştığınızda, Sinan Selimiye’sini, Itrî Nevakâr’ını yapmaya başlayacaktır.”[12]

         

                  Beklenen medeniyet hamlesinin başlaması için bu yayılma ve yoğunluğun ne ölçüde olması gerektiği yahut belirli kesimlerde mi olması gerektiği konusunda açık bir yargıya varamayız.[13] Kösoğlu’na göre bu durum bizi, toplumun her ferdinin medeniyet sorununda ayni sorumluluğa sahip olduğu sonucuna götürür. Mademki akışı belirleyen ruhî muhtevalardır, öyleyse dağdaki çoban da, üniversitedeki âlim de, kâtip de, tüccar da ayni ölçüde sorumlu ve etkilidirler. “Eylemleri çok farklı, işlevlerinin toplumsal kapsamı çok nispetsiz olsa da, her bireyin toplumun yükseliş yahut çöküş sürecine katkı gücü aynıdır. Çünkü bu katkıyı toplumsal kimliğimizle değil, insan olarak, iç başarılarımızla yaparız ki, o konumda herkes eşittir.”[14] Kösoğlu’na göre insanlar genellikle sorumluluktan kaçtıkları için, toplumsal gelişmelerin sebeplerini de kendi dışlarında aramak temayülündedirler ve en kolayı da budur. Halbuki toplum için birey dışında bir değişim başlangıç noktası yoktur. Toplum yapılarının bu değişimi etkilemesi, engelleme yahut teşvik imkânları her zaman olacaktır; ama değişme yine insandan başlayarak toplumda yayılacaktır. Öyleyse her şeye kendimizden başlamak zorundayız. ”[15]

         

                 Medeniyet hamlelerinden toplumun her ferdinin sorumlu tutulması, gerek bireysel, gerekse toplumsal hayatımız açısından, üzerinde çok durulacak ve yeni ufuklar açabilecek nitelikte görünmektedir.

         

           

        Kitap şuuru yahut Hukuka Bağlılık: Kösoğlu’nun ilk yazılarından itibaren üzerinde durduğu bir diğer husus da ‘kitap şuuru’dur.[16] Kitap şuuru olarak kavramlaştırılan şey, Müslümanlar’ın ve özellikle Türk milletinin Kur’an’a olan bağlılığı ve tüm hayatını ondan aldığı ölçü ve ilkelere göre düzenleme duyarlığıdır.  “Kitapta yeri var mı?”  İşte bizi asırlarca hakim kılan soru…  Kitaba bağlılık hassasiyetinin türkülere kadar girdiği bir başka kültür yoktur:

         

                                                                                 Hangi kitapta yazir,             

                                                                                 Ben sevim eller alsın!

         

                  Kitap şuuru bireysel hayatta ahlakîlik olarak ortaya çıkar. Kültürün yaratıcı dönemlerinde insanlar bütün eylemlerinin kitabın ölçülerine göre gerçekleşmesine dikkat ederler. Yukarıda işaret ettiğimiz İlmihal Medeniyeti de bu anlamı içerir. Soğuma dönemlerinde ise bu dikkatler gevşemeye ve ahlakî sapmalar artmaya başlar.

         

                  Kitap şuurunun devlet hayatındaki ortaya çıkışı ise hukuka bağlılık ve adalettir. Kösoğlu, daha sonra yayımladığı Devlet isimli kitabında bu şuurun Türk ve İslam devletlerindeki ortaya çıkışlarını inceler.[17]

         

                  Eski Türklerde töreye bağlılığa işaret eden Kösoğlu, hakanların meşruiyetini bu şuurun belirlediğini söyler. Töreye sadık kalmayan hakanlardan, Tanrı ‘kut yülek(inayetini)’ini çeker ve halk onu tahtından indirir. İslam öncesi Türk tarihinde bunun örnekleri vardır.

         

                  Devleti, temel karakteristiği olan egemenlik hakkı üzerinden ele alan Kösoğlu, İslam’ın teorik yapısında, egemenliğin kime ait olacağına dair hiçbir hüküm bulunmadığını, nitekim Peygamber’in vefatından sonraki halifelerin her birinin ayrı bir usulle geldiğini belirtir ve konunun geleneğe bırakıldığını söyler. Ancak, meşruiyetin devamı adaletle, bu da hukuka bağlılıkla mümkündür.

         

                 İslam kültüründe fetva kurumu, hukuka bağlılık duyarlılığının en büyük örneğidir. Fetva, bir eyleme girişilmeden önce, bu eylemin hukuka uygun olup olmadığının sorulması ve müftünün verdiği cevaptır. Bu kurum giderek Osmanlı Devleti’nde kamusal alanda da yerleşmiş ve devlet erkinin hukuka bağlılığı denetlenmiştir.

         

                  Osmanlı Devleti’nde kamu hukuku hakanların fermanlarıyla oluşur; bunlara örfi kanunlar yahut Sultanî Hukuk denilir. İslam Hukuku’nun düzenlemediği yahut yetki verdiği konularda bu hukuk gelişir; ancak İslam Hukuku’na aykırı olamaz.  İşte, bugün bizim hukukun üstünlüğü dediğimiz kavram, fetva yoluyla gerçekleşir.  Bu konulardaki padişah iradeleri genellikle, Şeyhulislâmlığın “ Şer’i şerife münafi değildir” yahut  “şeriata taalluku yoktur” gibi denetim kayıtları konulduktan sonra yürürlüğe girer.

         

                  Bu kurumun çalışması için, devlet içindeki ilmiye sınıfına ayrıcalıklar tanınmıştır. Mesela, ilmiye sınıfından olanlar katledilemez ve Şeyhülislamlar ayni zamanda azledilemezler. Ancak bu güvenceler belirli bir zamandan sonra fiilen kaldırılmış, Şeyhülislamlar azledilmeye hatta katledilmeye başlanmıştır. Müessesenin çalıştığı dönemlerde, dünya hukuk tarihinde görülmeyen yüksek örnekler verilmiştir. Mesela, günümüzde bile, savaş kararı alma gibi bazı egemenlik tasarrufları vardır ki, bunlar Anayasa yahut Yüksek Mahkeme’lerin denetimleri dışındadır. Osmanlı’da ise savaş kararı, Şeyhulislam fetvası alınmadan verilemezdi. Yavuz Sultan Selim gibi sert bir padişah, Şah İsmail’e karşı ve Ridaniye Savaşı için ilk hamlede fetva alamamış, ancak, İslam padişahı olmakla birlikte bu hükümdarların Ceneviz kâfiri ile Osmanlı aleyhine anlaşma yaptıklarını tespit ettikten sonra fetvayı alabilmiştir. Savaş için fetva almak, dünya hukuk tarihinde bir örneği daha bulunmayan, hukukun üstünlüğü ve hukuka bağlılık şuurunun tezahürüdür.

         

                  Toplumsal hayatımızdaki bu yüksek şuurun tarihimizin her döneminde ayni olmadığı, inancın ateşli olduğu yaratıcı dönemlerde daha yüksek olduğu, soğuma dönemlerinde ise giderek azaldığı muhakkaktır. Ancak, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde demokratik hayata doğru açılımlar yapılırken, ne yazık ki bu kültür birikimimizden yararlanılamamış, hiç hatırlanmamıştır bile. 

         

                 Din, Değerler, Ahlak ve Mutluluk: Nevzat Kösoğlu’nun ilk yazılarından birinde işaret ettiği bir konu da değerler meselesidir.[18] Buna göre insanın yaratılışındaki nefsi emmareye karşı gerçekleştirilen her hareketi bir değer yaratır. “İnsan varlığına belli bir gaye yükleyen Mutlak Kudret, onun gelişmesini değerler üzerine oturtmuştur.”  Nefisteki bu iç kavga değerin kaynağıdır; bu değerin içtimai hayatta tezahürü ise ahlakî hareketlerdir. “Merhamet, adalet, feragat gibi değerler, bütün zamanlar ve insanlar için değişmeyen ve nefs-i emmareye karşı olan ahlakî özlerdir. Ancak, muhtelif cemiyet ve tarihi zamanlar içinde merhametli davranış, adaletli davranış gibi ahlakî tavırlar değişik olmaktadır.“[19]  Sosyal ahlakçıların hatası, ahlakî özle, ahlakî davranışı birbirine karıştırmalarındadır.

         

                  Münhasıran toplumsal ilişkilerden doğan ahlakî ilkeler de vardır ve bunlar toplumsal yapılara göre farklılıklar gösterebilir; farklı ilişkiler farklı toplumsal değerler yaratabilir. Ancak hepsinde, yine kişinin nefsinin ve arzularının bazı kurallarla sınırlandırılması söz konusudur ki, bu da yaratılan değerin kaynakta ayni olduğunu gösterir.

         

                  Kösoğlu dinî tavır ile ahlakî tavır arasında mahiyet olarak bir fark bulunmadığını söyler ve “Ben insanlar arasında güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisini kaydeder. “Dinî tavır dışa yönelip, cemiyette yeni bir yaptırım –ayıplama, kınama gibi-  kazanmakla ahlakî hareket olur.”[20] Ahlakî hareketin de temelinde inanç vardır. Bu yüzden belli bir dinî inanca dayalı ahlakîlik hem doğal, hem sağlamdır. Sekülerize olmuş, dinî dayanağından kurtularak soyut bir hareket kuralı haline gelen ahlak, zayıftır ve ferdin soracağı hiçbir soruya cevap veremez. Hukuk, asıl yaptırımını harici cezalarda bulmakla birlikte, cemiyetin din ve bunun tezahürü olan ahlak sistemine dayanırsa, o kadar sağlıklı olur.[21]  

         

                  Kösoğlu, bu anlayışla ilgili olarak insan davranışlarına din, ahlak ve psikanaliz açısından bakarak,  ancak ahlakî davranışların insanları mutlu edebileceği sonucuna varır[22].

         

                  Psikanalizin, insanı mutsuz kılan davranış sapmalarına nevrotik davranışlar adını verdiğini ve kişiyi bunlardan kurtarabilmek için yöntemler geliştirmeye çalıştığını biliyoruz. Nevrotik davranışlara yol açan ruh hallerine kültürümüzde kalb âfetleri yahut hastalıkları denir. Ve bu kalb âfetlerinden kurtulmanın, nefse karşı gerçekleştirilecek birçok başarının sonucunda olabileceği, bunun da uzun bir yol olduğu bilinir. Bu başarıları gerçekleştiren insan, sonunda olgun insan olur.

         

                  Bu arınma sürecine, dinî, tasavvufî ve ahlakî açılardan bakılabilir. Arınmış insan dinî bakımdan Allah’ın rızasına kavuşmuş ve öte dünyasını kazanmış bir mümindir.  Tasavvufî açıdan arınmış insan, kalbini tüm kirlerden temizlemiş, Allah’ın isim ve sıfatlarının açık tecellilerine mahzar olan, kalbinde Levh-i mahfuz’un yansımalar yaptığı bir olgun insandır. Ahlakî açıdan ayni insan, Allah’ın boyası ile boyanmış, Peygamber ahlakı ile ahlâklanmış bir güzel insandır. Psikanaliz açısından bakıldığında ise, bu ölçüde arınmış bir insan, ideal bir mutlu insandır.

         

                  “Neticede psikolojik bakımdan olgun, dengeli bir şahsiyete ulaşabilmek için, insan şahsiyetinde bütüncü bir ahlakî değişim zarureti ile karşılaşılıyor. Psikanaliz ahlakî bir sistem değil, ama amacına ulaşabilmek için insanın ahlakî bir değişimi gerçekleştirmek zorunda olduğunu görüyor. Olgun ve huzurlu bir insan olabilmek için, harislikten -mal-mülk, gurur, sevilmek, itibar gibi- kurtulmayı, açgözlülük, acımasızlık ve cimrilikten, doygunluğa, merhamet ve cömertliğe geçişi zarurî buluyor.“[23] Herhangi bir İslam klasik eserine, mesela Gazalî’nin İhya’sına yahut herhangi bir ilmihale, ahlak kitabına bakın, tamamen ayni şeyleri görürsünüz.  Kösoğlu, bu tespitin sadece İslam dini için olmadığını, bütün dinlerin ayni amaç ve yöntemlere yöneldiği görüşündedir.

         

                 Kösoğlu, dinlerin aynı veya benzer ahlakî amaçlara yöneldiği sonucunu, psikolojinin din ve ahlakı temellendirmesi olarak görür ve bunu, fevkalade önemli olduğunun altını çizer. 

         

         

         Aydın, Aydın-Halk İlişkisi: Bütün kültürler için aydın denilen kişilerin bazı ortak noktalarının tespit edilebileceğini söyleyen Kösoğlu, esas itibariyle her kültürün kendine has aydınının olabileceğini ileri sürer. Bu noktada her aydının ilk ve zarurî vasfı ile karşılaşılır: Kendi kültürünün dünya görüşüne ve imanına sahip olmak. Bu demektir ki, beynelmilel yahut bütün kültürler için ortak bir aydın söz konusu edilemez. Her kültürün kendi aydını, aydınlanmış insanı vardır.”[24]

         

        Kösoğlu aydını şöyle tarif eder:“Aydın, içinde kimlik ve kişiliğini bulduğu imanın aydınlığında varlığı gören, değerlendiren ve yorumlayan kişidir.” Dünyaya kendi gözü ile bakamayan, kendi imanının ışığında değerlendiremeyen insan, ne kadar bilgili olursa olsun, başka kültürlerin tasallutuna uğramıştır ve düşünce istiklalinden mahrumdur… Ölçülerini yitiren, aydın olmaktan çıkar. Eğer yeni ölçülerini şahsiyet ve zihniyetine sindirebilmiş, yani imanı paylaşabilmişse, bu yeni kültürün aydını olabilir.”[25] Aydın kendi kültürünün seçkinidir; ancak bu özellik sadece bilgi birikimi değil ayni zamanda şahsiyet olarak da böyle olmalıdır.

         

                  Kösoğlu yukarıdaki anlatımlara bağlı kalarak sonraki yazılarında da, düşünce istiklalini daima düşünce hürriyetinin önünde görmek eğilimindedir. Ona göre, düşünce bağımsızlığını kaybetmiş, yani kendi kültürünün gözü ile görmeyen, kendi imanının aydınlığında değerlendirmeyen okumuş insan zaten kendisini esarete terk etmiştir. Başka kültürlerin gözüyle onların kavramları ve bakış açılarıyla görmeye çalışan insan, o kültürün esiridir. Kendi kültürüne bağlılığını, kendi imanının sıcaklığını yitiren insan artık kendi toplumu için bir şey üretemez. Ahmed Mithat Efendi’nin “Müstağribler”(Batı’nın içinde gark olmuşlar), Cemil Meriç’in “Batının yeniçeri


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele