Bir Varlık Minvali Olarak Türklük ve Demokratik Açılım

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

        “Millete tamamiyle itimadım var bir kere… Bozmaya uğraşıyorlar… Ama neticede Türk halkı bozulmaz… Türk’ü gâvur yapamıyorsun. Bu mümkün değil olmuyor.”  Attila İlhan, Yarın, Ağustos 2002

        

        Bir sanatçının, boşandığı kocasından çocuk yapmayı düşündüğünü söylemesi üzerine bir kadın şarkıcının yaptığı yorum: “Böyle bir şeyi nasıl düşünebiliyorsun ya? Gâvur musun sen, Türk değil misin?”  Star TV, 14.01.2006

              

                   

                    Bu makalede Türk kimliği ve beraberinde “demokratik açılım” konusu ele alınmaktadır. Yazı çerçevesinde “demokratik açılım” yolunda ortaya konulan kimlik anlayışlarının; özellikle de çok kültürlülük bağlamında dillendirilen etnik kategoriler ile Türklük tasarımının, tarihî müktesebattaki millet ve bir varlık minvali olarak Türklük deneyimlerine uygun düşmediğinin altı çizilmekte, bu bağlamda tarihe yönelik siyasî düşünce analizleriyle birlikte, alternatif bir tasavvurun niçin gerekli olduğu da vurgulanmak istenmektedir.    

         

         

                    Tarihten Güncelliğe Türk Kimliği    

                   

        Türk kimliğinin, özellikle de devletle bağıntısı içindeki mahiyetine yönelik olarak, Batı siyasî düşüncesinde yeri belli bir isme, Machiavelli’ye başvurulduğunda, onun “Hükümdar” adlı çalışmasında, Fransa’yla da karşılaştırmalar yaparak söylediklerinin, bu çağda da anlamlı addedilmesi gereken sonuçlar taşıdığı görülmektedir. Şöyle ki, Machiavelli’ye göre, Türk hükümdarlığını ele geçirmek zordur ve bu zorluk şuradan doğar: Saldırmak isteyen devleti bu ülkeden çağıracak beyler olmadığı gibi halkın ayaklanması da umut edilemez. Çünkü herkes padişahın kulu olduğu için onları baştan çıkarmak güçtür. Baştan çıkarılsalar bile bu fazla bir işe yaramaz. Halk onlarla birlikte hareket etmez.

         

         

        [1] Machiavelli’nin indinde, Türkler, devlete rağmen; devlete karşı bir ‘çatışma’ üslubu benimsemeye, daha muasır bir dille “merkez”e karşı “çevre” bilinç ve ideolojisi ile hareket etmeye uzak bir kimliğin taşıyıcıları oldukları gibi, devlet-dışı yabancı güçlerle iş birliği yapmaya yani işbirlikçiliğine de uzak duran insanlardır. Nitekim Nevzat Kösoğlu’na göre de: “Osmanlı mülkünde… devletin dışında herhangi bir toplumsal, iktisadi, siyasî zümre yahut merkez, bağımsız bir egemenlik alanı oluşmamıştır. Zihniyet ve toplumsal yapının tarihî gelişimi, buna imkân vermemiştir.”[2]

         

         

                    Machiavelli ve Osmanlı’dan, güncelliğe gelindiğinde görülecektir ki, modern Türkiye’nin de, devlet olarak merkezi gücünün karşısında, özerk yönetim odakları bulunmamaktadır. Mustafa Çalık, bu bağlamla ilgili olarak, ‘zihniyetin derin katlarındaki sade ve basit bir ideolojik argümantasyonda saklı olan’ bir gerçeklikten bahsetmektedir. O gerçeklik şu ifadede dile gelmektedir: “Devlet organları beğenmesek de devleti temsil ediyor, devlet de esasen bizim devletimizdir, kendi devletimizle ters düşmemizin manâsı yok”[3] Devlet bağıntısına, din-İslâm boyutu dahil edildiğinde dikkat çekici hâle gelen nokta, Çalık’ın söyleyişiyle, “Cumhuriyet’in homojen nüfus tanımını, fiiliyatta tıpkı Osmanlı gibi “Müslümanlar” olarak yapmasıdır. 1924 mübadelesinde ve daha sonraları, gayri Türk Müslümanların Türkiye’ye gelmesi ve Hristiyan Türklerin Yunanistan’a gönderilmesi bu tercihin sağlam bir karinesidir.”[4] İsmet Özel’in değerlendirmesiyle: “Türkiye’de şu anda yaşadığımız toprakların etnik mânâda İslâmî homojinasyonunu biz Türkiye Cumhuriyeti’ne borçluyuz. Yani Türkiye Cumhuriyeti İslâmî esasları dışta tutarak varlık kazanmış bir yapı değildir. Bilakis, örgüsü hâlâ İslâmî olmak üzere, etnik mânâda daha çok İslâmîleşmeyi esas alan bir bünyeye sahiptir.”[5] Çalık ve Özel’den, daha başka bir noktadan değerlendirmelerde bulunan Taner Akçam da bu bahiste onlarınkiyle benzeşen bir duruş sergilemektedir: “Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana, Türklük asla etnik-kültürel anlamda tanımlanmadı. Özellikle Kürt ulusunun varlığı nedeniyle de daima İslâmi kimlikle Türklük bir ve aynı olarak tanımlanmaya çalışıldı. 1920’li yıllarda Anadolu’nun Türkleştirilmesi için Yunanistan ile yapılan nüfus değiş tokuşunda Anadolu’dan Hristiyan Türkler çıkarıldılar ve yerlerine Müslüman Yunanlılar getirildiler.”[6] Özcesi, anadil ve kökenleri yönüyle gayri-Türk olan Müslümanların pür laik vatandaşlık ve çok kültürlülük gereği hâlâ azınlık addedilmemelerinin zemininde, devletin, fiiliyatta Müslümanların bir “milleti”, gayrimüslimlerin ise başka bir milleti oluşturdukları ve bundan ötürü azınlık sayıldıkları şeklindeki varlık ve kimlik anlayışı bulunmaktadır. 

         

         

                     

        “Religio Turcica”

         

                    Milliyetçilik, din, ulus tartışmalarında kendisine sıklıkla atıfta bulunulan Batılı isimlerden biri olan Ernest Renan, her ne kadar, ulus (nation) olmak ile “unutmak” arasında bir ilgi kurmuşsa da[7] bu yazıda söz konusu edilen problematiklerden biri herhangi bir nation değil, Türklük yahut Türk kimliği olduğu için, burada gereken “unutmak” değil “hatırlamak” olmaktadır. Bu bapta; Türk kimliğinin açılımı babında İlk hatırlama için, T. Z. Tunaya’nın kılavuzluğunda, “Mütareke Dönemi”ne, o dönemin meclis tartışmalarına gidilebilir: İlk tartışma “Türk” ve “Millet” sözcüklerinin tanımlanma biçimleri üzerine çıkmıştır (19.02.1920 birleşimi) ve bunların geniş anlamda kullanılmaları gerektiği savunulmuştur. Mebuslara göre, “Türk” kelimesi çeşitli etnik unsurları içermekteydi. Karesi Mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi’nin konuşmasından: “…Bundan [Türk kelimesinden] maksat, Türk, Kürt, Lâz, Çerkes gibi anasır-ı muhtelife-i İslâmiyedir. Bu böyle midir? (“Hayhay, böyledir” sadaları, alkışlar). Eğer Türk kelimesinin mânası bu değilse, rica ederim, burada nutuk iradedildikçe Türk tâbiri yerine anasır-ı İslâmiye (İslam unsurları) densin…”[8]

         

         

                    Mütareke Dönemi tartışmalarından, Türklüğün, muhtelif Müslüman unsurların ortak ismi ve varlık minvali olarak kabul edildiği ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle, “Eğer Türk, “tarihte” anasır-ı İslâmiye’nin müşterek adı olmuş ve onları tamamıyla kapsamışsa “bugün” neden kapsamayacak diye sorulmamalı mıdır? Bu yazının epigraflar kısmında, bir şarkıcının, bir sanatçıya ait ’ahlaksız teklif’i değerlendirirken sorduğu soruya yer verilmişti. “Demokratik Açılım” çerçevesinde, isimleri sıklıkla anılan anasır-ı muhtelife-i İslâmiye için de, Mütareke Dönemi’nden ve söz konusu epigraftan yapılan hatırlama geçerli olmayacak mıdır? Attila İlhan, “Millete tamamiyle itimadım var… Türk’ü gâvur yapamıyorsun. Bu mümkün değil olmuyor.” diyordu. Merhum sosyalist sanatçı ve düşünürümüze göre, aynı anda hem Türk hem gâvur olunamıyor, zira Türklük ayrı, gâvurluk ayrıdır. İlhan’ın Türklük-Gâvurluk ayırımında, “Gâvur musun sen? Türk değil misin?” sorusuna, anasır-ı muhtelife-i İslâmiye, dinini değiştirmedikçe acaba nasıl cevap verecek? Çalık’ın sözleriyle, Müslümanlıklarını bir tarafa bırakmadıkça, Kürt vatandaşlarından müstakil bir Kürt Milleti çıkartılabilmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Zira tam anlamıyla bir sekülarizasyon olmadan böyle bir iş nasıl başarılacak, denklemin hasım tarafına ne yazılacaktır?[9]Müslümanlığı bir tarafa bırakma’ya ilişkin ifade çerçevesinde, Taner Akçam da mevzuya çok farklı bir zaviyeden bakarak şöyle diyor: “Kürtler, Türkler tarafından ezilmelerine karşı çıkabilmek için, Müslüman ortak kimliğinin dışındaki, ulusal ve kültürel özelliklerine sarılarak kendilerini yeniden tanımlıyorlar.”[10] 

         

         

  • Kürtlerin, Türklerle ortak olan Müslüman kimliklerinin dışındaki özelliklerine sarıldıklarına ilişkin bahisler
  • 15. Yüzyılda Müslümanlığı kabul etmiş bulunmalarına karşılık 19. Yüzyılın sonlarına kadar vaftiz olmayı sürdüren halkların varlığına ilişkin bahisler[11]
  • Gürcistan’a yüksek öğrenime giden Laz gençlerinin bazılarının atalarının eski dini olan Hristiyanlığı yeniden seçtiklerine ilişkin bahisler[12]
  • Kürtlerin ‘kılıç zoruyla yanlışlıkla’ Müslüman yapıldıklarına, eski dinlerinin Zerdüştlük olduğuna, İslamiyeti kabul ettiklerinde kaybettiklerine dair bahisler[13]
  • Çerkeslerle Hristiyanlık arasında daha ‘dirik’ bağlar kurma amaçlı bahisler
  • Türklerin asıl dininin Şamanizm olduğuna ilişkin ‘özlem dolu’ bahisler[14]

         

         

                    Yukarıdaki bütün bu ve benzeri bahisler, sonuç itibarıyla, “Demokratik Açılım” bağlamında kendilerine sıklıkla atıflar gerçekleştirilen “Türkiye’deki farklı kültür ve kimliklerin”; ya ‘kendileri’, ya da ‘etnik-Türkler’, Müslümanlıktan çıkmadıkça, birer ayrı-müstakil Millet oluşturmaya el vermediğini göstermektedir. Nitekim İlber Ortaylı’ya göre de: Balkanların, Kafkasların Türkçe konuşmayan unsurları bile dinlerinden dolayı Türk olarak kahır çekmiş, yerlerinden yurtlarından edilmiş ve son iki asırlık trajediyi Türklerleberaber yaşamışlardır. Girit adasının Müslüman olan ama Hellence konuşan halkı katliama Türk diye uğramıştır. Pomak köyleri faşist Bulgar idaresinin zulmüne bazen Türk köylerinden de fazla maruz kalmıştır. Türk vatanına ve milletine yönelen hasmane hareketler kimsenin etnik kökenini araştırmamıştır. Onun için Türklük, bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur.[15] Ki konunun etnik kimlik problemi olması durumunda, İlber Hoca’nın verdiği örnekte Pomakların mı yoksa Bulgarların mı, hangisinin Türk sayılacağı aşikârdır. Demek ki, Türklük, etniklik çerçevesinde tanımlanabilecek bir kimlik değildir. Ki, Şamanizm, Zerdüştlük ve Hristiyanlık atıfları da gösteriyor ki burada dininden vazgeçenin esasta istediği Türklüğünden vazgeçmektir.  

                   

         

                    Asırlar öncesinde kalan İnebahtı Deniz Savaşı, Hilal (Türklük) ile Haç’ın/Salip’in son büyük deniz savaşıydı. Savaş, Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Cervantes, bu savaşı, Hristiyanlar açısından, Türklerin yenilmez olmadığını gösteren en talihli gün olarak çerçevelemektedir.[16] Denklemin bir tarafında Hristiyanlar var ama karşı tarafında ‘Müslümanlar’ değil ‘Türkler’ söz konusu! Neden böyle, çünkü “Özellikle Haçlı Seferleri’nin başlamasıyla beraber, Türkler genel adıyla anılan gruplar Hristiyan dünyası için en yakın ve en tehlikeli “öteki” olan İslâmlığın temsilcisi ya da “kılıcı” konumuna gelince, Avrupa kamuoyunda bütün Yakın Doğu “Türklerin ülkesi”, “Türkiye” olarak anılmaya ve bütün Yakın Doğululara da “Türk” denmeye başlanmıştı… “Hristiyan Devleti”ne (Avrupa’ya) sızan bu kâfirleri yeniden Doğu’ya (“geldikleri yere”) sürmeyi kutsal bir görev olarak belirginleştiren Hristiyan ideolojisinin etkisiyle… Aydınlanma çağına kadar Orta Avrupa’da “Müslüman” ile “Türk”, “İslâm” ile “Türk dini” yahut “Religio Turcica” eşanlamlıydı; bu meyanda [Hz.] Muhammed de “Türk” olarak tanımlanıyordu.”[17] 

         

         

                    Aylık Sosyalist Kültür Dergisi Birikim’in Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner, şöyle diyor:

         

         

        “En özet biçimde ifade edilirse Türkler, içinde yer aldığımız Ortadoğu, Akdeniz, Balkanlar kültür ve tarih havzasına sonradan ve fatih sıfatıyla gelen -dolayısıyla otokton sayılmayan- yegâne büyük topluluktur. Bu havzaya gelişlerinin üzerinden bin yıla yakın bir zamanın geçmesi, geldiklerinde ezici çoğunluğu Hristiyan olan yerli halkların bu “fatih” kimlikleriyle de takviyeli Müslüman toplulukları “yerlileşmiş” saymalarına yetmemiştir.”[18]

         

         

                    Laçiner’den, Türklerin, buradaki ‘otokton’ sayılamayacak yegâne büyük topluluk olduğunu, ayrıca bu Müslüman topluluklar yani Türkler buraya geldiklerinde, burada zaten var olan Hıristiyan yerli halkların, aradan bin yıla yakın bir zaman geçtiği hâlde, -o gün nasılsa, bugün de tıpkı öyle- onları hâlâ ‘yerlileşmiş’ saymadıkları anlaşılıyor. Türkleri hâlâ ‘yerlileşmiş’; ya da “ev sahibi” saymayan Hıristiyan halklar, saymama sadedinde sadece ‘düşünce’ ile yetinebiliyorlar mıdır? Burada, salt ‘kuvveden fiille’ geçmeyen; ama dikkat buyurulsun ki bin yıl boyunca’ korunmasına, muhafaza edilmesine, nesillerden nesillere aktarılarak, “nesillerin ruhu” haline getirilmesine ihtimam gösterilen, ‘pratik’ amacı bulunmayan salt bir ‘duygu’ mu söz konusu, yoksa fazlası da var mıdır acaba?  Başka bir sözle, ‘Avrupa kamuoyunda özellikle Haçlı Seferleri’yle beraber başlanan ve “Hıristiyan Devleti”ne (Avrupa’ya) sızan bu kâfirleri (Türkleri) yeniden Doğu’ya (“geldikleri yere”) sürmeyi kutsal bir görev olarak belirginleştiren Hıristiyan ideolojisi, aktüel olarak sadece bir “hatıra”dan mı ibarettir? Ayrıca salt “Bu havza”daki Hıristiyan halklar mı böyle düşünüyor, değilse başka Hristiyan halklar da, Laçiner‘in sözleriyle, aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, Türkleri=Müslümanları, bu havzanın Hristiyan halkları gibi, ‘ev sahibi’ saymamaya devam ediyorlar mı?

                   

         

         

                    Nurettin Topçu, 1971 tarihli bir yazısında “Dini sömürme yolunda İslâmcılar İslâm’ın içteki düşmanları ile yarışmaktadırlar”[19] demekteydi. İslâm’ın hatta bizzat “İslamcılarca” sömürülmesi, Müslümanlar açısından nasıl ki “papaza kızıp oruç bozmayı” değil, İslâm’a-Müslümanlığa daha bile ram olmayı gerektiriyorsa, Türk kimliğinin, “içten” ya da “dıştan” başkalaştırılmak, sembol ufkuyla ele geçirilmek; “ilhak edilmek” istenmesi de ondan vazgeçmeyi değil ona ihtimam göstermeyi ve sömürmeye karşı, “reddi ilhak” ruhuyla isyan etmeyi, isyan ahlâkını gerektirmektedir. Ki birinin sömürülmesinin diğerinin de sömürülmesi anlamını taşıdığı son derece açıktır. Nitekim Topçu’nun, “İslâm’ın ruhundan tiksinenler, son asırlarda Müslümanlığın mümessillerindeki zaaftan kuvvet alarak, tarihin çağlar içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkâr ederek, iptidâi kabile ruhunun hayatında milliyetçilik tohumları ve totem kültüründe ruh kaynakları aradılar.”[20] demesi de herhalde bu birliktelikten, Müslümanlığı Türklüğün sembolize etmesinden ve bu özdeşleşmenin doğurduğu hasmane tutumlardan ötürüdür.  

         

         

         

                    Ve “Demokratik Açılım”         

                   

         

                    Gerek tarihî gerekse aktüel belirlemeler itibarıyla verilebilen ve Türklüğün kendi etnik temellerini aşan boyutta bir kimlik, bir tarih bilinci, bir rol üstlenme anlamına geldiğini gösteren örnekler, Türkiye üzerine geliştirilmekte olan ama güzergâh itibarıyla hâlâ nirengisiz duran “Demokratik Açılım” benzeri projeksiyonlar, Türkiye-merkezli düşünüldüğü kertedegöz önünde tutulmalıdır. Sahici ve sahih bir ‘açılım’ sağlanacaksa Türk kimliğinin, belirtilen ve etnik-Türk olmayanların da, kendi neseplerini inkâr etmelerini zinhar gerektirmeksizin ‘gönülden’ benimseyebilecekleri işbu tarihî anlamı elde bir addedilerek, devleti; ahlak, kanun, nizâmla; adaletle yeniden boyamak, aynı anlamda ama daha muasır bir dil ile söylendiğinde, kâmil mânada bir hukuk devleti olmak, bunun için de ilkin onun vasıflar ve dilindeki sosyal ve siyasî bozulmayı durdurmak gerekiyor. Diğer yandan, siyasî sistemlerin sağlıklı işleyiş ve istikrarının, “Demokratik Açılım” nevinden siyasî restorasyon ve tedbir paketlerinin devreye sokacağı yeni yasal ve idari düzenlemelerle garantilenebileceğini düşünmek de mümkün değildir. Mümeyyiz vasfı hukuk devleti olan bir siyasî sistem için, daha bile Türkiye’nin “milli birliğinin” kalıcılığı ve sürdürülebilirliği için Türkiye’nin toplumsal yapısının somut özneler-arasılığında temellenen bir etik duyarlılığın bulunup bulunmadığı da en az makro siyaset ve onun teorik ve idari aygıtlarının alacağı form kadar önemi haizdir.  

         

         

                    “Demokratik Açılım” mevzuunda ‘yapısal’ bir sorunla yüz yüze bulunulduğu da görülmelidir. Sorun ‘yapısal’dır zira kategoriyal temelde somut bir varlık minvali olan Türklük, “göğsündeki yaftaya” kendi iradesinin hilafına yazılar yazılması suretiyle başka kimliklerle üst üste sürşarj edildiğinden dolayı tarihî rolüyle, erdemleriyle ve doldurduğu anlamla münasebettar olan ontolojisine yabancılaştırılmıştır. Bu yabancılaşma nedeniyle Türk kimliğinin yüklemi, onun içinde yaşanılan şu süreçteki konumuyla; ‘olumsal’ korelâsyonlar dünyasıyla; konjonktürel zamanla tanımlanamaz. Onun yüklemini, ‘tarihe sığan’ değil, ’tarihe sığmayan’ tarafını yani ‘olumsal’ değil sahih niteliğini asıl olarak gösterecek ufuk; ‘Uzun Süre’li; ’yapısal’ zaman (longue duree)’dır. Bundan ötürü ihtiyaç duyulan asıl şey, onun, vizyonunu tarihin tayin ettiği varlık minvalidir. Bu yapılmadan varılacak bir belirlenim, geliştirilecek ve uygulanacak bir ‘açılım’, kimlik, yurttaşlık, çok kültürlülük yahut ‘farklı realiteleri tanıma’ politikası, o realiteleri tanıyanlara dünya sistemi nezdinde kuşkusuz bir istikbal yolu açmaktadır, ama bu yol Türkiye için ‘doğru yol’ olmamaktadır. Burada Türk kimliğinin rafine değerlerine yeniden can suyu vermeye çalışmakla, farklı öbeklerin içinde yaşadıkları zorlukları, bir millî seferberlik ruhuyla iyileştirmeye çalışma uğraşısının: Birbirini nakzeden uğraşlar olmak bir yana dursun, ancak ve ancak aynı-bir sorumluluk duyarlılığının tezahürleri olarak neşet ettikleri takdirde gerçekleştirilebilecekleri, aksi durumda; sahici herhangi bir iyileştirmenin sağlanamayacağı da idrak edilmelidir. Bu çerçevede bir yandan zeval görmemesi dilenen, dualarla zırhlanan, çekirdeğinde “Peygamber Ocağı”nın bulunduğu düşünülen devletin, geleneksel ağırlık ve algılanışının zedelenişini engellemek, bunun için buradaki olumsuz gidişatı tersine çevirecek bir “otorite ve irade”yi ortaya koymak, diğer yandan da bu faaliyetler ile eşgüdüm içinde, devlet nam ve hesabına yetki kullananların Leviathanlık forsunu takınmalarına mani olmak ve her an birbiriyle karışmaya çok müheyyâ duran bu “iki tarz-ı siyaset”i yekdiğeriyle çeliştirmeden yürütmek gerekiyor. Tabii ki kendi kimlik-varoluşunu mümkün kılan “kutsal” minvali unutmayarak ve o varlık minvalini hep “kalb ile tasdik, dil ile ikrar” ederek.

 

 

 


        


        

         

        [1] Nicolo Machiavelli, The Prince (Trans. By W. K. Merriott), Coradella Collegiate Bookself Editions, 2004, p. 26–27; İsmet Özel, Cuma Mektupları III, Çıdam Yay. İst. 1990, s. 8–9.


        

        [2] Nevzat Kösoğlu, “Türk Hâkimiyet Anlayışının Tarihi Seyri ve Hukuka Bağlılık Şuuru -III-“, Türkiye Günlüğü, S: 39, Mart-Nisan 1996, s. 5.


        

        [3] Mustafa Çalık, “Devlet, Resmi İdeoloji ve Milliyetçilik Üstüne”, Türkiye Günlüğü, S: 55, Nisan 1999, s. 75.


        

        [4] Cedit Grubu, “Güneydoğu Meselesi (Toplumsal Çözüm’e Doğru)”(Mayıs 1995 Tarihli Rapor), Türkiye Günlüğü, S: 98, Yaz 2009, s. 111; Nevzat Kösoğlu da, söz konusu mübadelenin mübadilleriyle ilgili olarak bilgi vermektedir: “Osmanlı kayıtlarında “Karamanlı Kâfiri” diye geçen ve Türkçe ibadet edip, Yunan alfabesi kullanan bu toplulukların, Oğuz-Peçenek olduğu tesbit edilmiştir.” Bkz; “Türk Kimliği Çevresinde”, Türkiye Günlüğü, S: 33, Mart-Nisan 1995, s. 180.


        

        [5] İsmet Özel, Toparlanın Gitmiyoruz I, Ebabil Yay. Ank. 2008, s. 189.


        

        [6] Taner Akçam, “Hızla Türkleşiyoruz”, Birikim, Mart-Nisan 1995, S: 71–72,  s. 18.


        

        [7] Ernest Renan, “What is a Nation?”, Nationalism in Europe, 1815 to the Present, (Ed. Stuart Woolf), Routledge Press, London, USA, Canada, 1996, p. 49–50; İlgili bir yorum için ayrıca Bkz; Mustafa Özel, “istikbal Köklerdedir!”,  Anlayış, S: 77,  Ekim 2009, s. 19.


        

        [8] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler C 2 Mütareke Dönemi, 1918–1922, İletişim Yay. İst. 1999, s. 204.  


        

        [9] Mustafa Çalık, Siyasî Yazılar, Cedit Neş. Ank. 1998, s. 90–91; “Etnik Meselenin Barışçı Çözümü için Cunhuriyetçi Birlik ve Demokratik Dokunulmazlık”, Türkiye Günlüğü, S: 33, Mart-Nisan 1995, s. 15.


        

        [10] Taner Akçam, a.g.e. s. 17.


        

        [11]  Erhan G. Ersoy, “Hemşinli etnik kimliğine antropolojik bir bakış”, Birikim, Mart-Nisan 1995, S: 71–72, s. 143.


        

        [12] Ali İhsan Aksamaz, “kafkasya kültür kökenli bir topluluk: Lazlar”, Birikim, Mart-Nisan 1995, S: 71–72, s. 135.


        

        [13] Konu ile ilgili olarak 03.04.2007 tarihli Zaman ile 10.10.2009 tarihli Star gazetelerine bakılabilir.


        

        [14], İstiklal Marşı’ndan rahatsızlık duyduğunu ve Türklerin asıl dininin Şamanizm olduğunu söyleyen General D.S.’nun bahse konu açıklamaları ile ilgili olarak 23.02.2008 tarihli Zaman’a ve 22.02.2008 tarihli Star’a bakılabilir.


        

        [15] İlber Ortaylı, “Millet Kimliği Üzerine”, Türkiye Günlüğü, S: 50, Mart-Nisan 1998,  s. 8.


        

        [16] Miguel de Cervantes (Saavedra), Don Quixote (İngilizceye Çev. John Ormsyby) EBook, www.gutenberg.net


        

        [17] Suavi Aydın, “Etnik bir ad olarak “Türk” kavramının sınırları ve genişletilmesi üzerine”, Birikim, Mart-Nisan 1995, S: 71–72, s.  55.


        

        [18] Ömer Laçiner, “Devlet-toplum ilişkisi”, Birikim, S: 93–94, Ocak/Şubat 1997, s. 22.


        

        [19] Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan Mevlana ve Tasavvuf, Dergâh Yay. İst. 1998, s. 107.


        

        [20] Nurettin Topçu, Büyük Fetih, Dergâh Yay. İst. 1998,s. 12. 


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele