Okumadan Yazmak

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Geçen yıl, okur-yazarlık üzerine bir akademisyen arkadaşla yapılan mülakatı internet sayfalarında okumuştuk. Arkadaş tam bir kararlılıkla diyordu ki “Okumam kardeşim, okumam! Niye okuyayım, benim adım Arapça bir kelime ve anlamı da ‘yazıcı’… Adımın anlamı ‘okuyan’ olsa idi okurdum. Ama ben okumam, yazarım!”

         

        Hafızanızı yormaya, “yazıcı”nın Arapça karşılığını sözlükten aramanıza gerek yok. Arkadaşın adı “Namık” idi. O cümleleri “açıkgöz” lâtifesi olarak düşünmeyiniz! Bir gerçeği, mizah yoluyla daha çarpıcı hâle sokmak istiyordu. Onun kastı, akademisyenlerin kendi uzmanlık alanları dışında pek bir şey okumadığı idi.

         

        Doğru söze ne denir? El-hak doğrudur!

         

        Öyle akademisyenler tanırız ki doktora konusunun kaynakları yüzde doksan nispetinde arşiv belgesi olmalıdır. Ama o, öyle tozlu ortamlara girecek adam değildir. Birkaç hatırattan çırpıştırma ile yapıvermiştir doktorasını! “Arşive hiç girmedi mi?” diye hayret ifade ediyorsunuz. Arşivin önünden bile geçmemiştir. Tabiî, bir müddet sonra akademisyenlik hazreti kesmemiştir. Artık gerçek sıfatına kavuşmuştur: Yazarlık! Ama zamane yazarı mizahtan en ciddî meselelere, siyasetten “Güzin Abla” falı türünden karalamalara kadar akla gelebilecek her alanda yazar da yazar… Vatandaş tarihin kaydettiği en büyük İstanbul uzmanıdır. En usta, en uzman aşçı!

         

        - Azmanlığın aşçılıkla ilgisini kurabiliyorum da İstanbul’la ilgisinin “belge”si var mı?

         

        - Uzman dedim, uzman! Siz muradınıza göre anlamayın!

         

        - Okur mu?

         

        - Yapma canıııııım!.. Onun irşat edici konuşmalardan, bol köpüklü, balonlaştırılmış köşe yazıları döşemekten okumaya vakti olur mu? O artık bir enteldir, entel!

         

        - Peki akademisyenler arasından böyleleri çıkar da başka mesleklerden çıkmaz mı?

         

        - Çıkmaz mı? Daha âlâsı çıkar hem de!

         

        Kendisine sorarsanız, kütüphanesi son derece zengindir. Bu galiba doğrudur. Çünkü yıllardır kitaplar hakkında bir şeyler yazar durur. Böylesi bir yazma faaliyetinin eş-dost hatırını hoş tutma yanında, kitap biriktirmenin de bir usûlü olduğu açıktır. Çünkü böyle yazmak için onları okumak gerekmez, okumadan yazmak gerekir.

         

        Bir kere daha:

         

        Çok yazdığına şüphe yoktur. Ama onun okumaya hiç mi hiç ihtiyacı olmadığına da şüphe yoktur. Okumadan yazar. Hazret, özellikle kitaplar hakkında yazar. Kütüphanesinin zenginliği de buna dayanır.

         

        - Nasıl yazar?

         

        - Önce bir beylik cümle ile başlar.

         

        - Doğan?..

         

        - Beylik cümle gelince doğacak olan belli ki uzun bir yazıdır.

         

        - Sonra?

         

        - Sonrası malumdur ehlince… Hakkında yazdığı kitabın başında veya sonunda “içindekiler” kısmı yok mu?

         

        - Vardır herhâlde.

         

        - Bitti…

         

        - ?...

         

        - Bitti tabiî… Okumuş gibi kitabın şurasında şu var, burasında bu var diye başlar sayıp dökmeye. Hızını alamaz, yarım sayfalık (bazen bir sayfalık) alıntıyla köpürtür. Yine hızını alamaz…

         

        - Hızlan babam hızlan, köpürt babam köpürt….

         

        - Sayıp döktüğü aslında oradaki “içindekiler” listesinin alt başlıklarından ibarettir. Aldığı metinler de çoğu zaman “kel alaka” türünden. İşin iç yüzünü bilmeyen biriler hazreti Ahmet Midhat Efendi gibi “hezarfen bir münevver” sanır. Hâlbuki Ahmet Midhat Efendi onun yazdıklarını okusa, bu çiziştirmeleri belki de “tulumbacı beyanatı” sanırdı.

         

        Falan veya filan adamdan değil bir “tip”ten, bir “çeşit”ten bahsediyoruz. “Okumadan yazar” çeşidinden…

         

        - Kitap tanıtma için onu tamamen okumak mı gerekir?

         

        - Tamamen okuma şartı aramak hem bir insafsızlık hem de amaca uygun olmayan bir şey aramak olur. Aslında anladın sen onu!... Hiç mi hiç okumadığı kitaplar hakkında hüküm yürüten bir tipten bahsediyoruz.

         

        - Sen, çeşit/tip saydığın kimselerin yazısını okur musun? (Bıyıkaltı gülüşüyle “Seninki de okumadan yazmak mı yoksa?” demek istiyor)

         

        - Hadi bize de köpürttürme… Dedik ya anladın sen onu!.. Ama benim imzam kaç kere görülmüş ki bana inanasınız? Siz bana inanmayın! Hatta şu satırları, okumadan mı okuduktan sonra mı yazdığıma siz karar verin. Karar hususunda elinizde “hürriyet”iniz var! Bakın görün! 26 Aralık 2009-Cumartesi.

         

        - ?...

         

        - !...

         


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele