İslâmın Siyasallaşması ve Milli Kültür

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        İslam, 1970’li yıllarda ülkemizde ideolojik bir okumaya tabi tutuldu. Bu eğilim, 80’li yılların başında da sürdü ve özellikle bu yıllarda üniversiteye intisap etmiş ve daha sonraları “İslamcı” olarak adlandırılacak olan heyecanlı gençlerde,  bir duruş ve zihniyet oluşumu sonucunu verdi.  12 Eylül 1980 askeri müdahelesinin oluşturmuş olduğu süreçte,  ülkücü/milliyetçi ve Marksist hareketlerin ezilmesi, bir yandan bunların doldurduğu alanı boşaltmış, öbür yandan da bu akımların ideolojik gücünün gençleri etkileme kapasitesini neredeyse sıfırlamıştı. Henüz soğuk savaşın sona ermediği,  genç insanların anlam dünyasını hala ideolojilerin doldurmaya devam ettiği bu yıllarda İslam’ın ideolojik okunması tabii idi. Çünkü, rahmetli Cemil Meriç’e göre “ideolojiler irfanımıza giydirilen deli gömlekleri” idi, ama aynı zamanda “uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri, onsuz olunamayan siyasal haritalar” da idiler. Kitleler ideolojilerle sadece hakikati aramakla kalmıyorlar; kutsal ihtiyaçlarını da karşılıyorlardı. Hele bu önerme,  Marksizm için tamamen böyleydi. Marksizm,  bir tarih ya da siyaset felsefesi olmaktan ziyade yeni bir dindi; Marksistlerin kutsal ihtiyacını karşılıyordu.

         

        İdeolojik okumaların bu hakimiyeti,  kutsal metinlerin okunmasında da kendisini gösteriyordu. Kaldı ki İslam’ın ideolojik okunmasının bir geçmişi de vardı. Özellikle Osmanlı devletinin dağılmasını müteakip Batı’nın sömürgeleştirme siyaseti ve bunun sonuçları, bu coğrafyalarda İslam’ın siyasal okunmasını hem mümkün hem de meşru kılmıştı.  Antiemperyalist bir duruşu haklı ve tabii olarak üretmesinin yanında İslam, Batı menşeli ideolojilerin meydan okumaları karşısında Müslüman entelektüeller tarafından ya tamamen özgün bir ideoloji üretmek için tekrar ele alınıyor; ya da Baasçı sosyalist rejimler tarafından sosyalist ideolojiye eklemlenerek ifade ediliyordu.

         

        Aslında bizim entelekt ve kültür geçmişimizde, bizim özgün tecrübelerimizden hareketle ve kendi geleneğimiz içinden “İslam’ı aslın İdrakine söyletme” çabaları öteden beri vardı ve bu çabalar önemli sayıda ve kalibrede şahsiyetler ortaya çıkarmıştı. Ama ne hikmetse,  bizim o günkü heyecanlı gençlerimiz,  bu bize ait olanları da okudular ama dışarıdan intikal edenlere nazaran bu okuma biraz ağızlarının kenarı ile oldu.  Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nurettin topçu, hiçbir zaman Hint ve Ortadoğu Coğrafyası’ndan ithal edilen şahsiyetler ölçeğinde etkide bulunamadılar.

         

         

        [1]  Oysa bu insanlar bizdendiler; bizim geleneğimizin içinden geliyordular; milli idiler.

         

        İslam, bizim milli kültür olarak adlandırdığımız, bizi biz yapan ne kadar renk, şekil, motif; görünür görünmez değer hükmü, ahlak anlayışı, paylaşma kültürü, insaniyet, sosyal organizasyon; tüm bunların teşekkülünde rol oynuyor; bunların özünü oluşturuyordu. Bir başka şekilde,  bizi diğerlerinden farklı kılan ne kadar “bize dair” şey var ise az ya da çok İslam’ın etkisiyle bir muhtevaya kavuşuyor, zihin dünyamız İslami etki altında şekilleniyordu. Heteredoks sosyal parçalarımızda dahi bu böyleydi.

         

        Julia Pardo[2] 1836 İstanbul’unu anlatırken aynen şöyle söylüyor: “…peşin hükümsüz bakan gözlerle bakan biri için, ağır suçların yokluğu, alt tabakanın halinden memnun ve hatta gururlu ruh hali, üst tabakada kibir ve üstünlük taslamanın olmayışı ister istemez çarpıcı gelecektir. Altı yüz binden fazla insanın yaşadığı İstanbul’da yüz elli kişilik bir asayiş kuvveti var. İnsanlar akşam safalarından sokak ayaklanmalarıyla fırlamıyorlar; kumarhaneler ümitsiz ve kabına sığmayan müptelalar kusmuyor; cinayetler geceleri korkunç hale getirip korkakların uykusunu kaçırmıyor; aynı anda zararına ve hayatına son verip geride kalanları çifte acıya boğan müflis spekülatörler yok; öfkesini titreyen karısından çıkarmak için son hızla eve dönen makinistler de yok: Kavas denilen payitaht polisleri işe yaramaktan çok göstermelik.”  

         

        Üstelik yazarın sözünü ettiği yıllar Devlet-i Aliye’nin gücünün zirvesinde olduğu yıllar da değildir. Tersine, İmparatorluğun çok ciddi buhranlarla sarsıldığı yıllardır. Kavalalı’nın isyanının gölgesinde geçen bu dönemde nitekim iki yıl sonra İngilizler’le Baltalimanı Antlaşması imzalanacaktır. Üç yıl sonra ise Tanzimat Fermanı ilan edilecektir. Yine de bunca gaile arasında itidalini ve intizamın kaybetmemiş ahalinin bu tavrı,  yüksek bir milli kültür ve ahlakla izah edilebilir. Yukarıdan beri ‘din’in sosyal hayatı nasıl içten içe tanzim ettiğini yabancı bir gözlemcinin bu müşahadeleri çok iyi anlatmaktadır. İmparatorluğun diğer şehirlerindeki manzaraların da bundan farklı olmadığı görülüyor, yazarın aktarımlarından.

         

        Bizde milli kültür İslam potasında istihsal olunuyordu. Yani milli olan aynı zamanda İslami olandı. Bu yapının daha sonraki yıllarda devrimci müdahelelerle bir başka hale çevrilmek istenmesi,  bu hakikati çok fazla değiştirememişti. Millet nezdinde milli kültür yaşıyor ve hem geleneği hem toplumu içten içe oluşturmaya da devam ediyordu. Milleti içten içe oluşturan bu ruhta, ‘din’in siyasal/ideolojik okumasının hiçbir izi yoktu. Tersine bu alan ideolojik olarak okunduğunda bundan hem din hem toplum zarar görüyordu. Millet bunun farkındaydı. İşte bu sosyolojik hakikatin farkında olamayan 1970’li, 1980’li yılların “İslamcı” hareketleri bizi Ali Şeriati’nin, Muhammed Abduh’un, Hasan el Benna’nın üzerinden anlamaya çalıştılar. Aslında bunların bize söyleyecek bir şeyleri yoktu.  Çünkü bunlar başka bir sosyal ve siyasal muhitin insanları idiler. Kur’an hiç kuşkusuz hepimize aynı mesajları taşıyordu, ama birde içine doğduğumuz sosyal, siyasal ve kültürel çevremiz vardı, bu gün de olduğu gibi.[3]

         

         İslamcı arkadaşlarımızın bu tavrının, o çok eleştirdikleri “Batıcılar”ın tavrından aslında pek bir farkı yoktu. Çünkü onlar da içeriye, yani bize, dışarıdan; bizim tecrübelerimizle neredeyse hiç ilgisi olmayan Batı tecrübesinin içinden bakıyorlardı. İslamcılar da bize bu yıllarda dışarıdan baktılar. Bir başka tecrübenin içinden baktılar.  Kendi tecrübemizin ve milli kültürümüzün mahsulleri olan entelektüeller, dışarıdan ithal edilen bu zevatın yanında ya ikincil bir muamele gördüler ya da sade birer aksesuar olarak kullanıldılar. Oysa bunlar milli idiler; yani yerli. Bu arkadaşlarımız, soğuk savaşın sona ermesinin ardından bu defa gözlüklerini değiştirdiler; 1990’lı yıllardan bu yana bize, bizim meselelerimize Batı’dan bakıyorlar. Batı’dan okumalar yapıyorlar; Batı’nın entelektüel muhitinin, şiddetle ihtiyaç duyduğu kutsal ihtiyacını karşılamak için, yeterli görmedikleri kendi kutsal metinlerin dışında hikmet arayışlarının çabası olarak anlaşılabilecek olan felsefi faaliyetlerinin kavram ve açılarından, İslam’ı ve Müslümanlar’ı, bizim meselelerimizi anlamaya çalışıyorlar ve gene yanılıyorlar. Bunu yaparlarken,  Batı felsefesi ile Allah’ın Dini’ni karşılaştırdıklarını fark etmiyorlar bile. Veya daha yumuşak ifade ile söyleyecek olursak; Allah’ın Dini’nin hikmetlerini Batı Felsefesi üzerinden anlamaya çalışıyorlar. Bu yanlış pozisyon alışlarından dolayı milli kültüre, milliyetçiliğe yabancılaşıyorlar; milliyetçiliği Batı’nın nasyonalizmiyle karıştırıyorlar.

         

        Milli kültür, öyle sayılmak istenilince sayılabilen, gösterilmek istenilince gösterilebilen, tarif edilmek istenilince tüm boyutlarıyla ihata edilerek çerçevelenebilinen bir öz değildir. Zaten öz olduğu için bu sınırlamaları aşar; ama o kendisini milletin gündelik hayatının içerisinde gösterir. Bu gündelik hayatın içinde geçici değil kalıcı olan özdür, milli kültür. O işini bağırıp çağırmadan yapar. Siyasallaşmaktan da pek hoşlanmaz. Çünkü siyasallaştığı anda,  belirleyen bir öz olmaktan, tartışılan bir nesneye dönüşür.  Milli kültürün en önemli kaynağını inanç alanı,  yani din oluşturur. Din de bunu bağırıp çağırarak yapmaz; sessiz sedasız yapar. Dinin,  bu kültür üretici ve ahlak inşa edici özünün menfi/müspet herhangi bir projenin nesnesi haline gelmesi durumunda,  bundan hem din hem toplum zarar görür. Özellikle bizim geleneğimiz açısından ‘milli kültür’ dediğimiz öz, ‘din’in sosyal, kültürel ve ahlaki alana çıkışının görünür olmasından başka bir şey olmamıştır. İşte bu nedenle bizim geleneğimizde Milliyetçilik, milli kültürden yana olmak; İslami olmak olmuştur. Ayrıca milliyetçilik, İslami olanı, sekülerleştirmeden, seküler alanda temsil edebilmenin oldukça elverişli bir aleti olarak çok önemli bir işleve sahip bir tavra tekabül eder. Ve çok gereklidir. Bu tavrın bilinçli ya da bilinçsiz tahrip edilmesi, aslında binilen dalı kesmekten başka bir anlama gelmez.

         

        Kendi özel tecrübemizin içinden konuşacak olursak; İslam’ın siyasal/ideolojik okumaları,  milliyetçilik olarak ortaya çıkan; özünde İslami olan milli kültürün imkanlarını büyük ölçüde yok etmiştir. İslamcılar, bu inceliği göremedikleri ve kavrayamadıkları için, bizdeki milliyetçiliğe içerinin değil dışarının şablon kavramlarıyla baktılar ve mahkum ettiler.  Milliyetçilerin, Devlet’in –ki devlet kısa dönemlerde değil, uzun dönemde milleti; nihai olarak milli kültürün sürekliliğini temsil eder- tehditle karşı karşıya kaldığı algılamaları karşısında aldığı devleti koruma tavrından; devletle- düzen/statüko arasındaki o çizgiyi belirsizleştirdiği durumlardan çıkarttıkları sonuçlarla, milliyetçilere savaş açtılar. Ancak bunu yaparlarken savruldukları yerin ne kadar meşru olduğunu da hiç sorgulamadılar ve sorgulamıyorlar.

         

         

         


        


        

        [1] Mesela Rasim Özdenören, Yeni Şafak Gazetesinde 10.01.2010 tarihli yazısında,  Mehmet Akif’i bayrağa hitaben söylediği, “ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” mısraından dolayı “bilinçli olarak ırkçılığı üreten demogoji yapmakla” suçlar. Bir başkası bir televizyon programında Necip Fazıl’ın şairliğini beğenmez. Bu isimlerden Sezai Karakoç özel bir muamele görmüştür ama yine de bu itibar,  dışarıdan gelenlerin gördüğü kadar olmamıştır. Nitekim bu günlerde Sezai Karakoç için bir belgesel hazırlanması, bize geç kalmış bir özür gibi gözüküyor.


        

        [2] Sultanlar Şehri İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Yayın numarası 1825, İstanbul 2009, S. 70.


        

        [3] Örneğin bu gün Afganistan’daki İslam anlayışı ile Türkiye’deki İslam anlayışı aynı mıdır? Veya sosyal hayatı aynı şekilde mi tanzim etmektedir?  Din bir dereceye kadar kaçınılmaz olarak millileşir; bunda bir mahzur yoktur. Esas olan özün/amacın muhafazasıdır.


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele