Sarılmak Üzerine

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Çocukluktan çıkıp gençliğe adım atarken, babam bizi etrafına toplayıp şöyle dedi:  “Ben bir memurum. Size bırakacak hiçbir mirasım yok. Yemeğiniz, sıcak eviniz ve okul ihtiyaçlarınız işte. Elimden gelen bu. Ya okursunuz. Ya da sıkıntıya “merhaba” dersiniz.” Biz dört kardeş tek bir şey yaptık: Derslere sarıldık.  Okullarda başarılı öğrencilerin aile yapılarına bakıyorum ve benzer şeyler görüyorum. Başarılı çocukların büyük çoğunluğunun ailesi az-çok okumuş, mal varlığı olmayan, orta halli bir hayatın mensupları. Hayatı kucaklamak için derslere sarılmışlar.

                                                      

         

        Öğretmen arkadaşım, okulda yöneticilik yapıyor. Eşinden yana çok dertli.  Mühendis ama işsiz eşi, kendini içkiye vurmuş, yalnızca içiyor, üç çocuğu ve hanımına problem çıkarıyor. Arkadaşım okuldan,  öğle arası eve gelip çocukların karnını doyuruyor, evin akşam yemeğinin hazırlığını yapıyor, sabah iş öncesi erken kalkıp evi temizliyor, çocukları okula gönderiyor ve tek maaş ile evi idare ediyor. Kavga büyümesin diye de eşinin sigara parasını cebine koyuyor.  Verdiği cep harçlığının içkiye gittiğini gördükçe de kahroluyor. Diyor ki:  “Çalışarak, yorularak dertlerimi unutuyorum.  Keşke yorgunluktan perişan olsam da,  tek gece yattığımda yorgunluktan uyuyakalsam… Ama yorgunluk bile kafamın içini boşaltmıyor. Uykuya hasret, sabahlıyorum…” Ve ben o evden taşınana kadar o hep evin ve okulun işine sarıldı dört elle.  Dertlerini unuttursun diye… Kimi de para-pul kazanmak, mal-mülk toplamak, evin üstüne ev,  paranın üstüne para, kesenin üstüne kese eklemek için, kazandıklarını da öteki dünyaya götürmek ümidi ile işe sarıldı. İşe sarıldığını söyledi ama aslında sarıldığı iş değil mal-mülk idi.   Ama hiçbir mal-mülk öteki dünyaya gitmiyordu“ Ölüm hak, miras helal”diyen geride kalanlar, “helal mirası” bir güzel yiyip içip keyfine bakıyordu.  Ve ben okumuştum ki hiçbir büyük servet, dört nesilden öteye kalmıyor,  yok olup eriyip gidiyordu. Karun’un vârisleri kimlerdi? Torunları neredeydi?

         

         

        Annem anlatıyor: “Memlekette bir ağa bir ev yaptırır, geçer karşısına, gururla bakar ve evi yaptırdığı ustaya  (1940’lı yıllar) sorar: “Bu ev kaç yıl dayanır usta?” “Elli yıl sağlam gider ağam.”  Ağa gerinerek cevap verir. Eh elliyıl sonra yıktırıp yenisini yaptırırım artık.”  Tam ertesi gün, cami minarelerinden bir sela verilir. “Ağa filanca, hakkın rahmetine kavuştu. Cenazesi…”   Annem devam ediyor. “Kimin sabaha çıkacağını ancak  Allah bilir. Ağa, bunu düşünmeden, gururla elli yıl sonrasını hesap etti. Ama Allah’ın hesabını işe katmadı.” Ağa,  hayata sarılmıştı. Ama her hayat bir gün bitecekti. Ölümsüzlüğü elde etmek ister gibi hayata sarılmak buydu.

         

         

        Peygamberimiz “yarın ölecekmiş gibi öteki dünya, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışın” diyor. Ama birini diğerine üstün tutmayarak…

         

         

        Ama başka türlüsü de vardı: ( Gazetelerden)  Çocukken sokaklarda yatıp kalkan, sahipsiz kimsesiz…  Bey, hayata dört elle sarılıp, kendini kurtardıktan sonra kurduğu “sokak çocukları” derneği ile diğer çocukların da hayata dört elle sarılmasını sağlıyor. İbretlik bir hayat ve amaç…  Sokak çocukluğu hayatından, köprü altından çıkmak için insanın hayata yalnızca dört elle değil, dişi ile tırnağı ile de sarılması lazımdı ve…   Bey bu işi başarmıştı.

         

         

        İsrail’den kongreden dönüşte, gün saydım, saat saydım. Ve sonra öğrendim ki ekipteki çoğu kişi benzer bir arzu ile yanmış: Uçağa binice, “vatan toprağıdır” diyerek THY’nin merdivenlerini öpmek. İnsanı bir haftada “vatan toprağına kurban olurum” dedirtecek kadar kötü bir davranış içinde idi, İsrailli görevliler.  Kerküklü Sadun Köprülü’de Türkiye toprağına adım attığı iki kaçışta da “Toprağa sarıldım, kucakladım, öptüm doyasıya” diyor. İnsan vatan diye toprağa sarılır.  Özler hasret kalır, toprağa sarılır… Bazen de toprak cömert diye hep verir diye  “o versin benim karnım doysun” diye toprağa sarılır… 

         

         

        Rahmetli Âşık Veysel:  “Karnın yardım kazma ile belinen, Yüzün yırttım tırnağınan elinen, Yine beni karşıladı gülünen… Her türlü istediğim topraktan aldım…” diyor.  

         

         

        Önce vatan diye, sonra karnımız doysun diye… Sonra toprağa bir daha sarılıyoruz. Ölü bedenimizi örtsün diye… Aslında sarıldığımız toprak mıdır, kefen midir bilinmez?.  

         

         

         İyi ki de yine toprağa sarılıyoruz. Kokmuş, çürümüş bedenimizin kokusu ve görüntüsü, bizi iyilikle yâd edecek yakınlarımızın duasını bile bize çok gördürürdü.  Ve Aşık Veysel yine ilave ediyor: “Bütün kusurumu toprak gizliyor.”  

         

                    Vatanımıza hain eli uzanınca, kahpe PKK kurşunu sıkılınca, bayraklarımıza sarıldık, balkonda, camda, arabada, elimizde, gönderimizde. “Biz buradayız, sana karşıyız, vatanı sana bırakmayız, el-ele, kol- kola, omuz- omuzayız” demek için. “Vatan demek, bayrak demektir” demek için. “Bayrak inmez, vatan bölünmez” demek için.

         

         

        Sonra da al bayrağımıza sarılmış şehitlerimizin peşinden şehitliğe gidip dua okuduk. Ama başımız eğik, omzumuz düşük durmadık. Bayrağımıza sarılmış şehitlerimizin ruhunu incitmemek için dimdik ayakta durduk. Önlerinde asker selâmı verdik.  Sonra da sarıldığımız bayrağımızı, bayrağa sarılmış şehidimizin, mezarındaki direğe diktik: Burada bir vatan evladı, şehit yatıyor diye.

         

         

        Önce erken gençliğimizin deli rüzgârları esti başımızda, aldık elimize kâğıdı kaleme sarıldık…  Şiir yazdık, dörtlükler yazdık,  sevdiğimize aşk mektupları yazdık. Babamız anamız, kırık karneyi görünce yedik azarı,  kaleme sarıldık yine, sınava çalıştık. Vakit geçti, okul bitti, devlette bir memur, dükkânda bir esnaf olduk, aldık elimize kâğıdı,  sarıldık kaleme ya evrak doldurduk, ya vergi kâğıtları, ya da veresiye defteri… Canımız sıkıldı, kafamızın tası attı, “bu düzeni değiştirmek lazım” dedik. Kızdık-söylendik, sarıldık kaleme, devlete, gazetelere şikâyet mektubu yazdık.  Ta ki yaşlanıp, umutlarımız kırılıp, “böyle gelmiş, böyle gider”  diyene kadar. Yorulduk, usandık uğraşmaktan, ya vazgeçtik oturduk. Ya da sarıldık yine kâğıda kaleme, hatıra yazdık, roman yazdık, ya da ilk gençliğimizi hatırlayıp şiir yazdık.  Nadiren bu hayat bizi gerçek bir şair ya da yazar yaptı… O zaman da ilham perisi gelince sarıldık kaleme. En masum sarılışlardan biri idi kaleme sarılış.

         

         

        Gençtik, toyduk, içimiz kıpır kıpırdı. Âşık olduk, ayaklarımız yerden kesildi, başımızda kavak yelleri esti, gözümüz “o”ndan başkasını görmedi. Hele de gönderdiğimiz bir mektuba, selama, bir kurutulmuş çiçeğe olumlu cevap alınca, dünyayı unuttuk… Önce onun aşkına, sonra ellerine sonra ince beline sarıldık.  Ta ki yeni bir aşka-sevdaya yelken açıncaya,  ya da onu unutuncaya kadar…

         

         

        Dostumuz vardı, kara gün dostu… En umutsuz anda, dost elini uzattı bize, tuttu elimizden. Önce o bizim elimize sarıldı. Sonra da biz onun ellerine. Minnetle, unutmamak üzere, iki eline birden sarıldık, becerebilirsek öptük, eğer izin verdiyse. Dost eline sarılmanın mutluluğunu yaşadık.

         

         

                                                                             

        Gurbet elde çalıştık çabaladık, ya da vurduk kendimizi gurbet ele, aileden atadan uzakta özgürlüğümüzü yaşayacağız diye. Kaçmak kurtulmak değildi. Bilakis aslında esaretti,  yabancılığa, sahipsizliğe, yalnızlığa.  Ve yuvayı özledik, atamızı-anamızı özledik. Döndük geriye. Anamızın sıcak kucağına sarıldık, bacımızın boynuna… Anamıza-bacımıza aslında ailemize sarıldık.

         

         

                                                                             

        Gün geldi, çoluk çocuğa karıştık. Evlat nedir, anladık. Anamızın bizim için çektiği kaygıyı, döktüğü gözyaşını. Yatağında mışıl mışıl uyuyan bebeğimize, yolda yürürken sıcak-küçük yumuk eline sarıldık. En çok da kucağımıza alıp sarıp sarmaladık onu, dünyanın derdinden, kötülüğünden korunmak istercesine bağrımıza sokar gibi… Yavrumuza sarıldık.

         

         

                                                                             

        Lise son ya da üniversitenin başındayım. George Orwell’in 1984’ü elimde. Bir ömür kadar uzak geliyor 1984 yılı. Oysa bulunduğum yıl ile arasında 10 yıl bile yok. Dünyanın komünist bölümünde, bir adam hanımına sarılır. Yönetim, içinde birazcık sevgi kırıntısı gördüğü bu sarılıştan dolayı “yoldaş”ı hapse atar. Çünkü bu sistemde duygu olamaz.  Bir erkek sistemin,  evlenmesi için uygun gördüğü kadınla, yalnızca sisteme “yoldaş” yetiştirmek için sarılabilir. Duygu burjuvazi işidir, suçtur.

         

         

        Yıllar geçti, takvimler önce 1984’ü sonra 1994’ü sonra da 2004’ü gösterdi. Yıl 2007-2008’e geldi. Toplum bir garip oldu. Sevgiyle sarılan birçok yuva da vardı, yalnızca “aşk yapmak” için sarılışlar da. Ama bir internet sitesi 1984’ü hatırlatırcasına “hanıma sarılmak” tan bahsetmeye başlamıştı!  Kanıma dokundukça dokunan, bir sarılıştan…

         

         

        Toplumumuz da bir garip olmuştu. Sevinince silaha sarılır olmuştuk.  Sevincimizi tabancamızdan çıkan kör kurşunun öldürdüğü bir bedenin cenazesi ile birleştiriyor, ama uslanmıyorduk. Üzülüp kızıyor “Asacaksın kırk-elli kişiyi bir meydanda bak bir daha oluyor mu böyle şeyler” demenin ispatı için karımızı, sonra ortada perişan olmasın diye çocuklarımızı, kızdığımız ana-baba-kardeşimizi,  bizimle evlenmeyen dostumuzu, kızdığımız ortağımızı, bize yol vermeyen şoförü, azarlayan patronumuzu… Öldürmek için silaha sarılıyorduk.

         

         

        Toplumca sinirli, öfkeli, mutsuz, huzursuz olmuştuk ve silaha sarılmaya başlamıştık,  ama silaha kahpece sarılanı da,  askeri vuranı da, masum yavruyu öldüreni de gördük.

         

         

                                Bir klinik şefi arkadaşım anlattı: “Tesadüfen PKK’nın internet sitesine girdim. Okuduğum şeyi burada söylemeye hicap duyuyorum. Öfke duyuyorum.” Ama ısrarımızla, okuduğu cümleyi söyledi: “Silaha sarıl. Silaha sarılamıyorsan karına sarıl”.

         

         

        Aklıma bir hastam geldi. Güneydoğu’nun bir uç noktasından gelen gencecik hastayı kayınpederi anlatıyor: “Bunun bebesi olmuyor.” Kıza sordum: “Hiç mi gebe kalmadın?”  Kayınpederi cevapladı onun yerine:  “Beş bebesi var da, altıncısı olmuyor.”

         

         

        Ha 1984’deki yoldaş doğurtmak için duygusuz sarılış, ha PKK’nın telkini ile nüfus artırmaya yönelik sarılış. Çok mu farklı idi?

         

         

        Bu gerçeği yeni mi öğrendik. Hayır. Dillendirilmeyen, bilinen bir gerçekti. İnsanın karşısına açık-seçik çıkınca soğuk tokadı yüzümüze yiyorduk yalnızca…  

         

         

        Bu sözden sonra vücudum, beynim korkunç bir öfke ile sarıldı.  Titredim, sinirlendim; Sinir nöbeti sardı her yanımı. Etrafıma baktım, her yer gaflet uykusundaki vatandaşım ile sarılı idi. Pazara çıktım, pazarda;  sokağa çıktım,  sokakta;  beni kazıklamaya çalışan pazarcı ile değnekçi ile sarıldı her yanım.

         

         

        Görevli gittiğim Diyarbakır’da da yolda yürüyemiyor,  Ulu camiye giremiyorduk. Etrafımız sayısız dilenci çocuk ile sarılmıştı çünkü. Elime gazeteyi aldım, iyi bir haber görürüm diye, ama bikinili kızlar, sosyete güzelleri, cinayet haberleri sarmıştı her yerini…  Hava gri idi, bulutlar yoktu, susuzluk haberleri sarmıştı havayı… Televizyonu açtım,  Gazze’ye İsrail askerleri girmiş, sivil yerleşim yerlerinin etrafını sarmıştı, 60 (sonra belki 100) kişiyi öldürmüştü. Filistinli açtı, ilaçsızdı, sahipsizdi. Ve havayı açlık korkusu ve kokusu sarmıştı. Ve de ölen yirmi günlük bebeğin ölüm kokusu… Karabağ’da yine kan akmaya başlamıştı, etrafı ermeni çetecilerin sardığını söylüyordu haberler. Ve gazete ile dergi köşelerinde dikkatli gözler diğer bir sarmalayışı  anlatıyorlardı:  Hristiyan  Kürtler ve PKK’lılar Nahçıvan ve Karabağ’a yerleştiriliyor ve Türkiye’nin etrafı sarılıyor, ablukaya alınıyordu.

         

         

        Silaha sarılın, silaha sarılamazsanız karınıza sarılın.

                               

                                           

        Kahpe sarılış devam ediyordu. PKK, PKK olmadan önce bu vatanın suyunu içiyor, ekmeğini yiyor, vergisini vermediği, ama vergisini verenin alın teriyle yapılan yolunu, elektriğini,  hastanesini kullanıyor, sonra da ekmeğini yediği bu sofraya (vatana) bıçak sokmak için silaha sarılıyordu. Cebinden ödediği vergi ile aydınlattığı bu topraklarda, yaptırdığı yolda, kendisine kurulmuş tuzağa mayına basan askerim, kahpe kurşuna siper olan askerim de sonra bayrağa sarılıyordu.

         

         

        Bu sarılış yetmiyordu, yeni kahpeler yetişsin diye karısına sarılıyordu hainler…

         

         

        Benim saf vatandaşım, vatan evladım benim milletim ise,  karısına sevgi ile sarılıyor ve Allah’a dua ediyordu: Hayırlı evlatlar versin diye, Allah’a iyi kul, vatana yiğit asker olsun diye. Okusun, öğrensin vatana ihanet etmesin, iyi evlat olsun diye.  Çalışıp çabalıyor,  işe sarılıyor evlat yetiştiriyordu. Silaha sarılmak için ise yalnızca hainin karşına çıkma zamanını –askerliği bekliyordu. Asker ocağına gitmek için asker kınası yakıyor, sırtına aldığı bayrağa sarılıp fotoğraf çektiriyordu. Benim vatan evladım, yolları tahrip etsin, dükkân taşlasın, araba yaksın diye değil, vatanı korusun diye çocuk doğurdu, sonra da onu vatana kurban olsun diye kınaladı, asker ocağına yolladı.

         

         

        Vatandaşım işe sarıldı, vatan kalkınsın diye…

        Vatandaşım hanımına sarıldı,  sevdiği için, hayırlı evlatlar yetiştirdiği için…

        Vatandaşım kaleme sarıldı,  kâğıda sarıldı, kitaba sarıldı, iyiyi öğretmek, öğrenmek için.

         

         

         

        Kimi sanatçı(!) bozuntularının şiir kitaplarında yazdığı “Vatanım senin için dağa çıkamıyor, silah tutamıyorum, ama ben de kaleme sarılıp sana şiir yazıyorum.” diye yazmak için kaleme sarılmadık biz.

         

         

        Tokmak kafama vurmaya devam ediyor:

        “Önce silaha, silaha sarılamıyorsan karına sarıl”

         

         

                    Uyan ey milletim uyan…

         

        Aklımıza başımıza almanın zamanı geçti bile. “Tek çocuk iyi eğitim” bencilliğinden kurtulup çok çocuk için, iyi vatan evlatları için, iyi insan için ailemize sarılmak zorundayız.

         

         

        Fazla açık mı oldu ifade! Olsun. Biraz da açık olsun. Yeter ki aklımız başımızda bulunsun.

                   

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele