Avrupa’nın Türkçe Meselesi

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

         “Şark Meselesi” başlangıçta birkaç Avrupa ülkesi tarafından tertiplenip güdüldüğü halde  "Türkçe Meselesi" günümüzde bütün Avrupa'nın ortak projesi olarak görülmekte ve kotarılmaktadır. Neden?

         

                Öncelikle bilinmelidir ki  batılıların ısrarla tekrarladıkları "dil, uyumun ön şartıdır," sözü, sadece Türkler için geçerlidir; Batı Avrupa ülkelerine Kamboçya'dan tutun Trinidat'a kadar dünyanın dört bir yerinden gelinler de geliyor, göçmenler de ama oralardan gelen hiçbir gelin ya da damat ülkesinde dil testine alınmıyor. Ya bizimkiler? Binlerce genç gelinimiz ve delikanlımız dil testi sınavlarını başaramadıkları için vize alamıyor ve eşlerine kavuşamıyorlar. Oysa Almanya'da tek kelime Almanca bilmeyen yüz binlerce yabancı yaşıyor. “Tag” demeyi beceremeyen gelinler de geliyor, damatlar da... Bu güne kadar bir tek Japon'a "Almanca bilmiyorsun, sana oturma izni veremeyiz" dendiği duyulmamıştır. O yüzden entegrasyonu engellediği için Türkçe’ye karşı olmak, kocaman ama etkili bir yalandır, öylesine etkilidir ki Türkiye Başbakanı, 2008'de Almanya'ya yaptığı bir özel gezi sırasında bu ülkede Türkçe liseler açılmasının yararlı olacağını söyleyince, bırakın istisnasız bütün Alman siyasi partilerini, kelli felli Türk asıllı milletvekillerimiz, adı sivil toplum önderliğine çıkmış "kendi adamlarımız" bile bu tür okullaşmaya uyumu zehirleyeceğinden tutun, gettolar yaratacağı kehanetine uzanan değişik gerekçelerle karşı çıktılar. Oysa bu ülkede yıllardır öğretim dili Yunanca olan ve Almanca’yı sadece yabancı dil olarak okutan  ve bünyesinde anaokulu, ortaokul, liseyi barındıran 50'nin üzerinde Yunan Okulu bulunmaktadır.[1]  Peki, Yunan okulları, Japon, Amerikan, Fransız, Polonya okulları ve dilleri uyumu baltalamıyor da Türkçe mi baltalayacak? Yoo, hiç de öyle değil, bırakın baltalamayı, bu tür eğitim kurumlarında kendi anadiliyle alacağı eğitim sayesinde türlü bahanelerle normal okullarından çıkarılıp geri zekâlılar okullarına tıkılan sayıları yüzde 12-15'lere varan Türk çocukları sevgiyle kucaklanır, adam gibi eğitilir, hatta elit liselere bile devam edebilirlerdi.

         

                Birkaç hafta önce davet edildiğim bir okuma akşamında izleyicilerden bir öğretmen hanım, "Alman öğretmenlerin Türk velilerine çocuklarıyla Türkçe konuşmamalarını, kendisinin öğleden sonra haftada iki saat verdiği Türkçe kursuna çocuklarını yollamamalarını telkin ettiklerini, oysa anadiliyle desteklenen bir öğrencinin daha başarılı olacağının bilimsel olarak da ispatlandığını, bir öğretmenin bunu bilmemesinin mümkün olmadığını, bu yüzden karşı çıkış sebebini anlayamadığını" söyleyince, iki saate yakın roman okuduktan sonra orada kalkıp "Avrupa'nın Türkçe Meselesi" tezine girmek istemedim; "- Öğretmenim, çocuklara derslerinizde Türkçenin kolbastısını öğretmenizden korkuyorlar" dedim. Salondakiler gülmeğe başladılar. Öğretmen arkadaşın kırılabileceğini düşünerek, "-Gülmeyin" dedim, "Ciddiyim! Kolbastı, zeybek oyununun Karadeniz ayağıdır. Avrupalı, yüzyıllardır her Türk'ü  bir zeybek, bir efe olarak gördü; Mohaç'ta Süleyman'ı, Edirne'de Sinan'ı,  Kocatepe'de Mustafa Kemal’i efeleşirken izledi ve yutkundu. Kim Çanakkale'nin, Sakarya'nın, Dumlupınar'ın topla tüfekle kazanıldığını iddia edebilir? Ağza alınacak topumuz, tüfeğimiz, uçağımız, tankımız mı vardı? Öğretmenimizin sözünü ettiği kişiler, sizin çocuklarınızın ölüme efelenen, mitralyöz yağmurlarıyla âdeta zeybek oynayan o şehitlerin, gazilerin torunları olduklarını bilmiyorlar mı sanıyorsunuz? Uzun süredir Avrupalının şuur altında zeybekleşmeğe devam eden Türk, bir baktılar ki şimdi yanı başlarında, üstelik çocuklarının adı Muzaffer, Gazanfer, Cihangir...  Ellerinde birer Türkçe sözlük yok mu sanıyorsunuz? Bu kelimelerin ne anlama geldiğini bilmiyorlar mı sanıyorsunuz? Atilla, Fatih, Cengiz... Birinin Papa ayaklarına kapanmış, biri çağ değiştirmiş, diğerine dünya dar gelmiş. Var mı böyle adamlar bir başka milletin tarihinde? Devletinizin kurucusu Mustafa, Peygamberiniz Mustafa, dün dünyaya gelen çocuğunuzun adı da Mustafa!  Kızlarınız Ayşe, Fatma, Hatice...  Öte yandan Umay, Bilge, Aybike... Bir ayağınız Hicaz'da, diğeri Atlas Okyanusu'nda... Bir kolunuz Semerkant'a uzanmış, diğeri Helsinki'ye... İşte size Türkçenin kolbastısı! Üstelik, iki de birde nâralanıyorsunuz: "-Hayda breee!.." Yeryüzünde hangi milletin hangi dansında, hangi oyununda var sizin kolbastı ya da zeybek oynayışınızdaki ihtişam? Onların entegrasyondan anladıkları, asimilasyondur; bir insanı asimile etmenin tek yolu vardır, o da dilini almak... Anadilinizi alırlarsa, ardından kolaylıkla Türk şuurunuzu alacaklardır ve tabii ruh dilinizi de... Hani nerede Macar ovalarını dolduran Hun Türkleri, Peçenekler? Roma’yı kuran Etrüsk Türkleri nerede? Önce dillerini bitirdiler, sonra kendilerini... Bir hanım öğretmen kalkmış Avrupa’ya kafa tutuyor; Avrupa’nın göbeğinde dünyaya gelmiş veletlere Allah’ın Resulü Mustafa’nın yolunu gösteriyor, Türk’ün atası Mustafa’nın gururunu aşılıyor: Ne mutlu Türk’üm diyene! Bakın bu ülkede ne kadar “guru” yaşıyor biliyor musunuz? Budist rahipler, Brahmanlar baş tacı! Ama bizi hâlâ Viyana önlerine yaklaşırkenki halimizle görüyorlar, sonra pat diye burunlarının dibindeyiz! O yüzden gözaltındasınız. Siz öğrencilerinize Türkçe öğretirken onlar o dilin ruh kökünden fışkıran eğilmezliği, mertliği,  zeybekliği, Türk olma gururunu, birer Atatürk olma ülküsünü daha bir pekiştiriyorlar. Öğretmenim, onlar sizi sadece bir öğretmen olarak mı görüyorlar sanıyorsunuz?"  Öğretmen arkadaşın ağlamağa başladığını fark edince sustum, baktım ki başkaları da ağlıyor.

         

                 İşte Avrupa'nın bizimle asıl meselesi budur: Bize 3-5 cümlesiyle kâh gözyaşı döktüren kâh dağları söktüren ana dilimiz...

         

                 Avrupa’nın Ortak Dili “Türkçe!” : Onlara yıllardır diyoruz ki tamam, sizin dilinizi de öğrenelim, zaten öğreniyoruz, hem de çoklarından çok daha mükemmel konuşuyoruz. Sovyetler dağılınca Almanya'ya getirtilen hangi Rusya Almanı bizden daha iyi Almanca konuşabiliyor? İber yarımadasından gelen göçmenlerden hangisi bizden daha aksansız konuşabiliyor? Okullar arası şiir yarışmalarında, güzel okuma yarışmalarında yıllardır birinciliği kimselere kaptırmayan çocukların adı ya Ahmet ya da Ayşe! İnsaf edin artık!

         

                Yok, hayır, sorun bizim zeybekliğimizde, kökünü kurutmak için anavatanda yasa değişikliği bile yaptığımız ( ya da yaptırdıkları) Türklük bilincini diri tutan bu dilde, Türkçede!

         

                Dün  Çin Denizi'nden Adriyatik'e kadar konuşulan bu dil,  artık Atlantik'e uzandı. Yeryüzünde ticaret ve iletişim dili sayılan İngilizce bile, Avrupa'da İngiltere dahil olmak üzere yüzde 8 oranında konuşulurken Türkçe yüzde 9'a ulaştı.[2] Bir Orta Avrupa dili olan Almanca yüzde 12 ile Türkçenin önünde görünmesine rağmen Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin dışına çıkıldığında konuşulma oranı yüzde 1 bile değil. Bulgaristan ve Romanya'nın da Avrupa Birliği'ne katılması, Makedonya, Sırbistan ve Arnavutluk vatandaşlarına AB'ye vizesiz seyahat hakkının tanınmasından sonra Türkçe, Balkan yarımadası ile İskandinav, Benelüx, Almanca sahası ve hatta İber yarımadasına uzanan bölgede yaşayan değişik halk grupları arasında  birinci ortak dil konumunu kazandı. Batı Avrupa kaynaklı global ticaret, Türkçe’nin Avrupa-Türkistan hattını çoktan fark etti ve özellikle Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkelerde yoğunlaşan yatırım alanlarında ortak dil sebebiyle Batı Avrupa'da yetişen Türkçe bilir elemanlar istihdam ediyor. Hatta ekonomik krizin etkisiyle işsiz kalan Avrupa’nın yetişmiş yerli işgücü, Türkçenin iş hayatındaki anahtar rolünün farkına vararak son yıllarda daha yoğun biçimde Türkçe öğrenmeğe yöneldi. Öyle ki Türkçe, öğrenilmek için en çok tercih edilen dil sıralamasında, geleceğin ekonomi ve iş pazarı devi olarak görülen Çin'in sunduğu geniş imkânlara rağmen Çince’nin bile önüne geçti.

         

                Artık dünyanın hemen her ülkesinde şu ya da bu biçimde Türk göçmen iş "kolonileri" oluşmakta, bu insanlarımızdaki durdurulamaz yurt ve Türkçe sevgisi ya da gittikleri her yere alıp götürdükleri o zeybeklik ruhu, bu ruhun doğal yansıması olan vakar, sıcakkanlılık, aile dayanışması, misafir severlik, tevekküle uzanan saflığında yoğunlaşmış zekâsı çevresindeki yerlileri de sarmakta,  hele bazı kelimelerimizin başka hiçbir dile nasip olmamış ahenk büyüsü,  kutup soğuğu ilişkiler dünyasına hapsolmuş bu insanları âdeta çarpmakta, hemen her biri farkında bile olmadan en azından 3-5 cümle Türkçe edinmektedirler. "Canım, aşkım, ruhum" kelimeleri hangi dünya diline sahip oldukları anlam derinliği ile tercüme edilebilir? Bu yüzdendir ki Türkçe, 20 dil arasında yapılan "En Çok Sevilen Yabancı Diller" araştırmasında yedinci sıraya yükselmiş bulunmaktadır.[3]

         

               Türkçenin Kültür Rüzgârları: Kültür dediğimiz şey, sadece dil yoluyla gelişir ve yayılır. Misyonerlik teşkilatlarının en çok dil alanında para harcamalarının sebebi de budur. Devlet dili Türkçe olan herhangi bir ülke, meselâ Türkiye, Türkçe’yi dünya çapında yaygınlaştırmak için özel bir gayret sarf etmediği halde bu dilin önlenemez çıkışı ve beraberinde alıp getirdiği kendi kültür değerleri,  taa Hindiçin'e, Afrika'nın ortalarına, kutupların dibine kadar Avrupalılık kültür değerlerini top, tüfek de dâhil her yöntemi kullanarak götürmüş ve bu iş için asırlar harcamış bir Avrupa'nın göbeğinde yeşermiş, dal budak sarmaya başlamışsa, Avrupalı’nın eli kolu bağlı duracağını düşünmek mümkün müdür? Türkçe ve onun kültür ambarı sistemli biçimde herhangi bir merkez tarafından  desteklenmeden hızla yayılıyorsa, Avrupa’nın âkil adamlarının buna yol açan  etkenleri bir bir mercek altına almayacaklarını nasıl düşünebilirsiniz? Anadolu'nun ücra bir köyünden emek gücü olarak çıkıp gelmiş, belki ilkokul mezunu bile olmayan kişiler Avrupa'nın bir ucundan öbür ucuna her yerde bir yel değirmeni gibi Türk kültür rüzgârları estiriyorlarsa Don Kişot eli kolu bağlı mı duracaktır? Birçoğu artık Avrupa’nın yerleşikleri haline gelmiş bu insanların elinden dillerini almadan, ruhlarını alamayacaklarını bilmez mi âkil adamlar?

         

        Dil Koparma Operasyonları: AB parlamentosu, AB ülkelerine diğer ülkelerden gelmiş insanların çocuklarına kendi anadillerini öğretme yükümlülüğü verdiği halde, üstelik Türkiye'yi neredeyse konuşulan her lehçeyi ayrı bir dil seviyesine getirtmek için zorlayan Avrupalı, kendi ülkelerinde Türk çocuklarının anadillerini öğrenmelerini engellemek için yıllardır her engeli denedi. Sonunda Hollanda başta olmak üzere haftada 2-3 saat okul binalarında verilmekte olan Türkçe derslerini tamamen kaldırdı. Hızını alamayan Hollandalı bir bakan, Amsterdam gibi dünya denizciliğinin ana limanı olan bir kentte Hollandaca dışında başka bir dil konuşulmasının yasaklanması için kanun teklifi bile verdi. Almanya ise aynı maksatla daha farklı bir yol tutturdu: Türk çocuklarının okul bahçesinde dahi birbirleriyle Türkçe konuşmasını yasaklamaktan, Pazar günleri Türkçe kursu aldıkları kamu binalarını kapatmaya kadar uzanan, görünüşte mahalli hatta bireysel girişimlermiş izlenimi verilen uygulamaları devreye soktu. Hastalık ya da emeklilik nedeniyle meslekten ayrılan Türkçe öğretmenlerinin yerine yeni atamalar yapmamak yoluyla öğretmen sayısında yüzde 50'yi bulan tırpanlamaya ulaştı. Dersler, çocukların âdeta ek bir külfet olarak görecekleri biçimde planlandı. Bodrum katlarında, laboratuar eskisi sınıflar verildi. Son derece ilkel şartlarda sunulan, okul yönetimlerinden üvey evlât muamelesi gören bu derslere devam oranı giderek düştü ve  yüzde14-15’lere indi.

         

        Devam ettikleri okulda 6 saat ders yaptıktan sonra kimi yerlerde 10-15 kilometre ötedeki bir semt okulunda haftada bir ya da iki gün bir başka öğretmenden ödünç alınan  bir derslikte, karma sınıflar halinde  kötü hazırlanmış birer ders kitabından başka hiçbir desteği olmayan öğretmenler tarafından verilen (1.-4. sınıflar ile 5.- 10. sınıflar) bu dersler, ne yazık ki bu haliyle bile pek çok siyasinin gözüne diken olmaktadır. Resmi ilişkilerde masaya konulan "Anadil Dersleri Yönetmeliği" içerdiği birçok lastikli cümleyle Alman Eyalet Eğitim Bakanlıkları’nı aklamakta, zevahiri kurtarmalarına yetmektedir. "En az 15 öğrenci velisinin isteği halinde uygun dershane ve öğretmen bulunması durumunda haftada 1-4 saat arasında anadil dersleri verilebilir." cümlesinde bulunan elmalar ve armutları toplamak hiç de kolay olmamakta, öğrenci mevcudunun neredeyse yarısını Türk çocuklarının oluşturduğu okullarda bile anadil dersleri verilmemektedir. Bu dersten alınan not, sınıf geçmede herhangi bir etkiye sahip olmamakta, sadece Almanya'ya sonradan gelen   (14 yaşından büyük çocuklara) sene sonuna doğru merkezi bir şehirde düzenlenen Türkçe sınavından geçerli not almaları şartıyla İngilizce yerine yabancı dil olarak kabul edilmektedir (NRW). Bu durumda hangi öğrenciden bu derslere severek devam etmesi beklenebilirdi? İstenen bu idi; ancak duyarlı Türk veliler her şeye rağmen çocuklarını bu derslere (varsa) göndermek için uğraşmakta, yıldırma yolu ile bu isteğin önü alınamayınca radikal çözüm yolları aranmaktadır. Hollanda bu dersleri tamamen kapatarak ilk adımı atmış oldu. Hessen eyaleti, gelen tepkiler yüzünden kapatmanın eşiğinden döndü. Almanya’nın güney eyaletlerinde ve Belçika'da Türkiye'den gönderilen ve finanse edilen öğretmenler tarafından Türk konsolosluklarının organizasyonu altında verilen anadil dersi,  okul programları dışında, gönüllülük esasına ve not etkisi olmayan kurslar olarak verilmesine rağmen, bu uygulama biçimi de ev sahibi politikacıların gözlerinde birer dikendir. Almanya'nın iktidar partisi CDU’nun 27 Eylül 2008 tarihinde Stuttgart'ta geçirilen genel kurultayında  delegelerin çok büyük bir bölümünün desteğiyle Anayasa’ya ‘Almanya’nın dili Almancadır’ ibaresinin girmesine karar verildi. Almanya'da oturma izni ya da Alman vatandaşlığına geçişin temel şartlarından biri yasalara tam uyum ve benimseme olduğuna göre, birinin bu maddeye karşı çıkması durumunda oturma hakkının ya da vatandaşlığının kolaylıkla kaybettirilmesi pekâlâ mümkün olabilecektir. Almanya'nın resmî dilinin Almanca olduğu anayasada zaten mevcutken, ek olarak böyle bir maddenin konulmasının, bu memlekette herkesi resmî daireler dışında da Almanca konuşmak zorunda bıraktığını, yarın sokakta birbirleriyle Türkçe konuşan iki insanımıza Nazi beyinli birinin pekâlâ müdahale etmesine zemin hazırladığını (eden zaten ediyor da), bir tartışma halinde bu kişilerin bu maddeye dayanarak mahkeme karşısında haklı çıkacaklarını anlamak için avukat olmaya gerek yoktur. Ve elbette bu maddenin Almanya'da da en çok konuşulan ikinci dil olan Türkçenin önünü kesmek için çıkarıldığını fark etmek için de dâhi olmaya gerek yoktur. Bu ülkede üç milyonu aşkın insan tarafından konuşulan Türkçe’ye karşı açılan bu savaşın "savaşların anası" olduğunu, bu işin Don Kişot'a havale edilmemesinden, bir Şef Görevi olarak biçimlendirilmesinden de anlayabiliriz.  

                                                                             

        Radyo ve Televizyonlarda Türkçe Yasağı: Bazılarına belki "savaşların anası" kavramı abartılı gelebilir, ama hiç de öyle değil; bu böyle olmasaydı,  RBB (Berlin-Brandenburg Radyo Televizyonu)  2008'de Türkçe yayınlarını ne diye kaldırsındı? WDR (Westdeutsche Rundfunk) 2009 sonunda  tarihi bir değer kazanmış olan Türkçe yayınlarını haftada beş saate indirmeyi niçin kararlaştırsındı? Dünya çapında bir haber ajansı olan DPA (Deutsche Presse Agentur) Haber ağından Türkçeyi niçin silsindi? Danimarka Devlet Radyo-Televizyonu (RD), İsveç Devlet Radyo-Televizyonu (RTS), Fransa Devlet Radyo-Televizyonu (RFI), Hollanda Devlet Radyo-Televizyonu (NOS/NPS), Belçika Devlet Radyo-Televizyonları (BRT ve TRBF) ülkelerinde Türklerin ya da Türkçe konuşanların sayısında azalma değil aksine artış yaşanırken, neden Türkçe yayınlardan vazgeçsinlerdi? Bu ülkelerden yayın yapan hiçbir özel radyo televizyonda orada yaşayan Türkler için Türkçe yayın da yok ki başkalarını izlerler diyebilsinler! Bütün bu ülkeler değil midir Türkiye'de neredeyse her lehçede ayrı bir radyo-televizyon yayını isteyenler?

         

           Brütüsleştirmek: Avrupa Parlamentosu'nun kararlarını hiçe sayarak Türk çocuklarını dilsiz bırakma yolunda her türlü yönteme sarılan bu kafa, koyduğu her yeni engeli kendisini cennete götürecek bir çift kanat uhreviyatı olarak anlıyor demekten beni şimdi hangi vicdan ve izanla, kim menedebilir? Birkaç yıl önce Almanya'nın metropol şehirlerinden birinde Hindistan'dan gelen bir doktor grubunu güpegündüz çevirip döven ve polisteki ifadelerinde "Biz onları Türk sanmıştık," diyenlerin bir zamanların Papa'sının cennet vaadiyle kandırıp savaşçı olarak Kudüs yollarına döktüğü garip köylülerden kandırılmışlıkta ne farkları var? Bir kere daha açıkça belirtmeliyim ki  basına ancak öldürme ya da ev yakma ile sonuçlanınca yansıyan Türk avına çıkmış kişileri, resmi görüşmelerde ve basın karşısında  "ruh sağlığı bozuk dummkopf'lar" olarak  tarif edenler, Türkçe’ye de karşı çıkmakla kendilerini apaçık ele veriyorlar.

         

        Eğer bizler ve elbette arkamızda durması gereken Türkiye, hatta Türk dili konuşan bütün ülkeler bir minare yasağına gösterdiğimiz tepkiyi Türkçe kıyımına karşı gösteremezsek dikmeye çalıştığımız o minarelere saldırtılacak geleceğin Don Kişotlar’ı arasında pekâlâ kendi sulbümüzden gelenler de olacaktır. Roma'yı yerle bir etmekten Papa'nın yalvarması üzerine vazgeçen Atilla'nın çocukları nasıl oldu da Avrupa içlerine doğru ilerleyen Osmanlı ordularının karşısına hem de Hristiyanlık’ın koruyucuları sıfatıyla dikildiler? İşte Bulgar, Peçenek Türkleri... Önce dillerini kaybettiler, ardından dinlerini...

         

        Benim Kalkanım “Dilim!”: Bu günün meselesi, ‘Avrupa'nın Türkçe Meselesi’dir.  Bu dil giderse, bu ruh da gider; işte o zaman çok değil elli sene sonra camiiler boş kalır, uğrayanlar da namazlarına "Bismillah" yerine "ich fange mit dem Gott" diye, „In the name of God“  diye başlarlar. Çünkü başka dilleri olmayacak! Türk çocuklarının Türkçe öğrenme imkânını yokuşa sürüp din dersleri vereceklerini,  ancak Almanca verilmesini  olmazsa olmazı sayan ve bütün Türk kuruluşlarına kabul ettiren Almanya ve elbette onu izleyecek olan Hollanda, Fransa, Belçika ve bilumumu, çok geçmez camilerde kendi dillerinde ibadet, vaaz ve hutbe zorunluluğunu da getireceklerdir. Onlar zorlamasa bile imamlar kendilerini cemaatlerine anlatabilmek için mecburen Almanca, Fransızca, Hollandaca ve sairece konuşmak zorunda kalacaklardır.

         

        Eğer Avrupa’daki beş milyon insanımızın, bizim insanımız olarak kalmasını istiyorsak, onları yok olmaktan sadece Türkçe’nin koruyacağını, “Türkçe kalkanı“ olmaksızın birilerinin durmadan telaffuz edip durdukları “Alman Müslümanlığı“ ya da “Euroislam“  mensupluğunu dahi koruyamayacaklarını ve günün birinde antropolojik bir halk topluluğu olarak etnografya müzelerinden birinin tozlu raflarına taşınacaklarını, şimdiden söyleyebilirsiniz.

               

        Bunu önlemenin tek yolu, Türkçe’nin eritilmesini önlemektir. 

         

         

         


        


        

        Yunan okullarının isim ve adreslerini merak edenler için:

        1http//www.hasan-kayihan.com/asimilasyonvedil.htm)




Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele