Soykırım Meselesi ve Karabağ Çıkmazı

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                                                           “Karabağ’da talan var

                                                             Meni derde salan var

                                                             Çek bayrahdar bayrağın

                                                             Gözü yolda galan var”

         

         

                   Son günlerdeki sözde Ermeni soykırımı iddiaları üzerine gelişen olaylar, Azerbaycan ile Türkiye’de ciddi tepkilere sebep oldu. Türkiye, dünya parlamentolarında yapılan oylamalardaki oyunların kasıtlı olduğunu düşünerek gerekli tepkileri gösterdi ve tedbirler aldı; yapılanların dostlukla bağdaşmadığını yüksek sesle deklare etti. Azerbaycan, daha da ileri giderek, eski toprakları elde edebilmek adına, daha fazla bekleyemeyeceğini ve savaşmayı göze alabileceğini belirtti. Bu konudaki açıklamalar,  üst düzey yetkili ağızlardan bir yerlere iletilmeğe çalışılmaktadır. Mesajların alınıp, doğru okunması, aksi hâlde beklenmeyen olayların zuhur edebileceği ve tarafları rahatsız edeceği kanaatindeyiz.

         

         

                    İzmir’de internet üzerinden yayın yapan Canaz (Can Azerbaycan) TV Haber Merkezi’nin APA’ya dayanarak verdiği malûmata göre, “Prezident  Aliyev, Azerbaycan Hükümeti’nin mecburi köçkünlerin yaşayış seviyesinin yahşılaştırılması /iyileştirilmesi içün böyük işler gördüğünü bildirmekte ve: “Bakı’da, diğer rayon merkezlerinde mecburi köçkünler içün çoh mertebeli evler tikilir. Ancak esas mesele ondan ibarettir ki, siz öz doğma torpahlarınıza gayıdasız.” demektedir.

         

         

                                                        “Ezizim ana yerin

                                                          Gel, dolan ana yerin

                                                          Yığılsa gohum[1] gardaş

                                                          Vermez heç ana yerin”

                   

         

                    Aliyev, Ermeni Diasporası’nın Hocalı’da yaşananları gizlemeye çalıştığını, ancak dünya ülkelerinin hakikatleri gördüğünü ifade ederek, düşüncelerini şu şekilde dile getirmektedir:

         

                    “Artık bütün dünya bilir ki, Azerbaycan Torpahları işğal olunub, işğalçı dövlet işğal edilmiş topraklardan çıkmak istemir. Ve meseleni uzatmak isteyir. Biz ise buna heç cür imkân verebilmerik. Biz isteyirik ki, meselen sülh yoluyla hellolunsun, biz istemirik ki, müharibe yeniden başlasın.(…) Biz isteyirik ki mesele edaletli, beynelhalk, hükuk esasında hellolunsun. Bizim heçbir başka ölkeye erazi iddiamız yoktur. Halbu ki bugünkü Ermenistan ezeli Azerbaycan torpağında yaradılınıb. Biz isteyirik ki, bizim kanuni, ezeli, beynelhalk birlik terefinden Azerbaycan torpahları kimi tanınan torpahlarımız gayıtsın.(…) Ermeniler o torpahları sülh yoluyla zebt etmeyibler. Bizim torpahlarımız müharibe yolu ile başka ülkelerin desteği ile işğal olunub.(…) Biz bu dözülmez veziyetle ne geder barışmalıyıh? Biz yaranmış bu veziyetle barışabilmerik.(…) Bu mesele Azerbaycan’ın erazi bütövlüğü esasında öz hellini tapmalıdır ve tapacak. Biz isteyirik ki bu tezlikle olsun. Ve Ermeniler öz hoşu ile işğal edilmiş torpahlardan çıksın.(…) Ona göre güclü olmak üçün biz bütün imkânlarımızı seferber etmeliyik. İkitisadı inkişafımızı daha da güçlendirmeliyik.”[2]

         

         

                    Bu düşüncelerini ortaya koyan Aliyev, kısaca savaş gerekiyorsa “Her an hazır olmalıyık” demektedir. Amerika ve İsveç’te alınan kararlar, Azerbaycan’da da yankı buldu. Azerbaycan Parlamentosu, Ermeni Soykırımı Tasarısı’nın ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edilmesinin bölgede istikrar ve Dağlık Karabağ Sorunu’nun çözümü için gösterilen çabalara zarar vereceğini açıkladı.[3]

                                                              

         

                                                        “Ezizim, çeşme menden

                                                         Çay menden, çeşme menden

                                                             Yad[4] sözü yalan olur

                                                             İnanma, keçme[5] menden”

                                                                         

         

                    ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, dünyanın gözü önünde, sözde “Ermeni Soykırımı Tasarısı”nı, komik ve trajik bir şekilde sahneleyerek, 22 oya karşı 23 oyla kabul etti. Türkiye, haklı olarak bu karara tepki gösterdi. ABD Büyükelçisi Namık Tan’ı Türkiye’ye çağırdı.[6]

         

         

                    ABD, tepkiler karşısında, ABD Meclisi’nin tasarıyı gündeme almayacağı açıklamalarında bulunmaya başladı. Türkiye, durum netleşinceye kadar ABD Büyükelçisi’ni Türkiye’de tutma ve Amerika’ya göndermeme eğiliminde ve kararlılığındadır. Hatta Başbakan Erdoğan, 12 Nisan 2010 tarihinde Amerika’ya yapacağı geziyi de şimdilik askıya almış durumdadır.

         

         

                    ABD’den sonra İsveç Parlamentosu da Ermeni Soykırım Karar Tasarısı’nı 130’a karşı 131 oyla kabul etti. Bunun üzerine Ankara, Stockholm Büyükelçisi Zergül Korutürk’ü Türkiye’ye çağırdı.[7] Ancak Türkiye’nin kararlı tavrı karşısında, İsveç Başbakanı Fredrick Reinfeldt’in İsveç Parlamentosu’nda kabul edilen soykırım tasarısına ilişkin özür niteliği taşıyan açıklaması, Ankara ile yaşanan gerginliği yumuşatmayı sağladı. Bunun üzerine, tasarının ardından Ankara’ya çağrılan Büyükelçi  Zergün Korutürk’ün önümüzdeki günlerde İsveç’e dönmesi olasılığını gündeme getirdi.

                                                          

         

                                                         “Men âşigem[8] Gence var

                                                           Şeki, Şirvan, Gence var

                                                           Yâr yârdan ayrılsa da

                                                           Mehebbet[9] ölünce[10] var”

         

         

                    İşin ilginç yanı, İsveç Parlamentosu tasarıda, Ermenilerin yanı sıra Pontus Rumları ile Keldaniler, Asuriler ve Süryanilere de soykırım yapıldığına yer verdi. Ermeni meselesi, açık bir şekilde, Avrupa’da seçim yatırımı olarak kullanılmaya devam ediyor. Bugüne kadar yirmi ülkede (Uruguay, Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İtalya(?), Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Polonya, Almanya, Venezuella, Litvanya, Şili) soykırım iddiasının tanındığı bilinmektedir. 1990’lardan bu yana Ermeni Soykırımı’nı kabul eden yirmi ülkeye AP gibi uluslararası kuruluşlar ve yerel meclisler de dâhil edilirse, sayının elliye ulaştığı görülecektir. Bu kararların bize göre yasal bir değer taşımadığı belirtilse de Türkiye’yi rahatsız eden ve bize zarar veren kararlar olduğu açıktır. Büyükelçileri geri çağırmakla akılcı bir politika izlenmediği kanaati hâsıl olmaktadır. Etkin bir politikaya ve diplomasiye ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Aksi hâlde, 1915’ten 2015’e kadar durum daha da aleyhimize gelişecek gibi görünmektedir. Biran önce iç çekişmelerden kurtulup, etkili bir dış diplomasiye önem vermemiz gerekmektedir.

         

         

                                                        “Oh deydi yaralandım

                                                          Ürekden paralandım

                                                          Men senden ayrılmazdım

                                                          Zor ilen aralandım[11]

         

         

                      Başbakan Sayın Erdoğan, İngiltere seyahatleri sırasında, yasa dışı yollardan Türkiye’de bulunan Ermeni göçmenlerin (yaklaşık yüz bin kişi) sınır dışı edilebileceğini açıkladı. Bunun üzerine, Ermenistan Başbakanı Tigran Sarkisyan, bu tür siyasî açıklamaların iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesine yardımcı olamayacağını belirtti. Daha da ileri giderek, bu tür açıklamaların, 1915 yılında yaşananları hatırlattığını öne sürdü. Buna karşılık Başbakan Erdoğan, 1915 olaylarıyla ilgili iddiaları art niyetli ve çirkin bulduğunu belirtti. Erdoğan, 1915 ile ilgili olayların, Avrupa parlamentolarında değil, arşivlerdeki belge, rapor ve mektuplar üzerinden aydınlatılması gerektiğini bir kez daha vurguladı.[12] Başbakan Erdoğan’dan beklenen, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sıcak dostluk ilişkilerini, vaktiyle Haydar Aliyev ile Sayın Süleyman Demirel dönemindeki yakınlık/gardaşlık çizgisine taşıyabilmesidir. İlham Aliyev-Recep Tayyip Erdoğan kucaklaşması, iki gardaş ölkenin birlikte dile getirdikleri “iki devlet, tek millet” söyleminde birleşenlerin, hamımızın en böyük hesretidir /arzusudur. Bu ortak resme, özellikle bu kritik süreçte ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Sevgiyi, saygıyı paylaşarak böyütmek ne gözel olar…

         

         

                    Ermeni meselesi, Karabağ hassasiyeti de dikkate alınarak, Azerbaycan incitilmeden güçlü bir diplomasi diliyle çözüme götürülmelidir. Ermeni Diasporası’nın Türk milletini yıldıran bu çalışmaları karşısında, hep savunma durumunda kalmamalıyız. Ulusal konularda millî mutabakatın/uzlaşının sağlanması kaçınılmazdır. İç politikadaki sık sık değişen gündemlerden uzak kalınması, millî çıkarlar açısından elzemdir/zaruridir. Türkiye, protokollerin uygulanmasından yana tavır sergilemesine rağmen, Ermenistan meclisi Sarkisyan’a protokolü geri çekmek ve iptal etmek yetkisini vermekle işi iyice çıkmaza sokmuştur.

                                                           

                        

                                                     “Bulud gelir, çen[13] gedir

                                                       Birbiriyle ten[14] gedir

                                                       Gelip keçen bu günler

                                                       Bir bir ömürden gedir”

         

         

                    Biz, bu topraklarda kardeşce yaşama isteğimizi belirttikçe, bazıları şahinleşmeye çalışıyor. Bunun en tipik örneğine, 9 Mart 2010’da Fatih Altaylı’nın Haber Türk Televizyonu’nda izlediğimiz Teke Tek programında tanık olduk. Ermeni meselesinin ele alındığı programda, Sevan Nişanyan ile Yusuf Halaçoğlu tartıştılar. 1915 olayları ve soykırım meseleleri farklı bakış açılarından sorgulandı. “Katliamlar dünyanın o tarihinde her toplumda olmuştur, kimse de temiz değildir o konuda, esas insanları çıldırtan nokta Türkiye’nin bu kadar utanmazca yalan politikasını sürdürmesi” dir, diyen Nişanyan, tartışma sırasında nezaket kurallarını çiğneyerek, Halaçoğlu’na /aslında Türk milletine/ hakaret boyutlarında tepki gösterdi. Halaçoğlu’nun “tarihle yüzleşme” isteğine yanaşmayan Nişanyan, Halaçoğlu’nu sık sık yalan söylemekle suçladı ve tahakküm edercesine /aşağılayarak “sus!”, “konuşma!” sözleriyle susturmaya çalıştı. Açık bir şekilde, Türk Devleti’ne ve milletine terbiyesiz ve utanmaz sıfatları yakıştırıldı. Bu durum, arzulanan görüntüler değildir; bu yüzden, Nişanyan’ın sözleri yurtta büyük tepkiyle karşılandı. “Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü” eseriyle tanıdığımız ve takdir ettiğimiz Nişanyan’ın bu tavrıyla bizleri çok şaşırttığını ve üzdüğünü belirtmek isteriz. Birlikte kardeşçe yaşamaya zarar verecek bu tür davranışlardan, özellikle aydın kesimin, saygın kişilerin sakınması gerektiği düşüncesindeyiz.

         

         

                    Durum böyle devam ederse, Büyük Ermenistan yolunda önemli mesafelerin alınmış olacağı kanaati yaygınlaşmaktadır. Savundukları davaya meşruluk kazandırmayı başaracakları ve sürekli atağa geçecekleri düşünülmektedir. Birleşmiş Milletler’den karar çıkarmaya çalışacakları;/ zaman zaman telaffuz ettikleri ve asıl niyetleri olan/ Anadolu üzerinde toprak talebinde (Van, Erzurum, Bitlis, Harput, Sivas, Ağrı/Ararat) ve tazminat isteğinde bulunacakları endişesi yaşanmaktadır. Vaktiyle Almanların Yahudilere tazminat ödemek zorunda kaldıklarını unutmamak gerekir. Olayların gidişi bu yöndedir. Kararların geçerli olup olmadığından çok, haklılığımızın dünyaya anlatılması ve kanıtlanması gerekmektedir.

         

         

                                                   “Bu yoldan öten[15] yahşı[16]

                                                     Geymeye keten yahşı

                                                     Gezmeye gürbet eller

                                                     Ölmeye veten yahşı”

         

         

                    12 Mart 2010’da İzmir’de, İnönü Kültür Merkezi’nde, CANAZ (Can Azerbaycan Televizyonu)’ın düzenlediği Azerbaycan Nevruz Festivali’ne katıldık. Flora Kerimova’yı zevkle dinledik. Güçlü bir ses, ağır ve oturaklı bir sanatçı olan Flora Hanım, İzmir’de büyük ilgi gördü ve ‘Karabağ’ parçasını büyük bir duygusallıkla okudu ve dinletti. Aralarda Karabağ’da yaşanan dramlardan kesitler sunuldu. Duygusal anlamda, olayların acılarını birlikte gözyaşlarımızla paylaştık, ancak mantık ve politikanın gereğini yerine getirmeyi ihmal ettiğimiz aşikâr. Kendi içimizde, sık sık yirmi çeşit azınlıktan söz ediyoruz. Adlarını teker teker sayıyoruz ve bunları bir çiçek bahçesi kabul ediyoruz, bu çeşitliliği bir mozaik olarak görüyoruz. Bu zenginliği içimize sindirerek, sağlam ve kalıcı bir devlet politikasına dayalı açılımlarla destekleyerek birlikte yaşamalıyız; bunun idraki içinde olmalıyız. Maalesef bu söylemler, Diaspora’nın dışarıdaki propagandasına malzeme taşımaya yardımcı olmaktadır; Ermenilerin yanına diğerlerini de eklemektedir.

         

         

                                           “ Ezizim biçin gördüm

                                         Yol etdim, köçün [17] gördüm

                                          Men senden ayrılmazdım

                                          Feleyin gücün[18] gördüm”

         

         

        Azerbaycan, Bursa’daki maçta (14 Ekim 2009) Azerbaycan Bayrağı’nın stada girmesine izin vermekte zorlanan Türkiye’ye haklı olarak gönül koymuştur. İstediğimiz hâlde, dış ülkelerin baskısıyla Azerbaycan’ı özgür irademizle kucaklayamıyoruz. Hür dünyaya Dağlık Karabağ’daki işgali (1992) anlatamıyoruz. Asıl önemlisi, Azerbaycan Türkleri’ne karşı uygulanan –özellikle Hocalı’daki- soykırımı ve zulmü dile getiremiyoruz. On sekiz yıl öncesinde yaşanan vahşeti, dehşeti anlatamıyoruz. Diaspora, 1915 yılında yaşanan meşkuk olayları -meşrulaştırmaya çalışarak- karşımıza çıkarmaktaki ustalığını gösteriyor, biz seyrediyoruz. Bu noktada çaresiz kalan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev: “Yeni silahlara milyarlar harcıyoruz. Çünkü güç kullanma seçeneğini dışlamıyoruz.” demek ihtiyacını duymaktadır. Aliyev’in bu sözlerinden Avrupa Güvenlik ve Savunma İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ile Karabağ sorununa çözüm arayan “Minsk Grubu”nun da haberi var. Buna rağmen, savaş çıkacak olursa Ermenilere, Rusya’nın Minsk Grubu’nun, Batı’nın ve Türkiye’nin tavrı, yaklaşımı önem kazanacaktır. Dolayısıyla Azerbaycan savaş ve diplomasi arasında tercihini gerçekçi bir biçimde yapmak durumundadır. Zira, duygunun olduğu yerde, mantığın aranamayacağı gerçeği, göz ardı edilmemelidir.

         

         

                                     “Bağında var açlalar[19]

                                       Yaşıl[20] çalar, al çalar[21]

                                       Ağlama, deli könlüm

                                       Düşmen görer, el çalar”[22]

         

         

        Azerbaycan ile Ermenistan arasında sınır olayları nedeniyle zaman zaman çatışmalar yaşanıyor. Karabağ bölgesindeki ateşkes hattında üç Azerbaycan askeri öldürülüyor. Böylece yavaş yavaş kıpırdanmalar ve kıvılcımlar dikkat çekmeye başlıyor. Bunun üzerine, Azerbaycan Savunma Bakanı General Sefer Abiyev, sert bir açıklamada bulunuyor: “On beş yıldan beri diplomasi bir sonuç vermedi. Azerbaycan on beş yıl daha bekleyemez. Eğer Ermenistan, Azerbaycan topraklarındaki işgaline son vermezse, Kafkasya’da büyük bir savaş kaçınılmaz olur.”[23]

                              

                  

        Azerbaycan savaş sözcüğünü ifade ederken, kendine duyduğu güveni de ifade etmiş oluyor. Azerbaycan 1990’lara göre, hayatın her alanında gelişmiş, modern silahlara sahip olmuş ve güçlü bir konuma gelmiştir. Bu yüzden Ermenistan’ı sıkıştırmayı düşünmektedir. Bu gerçekler karşısında, Ermenistan’ın neler düşündüğü, Karabağ meselesini çözmeye niyetli olup olmadığı,  ayrı bir önem arz etmektedir ve merak konusudur. Süreci birlikte gözleyeceğiz /göreceğiz. Umarız felâketlere yol açacak gelişmeler yaşanmadan, bu ihtilaf da nihayet bulur. Türkiye de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirerek, gerekli girişimlerde bulunur, Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun iyi niyetli çabaları çözüme katkı sağlar. Böylece umut ederiz ki,  Karabağ’daki talan son bulur, gözü yolda kalan köçkünlerin yüzleri güler ve yılların getirdiği böyük hesret sevinçle biter…        

         

                     

         

         


        


        

        [1] Hısım, Akraba


        

        [2] Cemal MEHMETHAN, 2 Mart 2010


        

        [3] Bâkü, 5 Mart 2010


        

        [4] El, Yabancı


        

        [5] Vazgeçme


        

        [6] 4 Mart 2010


        

        [7] 11 Mart 2010


        

        [8] Âşığım


        

        [9] Sevgi


        

        [10] Ölünceye kadar


        

        [11] Uzaklaştım


        

        [12] 18 Mart 2010 tarihli gazeteler


        

        [13] Sis


        

        [14] Eşit, Denk


        

        [15] Geçen


        

        [16] Güzel

         


        

        [17] Göç edişini


        

        [18] Gücünü


        

        [19] Erikler


        

        [20] Yeşil


        

        [21] Kırmızı renge benzer


        

        [22] Sevinir


        

        [23] 20.02.2010 tarihli gazeteler


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele