Türk, Türkiye ve Modernite Üzerine

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Geçen Yıllar, aşınmış elbiseler içinde,

        Bize eğiliyorlar göklerin balkonundan[1]

         

         

        Bir toplum kendi milli adı ve dilini, kültürel kimlik ifadesi babında söylemede mahkûm duruma düşmüşse o milletin hayatında önemli bir kırılma, hafızasında ciddi bir yıpranma husule gelmiş ve iradesi tehlikeli ölçüde mefluç olmuş demektir. Bilincindeki zincirlerin halkası dağılmış olan bu toplum millet olma vasfını yavaş yavaş kaybettiği gibi ruhunda yaşadığı dejenerasyonlarla da var olma imkânlarından yavaş yavaş mahrum kalmaya başlar. Millet denilen halita, zaman ve mekân içerisinde kültür oluşturmayı başarabilen, kendine özgünlük var edebilen, ortak manalar çizgisinde hayatını anlamlandırabilen, müşterek değerler için yaşayıp aynı değerler için var olan ve yok olan, maddesinden manasına kadar tüm cevherlerini kendincesiyle şekillendirip buna bir de üst medeniyet ziyneti giydirebilen ve ötekiyle sağlıklı bir birlikte yaşama kültürü oluşturabilen bir manzumedir. Bu yapı şüphesiz kendi içinde olmaktan çıkıp kendisi için olmayı temsil eden bir hayatiyeti temsil eder. Düşünen, eyleyen ve var eden, var ederken var olan bir yapıdır bu.

         

         

        Tarihin içinde uzun bir süreci anlatan bu tanım, şüphesiz bir kültürleşme sürecini ve bazı hallerde nihayeti itibariyle tükenmişliği bazı hallerde ise aktüaliteye kendisini aktarabilmeyi ifade eder. Aslında aktarılan soyut bir madde değil cevhere dair bir şuur dizgesidir. Vatan denilen varlığı somut ama anlamı mücerred bir varoluş alanında eyleyen insanın bir devam hikâyesidir bu. Bu varoluş kendine verdiği adla yükselir ve kendince diliyle ifade ettiği varlığıyla ortaya çıkar. Bu yapı homojen bir varlık yığınından ziyade kendi standart varlığı içine başka renkleri de rapt edip yaşatmayı bilmiş bir oluştur. Ancak bu içine katış farklı olanı eritmek ve tüketmek değil ona kendisi olarak kalma hayatiyetini bahşetme anlamını içerir. Bu açıdan Türk kelimesi medeni düzeyde bir temsil alanı olabildiği için geçmiş dönemde kurulan devletler pek çok farklılığı bir arada yaşatabilmişlerdir. İslam bu birlikteliğin harcı ve birleştiricisi olmuştur. Bu noktada geçmişte farklılıkların bir arada yaşayabilmesi Türk kelimesinin var olmamasından değil birleştirici ve medeni anlamda bir kabul alanı haline gelmiş olmasındandır. Bu haliyle Türk kelimesi artık bir kabile ya da milleti tanımlamanın üzerine çıkarak çoğunluğun ifade edildiği bir hamuleyi anlatır olmuştur.

         

         

        Burada varoluş imkânları herkes için belli bir anlam ve düzeyde gerçekleşmiştir. Tarihsel süreç bu gelişimi değişik fonksiyonlarla idare etmiş ve modern zamanlara ulaşılmıştır.Bugün bir haksız yapı sökümle, Türk kelimesi sıradan bir etnisite veya alelade bir halk yığınını ifade eder duruma düşürülmek istenmektedir. Tarihsel süreçteki arızi bazı haller sanki esas imiş zannı oluşturularak bir yapı söküm hatta kavramsal yıkıma gidilmektedir. Bu yapılırken de Ermeni meselesi gibi bazı travmatik haller safsatacı bir genellemeyle günümüze taşınarak bir hesaplaşmaya girişilmektedir.  Burada oluşturulmak istenen algı, Türk kelimesi ve ona bağlı yapının menfi bir anlamı ihsas ettirmesidir. Kendileri her türlü ırki mensubiyetlerini hoyratça haykıranlar bu kelimenin çağrıştırdıkları üzerinde adeta bir karabasan algısı yaratarak milletin azmini kıracak, bölecek ve kolayca ötekileştirilecek bir hale getirmektedirler. Bunlar en basit ibaresi ile “yüzleşme” ve “travma” edebiyatı ile kendi sanal tarihlerini gerçek kılma endişesi taşımaktadırlar. Bu noktada oluşan kavram kargaşası dün, bugün ve yarın arasındaki hattı kırarak harici ve dahili bedhahlara operasyon şansı vermektedir. Bir millet kendi vatan ve devletinde kendi adı ve dilini söylerken suçluluk algısına kapılıyorsa kendi varoluş imkânlarını sorguluyor demektir. Bunun ötesinde tarihiyle yaşatılan travmatik ilişkiyle de şuur zincirleri kırılarak ortalıkta gezen bir yığın haline geliyor demektir. İnanç dünyasına dair yaşadığı despotizmlerin söylemiyle özgürlük kavramını kirleten kimi düşünce akımlarının tesiriyle de ruh hayatı adına zulmet zindanlarına düşüyor demektir. Hülasa bu insanın yapısı sökülerek yani bir inşa süreci yaşıyor demektir. Bunu yaşatanlar milletin uğradığı haksızlıklar ve kıyımları onun kendi dünyasının dışından var edilen haller olmasının şuurunu örterek içeride gerilim ve itiş kakışı körükleyerek sürüyü gütmektedirler. Hiçbir milleti ötekileştirmeyi bilmeyen bir millet hafızası yozlaştırılarak, cihan harbi yıllarında  Balkanlar ve diğer bölgelerde yaşanan kanlı travmalarla bir öteki inşasını can vererek öğrenirken bunu hala öğrenememiş herkesi Yunus gönlüyle bir gören Mevlana diliyle gel! sadasıyla çağıran bir milleti, yeni travmalarla yeni yabancılaşmalara itmektedirler. Şeyleşen ve yabancılaşan bünyeden bir canavar çıkması muhtemeldir. Zira Nietzscheci açıdan bakarsak kendi milli varlığı ve inancına bağını yitirmiş olan bir zümre Darwin’in peşinden sürüklenecek ve savaştan savaşa insanlığı sürükleyen insan gibi vahşileşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

         

         

        Maddesi ve manasıyla erdemlerini yitirmiş bir yapının değer üretmesi söz konusu olamaz. Milletin varoluşu bu bahisle gözden geçirilmelidir. Zira konuya yaklaşım aynı kadın erkek ilişkisindeki primitif maddeci yaklaşım düzeyinde gerçekleşmektedir. Konu değer ve ahlak üzerinden değil de manası ve medlulü olmayan kuru kavramlar üzerinden yapılmaktadır. Kadın erkek eşitliğinden bahsetmek yerine aklımızı kadın ve erkeğin değer üretimi performansına diksek tartışmaların ne kadar basit düzeyli olduğu ortaya çıkacaktır. Örneğin beş öğrencinin olduğu bir sınıfta tarih dersi esnasında sınıfta bulunan erkekler ve bayanların bir cinsiyet özelliği taşımaktan ziyade bir bilim insanı olma durumuna geldikleri ve dersin konusu hakkında en yüksek değeri üretenin üstün olacağı mülahazasını terk edip bu sınıftaki baylar mı üstün bayanlar mı gibi bir deve güreşi sorusu ve zeka düzeyiyle olay irdelendiğinde mantıksal olarak çarpık bir durum ve didişmenin ötesine gidemeyen bir fikir curcunası ortaya çıkacaktır.

         

         

        Önemli olan hayatın bağlamında üretilen değer noktasındaki durumlardır. Bu noktada etnik kimliklerde bir tanıma ve tanışma kodu olmak ve bir kimlik anlatımı olmanın ötesinde toplum hayatında değer noktasından düşüncelerimizi meşgul etmemesi gereken bir konudur.

         

         

        Millete mensup olmak önemli ve asil bir duygudur. Kutsal bir duygudur. Değerli bir duygudur. Ancak bir milleti değerli kılan salt varoluşu değil o kimliğin ürettiği değer yüksekliğidir. Kavramlara analitik yargılarla bakmak onları sadece açıklar, ama onlar hakkında bir şey öğretmezler. O kavramın tanımı içindeki şeyleri anlatmak bilgimize yeni bir şey katmaz sadece o kavramı açıklar. Buna karşılık, sentetik yargılar bilgimizi “genişletirler”, ‘çoğaltırlar’; çünkü bunlarda kavramamızın dışına çıkıp onu başka kavramlar ile birleştiririz (synthesis), onunla başka kavramlar arasında bağlantılar kurarız. Bu noktada Türk kavramının analizi yapılırken eğer etnisite temelli analitik bakış açılarıyla konuşursak onun özündeki ve kavramındaki gerçeğe ulaşamayız. Sentetik bir yargı ile bu kavramın tarih içindeki diğer kavramlarla bağını ve durumu incelediğimizde ise bu kavramın tarihsel, kültürel ve aktüel bağlamlarını çözüp nasıl bir geniş anlamı içerdiğini görmek mümkündür. Bu nedenle paradigmanın dönüşmesi için mantık ve söylemin düzene gireceği bir bilgi alanından işe başlanması zaruridir. Nicelik olarak Türk kavramı sadece bir sayısal varoluşu mu ifade eder? yoksa niteliksel bir yapıya ait bir alan olarak gerçeklik ve doğruluğu başka alanlara da taşmış bir üst kavramı mı? İşte bu noktada kendisini bu isme müntesip sayma asabiyesi bir iç boşaltma operasyonu ile dekonstürüktiv bir ameliye ile analtik düzeye indirilip sentetik bağlamlarından koparılarak içindeki varoluş durumu başka bir anlamsızlaşma çizgisine mi çekilmektedir. Kavram bir yapı bozumla bir iktidar söylemi tarafından iğdiş edilerek ötekilerin yanında mahkum ve ötelenmiş hale mi düşmektedir? Bugün Türk kavramı, gerek tarihsel bazı travmalarla (ermeni meselesi gibi) yüzleşme gibi kavramlarla tartışılır hale getirilerek yapı söküme uygun hale getirilmekte; ardında boşalan alana başka bir kavram konularak (Ergenekon davasındaki anti demokratik halle örtüşen bir kurgu ya da Kürt meselesi denilen durumda militarist duruşun suiistimaliyle) yapıya olduğundan başka bir şey yüklenerek kavram rekonstürüktiv bir düzene tabi kılınmaktadır. Sorun sadece bir kavramın yıkılışı değil bir tarihin ve kültürün sağlayacağı olumlu aktüel sonuçların imkânsızlaştırılmasıdır.  Burada üst bir iradenin var olma imkanı yok edilerek bilinç, coğrafya ve ruhlar parçalanmakta değerler üzerinden yaşamaya alışmış bir coğrafyanın insanları nicelikler üzerinde analitik düşünmeye zorlanmaktadırlar.

         

         

        Vatan ise varlığı somut ama anlamı soyut değerler anlatır. Ona verilen adlar da onda yaşayana dairdir. Türkiye kavramı da bu cümleden olarak Biladu’r-Rum’un fethinden hemen sonra yine öteki hafızalarda ve kalemler tarafından coğrafyanın ve nüfusun aldığı yeni yapıdan dolayı verilmiştir. Turcia veya Turcomania bize bunu anlatır keyfiyettedir. Burada modernite, milliyetçilik, üniterizm gibi çağdaş oluşumların bir etkisi de yoktur. Dolayısıyla bu ad varoluşunu bunlardan almadığı gibi varlığını sürdürmesi de bunlara bağlı değildir.Burası 1923’te bu adı almadığı gibi siyasi ve ideolojik sebeplerle de kendisine bu ad verilmemiştir. Bu keyfiyeti görmek istemeyenler “Türkiye” adına bir “li” eklemekle modern anlamda kuru bir mensubiyet anlamı kurgulayabileceklerini sanmaktadırlar. Halbuki Türkiye kavramı bir coğrafyaya giydirilmiş modern bir deli gömleği değildir. Bilakis coğrafyanın özene bezene üstüne aldığı bir varoluş sürecinin adıdır. Aktüel bazı yaklaşım ve yorumlarla bu anlamı bozmak da mümkün değildir. Türkiye adı Türk kavramının burada varoluşunun tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunu kendi modernite çöplüğü akıllarından farklı düzeylere indirgemek isteyenlerse sadece hep eleştirdikleri o travmatik zorlamaları kendileri yapmaktadırlar. Kültür varlığın eviyse ve vatan bu evin adıysa ve bu vatanın adı o varlığın simgesiyse “Türkiye” kavramı “biz” oluşumuzun “bir” oluşumuzun “iri oluşumuzun ve “diri” oluşumuzun bir senedidir. Bunu değiştirmek çabası her şeyden önce bu topraklardaki uzlaşmaya yapılmış bir yapı-söküm faşizmidir. Bir iktidar ve menfaat çevresinin kurguladığı bir dil alanı ile hakikate tekabül eden bir varoluş alanının gerçekliğinin değiştirilmesi mümkün değildir. Çünkü Türkiye kavramı klasik olarak tarihsel ivmesini 1071’de almaya başlamış, Miryakefalon ile tespit etmiş ve 1923’te bunu modern dünyaya ilan etmiş olan bir yapıdır. Bunun oluşturduğu kültür bir etnik daralmayı değil bir kucaklaşmayı temsil etmektedir. Bu kucaklaşma etnik ve dini alanda Türk’ün var olduğu her yerde gerçekleşmiştir. Bu bakımdan bu kavramdan oluşan Türkiye bir ebru misali bu toprakların varoluş anlamıdır. Mısır Memlûkleri’nin devletlerine verdiği ed-Devle et-Türkiyye kavramı nasıl bir anlam manzumesini anlatıyorsa Türkiye’deki bu adlandırma da bu noktada ortaya çıkmıştır. Bu noktada Türkiyeli olmak bir mozaiğin anlamsız bir parçası olmak değil bilakis Türk olmanın ve onun anlam çatısında oluşan yaratılanı yaratandan ötürü sevmek felsefesiyle şekillenen felsefede herkesi kucaklama anlayışının tarihi ve kültürel süreçteki aktüel bir sonucudur. Bu yapı ötekileştirici, yok edici, asimile edici değil kendi anlam çerçevesi içinde var edici bir anlayıştır.

         

         

        Dünyamızın bugün yaşadığı travmaların esas mesullerinden biri şüphesiz şu sözde yeni modern ve modernitedir. Modernitenin hak kavramı yerine güç kavramını, dayanışma yerine çatışmayı, erdem yerine menfaati ikame eden, ontolojik mahrumiyeti ve epistemolojik maluliyetinden kaynaklanan yetersiz hali bahsedilen kavram kaymaları sebebiyle toplumlardaki farklılıkların uzlaştırılmasını değil ya bastırılmasını ya ötekileştirilmesini, veya  yapısını sökerek başkalaştırılmasını ön görmüştür.

         

        farklılıkların birbirini anlaması ve hazmetmesi ötekini maddi varoluş kaynakları üzerinden değil müşterek değer sistemleri zaviyesinden değerlendirmesine bağlıdır. Türk kelimesi ürettiği değer sistemiyle bunu başarabilmiş ve ad düzeyinden kavram düzeyine yükselebilmiş nadir milli adlardandır.Bu noktada bugün tahribine çalışılan “Türk” kavramı asırlara vabeste bir birliktelik kültürünü anlatacağı yerde içine tıkıştırılmaya, üzerine zorla giydirilmeye çalışılan modernite artığı bazı maluliyetlerle etkisiz ve anlamsız bırakılmaya çalışılmaktadır. Her toplum ve tarihte görülmesi muhtemel, insanlık tarihinde çok daha ağırları olan bazı arızi hallerin bir “yüzleşme” ve “hesaplaşma” diyalektiği ile despotik bir sorgulama aklının cenderesinde sindirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Modernite kendi “şeyleştirici” cenderesinde bizim dahi kullandığımız modern dil ile gelenekselle olan bağı mefluc ederek kendileştirerek, ama bünyeyi de mahvederek eylemini icra etmekte ve Nietzschevari  nihilizmlere davetiye çıkarmaktadır.

         

         

        Bir ülke maddi ve manevi meselelerinin her türlüsü için "öğretilmiş çaresizliklerin" kıskacına alınmış ve eylem alanı haline gelmişse o ülke, o dünya ve o çağ bütün varyantlarıyla zulme taraftar demektir. Millet hayatını bu kıskaçlardan kurtarmaya çalışan tüm gayretler bu noktada bataklıkta çırpınan bir zavallı olmanın ötesinde bir anlam doğurmayacaktır. Mamafih bundan daha vahim olmak üzere adalet ve erdem ölçülerini yitirmiş bir çağda insanın esamesi okunamaz. Adalet fiilin görmesi gereken doğal karşılık ise erdem bu yerin vasatını ifrat ve tefriti belirleyen değerdir. Değerler değersizleşip eksenleri kaydığında geriye kocaman bir kaos kalır. Milletlerin varoluş anları kaoslarını bir düzene kavuşturma çabasından netice aldıkları anlardır. Bunu başaran milletler hayatlarındaki dönüşüm ve uyum sürecini başarıyla tamamlayabilmiş olanlardır. Bu noktadan çaresizlikler ve değersizlikler milletimiz adına aşılması gereken sorunlardır. Bunların aşılması ise Prometevari bir eylemle bir bilginin var edilerek karmaşanın düzene kavuşturulması meselesidir. Ancak bu süreçte millet varoluşunu sermayenin etikten mahrum varlığına emanet etmiş ve bilgisini hak ve irfan yerine para ve kalabalığın sığ gücüne sıkıştırmış ve etiğini estetik ve sonsuzluk ihtirasından değil de kuru mantığa emanet etmişse, görünür bir cismi temsil etse de o güruh milletten ziyade pazarın bir sürüsü olmanın fevkine çıkamaz... Bu sebeple oryantasyon cihetinde yeni bir mantık, yeni bir dil ve yeni bir sözle işe başlanması, mevcut tarihi tökezlemelere karşı eylemsel bir nihilizm yaşamak adına ironik bilincin gelişerek plastik bir güçle yeniden yola koyulması adına önemlidir. Bu noktada elbette inançlarımıza gösterdiğimiz sözel etki, tepki ve inancımızın kendisi kadar inançlarımızın da bizi ne yaptığı ve nasıl yaptığı da önemlidir. Kendi olarak var olmaya azmetmiş bir milletin başkaları olarak yaşamaktan ya da başkalaşarak yaşamaktansa ironik bir bilinçle, estetik bir tavır takınarak kaosunu nizama dönüştürme iradesi ortaya koyması beklenen tepkidir. Bu da sözlerinde olanın eylemlerinde ne kadar gerçekleştirebildiğiyle ilgi bir keyfiyettir. Sonsuz varlık dünyasına, unutulan ve yitirilenlere yeniden bir yolculuk zihninde, gönlünde ve daha önemlisi eyleminde yapılacak bir seyahat, muhakkak ki samimi bir tavırla yerini bulacaktır. Milli akıl, milli estetik ve milli eylem şüphesiz milli bir varoluşu yeniden millet hayatına indirecektir.

         

         

        tüm varlığım karanlık bir âyettir benim

        seni

        kendinde tekrarlayarak

        yeşermenin ve çiçeklenmenin sonsuz gündoğumuna götürecek

         

         

        ben bu âyette senin için ah çektim, ah!

        Ben bu âyetle

        Ağaçla ve suyla ve ateşle bütünleştirdim seni[2]

        *******************************************

        Sonsuzca tutuşturur sevgim kendini

        Zorunluluk ateşinden yalnızca.

         

         

        Zorunluluğun kalkanı!

        **********************

        Varlığın en yüksek yıldızı!

        -         hiç bir dileğin erişemediği,

        Hiçbir Hayırın kirletemediği,

        Varlığın sonsuz Eveti,

        Sonsuza dek Evetinim ben senin:

        Çünkü seviyorum seni, ey sonsuzluk-—

         

         


        


        

        [1] Walter Benjamin, “Baudlaire’de Bazı Motifler”, Son Bakışta Aşk, (Haz. Nurdan Gürbilek), İstanbul, 2006, s. 143.


        

        [2] Furuğ Ferruhzad, Yeryüzü Âyetleri, (Çev. Makbule Aras), İstanbul, 2008, s. 85.


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele