Türkiye’nin Kültürel Mirası Konusundaki Tutumu

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

        Kültürel miras, dolayısıyla kültür hayli geniş bir kavramdır. Sanat tarihçisi olarak biz burada bu mirasın taşınır ve taşınmaz eski eserler kısmı hakkındaki durumunu ortaya koymaya çalışacağız.

         

        Bunu, mevcut durumu belirlemek ve çözüm için neler yapılabileceği olmak üzere iki bölümde inceleyebiliriz.

         

        Burada güzel nedir ve sanat eseri neye denir tartışmasına girmeyeceğiz. İnsanların devletli bir toplum aşamasına geçtiği zamandan itibaren idareci kesim; güzel bulma, kıymetli madenden yapılmış olma, bir inanç gereği olma gibi farklı sebeplerle taşınır eserleri toplamış, mimari de dahil olmak üzere sanatı toplumu yönlendirmede bir araç olarak kullanmıştır. Uygarlık tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Sümerlerde sur duvarı içindeki odalarda çeşitli eşyaların saklanması, Asurlularda eski dönemden kalan bir tapınak kalıntısının bir tür restorasyonunun yapılması bir yandan geleceğe bir işaret bırakma, diğer yandan geçmişi yaşanılan zamanı oluşturmakta bir veri olarak kullanma eğilimini gösteriyor.

         

        İlk Çağda hemen bütün toplumlarda özellikle de göçebelerde çok güçlü olan atalar kültü gereği yapılan mezar anıtları ve içlerindeki taşınır eşyalar bu ilişkinin en güçlü olduğu alanlardandır.

         

        Orta Çağda Türk devletleri de sanatın toplum yapısındaki öneminin farkındaydı. Savaşlardan sonra değer verilen taşınır eşyaların yanı sıra sanatçılar da galip tarafın ülkesine götürülürdü.

         

        Hanedanlar ve soylular erken zamanlardan beri değer verdikleri eşyaları topluyorlar, koleksiyonlar oluşturuyorlardı. Avrupa’daki pek çok müze gibi Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen eserlerin tamamına yakını da Osmanlı sarayında meydana getirilen koleksiyonlardır.

         

        İstanbul’un fethinden sonra o güne kadar ele geçirilen silahlar, Aya İrini Kilisesi’nde saklanmaya başlanmıştır. Bu silahların içinde Bizans’tan devralınan Hıristiyanlığın bazı kutsal eşyaları da vardı. Burası 1726 yılında yeniden düzenlenmiş ve Darül Esliha adı verilmiştir. 1846 yılında Mecma-i Esliha-i Atika ve Mecma-i Asar-ı Atika adında iki bölümlü bir müze deposu haline getirilmesi bazı araştırmacılarca Osmanlı müzeciliğinin başlangıcı sayılmıştır. Eserlerin bir kısmının Çinili Köşk’e taşınarak ziyarete açılmasıyla Aya İrini Kilisesi Askeri Müzeye dönüşmüştür. 1891 yılındaysa Osman Hamdi Bey bugünkü arkeoloji müzesinin ilk bölümünü yaptırmış ve müzeyi buraya taşımıştır. Bergama, Bursa’da müzeler açılmış, bazı şehirlerde de müze depoları oluşturulmuştur.

         

        1852 yılında mankenler üstündeki yeniçeri kıyafetleri Elbise-i Atika adıyla İbrahim Paşa Sarayı’nda sergilenmiştir.

         

        Eski eserlerle ilgili düzenlemeler genelde mülkiyet hukukuna göre gelişmiştir. Taşınır eserler genelde kişi mülkiyetinde oldukları için bu konuda fazla bir şey yapmaya gerek kalmamıştır. Taşınmaz eserler ise İslami dönemden itibaren büyük ölçüde vakıf düzeni içinde halledildiğinden vakıf hukukuna bağlıdırlar. Yani Osmanlı devletinin taşınır ve taşınmaz eserler konusunda ciddi bir sıkıntısı bulunmuyordu. 19. yüzyıldaki köklü değişimler eski eserler konusunda da büyük yeniliklere yol açtı. Öncelikle Osmanlı devletinin Balkanlardaki büyük toprak kayıpları ve Mısır’ın elimizden gidişi, vakıf düzeninin işleyişini bozdu. Çoğu vakfın geliri azaldı ve eserler onarılamaz hale geldi.

         

        Avrupa’da 18. yüzyılda kurumsallaşmaya başlayan arkeoloji, Osmanlı devletinin tasfiyesini amaçlayan Oryantalizm hareketinin kullandığı temel dallardan biri oldu. Avrupa devletlerinin istihbarat elemanları arkeolog olarak Osmanlı topraklarına yığıldılar.

         

        Osmanlı bürokrasisinin arkeoloji ya da kendisinden önceki kültürler hakkında sistemli ve geniş bir bilgisi yoktu. 19. yüzyıl belgelerinden Osmanlı devletinde İslam öncesi dönemlerle ilgili olarak daha çok sikkelerin bilindiğini ve yoğun bir sikke alım satımının yapıldığını biliyoruz. Muhtemelen Osmanlı bürokratları arasında da koleksiyonerler vardı.

         

        Osmanlı topraklarında kazı isteğinde bulunan yabancılar için ayrı bir hukuki düzenleme de yoktu. 1784 ve 1800 yılarında kazı yapmak isteyen yabancılara saraydan, birbirinin eşi çıkan iki eserden birini Osmanlı devletine bırakmak şartıyla izin verilmişti. Osmanlı devletinin bu konuda yetişmiş elemanı olmadığından konulan bu şart bir işe yaramamış ve kazıda çıkan eserlerimiz yurt dışına çıkarılmıştır.

         

        Süreç içinde bu alanda biriken meseleler 1869 yılında Osmanlı devletinin bu alandaki ilk ciddi yasal düzenlemesi olan Asar-ı Atika Nizamnamesi’nin yürürlüğe girmesine yol açtı. Ancak yedi maddelik bu yasa çok basit ve yetersizdi. Eski eser kavramının tanımı olmamakla beraber Nizamnamenin girişindeki açıklamadan eski eser anlayışının “Avrupa’nın önem verdiği bir şey olmanın” ötesine gidemediği görülmektedir. Bu yasada ilgi çekici olan, çıkan eserleri kazıya yapana bırakmakla beraber yurt dışına çıkışının yasaklanmasıdır. Bunun, yıllardır kazılardan çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasına bir tepki olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı devletinin ikinci yasası, 1874 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi’dir. Bu nizamname de daha çok kazılar ve kazıdan çıkan eserler hakkındadır. Bu yasanın en önemli yanı, kazıdan çıkan eserlerin 1/3’nü kazıya yapana, 1/3’nü arazi sahibine ve 1/3’nü devlete bırakan ünlü 3. maddesidir. Kazıyı yapan arazi sahibi ise çıkan eserin 2/3’nü alabilecektir. Bu madde eserlerimizin tekrar yurt dışına çıkmasının yolunu açmıştır. Gerçi Osmanlı Devletinin gerekirse eser paylaşımını para değeri olarak yapabilme hakkı vardır. Ancak uygulamalardan anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı Devleti bu maddeyi uygulayacak gücü kendisinde görememiştir. Eser paylaşımı da yasadaki şekliyle yapılamamıştır. Öncelikle eserlerin büyükçe bir kısmının üç parçaya bölünmesinin mümkün olmayışından, sonra da Osmanlı devletinin bu konuda yetişmiş uzmanları bulunmadığından önemli eserlerin yurt dışına çıkışına engel olunamamıştır. Mesela Irak’taki Koyuncuk Kazısında çıkan 704 parça eserin paylaşımından sonra Osmanlı Devletine 23 eser kalmıştır.

         

        Müzelerimizin başına ilk defa bir Türk olarak Osman Hamdi Bey’in geçmesinden sonra çıkarılan 1884 tarihli Asar-ı Atîka Nizamnamesi bu alandaki en köklü değişikliği getirir. Kazıdan çıkan eserlerin artık tamamı devlet malıdır, hiçbir eser yurt dışına çıkarılamayacaktır. Yine Osman Hamdi Bey’in hazırladığı 1906 tarihli Asar-ı Atîka Nizamnamesi’nin önemli tarafı ilk defa İslâmi dönem eserlerinin de yasa kapsamına alınmasıdır. Böylece şimdiye kadar vakıf hukuku içinde problemleri çözülen ama yine bu yüzden doğal olarak farklı uygulamaların yapılabildiği İslâmi devir taşınmaz eserleri bütün olarak tek bir yasaya bağlı kılınmıştır.

         

        Fakat bu aşamada başka problemler devreye girmiştir. Taşınır ve taşınmaz bir eserin eski eser olup olmadığına kim ve nasıl karar verecektir? Bununla ilgili kurumlar ve yönetmelikler oluşturulamadığı için yasa tek başına fazla bir anlam ifade etmemiştir. Problemi çözmek için 1912 yılında Muhafaza-i Abidat Nizamnamesi yürürlüğe sokuldu. Taşınmaz bir esere hangi şartlarda ve nasıl müdahale edilebileceğinin belirlenmeye çalışıldığı bu nizamnamenin aslında büyük ölçüde izinsiz yıkımların önünü alma niyetiyle hazırlandığı anlaşılmaktadır. Taşınmaz eserlerin tescili için de 1917 yılında Muhafaza-i Asar-ı Atika Encümen-i Daimisi oluşturuldu. Ancak bu kurulun görev alanı sadece İstanbul ili idi. Devletin diğer bölgelerinde benzer kurullar oluşturmak için yine yetişmiş eleman bulunamamıştır.

         

        1921 yılında bir Asar-ı Atîka Nizamnamesi tasarısı hazırlanır. Yürürlüğe girmeyen bu tasarının iki maddesi dikkati çekmektedir. Birincisi, teşvik amacıyla kazıdan çıkan eserlerden bir hissenin kazıyı yapana verilebileceğidir. İstanbul’un işgal altında olduğu bir dönemde, bu kadar acı tecrübeden sonra böyle bir kapı açmanın ne düşünülerek yapıldığını bilmiyoruz. İkincisi ise eski eser kavramına bir yüzyıl sınırlaması getirmesidir. Buna göre 17. yüzyıl sonuna kadar yapılmış İslam öncesi eserler ile 18. yüzyıl sonuna kadar yapılmış bütün İslâmi eserler ayrı bir tescil gerektirmeksizin eski eser sayılmıştır. Encümenin görev alanının sadece İstanbul ili ile sınırlı olmasından doğan sıkıntının bu yasa ile çözülmeye çalışıldığı görülüyor.

         

        Cumhuriyet rejimi Osmanlı devletinden taşınır eski eserler konusunda nispeten çözülmüş ancak taşınmaz eserler konusunda problemli bir miras devralmıştır. Yokluklar içindeki yeni bir devletin daha baştan bu konuları halledebilmesi mümkün değildi. Bu yüzden 1906 tarihli Asar-ı Atîka Nizamnamesi 1973 yılına kadar kullanıldı. 1710 sayılı Eski Eserler Yasası müzeler ve kazılar konusunda daha doğrusu taşınır eserler konusunda önemli değişiklik getirmemiştir. Osmanlı nizamnamelerindeki hükümler büyük ölçüde burada da devam etmiştir. Eski Eserler Kanunu ile önemli değişiklik taşınmazlar konusunda yapılmıştır. Bu zamana gelene kadar tek yapı ölçeğinde korunmaya çalışılan taşınmaz eserler bu yasa ile beraber artık alan korumasıyla yani çevresiyle beraber korunmaya başlanmıştır.

         

        Bu durum bugün de devam eden problemleri yarattı. Yapıları çevresiyle korumak olması gereken bir yol olmakla beraber ekonomik yapımız bunu gerçekleştirecek durumda değildi.

         

        1973 yılına gelene kadar eski eserler özellikle de taşınmaz eserler konusunun halkın günlük hayatını ilgilendiren bir kısmı yoktu. Taşınır eserlerden vatandaşın mülkiyetinde olanlarına devlet fazlaca karışmıyor, kazılarla toprak altından çıkarılanlar da yasa gereği zaten devlet malı sayıldığı için halkın bu konuda bir tavır alma ihtiyacı doğmuyordu. Taşınmaz eserlerde ise mevcut eserlerin büyük bir kısmı vakıf eserdi ve bunların işletilmesi ve korunması yine vakıf hukukuna göre yürütülüyordu. Yani taşınmaz eserler konusunda da yine halkın günlük çıkarını ilgilendiren bir durum bulunmuyordu. Ancak 1973 yasasıyla birlikte arkeolojik, tarihi sit gibi kavramlarla birlikte çevrenin işin içine katılması bu dengeyi bozdu. Üstelik o zamana kadar eski eser olarak fazlaca yer verilmeyen evlerin tescil edilmeye başlanması vatandaşın ekonomik çıkarına ters geldi. Bu durum kısa sürede siyasi partilerden taleplere dönüştü.

         

        1983 yılında çıkarılan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda bu baskıların izleri görülür. Yasa hazırlanırken vatandaştan gelen talepleri karşılamaya çalışan siyasetçiler, özellikle evler konusunda şehirlerdeki tescilli bütün evlerin korunmasına gerek olmadığını her şehirden belli sayıda evin korunmasının yeterli olduğu görüşünü yasaya yansıtmaya çalıştılar. Fakat tescilli yapı sayısını sınırlamanın bir ölçüsünün olamadığı görülünce yasaya yeteri kadar eser tescil edilir gibi uygulamada hiçbir anlamı olmayan bir madde eklendi.

         

        2863 sayılı yasada doğal olarak daha çok taşınmaz eserlerle ilgili problemler çözülmeye çalışılmıştır. Yasanın en önemli yeniliği “eski eser” kavramı yerine “korunması gerekli kültür varlığı” kavramının getirilmesidir. Her ne kadar korunması gerekli kültür varlığı kavramının açıklaması ile 1710 sayılı Eski Eserler Kanunundaki eski eser kavramı açıklamasının aynı ise de maddenin bütününe bakıldığında uygulamada iki kavram arasında köklü bir fark olduğu anlaşılmaktadır. Öncelikle yasada 19. yüzyıl sonuna kadar olan eserlerin ayrıca tescile tabi tutulmaksızın baştan tescilli sayılması 1921 tasarısındaki yöntemin bu yasaya uyarlanmış halidir. Bu tarihten sonra yapılmış olanlar arasından korunması gerekli görülenler ise bir kurul tarafından belirleneceklerdir. Burada yasa ile yaşanılan anın da işin içine katıldığını görüyoruz. Artık bir nesnenin korunması için mutlaka eski olması gerekmemektedir.

         

        1917 yılında kurulan Muhafaza-i Asar-ı Atika Encümeni aynı yetkilerle 1923 yılında devam ettirildi sonra yerine 1951 yılında Gayrı Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu oluşturuldu. Eskisinden farklı olarak bu kurul Türkiye Cumhuriyeti’nin bütününde yetkiliydi. Taşınmaz bir eski eserin nasıl tescil edileceği, ayrıntıları olmasa da 1917 yılından beri belliydi. 1877 tarihli Ebniye-i Emiriye ve Vakfiye İnşaat ve Tamirat Hakkında Nizamname, Asar-ı Atika Nizamnamesi gibi 1923 yılında Cumhuriyet kanunu olarak tekrar kabul edilmiştir. Bu hükümler 1936 yılında Bayındırlık İşleri Genel Şartnamesi içine alınmış ve kamu ve vakıf yapılarının onarımları bunlara göre yürütülmüştür. Ancak bir eserin nasıl onarılacağı, daha doğrusu nasıl müdahale edileceği ile ilgili kurallar, ilk defa ayrıntılı ilkeler haline getirilmeye başlanmıştır. Onarımlarda hangi yöntemlerin uygulanması gerektiği konusunda Osmanlı döneminde de değişik görüşler belirtilmiştir. Fakat bunlar büyük ölçüde bireysel görüş olmanın ötesine geçememişti. 1951 yılında ayrı bir kanunla kurulan bu kurum 1983 yılındaki 2863 sayılı yasanın içine alınmış ve adı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu olarak değiştirilmiş daha sonra da tescil yetkisi Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge kurullarına devredilmiştir.

         

        Cumhuriyet devrinin ilk yıllarında, Atatürk zamanında kültür, en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Atatürk, yeni bir devlet kurmada ve yeni bir toplum yaratmakta ekonomi kadar kültürün de çok önemli olduğunu ve bu iki unsurun beraber yürütülmesi gerektiğini biliyordu. Bu yüzden Cumhuriyetin en yoksul zamanlarında bile kültür için önemli miktarda bütçe ayrılmıştır.

         

        Osmanlı devleti topraklarında 19. yüzyılda yoğunlaşan Avrupalı arkeologların kazıları, Osmanlı devletinin tasfiyesi planının bir parçası haline getirilmiştir. Bu coğrafyadaki özellikle Roma ve Helenistik dönem eserleri, Avrupa devletlerinin Osmanlı topraklarında hak iddia etmelerine temel yapılmaya çalışılmıştır. Osmanlı topraklarında Anadolu dışında yapılan yabancı kazıların neredeyse tamamının Osmanlıdan koparılan Irak-Suriye-Filistin topraklarında olması aslında olanı açıkça göstermektedir.

         

        Atatürk bütün bunları yaşadığı için Cumhuriyetin ilanı ile birlikte akıllıca bir strateji izlemiştir. Güneş-dil teorisini tartışmaya açarak Türkçenin dünyanın en eski dillerinden biri olduğunu vurgulamak istemiştir. Bir yandan Türklerin Orta Asya kökeni hakkındaki görüşler canlı tutulmuş diğer yandan Anadolu’da yaşamış Hititler gibi eski uygarlıkların Türk oldukları ileri sürülerek Batı dünyasının bu alandaki istekleri önlenmeye çalışılmıştır. Bunlar aynı zamanda savaştan çıkmış bitkin bir topluma bir heyecan aşılamaya da yaramıştır. Bu yüzden Anadolu’nun eski uygarlıklarını ortaya çıkarmak için çok sayıda kazı yaptırılmış ve müze kurulmuştur. Daha rejimin adı konulmadan 1920 yılındaki hükümet programında eski eserlerin tescil ve korunmasına yer verilmesi kurucu kadronun vizyonunu göstermektedir. Cumhuriyet öncesinde 16 müze ve müze deposu varken Cumhuriyetin ilk 15 yılında 37 yeni müze kurulması dikkat çekicidir. Türk Ocakları da bu çalışmaya katılmıştır. 1925 yılında Türk Ocakları bünyesinde bir Sağlık Müzesi mevcuttu.

         

        Burada dikkat çekici nokta, Hititler gibi Batı medeniyetlerinden daha eski kültürlerin Türk sayılarak onlara sahip çıkılması Cumhuriyetin kendisini bu alanda da Batıyla eşdeğerde hatta daha eski görmesidir. Artık Batı dünyasının üstünlüğünü kabul etmiş Osmanlı düşüncesi yerine Cumhuriyetin eşitliğe vurgu yapması, zamanı için çok akıllıca bir hamle olmuştur.

         

        Cumhuriyet rejiminin başlangıcında bir Osmanlı korkusu hep olmuştur. Dönemin dergilerinde bir Osmanlı türbesinin onarımı, Cumhuriyetin artık Osmanlıdan korkmadığı şeklinde haber yapıldığına göre bu Osmanlı hassasiyeti 1950’li yıllara kadar sürmüştür. Bir devletin veya rejimin yerini aldığı devleti potansiyel bir tehdit olarak algılaması kabul edilebilir bir davranıştır. Göktürklerin yerini aldıkları Avarları Avrupa’ya kadar kovalaması veya Abbasilerin Emevi halifelerinin türbelerini tahribi gibi tarihten çok sayıda örnek verilebilir. Bu yüzden Cumhuriyet rejimi, tarihimizin Osmanlı kısmında sessiz kalmayı tercih etmiş, geçmişe bakış Selçuklulardan geriye doğru yürütülmüştür. Bu yok sayma 1960’lı yıllarda yumuşamaya başlamış ve günümüzde artık ortadan kalkma noktasına gelmiştir.

         

        Osmanlının bir tehlike olarak görülmesi özellikle taşınmaz eski eserlerimiz için kötü sonuçlar doğurmuştur. Cumhuriyet döneminin başlarında Remzi Oğuz Arık’ın ifadesiyle “azgınlık derecesine” gelen bir tahribat devresi yaşanmıştır. Hükümetin, kitabelerinde Osmanlı sultanlarının adı geçen yapılarda kitabenin kaldırılması, bu işlem yapıya zarar veriyorsa kitabenin sıvanması veya üstünün örtülmesi şeklindeki genelgesi alt kadrolar tarafından kitabelerin kazınması veya kitabenin yerinden sökülmesi şeklinde uygulanmıştır. Gelirleri azalan ve harap durumda binlerce yapı devralan Vakıflar idaresi bu yükün altından kalkamayınca yüzlerce vakıf eserin kalıntısını, arsasını hatta eserin kendisini satmıştır.

         

        Genellikle şehirlerin merkezinde yer alan ve arsaları kıymetli olan yapılar belediyelerin imar hevesine kurban gitmiştir. Yenileşmeyi eskinin ortadan kaldırılması olarak gören imar anlayışı bu işten çıkar sağlama ve Osmanlı korkusu ile birleşince ortaya önlemez bir tahrip dalgası çıkmıştır. Sonunda Atatürk 1931 yılında Konya gezisi sırasında gördüklerine tahammül edemeyip zamanın hükümetine bir telgraf çekerek bu eserlerin korunması gerektiğini hatırlatmıştır. Aslında başlangıçtan beri hep bir çıkar kavgası olduğunu düşündüğümüz bu tahribatta ilk dönemin Osmanlı korkusu bir kılıf olarak kullanılmıştır. Nitekim 1950’li yıllarda bu korkunun azalması eser tahribini durdurmaya yetmemiştir. İstanbul’un imarında yıkılacak eserler için bir komisyon kurulması bile çok sayıda eserin yıktırılmasını önleyememiştir.

         

        İlk dönemdeki tahribatın yanı sıra az sayıda da olsa taşınmaz eski eser onarımları yapılmıştır. Cumhuriyet devrinin ilk eski eser onarım hamlesi 1960’lı yıllarda gerçekleştirilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü bu faaliyeti yürüten iki ana kurumdur. Çok sayıda eser onarılmasına karşılık bu dönemde özellikle uzman eleman eksikliği ciddi bir sıkıntı olarak kendisini göstermiş ve bu durum onarımların kalitesine yansımıştır. Mesela 1960’lı yıllarda bir ara yılda 300 civarında eser onarılmasına karşılık bunları denetleyecek teknisyen sayısı 20 civarında kalmıştır. Bu durum da onarımların gereği gibi kontrol edilememesine yol açmıştır. Onarılacak yapıların seçiminde bir düzen kurulamamış, iyi bir restorasyon projesi hazırlanması için gerekli hazırlık zamanı verilmemiştir. Restorasyon projelerinin ihale yoluyla piyasada yaptırılması düşünülmüş ancak piyasada restorasyon projesi çizecek yeteri kadar mimar bulunamadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde kurduğu bir büro ile bu işi üstlenmiştir. Burada da kadro verilmediği için yeteri kadar uzman eleman alınamadığından projeler hep onarım ihalelerinin peşinden yetiştirilmeye çalışılmıştır. İdeal olanı önce yapının rölevesinin çizilmesi sonra sanat tarihi raporunun hazırlanması ve buna dayanan restorasyon projesinin yapılması ve bütün bunlardan sonra onarım işinin ihale edilmesi iken bu sıralamaya hiçbir zaman uyulamamış restorasyon projeleri hep ihalelere yetiştirilmeye çalışılmıştır.

         

        Güçlü bir devlet ve güçlü bir ekonomi haline gelemediğimizden kültür, Atatürk dönemi dışında hiçbir zaman devletin öncelikli tercihi olmamış ve bu işe gerekli kaynak aktarılmamıştır. Kültür Bakanlığı hep bütçeden en az pay alan bakanlıklardan biri olagelmiştir.

         

        1960’lı yıllardan sonra restorasyonda ikinci hamle 2004-2007 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde de onarımlar için önemli kaynaklar aktarılmış ve çok sayıda eser onarılmıştır. Vatandaşa az da olsa evinin restorasyon projesi ve onarımına katkı payı verilmeye başlanmıştır. Önceki dönemlerle kıyaslandığında kuşkusuz önemli ve yararlı bir adımdır. 1960’lı yıllarda piyasada restorasyon projesi çizecek mimar bulunamazken son yıllardaki destekle röleve restorasyon projesi çizen çok sayıda mimari büro oluşmuştur. Yalnız bu uygulamaların aksayan tarafları da görülmüştür. Mesela eskiden beri oturtulamayan sistemsizlik yine devam etmiştir. Yapıların rölevelerinin çizilip ardından bir zaman gerektiren sanat tarihi araştırması yapıldıktan sonra restorasyon projesi çizimi ve daha sonra da uygulama ihalesine gidilmesi gerekirken buna zaman ayırmak siyaseten göze alınamamıştır. Röleve ve restorasyon projesi tek bir ihale olarak ele alınmış işin kazı boyutu bunun bir parçası olarak düşünülmüştür. Halbuki röleve ve kazının ayrı, sanat tarihi araştırması ve restorasyon projesinin ayrı ele alınması, bu idari bakımdan bir sıkıntı yaratıyorsa hepsinin daha uzun süreli tek ihalede çıkarılması gerekirdi. Kazı ve sanat tarihi raporu hazırlama işine ihalelerde hemen hiç zaman ayrılmaması, verilen sürenin sadece mimari proje çizimine göre hesaplanması projelerin kalitesine yansımış ve işlerin aksamasına yol açmıştır. Mesela çoğu yapıda kesin restorasyon projesi için kazı gerekirken bu zamanın verilmemesi ve kazı harcamalarının hesaba katılmaması yüzünden ihaleyi alan şirketler bunları yapmadan zorunlu olarak restorasyon projelerini de hazırlayıp idareye vermişlerdir. Doğal olarak, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurullarının kazı sonucunun beklenmesine işaret ederek bu projeleri onaylamaması yüzünden işler zamanında bitirilememiştir. Bir sayı hedefi tutturma uğruna aslında onarıma çok da ihtiyacı olmayan yapılar da bu program içine alınmıştır.

         


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele