İslam ve Liberalizm

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

        İslam geleneği kendisini şu beş esas üzerine bina etmiştir: Aklın, malın, neslin, canın ve Din’in korunması. Tüm Kur’an okumaları, tüm tefsir çalışmaları, tüm fıkıh usulü ve külliyatı bu beş esasın tesisi ve korunması cihetinden yapılmıştır. Çağdaş/modernist Kur’an okumaları ve fıkıh çalışmaları dahi -gelenekten farklı bir takım yorumlara ulaşmış olsa da- ümmetin maslahatının gözetilmesi bağlamında meşruiyetlerini bu beş esasın tahakkuku üzerinden üretmek zorunda kalmışlardır.

         

        Bu beş esasın tahakkuku, İslam öğretisine göre aynı zamanda insanlığın korunması anlamına gelmektedir. Çünkü bu beş esasın tamamı, hangi din ya da kültür coğrafyasına ait olurlarsa olsunlar insanı ve insanlığı korumaya mâtuftur. Ama mesele bundan ibaret değildir. İslam öğretisi bu genel çerçevenin içerisinde bu korumayı Müslümanlar için özelleştirir; bu koruma eylemini hem bir görev hem de sorumluluk olarak Müslüman mümine; yani dindara yükler. Bu görev her asra ve her şarta dâirdir; tarihsel değildir.

         

        Dolayısıyla, bu beş esastan hareketle şu soruların cevaplanması gerekmektedir. Akıl, mal, nesil, can ve Din;

         

  • · Kim tarafından korunacaktır?
  • · Kime karşı korunacaktır?
  • · Nasıl korunacaktır?

         

         

        Klasik İslâmî öğreti “kim tarafından korunacaktır?” sorusunun cevabını kişinin kendisi ve “Ulûl Emr”; yani devlet olarak cevaplar. Kişi kendisine ait olan tüm bu alanları, hem kendisine hem de diğerlerine karşı korumakla mükelleftir. Kişinin bu koruma eylemi, îmanî sorumluluğunun bir gereğidir. Kişinin bu alanları kendisinin korumaya gücünün yetmediği/yetemeyeceği durumlarda bu koruma işi Ulûl Emr (devlet/kamu otoritesi) tarafından yerine getirilmek zorundadır. Bu o kadar önemlidir ki, Ulûl Emr’in meşrûiyet şartlarındandır. Yani Ulûl Emr bu görevi yerine getirdiği müddetçe meşrûdur. Çok kolay anlaşılacağı üzere bu görevi yerine getirecek olan Ulûl Emr, âdil ve muktedir olmalıdır.

         

        “Kime karşı korunacaktır?” sorusunun cevabı esasen yukarıda birinci sorunun cevapları içerisinde verilmiş bulunmaktadır. Ancak biraz daha açmaya ihtiyaç vardır. Bu soruya hemen herkes tarafından verilecek ilk cevap, muhtemelen bu alanların kişinin kendi dışından gelecek olan tehditlere karşı korunması olacaktır. Tabiî olarak bu da kamu otoritesi, onun yasaları ve kurumları tarafından yerine getirilecek bir iştir. Yani devlet denilen teşkilata ve onun otoritesine ihtiyaç vardır. Aksi halde düzen değil anarşi hâkim olur. Klasik İslâmî Öğreti bununla yetinmez. Klasik İslâmî öğretinin bu soruya çok önemli addettiği bir cevabı daha vardır: Kişinin kendisine karşı da bu alanların korunması gerekmektedir. Örneğin, Klasik İslâmî öğretiye göre kişi kendi aleyhine cürüm işleme özgürlüğüne sahip değildir. Çünkü kişiyi varlık âleminde insan kişi olarak var kılan ne kadar özelliği varsa bunların tümü, bu insan kişinin mülkü; yani kayıtsız şartsız maliki olduğu müktesebatı değildir. Meselâ, insan kendi canına kıyabilir ama kıyma hakkına sahip değildir. Meselâ aklını yerli yerinde kullanabilme yetisini tahrîf eden ya da imkânsız kılan maddeleri tüketemez, bunların istihsalini veya ticaretini yapamaz. Meselâ Allah’ın kural koyduğu alanlarda(evlilik, cinsellik, iktisadi/ticari faaliyet vs.) Allah’ın koyduğu sınırları aşamaz. Meselâ benimdir diye iktisadî bir varlığı yakamaz, yıkamaz, tahrip edemez. Çünkü “her zenginlikte başkalarının derece itibariyle hakkı vardır”. Bir başka şekilde; verili olan veya kendisinde var olan yeteneklerle elde edebileceği ne kadar zenginlik varsa hepsi Allah’ındır; insan bunların hepsinin emanetçisidir. Bu emanetçilik çok yüksek bir sorumluluk bilincine de tekâbül eder; bu tekâbuliyet imtihan sırrını mündemiçtir.

         

        İşte burada ifade edilmeye çalışılan; insanın hem dışarıdan hem de kendisinden gelecek olan, tüm tehdit ve sapmalara karşı, bizzat mü’minin îmânının gereği olarak kendisinin kendisini koruması gibi ahlâki bir yükümlülüğü bulunduğunun yanında, bu korumanın sadece insanın kendisine bırakılmayacak kadar önemli olduğu ve bu nedenle kamu otoritesinin işin içine katılması mecburiyetinin bulunduğu, tüm fıkıh tarihinin en temel konularından birisini teşkil etmiştir. Bu durum bizi üçüncü soruya; yani “nasıl korunacaktır?” sorusuna götürür ki, bu soru artık bu gün için biz tüm Müslümanların en hayati sorusu haline gelmiş bulunmaktadır.

         

        Çünkü günümüzde “Postmodern Liberalizm”,  klasik liberalizmin sınırlarını çok aşarak, insanın “metafizik özgürlük meselesi”ni İlâhî bağlamından kopartarak, insanın kutsallığı argümanı etrafında sekülerleştirmiş bulunmaktadır. Yeni liberalizm; yani “Postmodern Liberalizm” artık herhangi bir ilâhî kaynağa yaslanmayan; özgürleştirdiği insanın sadece kendi aklı ve insiyaklarından doğan arzu, istek ve eğilimlerini, birer sosyal model, kültürel gerçeklik, insanî taşma/oluş kabul ederek hemen hemen tamamıyla normalleştirmiş ve meşrûlaştırmış bulunuyor. Bu meşrûlaştırmaları sadece özel alanlarda da bırakmıyor; bunları hukûkî sistemin normal alanları haline getiriyor. Özellikle Klasik İslami Öğreti’nin neslin ve Din’in korunması alanına dâir ahlâkla ilişkili hususlarında, Din’in bırakınız içtihatlarını, icmâ ya da kıyaslarını, nasslarını işlevsiz kılmak için yoğun bir kültürel bombardıman yapıyor. Tüm bunların sonucu olarak sokaktaki Müslüman’ın farkına varamayacağı biçimde onun bilinçaltına empozelerde bulunuyor. Ve ne yazık ki bu bombardımanda İslâmî medya ve entelektüeller de lojistik destek sağlıyorlar. Ve bu entelektüeller bu hallerini “zamanı doğru okumak” olarak anlıyor ve takdîm ediyorlar.

         

        Yukarıda bir kavramlaştırma yaptık: “Klasik liberalizm”,“Postmodern Liberalizm”. Bu kavramlaştırmayı yaparken şu farklılıklara yaslandık: Liberalizm, öteden beri kendisini “özgürlük” kavramı etrafında tanıtmakla beraber, içinde bulunduğumuz yüzyıla gelinceye kadar azalarak ta olsa hep bir muhafazakârlığı da yüklenmiş veya en azından îmâ etmiştir.  Hatta sadece burjuvazinin özgürlük aracı olmakla kalmamış, her ne kadar baskın karakteri teşebbüs hürriyeti olarak tezahür etmiş olsa da mütehakkimenin diğer alanlarda olduğu gibi dinî alanı belirleme iradesine karşı, dinî özgürlüğün de sığındığı bir düşünce ve siyasal liman işlevi görmüştür. Bu nedenle olsa gerek bizdeki “sağ” partilere de bu yaklaşım hep sıcak gelmiştir; kendilerini “muhafazakâr liberal” olarak takdim etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu liberalizm anlayışını Klasik liberalizm olarak isimlendirmek, kanaatimizce mümkündür. Çünkü bu gün bambaşka bir liberal düşünceyle karşı karşıyayız.

         

         

        Postmodern Liberal toplumda Emr-i Mâruf Nehy-i Münker 

         

        Liberal aydın A.Yayla  “Liberal düşünce bütünüyle yerlileştirilebilecek, millileştirilebilecek bir ilkeler demeti teşkil etmez. Bu ilkelerin kaynağı ve doğruluğunun delili şu veya bu insan toplumu ve şu veya bu kültür havzası değildir; insanî hayatın ve iktidarın doğası ve tecrübesidir” diyor (Zaman, 05.01.2010). Yani hiçbir değerler manzumesinin, hiçbir öğretinin, hiçbir özel ve özgün mecburiyetin ve hiçbir dinin, liberal düşünceyi eğip bükmesi, onu bir terkibe zorlaması düşünülemez, diyor. Bunlar ancak hayatlarını ve varoluşlarını liberal düşünceye borçlu olabilirler ve buradan onlara ”otur oturduğun yerde” demek düşer, diyor.

         

        Esasen liberal düşünce öteden beri ahlâk alanıyla pek ilgilenmemiştir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; liberal düşüncenin ahlâkla ilgili bir meselesi yoktur; onun meselesi özgürlüktür. Özgürlükler, ahlâkî olanla değil ancak ve sadece bir başka özgürlükle sınırlanabilir. Burada kastedilen, liberal düşüncenin ahlâksız olduğu şeklinde bir önermenin yapılabileceği değildir. Söylenmek istenen, liberal düşüncenin ahlâkla ilgilenmediğidir. Liberal düşüncenin bu önermesi, bugün itibariyle her zamankinden daha fazla tayin edici hale gelmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla meseleyi bir özgürlük meselesi olarak aldığımızda, kadîm bir soruyla tekrar yüz yüze kalırız: Ahlâkî olan nedir? Ahlâkî olanın kaynağı nedir? İşte tam burada, hemen her şeyi özgürlüğün konusu olarak ele aldığınızda, dindar bireyin ahlâkî kodlarını belirleyen Din ve onun ilkeleriyle, ateist olan ya da dindar olmayan insanların ahlâk alanına dair tavır, kabul ya da davranışları karşı karşıya gelecek ve çoğu zaman da çatışacaktır. Bu durumda liberal düşünceye göre Din, bu konu ve alanlarda geri çekilmek zorundadır. Aksi halde ötekinin özgürlük alanı ihlâl edilmiş olmaktadır. Bu durum, bizim burada “Postmodern Liberalizm” olarak adlandırdığımız yeni liberal anlayışta tam da bu anlama gelmektedir.

         

        Oysa İslâm’ın yukarıda vermeye çalıştığımız beş esasın korunmasının yanında müminlere yüklediği bir diğer sorumluluk, “emr-i mâruf nehy-i münker”dir; yani “iyiliği emretmek kötülüğü yasaklamaktır”. Hadi kelimelerle oynayalım; bu prensibi biraz yumuşatalım ve çağımıza uygun hale getirmeye çalışalım ve yukarıdaki prensibi şöyle ifade edelim; “ iyiliği tavsiye, kötülüğü kınama”.

         

        Postmodern liberal duruma göre bu mümkün değildir. Hadi tavsiye mümkündür de, kınama asla mümkün değildir. Çünkü kınanan tavır ya da eylemin özgürlük alanı bu kınamayla ihlâl edilmekte ve bu durum liberal düşüncenin “düşünceyi ifade etme özgürlüğü” bağlamında görülebilecek sınırın dışında yer almaktadır. Çünkü dindarın kınadığı fiilin ahlâk dışı olduğunun kaynağı dindir ve bu tavrıyla din özgürlük alanına sınırlayıcı olarak müdahil olmaktadır. Açıktır ki bu ortamda tebliğ imkânı da bulunamayacaktır. Çünkü tebliğ etmek İslam’a göre tecviz edilemeyecek olan ahlâkî hayatı ilan etmek, reddetmek, en hafifinden kınamaktır; bunun apaçık şekilde ifadesidir. Hatta meşhur bir Hadise göre müminin öncelikli tavrı, “kötülüğe engel olmaktır.”

         

         

        İslâmla Liberal Düşünce Uyuşabilir mi?

         

        İslam’la liberal düşüncenin uyuşabilip uyuşamayacağına dair mesele iki alanda tartışılabilir. Bunlardan birisi muamelât alanıdır. Bu alanda belki bu satırların yazarının asla katılmadığı bir yorum yöntemiyle, Din’in hükümlerini Postmodern (ahir zaman) yorumuna tabi tutup, oluşmuş olan müktesebâtı tarihseldir kabul edip,  Dîni bu anlamda libere etmeye kalkışabilirsiniz. Müslümanların zihnini bu bakış açısına yatkın hale getirebilirsiniz.

        Ancak iş ahlâk alanına gelip dayanınca liberal düşünce ile İslâm uyuşamaz! Çünkü İslâm’a göre ahlâka dair olan alanlar özgürlüğe dair alanlar değildir; günaha ya da sevaba; başka bir deyişle “mârufa ya da nehye dair” alanlardır. Ve din “ güzel ahlâktır.” Güzel ahlâkın ne olduğunu da yine Din’in kendisi; yani Kur’an ve sünnet tanımlar. Bundan dolayı, nehye dair alanlar bırakınız tecvîz edilmeyi ya da korunmayı, müsamaha dahi göremezler; yani toleransın (hoşgörünün) konusu değildirler.  Hiçbir Müslüman, Din’in ahlâka dâir alanlarında tecvîz etmediği hiçbir tavrı, tarzı ve hatta düşünce ve bunun ifade edilmesini, bir özgürlük meselesi olarak göremez. Dolayısıyla Müslümanların liberal bir gelecek inşasına dâir geçici ya da kalıcı ittifak ya da ortaklıkları, hangi gerekçeye dayanırsa dayansın ciddi mânâda bir cevaz problemi ile mâlûldür.

         

        Ayrıca Hz. Peygamber’in sünnetinde bu işbirliklerini caiz kılacak örneklere de rastlayamıyoruz. Acaba yanlış mı düşünüyoruz?

         

        Peki demokrasi bu tartışmalarda nerede duruyor derseniz; onu da Allah’ın izniyle bir başka yazıda ele alalım.


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele