Entelektüel ve İktidar

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                    Türkiye’de birey ile iktidar arasındaki ilişkiler genelde darbe üzerinden yürütülüyor. Tarihinde sık sık askeri darbelere maruz kalmış bir toplumda darbelerin bireylerin zihin dünyasında büyük bir travmaya yol açması elbette makul karşılanabilir. Fakat iktidar ile birey ve entelektüel arasındaki ilişkiyi olması gereken gibi tartışamamak, Türkiye’de demokrasinin önünde bir karabasan gibi duruyor.

         

                    İktidarlar ile entelektüel arasındaki ilişkiyi her tartışmaya kalktığınızda, Demokles’in Kılıcı gibi yoksa sen de mi darbeden yanasın? Diyeceklerini düşünmek insana artık ciddi bir bıkkınlık veriyor.

         

                    Oysa iktidar ile hükümeti eşitlemek, hükümetsiz hiçbir eylemi düşünemeyen kıt kafalı köşe yazıcıların (gazeteci) marifeti olabilir. 1970 sonrası İslami sermayenin kapitalizme eklemlenmesiyle sisteme katılan ve kendine ait lüks, moda ve tüketim kültürü oluşturan muhafazakâr çevre uzunca süredir siyasi iktidar dışında bir iktidar biçimi tanımamaktadır. İktidara eklemlenerek büyümenin hazzına eren muhafazakâr çevrenin entelektüelleri elde ettikleri mevzileri korumak adına iktidar biçimleri üzerine başlatılan her türlü tartışmayı iktidar karşıtlığı ya da yandaşlığına çevirerek anlamsızlığa mahkûm etmektedirler. Yanıldıkları husus, iktidarın, yirminci yüzyılda yönetme ve güç kullanma erkini elinde bulunduran siyasal iktidarların kuşatamayacağı kadar çok parçalı olduğudur. İktidarı bir bireyin öteki bireyler üzerindeki ya da bir grubun öteki gruplar üzerindeki homojen bir egemenliği olarak ele alma hatası muhafazakâr ve devrimci solun en büyük yanılgısıdır. Bu nedenledir ki bu iki grubun da ömrü daima siyasal erki elde etme arzusu, çabası ve ümidiyle geçmiştir. Ne yazık ki her zirveye çıkan o koltukta oturmakla iktidar olunmadığı gerçeği ile yüz yüze kalır.

         

                    İktidar merkezden çevreye, yukarıdan aşağıya, tümelden tikele doğru yayılarak genişlemez çoğu zaman. Çağımızda iktidarla her yerde karşılaşmak mümkündür. İktidar total bir merkezi güçle, bireyi dize getirme, bireysel tercihleri düzenleme ve yeniden üretme araçlarıyla bizi her yerde kuşatabilir.   

         

                    İşte bu nedenle hayatı nesneleştiren iktidar teknolojileri, bedenlerin maddiliği, duyum ve zevklerini yakalayarak işleyen iktidar güçleri karşısında insanca isyan etme hakkını kullanmak istiyoruz artık.

         

                    Maalesef Türkiye’de bitmek tükenmek bilmeyen darbe tartışmaları, üzerimize çullanan küreselleşme, vahşi kapitalizm karşısında ahlaki libaslarından soyunan dindarlık, hayatı kuşatan biyo-iktidar gibi karşı karşıya kaldığımız birçok meseleyi tartışmayı imkânsız kılıyor.

         

                    Modernizmin her şeye bir düzen verme, tek biçimli hale getirme, diğer bir ifadeyle kozmopolis yaratma ideolojisi karşısında muhafazakar çevrenin içine düştüğü kaos hali henüz aşılabilmiş değildir. İslam terakkiye mani değildir, anlayışıyla modern ilerlemeci ve her şeyi teknik ve ölçülebilir düzeye indirgeyen araçsal akla mahkûm edilen İslamcı ve muhafazakâr entelektüel dünya, yirminci yüzyılda küresel sisteme karşı dirençsiz kalmıştır. Muhafazakâr çevrede liderlerin çoğunun mühendis ve teknik elitler arasından çıkması bu anlamıyla düşünülmelidir. Müslüman ve muhafazakâr dünya, Farabi’nin dediği gibi yönetici filozofuna kavuşabilecek midir, bilinmez. Ama askeri ve teknik bürokrasinin kriz yaratma becerisi ve sürekli çatışarak değişimi yönetme stratejisinin bizi ne hale getirdiği ortadadır.

         

                    Siyasal iktidar üzerinden yürütülen, kültürel, dini ve sembolik değerler üzerinden yürütülen çatışmalar, kamusal alanı tahrip etmektedir. Kamusal alan tahrip oldukça, kamusal alandaki iletişim kanalları tıkanmakta, siyasal akıl ifsat olmakta ve toplum gettolaşmaktadır. Zihinlere örülen kalın ve geçilmez duvarlar toplumsal yapıyı parçalamakta, çatışan tarafların savundukları değerlere karşı katı ve sert gettolar inşa edilmektedir. Anlaşılması gereken Marx’ın dediği gibi “katı olan her şey buharlaşır”, yani bu savaşın sürdürülmesinden menfaat elde edenler dışında hiçbir kazananı olmayacaktır. Entelektüeller bu kavganın ve kriz yaratma stratejilerinin tarafı olmak yerine kamusal alanı yeniden inşa etmenin ve siyasal aklı oluşturmanın telaşı ve çabası içinde olmalıdırlar. Çünkü çağımızda iktidar, iktidar mücadelesi verenlerin eliyle değil, iktidarla hiç ilgilenmiyor gibi yapanların ve piyasa oyuncularının eliyle dağıtılmaktadır. Bu açıdan iktidar her zaman gözlemlenebilir ve ölçülebilir de değildir. Yalnızca etkilerini analiz edebileceğimiz, kendini yalnızca etkilerinde var eden bir ilişkidir. İslamcı hareketin iktidarı sürekli hükümete indirgeyerek tanımlaması, merkez dışındaki iktidar ilişkileri tarafından tüketilmesini, kendine yabancılaşmasını da mümkün kılmıştır.

         

                    Foucoult’un dediği gibi insan yalnızca sefalet tarafından kuşatılmaz. Günümüzde olduğu gibi tüketim tarafından da kuşatılabilir. Bu gün kapitalist ekonomik sistem ile birlikte bir tüketim toplumu oluşturulmuştur. Birey çeşitli yöntemlerle (reklam veya moda söylemleri ile) sürekli tüketime yönlendirilmektedir. Yönlendirmenin amacı, kapital sahibi açısından bu sistemin sürekliliğini sağlamaktır. Birey artık bu sistemin içinde yönlendirilen, manipüle edilen, üzerinde egemenlik kurulan bir piyona dönüştürülmüştür.

         

                    İktidarı güçlü kılan şey, temel isleyişinin olumsuz ve itici bir düzlemde olmamasıdır. İktidarın olumlu etkileri vardır, bilgi üretir, zevk yaratır. İktidar sevimlidir. Eğer yalnızca baskıcı olsaydı, ya yasağın içselleştirilmesini ya da öznenin mazoşizmini (sonuçta ikisi de aynı şeydir) kabul etmemiz gerekirdi. Bu nedenle iktidarın var olabilmesi için özgür bireyin varlığı ve gönüllü katılımı şarttır. Ancak bireyin kendini özgür hissedebilmesi için, “İktidarın silinmesi ve kendini iktidar gibi göstermemesi” gerekir. Bu cümleleri söyleyen Foucault iktidar tarafından kuşatılmanın her zaman zorlamaya ve boyun eğmeye dayanmadığını gösterir bize.

         

                    Ayrıca iktidarın insanda bir doyuma, dinginliğe ve sükunete yol açacağını sanmak hatalıdır. Oysa mutlak iktidar bir tür yükseklik sarhoşluğuna yol açabilir, bu ise iktidarın yozlaştırma, bozma ve dönüştürme gücünden kaynaklanır. İslam düşüncesinde “el-Mülkü ale’l-Allah” hükmünün ifade ettiği anlam, bireyin mutlak iktidar sarhoşluğuna kapılmamasına yönelik bir ikazdır aslında. Entelektüelin ikazı, kibir ateşinin yöneticilerin ocağında alevlenmeden sönmesini sağlar.

         

                    Toplumda ve çevremizde binlerce iktidar ve güç ilişkileri, dolayısıyla küçük çatışmalar, bir anlamda mikro mücadeleler vardır. Bu küçük iktidar ilişkilerinin genellikle büyük devlet iktidarı tarafından yukarıdan yönetildiklerini düşünmek hatalıdır. Devlet iktidarı kadar medya ve sermayelerin mikro alanları daha güçlüdür. Modernizmin araçsal akıl merkezli profesyonelleşmesi, kamusallığın alt yapısını dönüştürmüştür. Bu alt yapı, elektronik kitle iletişim araçlarının yükselişi, reklâmın kazandığı önem, eğlence ile bilgilenmenin iç içe geçmesi, her alanda artan merkezileşmeyle yeniden şekillenmiştir. Habermas’ın dikkat çektiği gibi iletişim ağının ticarileşmesi, basın yayındaki örgütlenme bir nüfuza dönüşmüştür. Bugün kitle iletişim araçları, insan davranışını etkileyebilecek nitelikte değerler yaratabilecek kadar iktidarla donanmıştır.

         

                    Çoğu kez tabanda küçük fakat güçlü hakikat iddialarını besleyen iktidar ilişkileri var olduğundan yukarıdan gelen baskılar daha iyi işleyebilir. Nietzsche, ‘insanın en korkunç ve en esaslı talebi kudrete yönelik içgüdüsüdür” derken aslında bir yerde bu tabandaki güç istencine ve gönüllü köleliğe dikkat çekmektedir.

         

         

                    İktidar ve güç ilişkileri bağlamında bireyin kapatılması, hapsedilmesi için yalnızca militarizme ihtiyaç yoktur, tam aksine sivil mikro iktidar alanları disiplini sağlamak ve düzen kurmak adına bireyleri görünmez bir el gibi kuşatabilir.

         

                    Tarih boyunca iktidar sahibinin üç önemli aracı olmuştur; servet, bilgi ve şiddet. Servet, şiddet ve bilgi topluma ceza tehdidi, ödül vaadi, ikna ve zekâ eşliğinde sunulur, iktidar sahibinin otoritesinin sürekliliğini sağlar.

         

                    İktidar yalnızca rasyonel bilgi ve teknoloji ile ağlarını örmez. Bir insanı sıradan insanlardan farklılaştıran, gizemli veya ilahi misyon gibi istisnai güçler veya niteliklerle donatılmış olarak karizmatik liderlik aracılığıyla da ağlarını örer.

         

                    Karizmatik liderler salt taşıdıkları varsayılan misyona dayanarak itaat ve yandaş kitlesi sağlarlar. Weber’in işaret ettiği gibi karizmatik egemenlikte teba’a için atama, yükselme, görevden alma söz konusu olmadığı gibi çevresindekilerin yetkileri ve yetki alanları da tanımlanmamıştır. Karizmatik egemenlik biçiminde, ‘yalnızca önderin, gizemli ve çoğu kez dinsel niteliklerinden dolayı kimi kişilere yaptığı bir çağrı söz konusudur.

         

                    İnanılanın tam aksine düşünce tarihinde yayılmacı, emperyalist ve hegemonik bir gücü elinde tutan ideolojiler daha çok Mesihçi bir beklentiyle mistifike edilmiş karizmatik liderlik tipleridir. Dünyaya karşı kayıtsız görünen Budizm, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi inançların çoğu Mesih merkezli bir kurtuluş doktrini ile donatılmış misyoner örgütlenmelerle dünyanın çok farklı bölgelerinde emperyal hedefler elde etmiştir.

         

                    Mistifike edilmiş, züht hayatını öngören fakat Mesihçi kurtuluş doktrinine sahip olan inanç yapılarının ve liderlik biçimlerinin aşırı politik idealler peşinde koşmadıklarına inanmak safdillik olacaktır. Bu türden inanç yapıları, dünyayı olumsuzlarken ve züht hayatını kurtuluş ve ruhun arındırılması için öne çıkarırken aynı zamanda hem misyoner bir teşkilatlanmaya sahiptirler hem de siyasi denebilecek bir tavırla kendini sürekli iktidara taşımak peşinde koşarlar. Zerdüştlük, Maniheizm ve Hıristiyanlık bunun en güzel örneğidir. Üçü de krallık dini haline gelmiştir.

         

                    Buna karşılık yasanın, hukukun, törenin ve adaletin peşinden koşanlar servet, şiddet ve bilgiyle çevrelerinde ağlarını ören iktidar biçimlerine karşı entelektüel duyarlılığı ve kararlılığı ile her zaman ayakta kalmasını bilmek zorundalar. Onlar hiçbir zaman aldanmayacak ve aldatmayacaklardır. Kurtuluşun Mesih merkezli bir inançla değil, salih amelle gerçekleşeceğine inananlar kendilerini hakikatin temsilcisi görme kibrine de düşmeyeceklerdir.

         

                    Mesih merkezli kurtuluş doktrinine sahip olanlar öznel bir aklın tüm tarihi kurduğunu ve belirlediğini düşünürler. Bu yüzden liderler bu öznel aklın temsilcisi olarak yeryüzüne gönderilmiş müstesna kişilerdir. Yasanın, törenin ve adaletin tarihi kurması ve oluşturması gerektiğine inananlar için ise liderler mutlak değil mukayyeddir. Bundandır ki, siyasal dil iletişime, tartışmaya ve eleştiriye açık olmalıdır.

         

         

                    İktidarın değil ahlaki eylemin peşinde koşanlar, servet, şiddet ve bilgi peşinde renkli bir hayata aldananlardan değil, anlamlı bir hayat peşinde olmak için derin bir tefekkür dünyasında toplanmalıdırlar. Yeni bir dirilişin ve entelektüel dünyanın ihyası bilgi-hikmet, ilim-amel ekseninde her türlü iktidara meydan okumasını bilen entelektüellerin eliyle olacaktır. Yeniden dirilişi gerçekleştirecek olan entelektüeller araçsal aklın tahakkümüyle insanların eylemlerini verimlilik, fayda ve maliyet açısından değerlendirmeyeceklerdir. İnsani eylemin ölçüsü yeniden ahlaki değerlerle, aşkın metafizik ideallere göre belirlenmelidir. Her zaman kazanan değil, gerektiğinde kaybetmesini bilen ahlaki bir özün inşasına başlamanın vakti çoktan geçiyor. Yoksa gün ağardığında mezarlıktan geçen çok olur…

            

         


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele