Arif Nihat Asya’nın “Naat”ı Üzerine Bir Tahlil

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        İslâmiyet sonrası Türk edebiyatının ana konularından biri Hz. Peygamber’dir. Başta “Na’t” olmak üzere “Esmâ-i Nebî, Mucizât-ı Nebî, Gazavât-ı Nebî, Ahlâku’n-Nebî, Hicretü’n-Nebî, Vefâtü’n-Nebî, Hilye, Siyer, Mevlid, Miracnâme, Şefâatnâme, Kırk Hadis, Yüz Hadis, Bin Hadis” adı altında kaleme alınan binlerce manzum veya mensur eser, bunun açık delili olmalıdır. Bunlardan, milletimizin İslâm diniyle müşerref olmasından sonra şiirimizde yer almaya başlayan “na’t”lar; bütünüyle Hz. Peygamber’in övgüsü ve ondan şefaat isteği çevresinde vücut bulur. Hemen her divanda bir veya birkaç na’t bulunduğu gibi, tasavvuf ve halk edebiyatı sahasındaki şairlerin manzumeleri arasında da na’t/na’tlar yer alır. Bu arada çok sayıda na’t yazan ve kendilerine “na’tî” mahlasını uygun bulan (Na’tî Mehmed, Na’tî Mustafa, Gelibolulu Na’tî) şairlerimiz de vardır.

         

        Söz konusu gelenek, -kimi şairlerden ilgi görmese ve her şiir kitabında yer almasa da- Tanzimat sonrası Türk şiirinde de önemli ölçüde yaşamaya devam eder. Ziya Paşa, Muallim Naci, Recaizâde Mahmut Ekrem, İsmail Safa,  Ali Ekrem, Hüseyin Siret, Mehmet Âkif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Halil Nihat Boztepe, Bekir Sıtkı Erdoğan, İsmet Özel, Turgut Uyar, Yahya Akengin, Erdem Beyazıt, Dilaver Cebeci, Bahattin Karakoç, Nurullah Genç, Hüsrev Hatemi, Ali Ulvi Kurucu, M.Fethullah Gülen, Yaman Dede, Ali Akbaş, Ahmet Efe, M.Akif İnan, Bestami Yazgan vb. isimler. Tanzimat sonrası Türk şiirinde -bazı manzumelerin isimleri na’t olmasa da- na’t geleneğini sürdüren isimlerden bazılarıdır.

         

        Tanzimat sonrası Türk şiirindeki na’t, kimi şairlerde büyük ölçüde geleneğe bağlı olarak hayat bulurken pek çok şairin kaleminde önemli ölçüde değişmiş; muhteva, şekil, dil ve üslûp bakımından “yeni” bir kimlikle okuyucu karşısına çıkmış ve çıkmaktadır. Çözümlemeye çalışacağımız Arif Nihat Asya’nın Naat’ı[1], muhteva, şekil, dil ve üslûp bakımından “yeni” olan na’t örneklerinden birisidir.

         

***

 

        Arif Nihat Asya (7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Naat’ını, içinde bulunduğu “hâl”in bir yığın olumsuzluklarına duyduğu tepkiden hareketle, Asr-ı Saadet ve bu dönemi şahsında somutlaştıran Hz. Peygamber’e duyduğu derin özlemin ifadesi ekseninde kaleme almıştır. Hz. Muhammed, Asr-ı Saadet ve Osmanlı’da ifadesini bulan geçmişe/tarihe duyulan “özlem” ve bunları kaybetmiş olmaktan doğan “hayıflanma duygusu”, sahip olduğu kahredici pek çok olumsuzluklar/yozlaşmalar sebebiyle hâlden “nefret” ve geleceği yeniden inşa etme “arzu”su, şiirin aslî temalarını oluşturmuştur. Belirtilen üç aslî tema, doğrudan doğruya şiirin muhtevasını belirleyen üç farklı zamanla alâkalıdır. Çünkü Naat; “geçmiş/mazi”, “hâl/şimdi” ve “gelecek/istikbâl” gibi üç ayrı zaman dilimi üzerine kurgulanmıştır.

         

        Asya, Naat’ına “geçmiş”in anlatımıyla başlar. Geçmiş, Hz. Peygamber’in hayatta olduğu ve insanlığa vahdet inancı temelinde yeni bir hayat tarzı sunduğu dönemdir. Bilindiği gibi, bu dönemin Türk-İslâm kültüründeki yaygın ve tercih edilen ismi “Asr-ı Saadet/Mutluluk Asrı”dır. Nitekim Asya’nın büyük bir özlemle dile getirdiği geçmişe ait olay ve durumlar, bir Müslüman için gerçekleşmesi ve yaşanması arzu edilen olumluluklar içerir. Çünkü geçmiş/Asr-ı Saadet’te, uzaktan veya yakından Hz. Muhammed’in kapısına gelenler mümin olarak dönerler; farklı devir ve diyarlardan gelip göklerde buluşan ezanlar vardır; Tekbir sesleri kubbelerden taşar; güvercinlerin “hû hû”larına karışan âmin sesleri kubbeleri doldurur; dualar o kadar hâlisânedir ki geri çevrilmez; geceler (Kandil Geceleri), yanan kandillerle pırıl pırıldır; besmele ekmeğin bereketidir; başta mescit ve minberler olmak üzere hemen her varlık mümindir; ölümün bile “tatlı” olduğu o günlerde, Allah uğruna ölüme koşan yiğitlerin ruhları yerde kalmayıp O’na kanatlanır. Kısacası Asr-ı Saadet’te Muhammed ümmeti (Müslümanlar), hem bu dünyada hem de öteki dünyada “aziz”dir.

         

        İşte şairin büyük bir özlem duyduğu geçmişi “Asr-ı Saadet”e dönüştüren bu olumlu durum ve gelişmelerdir. Söz konusu durum ve gelişmelerin biricik önderi de, hiç şüphesiz, inananlar için “Kudûmu (gelişi) müjde, üfûlü (vefatı) mâtem olan” “zübde-i dü âlem (iki âlemin özü)” Hz. Muhammed’dir.[2] Abdullah’ın yetimi, Âmine’nin öksüzü, Hatice’nin goncası, Aişe’nin gülü, göklerin resûlü ve ümmetinin gözbebeği olan Hz. Muhammed. Zira O, son derece mütevazı bir hayat yaşarken, aslî görevi olan vahdet inancını insanların kalplerine yerleştirme mücadelesinin yanı sıra, sosyal hayatı da daha yaşanılır kılmak için “güzellikler” ve “iyilikler” getirmiş; “hakikat”i ve “doğruluk”u hâkim kılmış; yetimlerin, gariplerin, düşkünlerin kanadı olmuş; yoksullara sahip çıkmış; ruhunu Allah’a verirken elini de hep ümmetine uzatmıştır.

         

        Onun içindir ki Asya, “Müjdeler” başlıklı bir başka şiirinde, Hz. Muhammed’in gelişini, sadece insanlara değil, bütün kâinata müjdelemeye koşar. Çünkü O gelince “şer” “Gayya”ya inecek, “feri sönmekte olan” “hakikat/vahdet” feneri yeniden kâinatı aydınlatacak; yaşayanlar nurlanacaktır.

         

         

        Değil insanlara yalnız -ey çağ-

        Müjdeler hem yere, hem eşyaya

        Ki Muhammed gelecek dünyaya

         

        Müjde Musa ile İsa’ya -bugün-

        Müjde mağdur edilen Yahya’ya

        Ki Muhammed gelecek dünyaya[3]

         

         

        Asr-ı Saadet’in Hz. Peygamber’den sonraki diğer büyük şahsiyetleri; nur ve nurlarıyla belirginleşen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Osman, müşrik Kureyş ulularına meydan okuyan Hz. Ömer, önünde kapıların açılıp surların eğildiği Hz. Ali ile Bedir, Uhut ve Hayber savaşlarında şehit olan yiğitlerdir.

         

        Şiirde bunların dışında Asr-ı Saadet’e veya Hz. Peygamber’e dair pek çok unsur daha gündeme getirilir. Daha doğmadan O’na inananların varlığı, doğum gecesi Save gölünün çekilmesi, Semave gölünün taşması, bir bulut tarafından sürekli olarak gölgelenmesi, annesi Âmine’nin Medine’den dönerken Abve’de vefat edişi, Ebû Leheb ve Ebû Cehillerin O’na ve Müslümanlara büyük zulümler yapmaları, Mekke’den Medine’ye hicreti, hicret gecesi müşriklerin yüzüne toprak serpmesi, iki dostun Sevr Mağarasına saklanmaları, takip edenlerin mağara ağzındaki örümcek ağı sebebiyle geri dönmeleri, Bedir ve Uhut savaşları, Hayber ve Taif’in fethi, veda haccında yüz bin Müslüman’la Mekke’ye dönüşü… bunlardan bazılarıdır.

         

        Kısacası geçmiş/Asr-ı Saadet’in hemen her yönüyle “sembol”ü Hz. Muhammed’dir. Bu bilinçten yola çıkan Asya, doğal olarak şiirinin merkezine O’nu yerleştirir. Aşağıda izah edileceği gibi, şair “gelecek”i, geçmişten hareketle yeniden “ihya” ve “inşa” etmek isterken de, yine Hz. Peygamber’i merkeze alır. Bu bağlamda belirtelim ki, şiirde O’nun özel ismi olan “Muhammed” 11; O’nun sıfat/isimleri olan “nebî” 3, “resûl” 2, “elçi” 2,“gül” 2ve “peygamber” ve “gonca” ise birer defa tekrar edilmiştir.  Bunların dışında “Ey yetimler yetimi/Ey garipler garibi” hitaplarının; 2 defa tekrar edilen“sen” (Şimdi seni ananlar/Sen de, bir hac günü) zamiri ile pek çok isme getirilen (Beşiğin, yurdun, yuvan)  ikinci tekil iyelik ve yükleme getirilen (Medine'ye göçerdin.) ikinci tekil şahıs eklerinin (-n) muhatabı da hep O’dur. “Düşkünlerin kanadı”,“Yoksulların sahibi”, “Abdullah'ın yetimi”, “Âmine'nin emaneti”, “Hadîce'nin koncası”, “Âişe'nin gülü”, “Ümmetin gözbebeği” olan da Hz. Peygamber’dir. Bütün bu isim, isim/sıfat, zamir ve hitaplar toplanıp bir arada düşünüldüğünde, Arif Nihat’ın Naat’ında Hz. Peygamber’i ne ölçüde merkeze aldığı daha iyi anlaşılır. [4]

         

        Geçmişteki olumluluklar konusunda bunlarla yetinmeyen Asya, şiirinde yer verdiği bazı ipuçlarıyla İslâmiyet’in Osmanlı dönemindeki ihtişamlı günleri ve bir sanat medeniyetine zemin hazırlamasını da hatırlatmak ister. Söz konusu ipuçlarını; Itrî (1640-1712)’nin Tekbir’i bestelemesi (musiki), Kayışzâde Osman (1642-1698)’ın Kur’an’ı çoğaltması (hat), Süleyman Çelebi (1346?-1422)’nin O’nun için Mevlid, Şeyh Gâlip (1757-1799)’in de na’t yazması (şiir) ve Mimar Sinan (1489-1588)’ın da mabetler (mimarî) inşa etmesi olarak sıralar. Tekrar edilen bendde çizilen tablo ve unsurları da Osmanlı dönemini çağrıştırır. Böylece Arif Nihat, bir taraftan geçmişi “tarih”leştirirken diğer taraftan Asr-ı Saadet olgusuna “millî” bir çizgi kazandırmış olur.

         

        Aslında geçmiş kendi içinde üç dönemden oluşmaktadır. Bunlardan ikisi -yukarıda özetlenen- Asr-ı Saadet ve Osmanlı dönemi; üçüncüsü ise Asr-ı Saadet öncesi “Cahiliye Dönemi”dir. Asya, hem Asr-ı Saadet’in güzelliklerini daha açık vurgulayabilmek hem de hâlin olumsuzluklarını daha anlamlı kılabilmek için şiirinin bazı mısralarında Cahiliye dönemine atıflarda bulunur. Bunların başında da Hz. Muhammed’in doğum günlerinde “gaflet”in “çöller kadar” yaygın olması gelir. Hâlbuki bazı kişiler daha dünyaya gelmeden O’na iman etmişlerdir. Ebû Leheb ve Ebû Cehil isim ve zihniyetleri de Cahiliye devrini hatırlatır.

         

        Geçmişe ait üç dönemi dikkate aldığımızda, manzumede hâkim olan zamanın büyük ölçüde geçmiş ve onun anlatımı olduğunu görürüz. Bunun içindir ki şiirde yaygın bir tahkiye söz konusudur. Bu bağlamda gerek tahkiyeli anlatım gerek bu anlatımda kullanılan fiil ve isim fiillerdeki geçmiş zaman kipi (vardı, taşardı, dolardı, yanardı, ağlardı, geldin, gönderdin, verdin, göçerdin, gölgelediğin, açtı; dualardı, kumlardı, günlerdi, çağlardı, kadardı, bereketiydi, ümmetiydi, tatlıydı, kanatlıydı, gözlerdeydi, kanadıydın, gülüydün, resûlüydün) gerekse geçmişe özlem ve onu kaybetmiş olmaktan kaynaklanan hayıflanma duygusunu birlikte ihtiva eden “Günler, ne günlerdi ya Muhammed;/Çağlar ne çağlardı” mısraları, metnin hem ilk bölümünde hem de bütününde “mazi” vurgusunu belirginleştiren unsurlar olarak dikkati çeker.

         

        Asya Naat’ının muhtevasında, Asr-ı Saadet ve Osmanlı dönemindeki İslâmî iman, ibadet, şefkat ve merhamet, kardeşlik, kahramanlık, mütevazı hayat zemininde yaşanan huzur, saadet, aydınlık, güzellik değerleriyle örülmüş “CENNET”i anlattıktan sonra, “CEHENNEM” metaforuyla karşılanabilecek olan “hâl/şimdiki zaman”a geçer. Aslında şair hâlde yaşamaktadır ve onu Asr-ı Saadet’e yönelten de içinde bulunduğu hâlin durumudur. Burada Arif Nihat’ın Naat’ını, alışılan ve beklenilen manevî coşkunluktan uzak bir kandil gecesinin ruhunda yarattığı duygu ve duygulanmalar neticesinde kaleme almış olduğu söylenebilir. Bu sebeple şairin zihni ve duygu dünyasındaki zaman çizelgesi “hâl-mazi-gelecek” biçiminde bir sıra takip eder. Ancak bunun şiire yansıması, “mazi-hâl-gelecek” biçiminde gerçekleşmiştir. Bu husus, edebî eserin ne ölçüde “kurgusal/itibarî” olduğunun somut bir örneği olarak değerlendirilebilir.

         

        Şiirde geçmişten hâle geçişin ilk işareti, metin boyunca dört defa tekrar edilerek güçlü bir “istek” ve “özlem” vurgusu yaratan;

         

         

        Konsun yine pervazlara

                  Güvercinler;

        (Hû hû) lara karışsın

                  Âminler...

        Mübârek akşamdır;

        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâsin'ler!

         

         

        bendidir. Dikkat edilirse belirtilen mısralarda hâlde idrak edilen “mübarek akşamlar”da güvercinlerin pervazlara konması ve onların bir dervişin zikrini çağrıştıran “hû hû” sesleriyle “âmin” seslerinin birbirine karışması istenmekte; yani bütün varlık âleminin mübarek gecelerin kutsiyetine uygun bir imanî coşkuya sahip olması arzulanmaktadır. “Yine” kelimesi, söz konusu arzunun sebebini sezdirdiği kadar hâl-mazi tezadını da gündeme getirmiş olur. Anlaşılan odur ki, hâlde eskiden olduğu gibi güvercinlerin “hû hû”larıyla âmin sesleri birbirine karışmıyor; mübarek gecelerin kutsiyetine uygun dinî bir coşkunluk yaşanmıyor.

         

        Tekrar edilen bendin ilkinden hemen sonraki bölümün ilk mısraının ilk kelimesi olan “şimdi”, maziden hâle geçişi çok daha netleştirmeye hizmet eder. Buna rağmen Asya, şiirinde maziyi anlatmayı sürdürür ve daha çok Hz. Peygamber’in kimliği, hayatı ve çevresinin anlatımını öne çıkarır. Dolayısıyla hâlin anlatımı asıl, “Biz dünyadan nereye/Göçelim, yâ Muhammed?” mısralarıyla başlar ve tekrar edilen bendin üçüncü tekrarına kadar devam eder.

         

        Arif Nihat Asya’yı hâlden nefret ettirip Asr-ı Saadet’e yönelten ve oradan hız ve ilham alarak yeni bir gelecek inşasına sevk eden sebep veya sebepler nelerdir? Bir başka ifadeyle üç boyutlu manzumenin hâl boyutu nasıl bir ferdî, içtimaî ve evrensel görünüme; fert, toplum ve insanlık nasıl bir sosyal, kültürel ve dinî hayata sahiptir? Birinci bölümde olduğu gibi Asya, bu bölümde de “saymaca” bir tavır sergiler ve hâlde yaşadığı veya müşahede ettiği olumsuzlukları peş peşe sıralar.

         

        Asya’ya göre bugün, öncelikle Müslüman toplumlar, ardından da bütün insanlık, ferdî ve içtimaî hayatlarında, -başta İslâm olmak üzere- hiçbir dinin ve beşerî sistemin hoş göremeyeceği “riya”, “inkâr”, “hıyanet”, “gurur”, “haset” gibi pek çok beşerî ve içtimaî hastalıklar içinde yaşamaktadır. Belirtilen beşerî ve içtimaî hastalıkların “altın devrini” yaşamakta oluşuna yapılan vurgu, çizilen tablonun vahametini çok daha netleştirmektedir. İnsanlar artık “şefkât”e düşmandırlar. O kadar ki, şayet bir şefkât meleği yeryüzüne inmeye kalkışsa insanlar onu yaralamak veya öldürmekten çekinmeyeceklerdir. Nitekim öldüğü veya öldürüldüğü için “hakikat”in cenaze namazı kılınmıştır. Bireyin ve toplumun temel değerleri olması gereken “iyilik” ve “doğruluk”, yine insanın zaafları yüzünden yozlaştırılmıştır. Onun da ötesinde “iyi”, “iyilik”in türbesine türbedar olmuş; yani “iyilik” de tıpkı “hakikat” gibi mezara gömülmüştür. Her tür “haram”lardan oluşan petek, insanın “günah kursağı”nı doldurmuştur. Hz. Peygamber’in Hicret’in başladığı gece müşriklerin yüzlerine serptiği ve kıyamete kadar “yabanlar”ın gözünde kalması gereken toprak yere dökülmüştür. Diller ve kitaplar her ne kadar İslâm’ın iki azılı düşmanı Ebû Leheb ve Ebû Cehil öldü dese de onların temsil ettiği inkâr, isyan, küfür ve zulüm zihniyeti yaşamaya devam etmekte; hatta kıtalar dolaşmaktadır. Atlarını “hendek”lerden bir atlayışta aşıran ve Semave gölünü boşaltıp Save’yi dolduran bu zihniyet, bugün artık “bayram” yapmaktadır. Kimi Taif’i, kimi de Hayber’i çağrıştıran ve “senelerdir” bir türlü fethedilemeyen küfür duvarları, bunun en açık ve bir o kadar da acı delili olarak ortada durmaktadır. Onun ötesinde bir zamanlar Hz. Peygamberin mevlidine hayran Müslüman kulaklar, ne kötü şeyler duymakta; adını anmaya alışkın Müslüman dudaklar, ne kötü şeyler ezberlemektedir. Kısacası Müslüman ayaklar artık Hz. Muhammed’in yolunu unutmuş ve bilmemektedirler. Onun içindir ki, Hz. Peygamberin bahçesindeki “en güzel dal” bile yemiş vermeyi unutmuştur.

         

        Asya, hâlin bunca olumsuzlukları karşısında, Hz. Peygamber’e yönelir ve O’na şikâyet ve sitem dolu şu soruyu yöneltir:

         

        Biz bu dünyadan nereye

        Göçelim, yâ Muhammed?

         

         

        Hicret olayına açık bir telmih olan bu soru, şairin içinde yaşadığı şartların olumsuzluğunu bütün çıplaklığıyla vurgulamaya yeter. Çünkü Hz. Muhammed, müşriklerin baskı, zulüm ve işkencelerinin canına kastetme seviyesine gelince doğup büyüdüğü Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmek zorunda kalmıştı. Hâlbuki şair ve XX. yüzyıl Müslümanlarının böyle bir imkânı yoktur.

         

        Şiirde içinde bulunulan hâlin olumsuzluklarını; bir başka ifadeyle şairin hâl karşısındaki bedbinliğini en açık ve en tesirli biçimde vurgulayan, şu ironik mısralardır:

         

         

        Kâbe'ne siyahlar

        Yakışmamıştır, yâ Muhammed,

        Bugünkü kadar!

         

         

        Bilindiği gibi Kâbe’nin örtüsü her zaman siyahtır ve bu siyah örtü ona yakışır; fakat Asya’nın mısralarında dile getirdiği Kâbe’nin bugün örtündüğü “siyahlar”, her zamanki o geleneksel örtüsü değil, yaşadığı “matem”in sembolüdür. Şaire göre de bu matem örtüsü (siyahlar), hiçbir zaman bugünkü kadar ona yakışmamıştır.

         

        İşte Arif Nihat Asya’yı hâlden nefret ettirip maziye/Asr-ı Saadet’e sığınmaya mecbur bırakan olumsuzlukların şiire yansıyan özeti. Bu özet bize şairin hâlde yaşadığı “mübarek akşamlar”daki temennisini dile getiren bendin şiir boyunca niye dört defa tekrar edilmiş olduğunu daha iyi anlatır. Dikkat edilirse hâl ile mazi arasında çok açık bir “tezat” söz konusudur. Bahis konusu tezadı “CENNET” ve “CEHENNEM” metaforuyla karşılamanın uygun olacağı kanaatindeyiz. Öte yandan cahiliye dönemi ile hâl arasında ise “ayniyet” vardır. Dolayısıyla söz konusu zaman boyutları arasında çok açık karşılaştırma imkânı sunan şair, bu zaman boyutları arasındaki açık farkı veya benzerliği daha iyi görmemizi istemektedir.

         

         

        “Olan” ile “olması istenen” arasındaki tezattan doğan çatışma, pek çok sanat eserinin asıl varlık sebebi ve iskeleti olarak karşımıza çıkar. Elbette sanatkâr “olan”ın değil, “olması istenen”in peşindedir. Ancak yaşanan çatışmada -genelde- “olan”ın galip gelmesi, sanatkârları bedbinliğe sevk eder. Üstelik çoğu örneklerde (Ahmet Haşim’in “O Belde”si, Tevfik Fikret’in “Ömr-i Muhayyel”i gibi) “olması istenen”in gerçekleştirilebilir bir rasyonelliği de yoktur. Bu hâl, hem sanatkârı hem de eserini büsbütün karamsarlığa ve nihilizme sürükler. Ancak bazı sanatkârlar (Yahya Kemal şiirlerinde; Ömer Seyfettin ise bazı hikâyelerinde) “olması istenen”i, tarihî bir gerçekliğe dayandırarak, söz konusu bedbinlik ve nihilizm çukuruna düşmekten kurtulurlar. Onun ötesinde bu tarihî gerçekliğe yaslanarak hâli ve özellikle geleceği yeniden inşa etme gayreti içine girerler. “İdealist” ve “nikbin” olarak nitelendirebileceğimiz bu sanatkârlar ve eserleri, okuyucu ve toplumun önünde yeni ufuklar açmaları bakımından çok daha değerlidirler. Arif Nihat ve “Naat”ı, bunlardan birisidir. Naat’ın üçüncü zaman boyutunu teşkil eden gelecek ve gelecek inşası, bunun açık delilidir.

         

        Arif Nihat Asya “gelecek/istikbâl”i, geçmişin yeniden “ihya”sı üzerine kurmak ister. Yukarıda ifade edildiği gibi, geçmişte asıl olan Hz. Muhammed ve Asr-ı Saadet’tir. Asya inanır ki, Hz. Peygamber’in var ettiği Asr-ı Saadet ruhu hâlâ yaşamaktadır. Nitekim dinleyene ve duyabilene çöller hâlâ o günlerden ses verebilmekte; Uhud şehitlerine “mersiye” okumakta; Bedir kahramanlarına “kaside” söylemekte; Mekke şehri ise Hz. Peygamber’in yüz bin Müslüman ile kendine dönüşüne yazdığı “destan”ı okumaktadır. Bunun dışında şair, geleceğin inşasında, Asr-ı Saadet çizgisinde şekillenen Osmanlı tarihinden de geniş ölçüde güç alır.

         

        Naat’ta geleceğe dair ilk işaret; “Nerde kaldın ey Resûl,/Nerde kaldın ey Nebî?” sorularıdır. Bunları ilerleyen bölümlerde, küçük değişikliklerle iki defa tekrarlanan ve Hz. Peygamber’e yönelik yukarıdaki soruların devamı niteliğindeki;

         

         

        Vicdanlar sakat

        Çıkmadan yarına,

        İyilikler getir, güzellikler getir

        Âdem oğullarına!

         

         

        mısraları takip eder. Manzumenin bundan sonraki son kısmı tamamen geleceğe aittir. Asya’nın geleceğin yeniden inşasında gerçekleşmesini istediği en önemli gelişme, Hz. Muhammed’in, tıpkı Miraç’tan veya hacdan döner gibi, yeniden bu dünyaya dönmesidir.

         

         

         

        Gel, ey Muhammed, bahardır...

        Dudaklar ardında saklı

        Âminlerimiz vardır!..

        Hacdan döner gibi gel;

        Mi’rac'tan iner gibi gel;

        Bekliyoruz yıllardır!

         

         

        Sondan bir önceki uzun bendde peş peşe sıralanan bulut, rüzgâr, Hızır, Cibrîl, nisan, bahar ve yapraklara izafe edilen “kanat” ile “göklerin kapısı” ve “perdeler” dikkate alındığında, Hz. Peygamber’in arzulanan bu dönüşünün, Miraç’tan dönüşü şeklinde tasavvur edildiğini ortaya koyar. Öte yandan yıldızların çöllere dökülmesi, yetim ve günahsızların yollara dizilmesi ve çöl gecelerinden yanık türküler yapan kızların saçlarından sancağını dokumaları söylemleri ise, O’nun Mekke’den Medine’ye Hicret’ini çağrıştırır.

         

        Arif Nihat Asya, Hazret-i Peygamber’in Vefatı isimli bir başka şiirinde de, büyük bir samimiyetle O'nun vefatından duyduğu üzüntüyü dile getirirken; içini yakan hasret duygularıyla geri gelmesini ister. Yakarış üslûbunun hâkim olduğu şiirde şair ister ki, Hz. Muhammed, Miraç’ta olduğu gibi, çıktığı gökten bir kez daha Refref’e binip yere insin ve dünya gözü ile O’nu görmekte gecikmişleri de “ashab”ı edinsin; böylece ümmetinin yıllardır döktüğü sıcak hasret gözyaşları dinsin.

         

         

        Yok mu, ey yolcu, bu yoldan dönmek;

        Yeniden Refref’e binmek yok mu?

        Göğe çıktın yine… lâkin, bu sefer

        Yâ Muhammed, yere inmek yok mu?

        Seni görmekte gecikmişleri de,

        Gelip, eshâbın edinmek yok mu?

         

        Ağlıyor, ağlıyoruz ardından...

        Bu sıcak yaşlara dinmek yok mu?

        Varmış Ukbâ’da buluşmak... ammâ

        Bize dünyada sevinmek yok mu?

        Seni görmekte gecikmişleri de,

        Gelip, eshâbın edinmek yok mu?[5]

         

         

        Asya, bunların dışındaki bazı şiirlerinde de Hz. Peygamber’e benzer yakarışını sürdürür.

         

         

        Allah’ın lâyık değiliz, ni’metine;

        Lâkin yine, lûtfedip zaîf ümmetine,

        Yerden, gökten müjde ve yardım gönder,

        Yer, gök yaratıldıysa senin hürmetine![6]

         

         

        Arif Nihat, yazımızın konusu olan Naat’ında, Hz. Peygamber’in dönüşünü istemenin ötesinde, geleceğin inşasında temel teşkil edecek olan somut değerleri de ifade eder. Bunların başında tabiî olarak kaybedilmiş olan “iyilik”, “güzellik”, “doğruluk”, “hakikat” ve “iman” değerleri gelir. Ayrıca bazı somut oluşumlardan da bahsedilir. Osmanlı tarihinin esas alındığı ve örneklendirildiği bu somut oluşumların özünü “güzel sanatlar” teşkil eder. Şair bütün samimiyeti ile ister ki; yine imanlar yüreklerden taşsın, Itrîler Tekbir’i bestelesin, Evliyâlar Kur’an’ı okusun, Kayışzâde Osmanlar Kur’an’ı çoğaltsın, Süleyman Çelebiler O’na Mevlid, Şeyh Gâlipler Na’t yazsın, Sinanlar mabetler yapsın, Dâvûtlar ezan okusun, çöl gecelerinden yanık türküler yapan kızlar saçlarından O’nun sancağını dokusun; Fâtiha ve Yâsin’lerin ardından gelen âminler, pervazlara konan güvercinlerin “hû hû”larına karışsın. Kısacası; Hz. Peygamber’in mukaddes varlığı, üstün şahsiyeti ve hayatını adadığı İslâmî değerler ekseninde yeni bir Asr-ı Saadet olsun.

         

         

        Dikkat edilirse manzumenin son bölümüne büyük ölçüde “yakarış” üslûbu hâkim olmuştur. Bu üslûbu var eden de şair ve Müslümanların Hz. Peygamber’e duydukları derin hasrettir. Çünkü şair ve Müslümanlar, “yıllar”dır O’nu beklemektedirler.

         

        Naat’ın baştan beri izah etmeye çalıştığımız temel yapısını oluşturan zamana bağlı oluşumu ve söz konusu zamanlardaki aslî unsurları (değerler ve insan), şöyle bir tablo ile daha somut ifade etmek mümkündür.

         

         

         

        ŞİİRDE ZAMANA BAĞLI DEĞERLER BOYUTU

         

        GEÇMİŞ

        HÂL

        GELECEK

        Cahiliye Devri

        Asr-ı Saadet

        Osmanlı Dön.

        -İmansızlık/küfür

        -Manevi körlük

        -Gaflet

        -Zulüm

         

        -İman

        -Hakikat

        -Aydınlık

        -İyilik

        -Güzellik

        -Doğruluk

        -Bereket

        -Şefkât

        -Düşküne ve yoksula sahip çıkma

        -İmanı uğruna hayatını feda etme

        -İki dünya saadeti

         

        -İman

        -Hakikat

        -Aydınlık

        -İyilik

        -Güzellik

        -Doğruluk

        -Bereket

        -Şefkât

        -Düşküne ve yoksula sahip çıkma

        -İmanı uğruna hayatını feda etme

        -İki dünya saadeti

         

        -İmansızlık/inkâr

        -Riyakârlık

        -Hıyanet

        -Haset

        -Gurur

        -Acımasızlık

        -Kötülük

        -Çirkinlik

        -Sapıklık

        -Haram

        -Günah

         

        -İman

        -Hakikat

        -Aydınlık

        -İyilik

        -Güzellik

        -Doğruluk

        -Bereket

        -Şefkât

        -Düşküne ve yoksula sahip çıkma

        -İmanı uğruna hayatını feda etme

        -İki dünya saadeti

         

        ŞİİRDE ZAMANA BAĞLI DEĞERLERİ TEMSİL EDEN İNSAN BOYUTU

        GEÇMİŞ

        HÂL

        GELECEK

        Cahiliye Devri

        Asr-ı Saadet

        Osmanlı Dön.

        Ebû Cehil

        Ebû Leheb

        Hz. Muhammed

        Hz. Ebû Bekir

        Hz. Ömer

        Hz. Osman,

        Hz. Ali

        Selman,

        Bilâl-i Habeşî

         

        Itrî,

        Evliya

        Kayışzâde Osman

        Süleyman Çelebi

        Şeyh Gâlip

        Mimar Sinan

         

        Ebû Cehil

        Ebû Leheb

        Hz. Muhammed

        Itrîler

        Evliyalar

        Kayışzâde Osmanlar

        Süleyman Çelebiler

        Şeyh Gâlipler

        Mimar Sinanlar

        Dâvûdlar

         

         

***

         

        Toplam 31 bend ve 201 mısradan oluşan Arif Nihat Asya’nın Naat’ı uzun bir manzumedir (Burada şiirden iki mısraın çıkarılmış olduğunu da belirmemiz gerekir). Bu uzun manzumede bendlerin tanzimi ve mısra sayıları şöyledir: 4+3+4+3+3+6 +8+9+10+8+10+6+4+4+6+7+4+6 +7+10+6+5+10+9+6 +4+6+5+6+15+6 =201. Toplam 201 mısraın manzumenin bütünlüğü içinde bendlere ayrılmasındaki temel etken, metnin muhtevasının kendi bütünlüğü içindeki alt mana birlikleridir. Söz konusu bendlerin oluşumuna zemin hazırlayan mana birlikleri, yukarıda izah edilen üç farklı zaman boyutu etrafında birleşerek manzumedeki geçmiş, hâl ve geleceğin anlatımına tahsis edilmiş üst metin birimlerini oluştururlar. Asya, gerek bendler gerekse bend üstü birimler arasında sıkı bir bağ kurarak, şiirinde “birlik” ve “bütünlük”e ulaşmıştır. Belirtilen birlik ve bütünlük, metnin bütününe hâkim olan Hz. Peygamber ve devrine duyulan derin hasret duygusu, bu duygu ekseninde var olan muhteva unsurlarının mantıkî bir düzen içinde ifade edilmesi, manzume boyunca kendini hissettiren ses ve ahenk ve onun dokusunu belirleyen tahkiye ve yakarış üslûbu ile sağlanmıştır.

        Naat’ın gerek mısra sayısı gerek bend sistemi gerekse kafiye sistemi ve vezni, muhtevasında olduğu gibi, bizi ne Divan şiiri ne de Halk şiirinin klâsik veya geleneksel nazım şekillerine götürür. Çünkü klâsik na’t, öncelikle “kaside” nazım şeklinde kaleme alınır. Bunun dışında “mesnevi”, “gazel”, “murabba”, “müstezat”, “rübaî”, “tuyug” ve “kıt’a” formunda yazılmış na’tlar da mevcuttur. Dolayısıyla Arif Nihat Asya şiirinin yapısında kendine has ve yeni bir form kullanmayı tercih etmiştir. Aynı orijinallik ve yenilik kafiye sistemi, mısra kurgusu, bend sistemi ve metnin bütünlüğünde de varlığını sürdürür. Asya, mısradan bende veya cümleden mısraa giderken geniş ölçüde anjambmana müracaat etmiştir.

         

         

        Arif Nihat Asya, Naat’ını oluşturan dilin kelimelerini yaşayan ve konuşulan Türkçe’nin kelime hazinesinden seçmiştir. Aynı yaşayan ve konuşulan Türkçe, -manzum bir metin olmasına rağmen- mısra ve cümlelerin söz diziminde de varlığını sürdürür. “Seccadeden kumlardı.../Devirlerden, diyarlardan/Gelip göklerde buluşan/Ezanların vardı!” Bunun içindir ki Naat’tın dili son derece tabiî, açık, berrak, pürüzsüz ve kusursuzdur.

         

         

        Naat’ın kelime kadrosu, konusunun tabiî sonucu olarak belirgin biçimde dinî karakteri isim (Allah, Hakk, Muhammed, resûl, nebi, elçi, Cibrîl, melek, evliyâ, Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali, Bilâl-i Habeşî, Selman) eşya (seccade), mekân isimleri (mescit, minber, Mekke, Yesrib/Medine, Kâbe, Taif, Hayber) ve kavramlardan (mü'min, ümmet, ezan, tekbîr, âmin, dua, Besmele, Fâtiha, Yâsin, hû hû, günah, haram, Kur’an, ayet, iman, şehit, mevlid, na’t, hac, mirac, cenaze namazı) oluşmuştur. Dinî karakterli kelimelerin dışındaki kelime kadrosu ve söz dizimi bakımından da Asya, klâsik na’t geleneğinin dışında bulunmaktadır.

         

         

        Naat’ın tamamına hâkim olan Arif Nihat’ın üslûbundaki en belirgin özellik, “samimiyet”tir. Uzun manzume boyunca herhangi bir tasannuya düşmeyen şair, kalbinin derinliklerinden kopup gelen samimi duygularını (sevgi, hasret, hayranlık, bekleyiş, hayıflanma, nefret, kızgınlık) mısralara döker. Metnin daha başından itibaren okuyucuyu sarıveren sıcaklığının en önemli sebebi, şairin bu samimiyetidir.

         

         

        Şiirin -daha uzun olan- birinci bölümünde “tahkiyevî üslûp” öne çıkarken; geleceğin anlatıldığı ikinci bölümde ise yoğun “istek” ve “temenni”lerin belirlediği “yakarış üslûbu” esas olmuştur. Şiirde “ey” ünleminin 14 kez tekrar edilmiş olması, yakarış üslûbunun somut göstergelerinden birisidir.

         

         

        Asya, vezinsiz olarak kaleme aldığı Naat’ında güçlü bir ahenkle okuyucu karşısına çıkar. Dikkatli ve hassas bir kulağın rahatlıkla duyabileceği bu ahenk ve ritmin en önemli unsurları; mısraların tanzimi, kafiye, redif, asonans, aliterasyon ve tekrarlar’dır. Belirtilen somut ahenk ve ritim unsurlarıyla zenginleştirilip bütünleştirilen şairin lirik “ses”i, manzume boyunca kulaklarımızı doldurmanın ötesinde ruhumuzun derinliklerinde yankılanıp içimizi yakar.

         

         

        Metindeki ilk dikkati çeken tekrar, “Konsun -yine- pervazlara” mısraıyla başlayan ve dört defa tekrar edilen benddir. Ayrıca “Vicdanlar sakat/Çıkmadan yarına,/İyilikler getir, güzellikler getir/Âdem oğullarına!” dörtlüğü de -küçük farklılıkla- iki defa tekrar edilmiştir. Bunu söz dizimi tekrarları takip eder. Asya çoğu zaman mısra veya cümlelerini aynı kalıp içinde kurgular.

         

         

        Ey yetimler yetimi,/Ey garipler garibi;

        Nerde kaldın ey Resûl,/Nerde kaldın ey Nebî?

        Günler ne günlerdi/Çağlar ne çağlardı

        Artık yolunu bilmiyor; /Artık yolunu unuttu

        Hacdan döner gibi gel; /Mîrac'tan iner gibi gel;

         

         

        Kelime tekrarlarına gelince. Manzumede birden fazla tekrar edilen fiil, isim, ünlem, edat ve bağlaçlar şunlardır: gel- (18), ey (14), Muhammed (11), ne (11), kanat (10), ya (8), bir (7), âmin (7), çöl (6), yine, (6), iyi/iyilik  (6), ki (5), şu (5), yol (5), güvercin (5), mübarek (5), dünya (4), ümmet (4), yetim (4), mümin (4), Fâtiha (4), Yasin (4), güzel/güzellik (4), açıl- (4), ağla- (4), akşam (4), hu hu (4), kal- (4), karış- (4), kon- (4), oku- (4), ol- (4), kapı (4), pervaz (4), nebi (3), tekbir (3), bil- (3), dön- (3), gece (3), getir- (3), gibi (3), gök (3), göz (3), kubbe (3), tekbir (3), ve (3), ver- (3), resûl (2), elçi (2), dua (2), nerde (2). Bunlara pırıl pırıl, kat kat, kafile kafile, kervan kervan ikilemelerini de ilâve etmek gerekir.

         

         

        Asya şiirinde kafiye ve redifin sağladığı ahenkten geniş ölçüde ve başarıyla faydalanmıştır. Bu uzun manzume ile onu var eden şairin “ses”ine “bütünlük” kazandıran temel unsurlardan biri kafiye ve rediftir.

         

         

        Çöllere dökülsün yıldızlar;

        Dizilsin yollarına

        Yetimler; günahsızlar!

        Çöl gecelerinden, yanık

        Türküler yapan kızlar

        Sancağını saçlarıyla dokusun;

        Bilâl-İ Habeşî sustuysa

        Ezanlarını Dâvûd okusun!

         

         

        Yukarıdaki ve aşağıdaki alıntıda daha açık olarak görülebilecek mısra içi (asonans, aliterasyon) ve mısra sonu (kafiye/redif) -ar sesi şiirin bütüne yayılmış ciddi bir ahenk unsurudur. Belirtilen ses şiir boyunca 110 defa tekrar edilmiştir. Bunların 79’u çoğul eki (-lar)’dan (kumlar, diyarlar, ezanlar, dualar, pervazlar, ananlar, yoksullar, çağlar, satırlar, diyorlar vb.) geri kalanları ise kelime kökleri (var, diyar, artık, kadar, türbedar, yarın, haram, bahar) ve geniş zaman ekinden (-ar) (yanar, ağlar, yaralar, dolar) elde edilmiştir. Aynı seslerden oluşması sebebiyle buna ilâve edilmesi gereken bir de değişik kelimelerdeki (hayran, haram, bayram, mağara, hatıra, mi’raç, yaprak, toprak, dolduran, kaldıran, aşıran, aşarak) (-ra) hecesi veya (r, a) sesleri vardır. Eğer bu iki sesi ayıracak (a, r) ve manzumenin bütünündeki  (a) ve (r) seslerinin tamamını bir arada düşünecek olursak, söz konusu seslerin oluşturduğu ahenk çok daha belirginleşecektir. Kanaatimiz, şiirin bütününe belirgin bir “ağlama sesi”nin hâkim olduğu istikâmetindedir. Dikkat edilirse bu ses, şiirin muhtevası ve üslûbu (yakarış) ile de birebir örtüşmektedir.

         

         

        Bayram yaptı yabanlar:

        Semâve'yi boşaltıp

        Sâve'yi dolduranlar...

        Atını hendeklerden -bir atlayışta-

        Aşıraşıranlar...

        Ağlasın Yesrib,

        Ağlasın Selman'lar!

         

         

        Hulâsa; Arif Nihat Asya hemen her yönüyle modern Naat’ında, içinde yaşadığı çağın yozlaşmasına duyduğu tepkiyi; Hz. Peygamber, Asr-ı Saadet ve Osmanlı tarihine duyduğu derin hasreti; Hz. Peygamber ve geçmişten aldığı değerler etrafında geleceği yeniden inşa etme arzusunu dile getirmiştir. Şair söz konusu muhtevayı, tabiî, açık ve berrak dili; samimi ve sıcak olduğu kadar ahenkli ve lirik üslûbu; sağlam ve modern yapısıyla sentez ederek şiirin “güzellik” ve “mükemmellik”ine ulaşmıştır. Dolayısıyla Naat”ın Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Hz. Peygamber’i konu alan en güzel şiirlerden biri olma sırrını, Asya’nın bu başarılarında aramak gerekir.

         

        Vefatının 35. yıl dönümünde “Bayrak” şairi Arif Nihat Asya’yı bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz.

         

         

        NAAT

         

        -Hakkı Mahmut Soykal’ın ruhuna ithaf olunur-

         

         

        Seccaden kumlardı...

        …………………….

        ……………………..

        Devirlerden, diyarlardan

        Gelip göklerde buluşan

        Ezanların vardı!

         

        Mescit mü'min, minber mü'min...

        Taşardı kubbelerden Tekbîr,

        Dolardı kubbelere "âmin!"

         

        Ve mübarek geceler, dualarımız,

        Geri gelmeyen dualardı…

        Geceler, ki pırıl pırıl,

        Kandillerin yanardı!

         

        Kapına gelenler, yâ Muhammed,

        -Uzaktan yakından-

        Mü'min döndüler kapından!

         

        Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;

        İki dünyada azîz ümmet,

        Muhammed ümmetiydi.

         

        Konsun yine pervazlara

                Güvercinler;

        (Hû hû) lara karışsın

               Âminler...

        Mübârek akşamdır;

        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâsin'ler!

         

        Şimdi seni ananlar,

        Anıyor ağlar gibi...

        Ey yetimler yetimi,

        Ey garipler garibi;

        Düşkünlerin kanadıydın,

        Yoksulların sahibi...

        Nerde kaldın ey Resûl,

        Nerde kaldın ey Nebî?

         

        Günler ne günlerdi, yâ Muhammed;

        Çağlar ne çağlardı:

        Daha dünyaya gelmeden

        Mü'minlerin vardı...

        Ve bir gün, ki gaflet

        Çöller kadardı,

        Halîme'nin kucağında

        Abdullah'ın yetimi,

        Âmine'nin emaneti ağlardı!

         

        Hadîce'nin koncası,

        Âişe'nin gülüydün.

        Ümmetinin gözbebeği,

        Göklerin resûlüydün...

        Elçi geldin, elçiler gönderdin...

        Ruhunu Allah'a,

        Elini ümmetine verdin.

        Beşiğin, yurdun, yuvan

        Mekke'de bunalırsan

        Medine'ye göçerdin.

         

         

        Biz bu dünyadan nereye

        Göçelim, yâ Muhammed?

        Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

        Altın devrini yaşıyor...

        Diller, sayfalar, satırlar

        (Ebû Leheb öldü). diyorlar:

        Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed;

        Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

         

        Neler duydu şu dünyada

        Mevlid'ine hayran kulaklarımız:

        Ne adlar ezberledi, ey Nebî,

        Adına alışkın dudaklarımız!

        Artık, yolunu bilmiyor;

        Artık yolunu unuttu

        Ayaklarımız!

        Kâbe'ne siyahlar

        Yakışmamıştır, yâ Muhammed,

        Bugünkü kadar!

         

        Haset gururla savaşta;

        Gurur, Kafdağı'nda derebeyi...

        Onu da yaralarlar kanadından,

        Gelse bir şefkat meleği...

        İyiliğin türbesine

        Türbedâr oldu iyi!

         

        Vicdanlar sakat

        Çıkmadan yarına,

        İyilikler getir, güzellikler getir

        Âdem oğullarına!

         

        Şu gördüğün duvarlar ki

        Kimi Tâif'tir, kimi Hayber'dir…

        Fethedemedik, yâ Muhammed,

        Senelerdir!

         

        Ne doğruluk, ne doğru;

        Ne iyilik, ne iyi...

        Bahçende en güzel dal,

        Unuttu yemiş vermeyi...

        Günahın kursağında

        Haramların peteği!

         

        Bayram yaptı yabanlar:

        Semâve'yi boşaltıp

        Sâve'yi dolduranlar...

        Atını hendeklerden -bir atlayışta-

        Aşırdı aşıranlar...

        Ağlasın Yesrib,

        Ağlasın Selman'lar!

         

        Gözleri perdeleyen toprak,

        Yüzlere serptiğin topraktı...

        Yere dökülmeyecekti, ey Nebî,

        Yabanların gözünde kalacaktı!

         

         

         

        Konsun yine pervazlara

                Güvercinler;

        (Hû hû) lara karışsın

               Âminler...

        Mübârek akşamdır;

        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâsin'ler!

         

        Ne oldu, ey bulut,

        Gölgelediğin başlar?

        Hatırında mı, ey yol,

        Bir aziz yolcuyla

        Aşarak dağlar taşlar,

        Kafile kafile, kervan kervan

        Şimale giden yoldaşlar?

         

        Uçsuz bucaksız çöllerde,

        Yine, izler gelenlerin,

        Yollar gideceklerindir.

        Şu tekbir getiren mağara,

        Örümceklerin değil;

        Peygamberlerindir, meleklerindir...

        Örümcek ne havada,

        Ne suda, ne yerdeydi...

        Hakkı göremiyen

        Gözlerdeydi!

         

        Şu kuytu cinlerin mi;

        Perilerin yurdu mu?

        Şu yuva -ki bilinmez,

        Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-

        Kuşlarını, bir sabah,

        Medine'ye uçurdu mu?

         

        Ey Abva'da yatan ölü,

        Bahçende açtı dünyanın

        En güzel gülü;

        Hatıran, uyusun çöllerin

        Ilık kumlarıyla örtülü!

         

        Dinleyene hâlâ,

        Çöller ses verir;

        "Yâleyl!" susar,

        Uğultular gelir.

        Mersiye okur Uhud,

        Kaside söyler Bedir.

        Sen de, bir hac günü,

        Başta Muhammed, yanında Ebûbekir;

        Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü

        Destan yap, ey şehir!

         

        Ebûbekir'de nur, Osman'da nurlar...

        Kureyş uluları, karşılarında

        Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;

        Ali'nin önünde kapılar açılır,

        Ali'nin önünde eğilir surlar.

        Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de

        Hakk'ın yiğitleri, şehîd olurlar...

        Bir mutlu günde ki, ölüm tatlıydı;

        Yerde kalmazdı ruh… kanatlıydı...

         

         

         

         

        Konsun yine pervazlara

                Güvercinler;

        (Hû hû) lara karışsın

               Âminler...

        Mübârek akşamdır;

        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâsin'ler!

         

        Vicdanlar, sakat çıkmadan,

        Yâ Muhammed, yarına;

        İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

        Âdem oğullarına!

         

        Yüreklerden taşsın

        Yine, imanlar!

        Itrî, bestelesin Tekbîr'ini;

        Evliyâ, okusun Kur'an'lar!

        Ve Kur'an'ı göznûruyla çoğaltsın

        Kayışzade Osman'lar!

         

        Na'tini Gâlip yazsın, Mevlid'ini Süleyman'lar!

        Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

        Geri gelsin Sinan'lar!

        Çarpılsın, hakikat niyetine

        Cenaze namazı kıldıranlar!

         

        Gel, ey Muhammed, bahardır...

        Dudaklar ardında saklı

        Âminlerimiz vardır!...

        Hacdan döner gibi gel;

        Mi’rac'tan iner gibi gel;

        Bekliyoruz yıllardır!

         

        Bulutlar kanad, rüzgâr kanad;

        Hızır kanad, Cibrîl kanad;

        Nisan kanad, bahar kanad;

        Âyetlerini ezber bilen

        Yapraklar kanad...

        Açılsın göklerin kapıları,

        Açılsın perdeler, kat kat!

        Çöllere dökülsün yıldızlar;

        Dizilsin yollarına

        Yetimler; günahsızlar!

        Çöl gecelerinden, yanık

        Türküler yapan kızlar

        Sancağını saçlarıyla dokusun;

        Bilâl-İ Habeşî sustuysa

        Ezanlarını Dâvûd okusun!

         

        Konsun yine pervazlara

                Güvercinler;

        (Hû hû) lara karışsın

               Âminler...

        Mübârek akşamdır;

        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâsin'ler!

         

        ARIİF NİHAT ASYA

         

         

         


        


        

        [1] Arif Nihat Asya, “Naat”, Dualar ve Âminler, Ötüken Yay., İstanbul, 1976, s.62-74.


        

        [2] Arif Nihat Asya, “Naat”, Ses ve Toprak, Ötüken Yay., İstanbul, 1976, s.40-41.


        

        [3] Arif Nihat Asya, “Müjdeler”, Dualar ve Âminler, Ötüken Yay., İstanbul, 1976, s.80-81.


        

        [4] Hemen belirtelim ki Arif Nihat Asya’nın şiirlerinde en çok adı geçen dinî şahsiyet, Hz. Muhammed’dir. (Daha geniş bilgi için bkz: Saadettin Yıldız, Arif Nihat Asya’nın Şiir Dünyası, MEB Yay., İstanbul, 1997, s.513)


        

        [5] Arif Nihat Asya,  “Hazret-i Peygamberin Vefatı”, Dualar ve Âminler,  Ötüken Yay., İstanbul, 1976, s.78.


        

        [6] Arif Nihat Asya,  “Yâ Muhammed”, Rubaiyyat-ı Arif-II, Ötüken Yay., İstanbul, 1976, s.250


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele