Birlikte Yaşamanın İmkânı ve Değerleri Üzerine

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Ortak yaşamak ya da daha yaygın ifadesi ile birlikte yaşamak; daha ilk anda ben’in başkası ile olan ilişkisine işaret eder. Ben, başka bir ben ile yek diğeri ile nasıl birlikte yaşayacaktır? Yani ben, öteki ile nasıl birlikte yaşayacağım? Bu soru temelde ben’in öteki ile birlikte yaşamasında bir problem olduğunu ima eder. Böyle bir problemi görmek için çok derin ontolojik tahlillere ihtiyaç yoktur. Ancak belki probleme çözüm önerileri derin ve kapsamlı ontolojik, etik değerlendirmeler gerektirir.

        
Bugün dünyaya baktığımızda bir birlikte yaşama, daha doğrusu birlikte yaşayamama problemi olduğunu görüyoruz. Bugün, hemen hemen dünyanın her yerinde, herhangi bir dinin mensubu olduğunu iddia edenlerin, o dinlerin temelindeki ontolojik hakikati unuttuğunu görüyoruz. Ya da insanlık adına hareket ettiğini söyleyenlerin, insanlığın manasını kavrayamadıklarını.

        
Bugün Doğu Türkistan’da İşgalci Çin’in, dinî vecibelerini yerine getirmek isteyen Müslüman Uygur Türklerini katlettiğini elan izliyoruz. Almanya’da “Nasyonel Sosyalist Yeraltı Örgütü” yani NSU adındaki terör örgütü, özellikle Türkleri ve Müslümanları katlediyor. “PEGİDA” yani kendilerine “Yurtsever Avrupalılar” diyen ve Avrupa’nın İslamlaşmasıyla mücadele eden terör örgütü de aynı şekilde cinayetlerine devam ediyor. Diğer taraftan Müslüman olduğunu iddia eden terör örgütleri de hem Avrupa’da hem de İslam topraklarında kendi zannettikleri sözde İslam adına cinayetler işliyorlar. Devam edeyim, Hocalı hâlâ zulüm altında inliyor. Kerkük’te Musul’da yaşananlar ortada. Burma’da Budistlerin, Müslüman avına çıktığını dehşetle izliyoruz. Ve İsrail-Filistin hattında olup bitenler daha doğrusu olup hiç bitmeyenler de ortada. Bugün herhangi bir “dinî”, “ideolojik”, ya da “etnik” saikle, dağlarda, şehirlerde insanlar öldürülüyor…

        
Tarihin tozlu/kanlı sayfalarından örnekler vermiyorum. Bir tarih hesaplaşması adına da bu örnekleri vermiyorum. Dünyanın bugünkü ahval ve şeraitini kabaca tasvir ediyorum. Ve bu tasvir gösteriyor ki; kimi zaman Avrupalılık değerleri adına, kimi zaman Hristiyanlık adına, kimi zaman Budizm adına, kimi zaman Müslümanlık adına, kimi zaman Yahudilik adına; öteki sayılanlar ya da ötekileştirilenler katlediliyor. Ötekileştirme yalnız bir dışlama hareketi olmakla kalmıyor, ötekinin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket noktası oluyor.

        
Bu noktada aslında görüyoruz ki temel problem, ne milletlerin ne dinlerin ne de felsefelerin problemi. Problem, kendisi adına yola çıkılan değerlerin anlaşılamamış olması problemi. Daha basit bir ifade ile problem; insanın öteki ile beraber var olması gerektiğini söyleyen bütün öğretilerin, ötekinin varlığını kendi varlığı için tehdit unsuru olarak gören bir başka öğreti ile okunması problemi.
Her ne kadar bütün bu ötekileştirmeler, görünüşte inançlar adına ise de metafiziği olmayan, temel ahlaki prensipleri unutulmuş inançlar için artık hakikati ile birdir demek mümkün değildir. Bütün bu ötekileştirmelerin sebebi ne siyasidir, ne iktisadidir, ne de esasında ilmî ve fikrîdir. Bu hâlin sebebi; ahlakidir.

        
Bugün metafizik, düşünce dünyasının dışına itilmiş ve onun yerine seküler bir âlem tasarımı ihdas edilmiştir. Bu süreç insanın aşkınlık ve kutsal ile irtibatını kopartmış ve kendisini yeryüzüne sebepsiz yere fırlatılmış, beyhude ve gayesiz bir varlık olarak telakki etmesine sebep olmuştur. Bu anlamsızlığa ve fırlatılmışlığa vurgu yapılan felsefeler, sorgusuzca benimsenmiş, etik olarak insanlığı taşıyacağı boyut göz ardı edilmiştir.

        
Bununla eş zamanlı olarak yaşanan ve belki de ilk nazarda bu tespitler ile çelişik gibi görünen bir diğer durum ise; dinî tezahürlerin yaygınlaşmasıdır. Ancak burada çelişkiyi hemen bertaraf edelim: Dinî tezahürlerin yaygınlaşmasına mukabil, insani ve ahlaki davranışların zaafa uğradığını görüyoruz. Bir tarafta değerden azade, profanlaşan, küreselleşen kapitalizmin materyalist-hedonist dünyası, öte tarafta dinî saiklerle hareket ediyormuş gibi görünen taassup ve barbarlıkla ötekinin hayat hakkını elinden alabilen, dini değerden ayrı düşünen, hatta dini maddi olana indirgeyenlerin dünyası.

        Bir tarafta insanın din ile ilişkisini sorgular hâle gelmemize sebep olan bağnazlıklar, diğer tarafta insanın madde ile olan ilişkisini sorgulatan bağnazlıklar esasında hep aynı eksikliğe işaret etmektedir: Ahlaki ve insani olanın eksikliğine. Aslında iki ayrı sorunmuş gibi görünen bu iki farklı tezahür, esasen aynı temel ontolojiden kaynaklanıyor. Biri sanki dinî imiş gibi görünse de aslında her iki tavır da alenen materyalisttir. Ötekini öldürmenin yolunu açabilen bir din söz konusu olamaz. Bugün böyle bir din algısının, insanı makineleştiren ve makineye indirgeyen materyalizmle ele ele vermiş olduğu görünüyor. Dinî hayatı maddi şekil ve hareketlere indirgemek maddeciliktir. Din ve ahiret kavramları üzerinden maddi faydalar sağlamak da maddeciliktir. Bu nedenle, bizi Hakikatle, Hak’la ve insanla buluşturacak olan o asıl ahlakı, bugün için, kendimiz adına yeniden fark etmeliyiz. Sorun, insanoğlunun, dünyayı ve kendisini algılaması ve yorumlamasındaki eksik ve yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Öyleyse çözüm de sorunun içindedir. Yani insanoğlu kendisini ve dünyayı tanzim ve tasavvur ettiği mevcut zihniyet ve kategorilerden kurtulmalıdır.

        
Kendimizi anlamlandırırken, kimliğimizi, benimizi ne olarak algıladığımıza bakmalıyız. Kendiliğimizi ne olarak algılıyoruz? Derimizin rengi, konuştuğumuz dil, inandığımız din, mensubu olduğumuz millet, yaşadığımız şehir… Hangisiyiz? Yalnızca birisi, ya da yalnız bunların hepsi olabilir miyiz? Kendimizi böyle ortaya koyarsak, doğal olarak ötekiler oluştururuz. Bu şehirden olmayanlar, benim rengimde olmayanlar gibi. Ama “ben” eğer “insan” ise, “insan” olursa, her şeyden önce ve her şeyin ötesinde “insan”, o zaman, hiçbir “insan” onun için “öteki” olamaz. Bunun böyle olduğu açıktır. Zira, o da benim gibi bir insan tekidir, ö-teki değildir. Kendimizi anlamlandırırken kimliklerimizi keskinleştirip ölümcül hâle getirmek yerine, şahsiyetimizle anlam bulursak ve ötekini anlamlandırırken de onun bir şahsiyet varlığı olduğunu görebilirsek, karşılıklı ölümcül kimlikler oluşturmamış ve karşılıklı haysiyetsizleştirmeler yerine şahsiyetleştirmeler yapmış oluruz. Zira “sen”, ben’in aşkınlığıdır. “Öteki”, öyle değildir. Öteki, öteki olduğu sürece, kendimi, kendimdeki aşkın anlama açamıyorum. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkim, bir “ben” ve “sen” ilişkisi yani bir “ben” ve “ben” ilişkisi olmalıdır.

        
Değerler, bu bağlamda insanın kâinattaki anlamını gerçekleştirmesi için bir itici kuvvet olarak düşünülebilir. Değer, şahsiyeti oluşturan prensiptir. Şahsiyeti oluşturan temel prensip, kendisi ve başkalarını aynı anda bir bütünün içinde görme, kendini değerleri itibarıyla düşündüğünde, ötekini de içine alacak şekilde bu değerleri vaz etmedir. Şahıs olabilen insan, öteki ile beraber yaşayabilir.

        
Modern insan değerleri unutmuş gibi görünüyor. Hatta değerin ne olduğunu dahi unutmuş gibi görünüyoruz. Değeri dışımızda bir “şey”miş gibi değerlendiriyoruz. Oysa değer bir hâl olarak ortaya çıkar. Değeri davranışa, değişen davranışlara indirgemek anlamında söylemiyorum, fakat değeri hâlde görebiliriz. Bunun için değerlerden dışımızda bir “şey” olarak bahsetmekten çok, onları hâl edinmeye gayret etmeli ve değer aktarımının da bu yolla olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Değerler, onları yaşayanlar tarafından aktarılırlar.

        
Her çağda ve toplumda, sosyolojizmin emrettiği veya izin verdiğinin ötesinde insani ve yüce değerleri fark eden, onları talebeden ve temsil eden değer kahramanları, ahlak kahramanları, büyük adamlar hep vardır. Onlar sayesinde, medeniyet daha insani ve ahlaki bir ideaya doğru dinamik bir seyir takip edebilmiştir.

        
Şimdi, bugünün, bu dönemin, bu şartların ve bu insanın değerleri davranışa dönüştürmesi nasıl olacak? Sanıyorum bunun üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü öteki ile birlikte yaşamak, ancak asıl değerlere dayanan ahlaki bir birlikte-yaşama prensibi ile mümkün olacaktır. Aslında, birlikte yaşamanın ontolojik temeli; “birlik” yani vahdet prensibi, etik temeli ise “edeb”dir. Birlik prensibi, ötekini de kendim gibi bir ben varlığı olarak görebilmemin temelini sağlar. Edeb ise, kendine ve ötekine ihtimamı, bütün kâinata saygıyı.

        
Oysa biz bugün, birlemek, bir görmek yerine dünyayı anlamlandırırken, onu hep ikiye ayırmak eğilimindeyiz. Neden bunca çokluğun içinde yalnızca iki de daha fazlası değil, ya da neden bunca çokluğun ötesinde bir “bir”leştirme, “bir”leme gayreti göstermek yerine ikiye ayırıyoruz? Bu, uzun ve başka bir tartışmanın konusudur. Fakat ilk akla gelen, bunun böyle olduğudur ve belki de bu, düşünme konforumuz açısından böyle olmaktadır. Yani ikiye ayırarak düşünmek bir düşünme rahatlığı, kolaylığı sağlıyor olmuş olabilir. Kendimizi de bu ikiliğin bir yanına yerleştirmek, kendimizi anlamlandırmamız açısından bir rahatlık verir bize. Ve “biz”, bu ikiliğin hep iyi, doğru, güzel ve dürüst tarafında dururuz. “Öteki” de öteki tarafta durur. Böyle bir değerlendirme, hemen fark edileceği üzere, “ben”i kendi kendine hapseder. Öteki açısından öldürücü, yıkıcı, yok edici bir kimlik olur benlik. Ama unutulmamalıdır ki bu durum, “ben”i de yok eder. Çünkü, ben de öteki için ötekidir.

        
“Öteki, benim ötekimdir. Ben olmayandır. Benim gibi olmayandır. Dolayısı ile ortak bir noktamız yoktur, hatta öteki benim cehennemimdir” biçiminde bir karşılıklı öteleme ilişkisi kurabileceğim gibi, “öteki benim “ben” olma imkânımdır, onunla birlikte-var olurum. Bu durum benim var oluş koşulumdur” biçiminde bir karşılıklı yönelme ve çağırma ilişkisi de kurabilirim. Bu ikincisi, “ben”i “öteki” ile “bir”ler. Bunun için bende ve ötekinde var olan aşkın anlamı fark etmek gerekir. Bu “bir”leme tavrı, Batılı literatürde; Marcel, Buber, Levinas gibi düşünürlerden referansla algılanabileceği gibi, “tevhit” medeniyetinin insanları olarak, bunu kendi ontolojik-etik referanslarımıza dayanarak da rahatlıkla anlayabiliriz.

        
Bizim; dünyayı, kendimizi ve başkalarını algılayabilecek ve birlikte yaşamak için temel teşkil edebilecek bir tefekkür imkânımız olduğunu görüyoruz. Ontolojik olarak kendisini başkasından ayırmayan o insanın, etik olarak geleceği noktayı Yunusla yeniden hatırlayalım:

        
Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san
Dört kitabın mânâsı budur eğer var ise.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele