Akşehir’de Kültür Varlıklarımıza Sahip Çıkmak

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

                  Tarihsel süreçte Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan coğrafyada, yerel kültürlerle girdiği etkileşimden bir sentez oluşturan atalarımız, aynı zamanda kültürel kimliğimizi biçimlendiren temel değerleri de üretmişlerdir. Bu çerçevede Konya, Selçukluların başkenti olarak bu sentezin en nadide çiçeklerinin açtığı bir bahçe olmuştur. Akşehir de Konya’nın hemen yanında bu tohumlarla beslenen ve buram buram Selçuklu kokan bir kenttir. Kültürel değerlerimizin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Nasrettin Hoca Akşehirlidir. Bir diğer ulu kişi Seyyid Mahmut Hayranî’dir. Selçuklu döneminin sonlarında yetişen Şeyh Hacı İbrahim Veli veya Şeyh Hacı İbrahim Sultan olarak bilinen Şeyh Hasan bin İbrahim de Akşehir’in önemli şahsiyetlerinden biridir. Daha pek çok kişi sayılabilir. Bu kişiler, bugün hayatta değillerdir, ama ortaya koydukları maddi ve manevi değerlerle kültür hayatımızın birbirine geçen ve birbirinden ayrılamaz halkalarını oluştururlar. Onları anlayamamak, yarattıkları değerleri görememek ve koruyamamak, bir yerde kültürel kimliğimizin temel taşları ile bağlantılarımızın kopmaya başladığının ve onları kaybetmekte olduğumuzun işaretleri olmaktadır.

         

                  Uluslar, yarattıkları değerlerle vardır ve bu değerler, o ulusun kimliğini oluşturur. Bizler kültürel miras olarak nitelediğimiz bu değerleri tanımak, tanıtmak, özümseyerek ve yeniden üreterek gelecek kuşaklara bırakmak zorundayız. Nasrettin Hoca bindiği dalı kesmek isterken, gerçekte bizi biz yapan kültürümüzü korumayanlara, onu tahrip ve yağma edenlere ve hatta küçümsemeye çalışanlara bir ders vermek istememiş midir? Ulusal kültürü, kökleri Anadolu topraklarından beslenen bir ağaç olarak düşünürsek, bu kültüre erişim, öncelikle kişinin yetiştiği kentin kültürünü bilmesinden geçer. Yani önce Akşehir’de yaşayan kişi, bir Akşehirli olmak zorundadır. Bir Akşehirli olabilmek ise onun maddi ve manevi değerlerini tanımakla olasıdır. Bu çerçevede kentler, tarihsel dokusu ve müzeleriyle, kentin kültürel değerlerini tanıtan teşhir mekânlarıdır. Tarihsel dokusunu korumayan ve müzesi olmayan bir kent, tarihle bağlarını koparmış, köküne ve kimliğine sahip çıkamayan bir kent demektir.

         

                           Avrupalı, kendi kültürünü tanımlamada Yunan-Roma kültürlerini temel almış ve bu kültürünü bir sonraki nesillere aktarmak için 17.yy.dan itibaren müzeler kurmuş ve dünya müzecilik hareketi bu çerçevede başlamıştır. Osmanlı’da ilk müze 1846 yılında kurulmuştur. Toplanan ilk eserlerin mahiyetine baktığımızda, bunların antik dönemin kültür varlıkları ile eski silahlar olduğu görülmektedir. Avrupa müzelerini taklitle başlayan bu hareketin doğru yatağa inmesi, uluslaşma süreciyle paralel olmuştur. Bu süreçle birlikte, Türk-İslam eserleri de toplanmaya başlanmış ve Osmanlı döneminde 1914 yılında bu tarzda bir müze, İstanbul’da Evkaf-ı İslamiye Müzesi (bugünkü Türk ve İslam Eserleri Müzesi) olarak açılmıştır.

         

                  1914 yılından önce Avrupa müzelerinin Türk-İslam eserlerini toplayarak yeni koleksiyonlar oluşturduğunu görmekteyiz. Bu çerçevede bizim kültürel kimliğimizin yeşerdiği ve çiçeklerinin açtığı Selçuklu ve Osmanlı bahçelerine hırsızlar dadanmıştır. Önce ülkemizdeki Yunan-Roma eserlerini çalıp götüren hırsızlar, daha sonra cami, mescit ve türbelerimize girmişler, teberrükat eşyasının yanı sıra ahşap kapı kanatlarını, sandukaları ve çinileri, yani yapının mimari ögelerini de Avrupa müzelerine taşımışlardır. Avrupalı, bu eserlerle Türk-İslam kültürünü kendi halkına tanıtmak istemiştir. O dönemde bu kutsal mekânlara girmek ve buradaki eserleri çalmak bir Müslüman’ın yapabileceği işlerden değildi. Bu işleri azınlıklara yaptırdılar. Bunların bazılarını o dönemde Müze-i Hümayun Müdürü olarak görev yapan Halil Ethem’in tespitlerine dayanarak ve bu yöreyi baz alarak kısaca anımsatmakta yarar vardır.

         

         

                    Halil Ethem’in Konya ve Akşehir Tespitleri

         

        Halil Ethem, 1911 yılında Şehbâl dergisinde yayınlanan “Asar-ı Atika-i Milliyemiz Nasıl Mahvoluyor?”[1] isimli makalesinde “millî” olarak nitelediği Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin tahribatına ve kaçakçılığına ilişkin tespitler yapar.

         

        Halil Beyin tespitlerinden; Konya Beyhekim Mescidi’nin bu tahribat ve hırsızlık olayından nasibini çok ilginç bir şekilde aldığı görülmektedir. O dönemde onarıma ihtiyaç duyan cami için, Konya Milletvekillerinin teklifi üzerine, 1910 yılında 1500 Kuruş tahsisat çıkarılmış, ancak iş işten geçmiştir. Cami yangın yerine dönmüştür. Çinili mihrabın yerinde çamurdan bir mihrap durmaktadır. Tahribat bununla da kalmamış, içindeki kapıların çinili tezyinatı, işlemeli kanatları ve seccadeleri çalınmıştır.[2]

         

        Halil Ethem, tahrip edilen yapılar arasında en vahim durumda olan yapının, Karaman’da Karamanoğlu İbrahim Bey Türbesi olduğunu söyler. İhtiyar bir bekçi ile korunan türbenin içindeki tezyinatlı alçı sandukaları, bekçinin ölümü üzerine, kazma ile adeta gaddarca kırılmış ve yıkılmıştır.

         

        Akşehir Taş Medrese’nin o günkü durumu, Akşehir’deki tahribatlara ilişkin ilginç bir örnek teşkil eder. Medresenin ön cephesi mail-i inhidamdır. Tekrar inşa edilmek üzere yıkılmıştır. İşlemeli mermerlerinin birçoğunun zayi olduğunu vurgulayan Halil Ethem, “Bir hayli seneden beri viraneliktir. En muktedir mimarlarımızdan birinin sözüne göre, tekrar inşası mümkün değildir.”, demektedir. Yaklaşık bir asır sonra bu medreseye baktığımızda taç kapının hâlâ yapılamadığını görüyoruz. Bugünün gelişmiş teknolojisi ile bu sorun elbette çözülebilir.

         

Halil Ethem, Akşehir’de Seyyid Mahmut Hayranî Türbesi’nin yazılı ve işlemeli üç sandukasından biri ile İbrahim Sultan Türbesi’nin aynı tarzda yapılmış sandukasının çalındığından da bahseder. Daha fazla bilgiye yer vermez.

 

 

Seydî Ali’nin Sandukasına Ait Tabut

 

İ. Hakkı Konyalı’nın verdiği bilgiye göre, Seyyid Mahmut Hayranî Türbesi’nde yer alan ahşap sandukaları, Konya’da oturan Alman konsolosunun teşvikiyle, Anadolu-Bağdat demir yollarının umum müdürü olarak görev yapan Hügnen çaldırtmıştır. Soygunu demir yolu memurlarından Efkâryan ismindeki bir Ermeni yapmıştır. Daha sonra ele geçirilen sandukalardan birisinin üstteki tabut kısmı bulunamamıştır.[3] Konya Evkaf Müdürü Mehmet Reşat, 1907 yılında vuku bulan bu olaydan sonra, sandukaların yeniden çalınmasını önlemek için, Akşehir’de bir bedestene taşıtmış, buradan da İstanbul’a göndermiştir.[4] İki sanduka ile tabut kısmı çalınan sandukanın kaidesi, 25.3.1914 tarihinde Evkaf-ı İslamiye Müzesi koleksiyonlarına kaydedilmiştir. Sandukanın çalınan tabut kısmı, Seyyid Mahmut Hayranî’nin oğlu Mehmet’in oğlu Rufai tarikatına mensup Seydî Ali’nin sandukasına aittir.[5] Bugün Danimarka’nın Kopenhag kentindeki David Koleksiyonu’nda 26/1976 envanter numarası ile yer almaktadır.

 

 

Hacı İbrahim Veli Türbesi’ne Ait Sanduka 

 

                           Akşehir’e bağlı Alanyurt (Maruf) köyünde bulunan Hacı İbrahim Veli Türbesi’nin ahşap sandukası, İ. Hakkı Konyalı’nın verdiği bilgiye göre, Bermende köyünden Yuvan ve Yani isimli iki Rum tarafından çalınmış, Anadolu-Bağdat Demiryolu Umum Müdürü Hügnen’nin marifetiyle yurt dışına kaçırılmış ve Berlin müzelerinden birine konmuştur.[6] Bu eser, Hacı İbrahim’in sandukasıdır ve bugün Berlin Doğu Asya ve İslam Sanatları Müzesi’nde İran menşeli bir kaide üzerinde sergilenmektedir.

         

                  Bu iki eser, taşınmaz kültür varlığıdır ve mülkiyeti o şahsiyetleri yetiştiren Türk halkına aittir.

         

         

                  Soygunlara Günümüzden Örnekler

         

                  ABD ve Avrupa müzelerinin Türk-İslam eserlerine yönelik talebi durmuş mudur? Elbette hayır… O dönemde azınlıklara yaptırılan bu hırsızlığı, artık Müslüman Türk vatandaşları yapmaktadır. Yine 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi cami, mescit ve türbelerimiz soyulmaktadır. Son yıllarda da bu tür çalınma vakalarına rastlanmaktadır. Örneğin 1995 yılında Amasya’nın Suluova ilçesine bağlı Yolpınar köyünde Necmeddin Yahya er-Rufai türbesinin ahşap çocuk sandukası çalınmış, hâlâ bulunamamıştır. 1996 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinde yer alan Eşrefoğlu Camii’nin kapısına ait panolar çalınmış ve 1999 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentindeki David Koleksiyonu’nda tespit edilerek iadesi sağlanmıştır. 1997 yılında Kastamonu’da Kasabaköy Mahmut Bey Camii’nin kapısı çalınmış, bir ihbar sonucunda Manisa’da İstiklâl İlkokulu’nun bahçesinde menteşeleri, kilidi ve kapı tokmakları alınmış olarak bulunmuştur. 2001 yılında da Edirne Muradiye Camii’nin içteki iki yan duvarında yer alan çiniler kırılıp parçalanmış ve yaklaşık 50 adet çini götürülmüştür. Hırsızlık sonrası camide 1036 adet çini parçası tespit edilmiştir.

         

                  Bu soygunlara dur demenin ve kültür varlıklarımızı korumanın iki yolu vardır. Bunlardan birincisi, toplumda koruma bilincinin geliştirilmesidir. İkincisi ise kültür varlıklarımıza yüksek ücret ödeyerek talep eden ABD ve Avrupa müzeleri ile koleksiyoncuları tarafından oluşturulan dış talebin kırılmasıdır.

         

         

                  Koruma Bilincinin Geliştirilmesi

         

                           Toplumda koruma bilincinin gelişmesi kültür bilincinin yaygınlaşması ile paralel gitmektedir. Kültür bilinci kavramı; bireyin, üyesi bulunduğu ulusun tarihsel süreç içinde ürettiği kültürel değerleri öğrenmesi, kavraması, bu bilgileri kendisini ve çevresini tanımada kullanabilmesi ve yeniden yaratması anlamını içerir. Bu, kültür varlıklarına saygıyı ve koruma bilincini de beraberinde getirir. Yani her yurttaş, çevresinde bulunan kültür varlıklarını görmeli, tanımalı ve onlarla bir etkileşim içinde olmalıdır.  Burada öncü güç müzelerdir.

         

                  Ülkemizde oluşan kültür bilincinin tarihsel gelişimi göz önüne alındığında; işlevi gereği müzeler ön plana çıkar. Kuruldukları günden itibaren çevresine kültür bilincini yayan kurumlar olmuştur. 1846 yılında kurulan ilk müzemiz ve onun etrafında oluşan bürokratik örgütlenme de zaman içinde yaptığı faaliyetler ile kültür bilincinin oluşmasında ve yaygınlaşmasında bir araç olmuştur.

         

         

                  Kültür bilincinin yaygınlaştırılmasında ve buna bağlı olarak koruma bilincinin geliştirilmesinde müzeler tek başına bu yükün altından kalkamaz. Bu bilincin gelişmesi için, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, yazılı ve görsel basının, özel sektörün ve sivil kuruluşların bu amaca yönelmeleri gerekmektedir. Özellikle yerel yönetimler, yöre kültürünü ve kültür varlıklarını topluma tanıtarak kendini, kentini ve ülkesini tanıyan bireyler yetiştirilmesine ve yerel kent kültürlerinin korunmasına mesai harcamak zorundadır. 

         

                  Kültür bilinci toplumda yeterli bir düzeye geldiğinde, büyük bir kültürel mirasa sahip olduğumuz daha iyi anlaşılacak ve Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyadaki kültür varlıklarımız da ilgi alanımıza girecektir. Bu boyutta bir kültür bilincine toplum olarak erişemediğimiz için, Bosna-Hersek’te 1993 yılında savaş sırasında, Mostar Köprüsü’nün Sırplar tarafından yıkılmasına, Mekke’de de Suudiler tarafından Türkiye’nin engellemelerine karşın, yerine otel yaptırılmak üzere, 2002 yılında Ecyad Kalesi’nin yıktırılmasına fazla bir tepki koyamadık.

         

         

                  Anadolu Kökenli Eserlere Yönelik Dış Talebin Kırılması

         

                  Eski eser kaçakçılığının temel nedeni taleptir. Anadolu kökenli eserlere yönelik bir talep olduğu sürece, kaçakçılar tarafından kaçak kazılar veya soygunlar yapılarak bu talep bir menfaat karşılığı yerine getirilecektir. Devlet elinden geldiğince eski eser kaçakçılarına karşı yurt içinde mücadele etmektedir. Dış talebi kırmak açısından da yurt dışına kaçırılan eserlerimiz takip edilmekte ve ikili görüşmelerle veya dava yolu da denenerek, iadesi sağlanmaktadır. Bu çerçevede birçok eserimizin iadesi sağlanmış ve bu süreçte toplum olarak bir heyecan duyulmuş ve bu faaliyetler desteklenmiştir. 

         

                  Yurt dışından iadesini sağladığımız eserler ve bu hususta oluşan coşku, toplumda kendi kültürüne sahip çıkmaya yönelik bir etki yaratmaktadır. Konya'nın Beyhekim mahallesi sakinlerinin, Kültür Bakanlığı'na gönderdikleri mektup bu konuda ilginç bir örnek oluşturur. Mektupta; "Biz Beyhekim mahallesi sakinleri her namaza girişte, caminin önünden geçişte bu sızıyı içimizde duyarız. Yıllar önce Almanlar bizim mescidin çinili mihrabını söküp götürmüşler. Devletin çalınan bazı asar-ı atikaları geri getirdiğini duyuyoruz. Ya bizim mescidin mihrabı ne olacak, geri getirin, vebal altındayız." demektedirler. 1910 yılında çini mozaik mihrabın sökülüp götürülmesine tepki göstermeyen insanların torunları, bugün mescitlerinin mihrabını geri istemektedir.

         

         

                  Sandukaların İadesiyle İlgili Yapılan İşlemler

         

                  Seydî Ali’nin sandukasına ait tabutun iadesi, David Koleksiyonu’nda bulunan ve ülkemizden kaçırıldığı belgelerle kanıtlanabilen bir grup eserle birlikte 23.3.2000 tarihinde talep edilmiştir. David Koleksiyonu yetkilileri 10.10.2000 tarihli bir mektupla; Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin ahşap panolarını iade ettiklerini, son yıllarda kültürel mirasın yasa dışı ticarete karşı korunmasını amaçlayan uluslararası girişimleri desteklediklerini, ancak iadesi talep edilen eserlerin uzun süre önce satın alındığını, bunların kendi müzelerinde ve dünyanın çeşitli müzelerinde sergilendiğini beyan ederek, talebimize olumsuz cevap vermişlerdir.

         

                  Hacı İbrahim Veli Türbesi’nin ahşap sandukasının iadesi işlemlerine, Mülhak vakfın mütevellisi Erkök Avcıoğlu’nun 3.2.1995 tarihli dilekçesine istinaden başlanmıştır. Konu ile ilgili olarak hem ülkemizde bu hususta neler var, neler yazılmış onlar araştırılmış, hem de Dışişleri Bakanlığı’na bir yazı yazılarak sandukanın Almanya’da araştırılması istenmiştir. Berlin Başkonsolosluğumuzca yapılan araştırmada; sandukanın 1906 yılında deniz yoluyla İstanbul’dan getirilen eserlerden biri olduğu ve kimliği bilinmeyen bir şahıs tarafından müzeye hediye edildiği bilgisine ulaşılmıştır. Ayrıca müzede inceleme yapılarak sanduka yerinde tespit edilmiş ve envanter numarası ile birlikte fotoğrafları da gönderilmiştir. Fotoğrafların incelenmesinden; sandukanın Şeyh Hasan bin İbrahim’e ait olduğu kesinlik kazanmıştır.

         

                  7.6.1996 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’ndan sandukanın ülkemize iadesine yönelik işlemlerin başlatılması istenmiştir. İade sürecinin uzun bir zaman dilimini kapsaması muhtemeldir. Bir uzlaşma politikasıyla diplomatik girişimlere başlanmıştır. Almanya’da bu sandukanın dışında Troya eserleri, Boğazköy Sfenksi, Bergama Zeus Sunağı, Aphrodisias İhtiyar Balıkçı heykeli, Konya Beyhekim Mescidi’nin mihrabı gibi pek çok kültür varlığımız bulunmaktadır. Almanya’nın eskiden kaçırılan kültür varlıklarımızın iadesinde isteksiz bir tavır sergilediği de bilinmektedir. Bu eserlerin kendilerinde bulunmalarının hukuki alt yapısına sahip olduklarını iddia etmektedirler. Ancak Osmanlı Dönemi’nde bir İslam büyüğünün türbesinden sanduka çıkarılmasına izin verilmesinin dini gerekçelerle mümkün olamayacağı Almanya tarafına bildirilerek, ellerinde herhangi bir belgenin olup olmadığı sorulmuştur. Bu soruya cevaben; 1908 tarihli envanter kayıtlarına vurgu yapılarak, sandukanın 1906 yılında yasal olarak müzenin mülkiyetine geçtiği savunulmuş, ancak bu konuda herhangi bir belge sunulamamıştır.

         

                  Erkök Avcıoğlu, sandukanın iadesine hukuki yoldan destek sağlamak amacıyla konuyu 2005 yılında Türkiye’de mahkemeye taşımıştır. Akşehir Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 11.05.2006 tarihli ve 2005/836 Esas, 2006/221 sayılı kararıyla; Almanya’nın Berlin Doğu Asya ve İslam Sanatları Müzesi’nde sergilenen ve 1359 tarihinde vefat eden Şeyh Hasan Bin İbrahim’in mezarından alınan sandukanın Akşehir Alanyurt (Maruf) köyündeki Hacı İbrahim Türbesi’ne ait olduğu tespit edilmiştir. Bu mahkeme kararına istinaden Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan istinabe evrakı, Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmiş ve sandukanın iadesinde yeni bir aşamaya gelinmiştir.

         

                    Ülkemizin, ulusal hazine niteliğinde olan bu eserler üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. İkili görüşmelere devam edilmeli, buradan olumlu bir sonuç alınamazsa dava yolu da denenerek, haklı olduğumuz bir konuda sonuna kadar gidilmelidir.

         

         

                  Akşehirlilere Düşen Görev

         

                  Akşehir, zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Akşehirli de yaşadığı kentin özgün dokusunu koruyarak, kültürünü ve kültür varlıklarını tanıtacak bilinçtedir. Bu bağlamda Akşehirli yurt dışına kaçırılan kültür varlıklarının iadesi için de bir çaba göstermek zorundadır. Nasrettin Hoca’yı ulusal boyuttan evrensel boyuta taşıyan Akşehirlinin bu konuda hem deneyimi hem de kültürel alt yapısı vardır.

         

                  Erkök Avcıoğlu bir Akşehirlidir. Bildiğim kadarıyla aynı zamanda bir Türk Ocaklıdır. Akşehir’in çalınan kültür varlıklarının iadesini başlatan bir öncü kişidir. Avcıoğlu bir ilki gerçekleştirmiş ve 3.2.1995 tarihli bir dilekçesi ile bu mücadeleyi başlatmıştır. Bununla kalmamış, konuyu gazetelere, televizyonlara ve yine bir ilki yaparak ülkemizde mahkemeye de taşıyarak çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur.

         

                  Akşehirlinin bundan sonra yapması gereken şey, öncelikle Akşehir’den kaçırılan Seydî Ali’nin sandukasının tabut kısmı ile Hacı İbrahim Türbesi’ne ait sandukanın iadesine yönelik faaliyetler yaparak, hem devletin ilgili kurumlarını teşvik edecek, hem de bu eserleri elinde tutan müzelere baskı yapacak itici bir güç oluşturmaktır. Bu kültürel birikim ve medeni cesaret Akşehirlide vardır. Bu faaliyetin sivil bir karakter taşıması da çok önemlidir. Akşehirli çevresine, ülkemize ve dünyaya bu konuda bir mesaj vererek örnek bir davranış sergileyebilir.

         

         

                           Sonuç

         

        Uluslar, tarih boyunca yarattığı kültürel değerlerle varlığını belirginleştirmiş,  oluşturdukları kültürel kimlikle kendilerini yeniden üretmede ve geliştirmede itici bir güce sahip olmuşlardır. Yaratılan ulusal değerlerin evrensel boyuta ulaşması da dünya kültürüne o toplumun bir katkısı olmaktadır. Konuyu ulusal boyuttan kent boyutuna indirgediğimizde, kent kültürünün önemli bir değerinin ulusallaştığı, tüm toplumca benimsendiği ve hatta ulusal sınırları aşıp, evrensel boyutta kendinden söz ettirdiği görülebilir. İnce zekâsıyla toplumun katı kurallarını eleştirerek güldüren ve düşündüren Nasrettin Hoca, Akşehir’in ulusal ve evrensel kültüre önemli bir katkısıdır.

         

                             Akşehir’in ulusal ve evrensel boyuta ulaşacak başka değerleri de vardır. Bunların araştırılarak ortaya çıkarılması gerekmektedir. Bunun için toplumda kültür bilincinin yeterli düzeye getirilmesi ve kentin kültürel değerlerini ortaya çıkaracak ve onları tanıtacak örgütsel yapıların oluşturulması zorunludur. Bu takdirde sivil toplum örgütlerinin varlığı önem kazanmaktadır. Bu amaçla okullarda arkeoloji kulüplerinin kurulmasına veya kültür varlıklarını koruma ve yaşatma derneklerinin oluşumuna önderlik edilerek, sivil örgütlenmeler ön plana çıkarılmalıdır. Sivil örgütler, yerel yönetimlerin ve kamu kurum ve kuruluşlarının da desteğini de alarak, kent kültürünü ulusal boyuta taşımaya ve yurt dışına kaçırılmış eserlerin iadesine yönelik faaliyetlere ağırlık vermelidir.

         

                  Bu çerçevede Akşehirli adına şimdiden böyle önemli bir faaliyetin başlamasına önderlik eden Erkök Avcıoğlu’nun girişimi desteklenmeli ve Türk toplumunun ellerinden yıllar önce çalınan ata yadigârı eserimizin iadesi sağlanarak olumlu bir sonuca ulaştırılmalıdır.

         

                  Eserlerimizi koruyamadığımız için kendimizi eleştirebiliriz; ama “Hırsızın hiç mi kabahati yok?” diyen Nasrettin Hoca gibi hırsızları ve onları teşvik edenleri de teşhir edebiliriz. Onları hem teşhir etmeli hem de tarih önünde sorgulamalı ve yargılamalıyız. Bunun için örgütlü mücadele zorunludur. Mücadele etmeliyiz ki; eserlerimizi koruyalım, kaçırılanları geri getirelim ve toplumun kültürel bilinçlenmesine de katkı sağlayarak kültürel kimliğimizi pekiştirelim.

                   

         


        Resim 1- Konya Beyhekim Mescidi’nin mihrabı. (M. Oluş-Rüçhan Arık’tan).

         

         

        

         

        Resim 2- Karamanoğlu İbrahim Bey Türbesi’nin tahrip edilen alçı sandukaları. (Halil Ethem’den).

         

         

         

        

         

        

Resim 3- Hacı İbrahim Veli Türbesi’nin ahşap sandukasının müze teşhirinden görünümü. (Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün arşivinden).


        


        

        [1] Halil Edhem, “Âsâr-ı Atîka-i Milliyemiz Nasıl Mahvoluyor?”, Şehbâl, S. 36, 15 Mart 1327 ( 28 Mart 1911), s. 226–230.


        

        [2] Bu eserler bugün Berlin Pergamon Müzesi’ndedir. Mehmet Önder, Yurt Dışı Müzelerinde Türk Eserleri, Ankara 1989, s. 34.


        

        [3] İ. Hakkı Konyalı, Akşehir, Tarihî - Turistik Kılavuzu, İstanbul 1945, s. 425-426.


        

        [4] Mehmet Reşat’ın Müze-i Hümayun Müdüriyeti’ne yazdığı 29 Kânunuevvel 1326 (11 Ocak 1911) tarihli yazı. İstanbul Arkeoloji Müzesi Arşivi, 41/2 numaralı kutu.


        

        [5] İ. Hakkı Konyalı, a.g.e., s. 440.


        

        [6] İ. Hakkı Konyalı, a.g.e., s. 368-369.


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele