Nisan, “Soykırım” Mevsimi

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                    Nisan ayını takvimlerimizden çıkarmanın mümkün olmadığını ve her yıl nisan sendromu ile karşılaşacağımızı kabullenmek durumu ile karşı karşıyayız. 2007 yılından beri gizli ve 23 Nisan 2009’dan beri de alenen yürütülen “Ermenistan ile Açılım” siyasetinin de bir netice vermeyeceği artık anlaşılmış olsa gerek. Protokollerin imzalanması ile her yıl nisan ayında açılan “soykırım” mevsiminin bu yıldan itibaren ortadan kalkacağı yönündeki naif beklentiler de boşa çıkmış gibi.

         

         

                    Türkiye’nin en büyük sorununun dış politikada bilgi eksikliği olduğunu, Ermenistan’ı tanımadan Ermeni politikaları oluşturmanın fayda vermeyeceğini ve yanılgıya sebep olacağını belirtmemize rağmen bu konuda maalesef TÜRKSAM’ın tavsiyeleri dinlenilmemiş ve sonu hüsran ile bitecek bu açılım başlatılmıştı. Şu an artık bu açılım olmalı mıydı, olmamalı mıydı gibi tartışmaları bir tarafa bırakarak, Türkiye’ye karşı başlatılan bu girişimlerin nasıl bertaraf edileceğinin tartışılması gerekmektedir.

         

         

        Bu tartışmaya girmeden önce bizim edindiğimiz tecrübe ışığında iki tesbitte bulunmamız gerekmektedir.

         

         

  1. Açılım başlatıldığında da bu tespiti yapmış ve kamuoyu ile paylaşmıştık. Bu tespitimize göre Ermenistan 100 yıllık bir strateji izlemektedir. Hedef olarak kendisine 2015’i koymuştur. 2015’e sadece 4 yıl kalmıştır. Ayrıca ABD’de şimdiye kadarki yönetimler içerisinde Ermeni görüşlerine en yakını Obama iktidarıdır. Dolayısıyla da Ermenistan yönetimi ve Ermeni diasporası bu fırsatı değerlendirmek isteyecek ve Türkiye’nin bütün iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen bir bahane ile 2015’e kadar Türkiye ile uzlaşma yoluna gitmeyecektir. Her ne kadar uluslar arası arenada uzlaşıdan yana bir görüntü sergilese de gerçekte bundan uzak duracaktır.

         

  1. Ermenistan için protokollerin onaylanarak meclislerden geçmesi ve sınırların açılması mı, yoksa Türkiye’nin ABD başta olmak üzere dünya kamuoyu ve parlamentoları nezdinde mahkum edilmesi mi önemlidir diye sorarsanız, alacağınız cevap, Türkiye’nin mahkum edilmesi olacaktır.

         

         

                    Yukarıdaki iki temel konudaki tespiti yaptıktan sonra bu süreçte nelerin yapılması gereğini tartışabiliriz. Ancak ondan önce şunu söylemek gerekir ki, bilgi eksikliğine dayalı, yanlış bilgiye dayalı ve sıfır sorun politikasının her komşu ile aynı neticeyi vereceği savından hareket etmenin çok büyük sakıncaları da beraberinde getireceğini, tekrar vurgulamakta fayda vardır.

         

         

                    “Soykırım” mevsimi bu defa hızlı açıldı. Her yıl nisan ayı başlarında gündemimize gelen 1915 yılında yaşanan tehciri bir soykırımmış gibi dünya gündemine ve parlamentolara getirme girişimi bu defa erken başladı. Nisan ayının 24’ü gelmeden şimdiden iki ülke parlamentosunda tasarı görüşüldü ve kabul edildi. Önce Beyaz Saray yönetiminin “kuzuların sessizliğini” oynamasının ardından ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nden geçen soykırım iftirası, bu defa da İsveç Parlamentosu’ndan geçmiştir. Ayrıca İspanya'ya bağlı Katalonya Özerk Yönetimi Parlamentosu Dışişleri Komisyonu 26 Şubat'ta alınan karara herhangi bir itiraz olmadığı için genel kurulda görüşülmeyerek parlamentonun resmi gazetesinde yayımlandı. Böylece Katalon Parlamentosu da 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını tanıyan bir karar aldı. Şimdilik Medeniyetler İttifakı'ndaki ortağımız, eş başkanımız İspanya'ya karşı herhangi bir tutum sergilemesek de bu tür eyalet ve özerk bölgelerin de tanımaya devam ettiği görülmektedir.

         

         

                    Türkiye bu gelişmeler üzerine derhal! Büyükelçilerimizi geri çekmiştir. İsveç başbakanının özür anlamına gelebilecek açıklamalarından sonra büyükelçimizin geri döneceği açıklanmıştır. Ancak burada İsveç hükümetinin tasarının geçmemesi için yeterince çaba gösterip göstermediği anlaşılamamıştır. Zira bir oy farkla kabul edilen tasarının geçmemesi için İsveç parlamentosundan Türk milletvekilleri ikna edilemediği gibi 88 parlamenter de oylamaya katılmamıştır. Dolayısıyla da İsveç hükümetinin isteseydi bu parlamenterlerden hiç olmazsa birisi oylamaya sokarak bu kararın çıkmasını engelleyebileceğini söyleyebiliriz. Bu durumda İsveç başbakanının üzgün olduğunu söylemesi bizim hemen yelkenleri indirmemiz ile neticelenmemeliydi. İsveç’in bir adım daha ileri giderek Tasarıda Ermenilerin yanı sıra, Asurîlerin, Keldanilerin, Pontus Rumlarının ve diğer Hristiyan azınlıkların Osmanlı İmparatorluğu döneminde soykırıma uğratıldığını ileri sürmesi,  daha da vahim bir durumdur ve bundan sonraki sürecin gidişatını da aslında özetleyebilmektedir.

         

         

         

                    ABD’nin durumu ise daha farklı. ABD’den de benzer bir üzgün olduklarına dair açıklama bekleyen Ankara ABD’nin şok açıklamaları üzerine adeta şoka girmiştir. Zira Beyaz Saray’dan gelen açıklamalarda Temsilciler Meclisi’nin bağımsız olduğu ve gündemine alınmayacağı konusunda bir garanti vermediklerini bildirmişlerdir.

         

         

                    Türkiye’nin nota vermesi, ilgili ülkenin ülkemizdeki büyükelçisinin dışişlerimize çağrılması ve bizim büyükelçimizin de derhal “danışmalarda bulunmak üzere” geri çekilmesi öyle anlaşılıyor ki, yeterli bir tepki oluşturmamaktadır. Hatta yeterli tepki oluşturmadığı gibi bazı çevrelerce Ti’ye bile alınmaktadır. Daha önce Fransız meclisindeki Ermeni kökenli parlamenter Deveciyan’ın ‘Türkler çabuk unutur’ babındaki açıklamaları hatırımızdadır. Son olarak da Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’ın Türkler büyükelçiyi çeker, bir iki itirazda bulunur ama onun ötesine geçemezler ve çabuk unuturlar tarzındaki açıklaması da arşivlere girecek kadar eskimemiştir. Her ne kadar Nalbandyan Ankara’yı gaza getirip, Türkiye ile ABD’nin arasını açmak ve 24 Nisan’da ABD başkanına “soykırım” terminolojisini kullandırma amacı gütse de, söylediğinde aslında gerçek payı büyüktür. Bakınız Fransa konusu buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

         

         

                    18 Ocak 2001 tarihinde Fransa Ulusal Meclisi, sözde Ermeni soykırımına ilişkin "Fransa, 1915'te Ermenilerin maruz kaldığı soykırımı tanır" ifadesinin yer aldığı yasa tasarısını kabul etti. Bunun üzerine bugün yaşananlara benzer gelişmelere şahit olduk. Derhal büyükelçimiz geri çağrıldı ve Fransız mallarına boykot çağrısında bulunuldu. Fransızlar ihalelere alınmadı v.s.  Ardından hadiseler çabuk unutuldu ve bu defa Fransa Parlamentosu'nun alt kanadı, Ermeni Soykırımı'nı inkârı suç sayan ve soykırımı inkâr edenlerin hapis ve para cezasına çarptırılmasını öngören yasa teklifini onayladı.

         

        -Eee ne oldu peki? Cevabını 11 Mart tarihli gazetelerde okumak mümkün. Enerji Bakanımız Fransızları Türkiye’de yapılacak Nükleer Santral ihalelerine davet etti. Öncesinde ise Fransızlar Nabucco’ya alındılar…

         

         

                    Cezayir’de soykırım yapan Fransa’nın Başbakanı’na soykırımı ne zaman tanıyacaksınız sorusuna Fransız Başbakan, ‘bu işleri tarihçilere bırakmak lazım’ diyecek, Ruanda’da yaptıkları yanına kar kalacak, Sarkozy her fırsatta Türkiye’yi AB’den dışlayacak ve hatta Ortadoğu’da Mısır ile birlik olup sizden rol çalmaya çalışacak. Türkiye’nin arka bahçesi Kafkasya’da bile Gürcistan ile Rusya arasında arabuluculuğa soyunacak ve dönüp bir de size dünyanın en ağır suçu sayılan soykırım suçunu yapıştırmaya çalışacak ve siz bütün bu olanlardan sonra kalkıp Fransa’yı nükleer santral ihalesine davet edeceksiniz…  Nabucco’ya girmesine izin vereceksiniz… Dünkü 11 Mart 2010 tarihli gazetelere bakınca bu garabeti görebilirsiniz. Enerji bakanlığımız maalesef ki böyle bir garabete imza atmıştır. Bu hatanın derhal düzeltilmesi gerekir. Fransa, parlamentosundaki iftirayı geri çekmediği takdirde hiçbir zaman Türkiye’den ne ekonomik ve ne de diplomatik çıkar sağlayamayacağını bilmelidir. Hatta bu konuda Azerbaycan ile de işbirliğine gidilmelidir ve Azerbaycan’da Fransız şirketleri ülkedeki petrol ve doğalgaz ihalelerinden dışlamalıdır.

         

         

                    Fransa Örneğinden ABD ve İsviçre’ye

         

         

                    Fransa karşısındaki tutumuz derhal terk edilmeli ve hatta ABD ve İsviçre’ye de uygun cevaplar verilmelidir. Büyükelçiyi çekmek ve/veya ilgili ülkenin büyükelçisini dışişleri bakanlığına çağırmak yeterli midir?  Bununla beraber bu ülkeye yakın zamanlı seyahati iptal etmek çözüm müdür? Elbette değildir.

         

         

                    Peki, öyleyse ne yapmalı?

         

         

                    Bu tür elçi çekmek tarzındaki eylemlerin diplomasi tarihinde pek netice verdiği görülmemiştir. Bir eylemin netice verebilmesi için karşı tarafın çıkarlarının doğrudan zarar görmesi gerekir.

         

         

                    Ne tür çıkarlar?

         

         

                    a)      Ekonomik çıkarlar

                    b)      Güvenlik çıkarları

                    c)      Diplomatik çıkarlar

         

         

                    Ülkelerin ekonomik çıkarlarına zarar vermenin en kısa yolu soykırım tasarısı geçiren ülkelerin Türkiye’deki ihalelere alınmaması, boru hatları gibi uluslararası projelerden dışlanması, ABD için özellikle askeri alımların ertelenmesi, Azerbaycan ile beraber hareket edilerek enerji ihalelerinden dışlanılması, Afganistan Barış Gücü Türk Komutanı’nın danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya çağrılması, Ermenistan’a mesaj vermek açısından Azerbaycan Savunma Bakanı’nın Türkiye’ye davet edilmesi ve Türk askeri heyetinin Azerbaycan’a gönderilmesi, Türkiye’de kaçak olarak çalışan Ermenistan vatandaşlarının bir kısmının geri gönderilmesi, Ermenistan’a uçak seferlerinin azaltılması, protokollerin TBMM’de Türkiye’nin bütün ön şartlarını yazarak gündeme alınması, Hocalı soykırımının TBMM gündemine alınması, Kızılderili soykırımı, Cezayir soykırımı v.d. suçların meclis gündemimize alınması gibi hususların değerlendirmeye alınması ve birkaç ay değil, bu ülkeler geri adım atıncaya kadar devam ettirilmesi durumunda yeni bazı ülkeler bu kervana katılmaya cesaret edemezler. Hatta AB’nin enerji güvenliğini sağlayacak olan Nabucco bile bu çerçevede ele alınmalıdır.

         

         

        Başbakan Erdoğan’ın BBC’ye verdiği demeçte gerekirse ülkemizde kaçak olarak çalışan 100 bin Ermenistan Vatandaşını geri gönderebileceğimize dair açıklamaların daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi Dış İlişkiler Komisyonu’nca sulandırma çabalarının da, Türkiye’nin ciddiyetine zarar vereceğini ve bunu açık bir koz şeklinde kullanılması gerektiğinin de altının çizilmesi gerekmektedir.

         

         

        Yukarıdaki örnekler elbette ki, çoğaltılabilir. Özellikle Irak, Afganistan ve İran kozu Türkiye’nin elindeki güçlü kozlardandır. Bütün bu kozlar zamana ve sıraya alınarak uygulanmaya konmalı ve daha da uygulanabileceği mesajı verilmelidir.

         


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele