Türklerin Tarihinde Kurdukları Anayurtlar

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Türklerin ne kadim tarihi ne devlet ve yurt teorileri ne merkezin inkırazı ile ortaya çıkan yeni güç odaklarının ideolojileri hakkında zerre fikri ve birikimi olmayanların ileri geri atıp tutmaları ancak cehaletin topluma hükümranlığı ile açıklanabilir. Toplum âdeta cahiliye devrine girmiş ise o toplumlarda bu cari olabilir. Bu yarı cahil -cahilden tehlikeli- kişilerin bir “üst akıl” tarafından kendi toplumlarının tahrip mühendisliğinde kullanılması, ancak bilincini ve hafızasını yitirmiş, varlık nedenini unutmuş devlet aygıtlarının sahne aldığı ülkelerde görülebilir. Türklerin tarihini ve dünya medeniyeti üzerinde oynadığı rolü anlamayacaklara bir sözüm yoktur.

         

        Türkler, ne dini konularda ne de alfabe konusunda bir bağnazlık gösteren bir millet de değildir. Ne alfabe insanı ileri götürür ne de geri bıraktırır. Kadimden bu yana dilini yitiren toplumlar olmuştur. Ancak, alfabe değiştirince dilini yitiren bir toplum görülmemiştir. Ama alfabesini değiştirmiştir, o kadar. Bu bir toplumun ilerleme, gelişme aracı olamaz. Çinliler Arap yazısı kökenli alfabe kullanmıyordu. Ancak, Kur’an’ın nazil olduğu çağda, Peygamber gördü ki, cahillik her yanı sarmış. Bilim yok, bilgi yok. Ne dedikleri doğru dürüst anlaşılıyor ne de intisap edenler dünyadan haberdar. “İlim Çin’de ise, arayıp, bulun, edinin.” hadisi bu cehaleti ortadan kaldırmak için söylenmiştir. Zavallı Arap hangi alfabe ile tedris edecekti? Çinliler alfabelerini mi değiştirecekti acaba? İslamiyet, bilmem kaçıncı yüzyılın bilgisi ile değil, günümüz bilimlerine vâkıf olmakla öğrenilir. Geçmişin kültürünü, medeniyetini ise filoloji ve tarih disiplini ile öğrenmek mümkündür. Bunun için de, tarih ve filoloji disiplinlerinde donanımlı olmak gerekir. Kur’an, okuma kitabı demektir. Herkesin Arapça bilmesi zaruret değildir. Adından da anlaşılacağı üzere okuyup anlamak üzere insanlara gönderilmiştir. Ve daha enteresanı, beni her asırda bir kere daha oku, emri veriyor. Bu ne demektir? Her asrın ilimlerinin eriştiği bilgi birikimi ile oku, anla demektir, bu kadar açık.

         

        Tarihi anlamak, tarih bilimine, filoloji disiplinine hâkim olmak ile başlar. Nereden, nasıl, neden, niçin, neye, ne zamandan baktığını, neyi anlamak istediğini bilmek ve tayin etmek ile sorun ele alınır. Belgelerin, bilgilerin, buluntuların ve sair şeylerin denetimi yapılır ve o sorunun mümkün olan doğruya güvenilir bir tasviri ortaya çıkarılmak suretiyle açıklamasına gidilir. Ancak, bu işlerin her biri emek, dikkat ve tecessüs, yüksek zihnî yaratıcılık isteyen işlerdir. Yarım yamalak bir metin okuması ile ne tarih için bir söz ne tarih yazılır.

         

        Eğer bir alfabe bir toplumu ileri taşımak gücüne sahip olsaydı şu Arap milleti birbirine düşman duruma düşüp parçalanmaz, dünyanın en ileri medeniyetini temsil ederdi. Şimdi her biri din adına birbirini boğazlayıp tüketmekle ve dünya âlemi de ellerini ovuşturmakla meşguller. Türkleri bu gayya kuyusu içine sürüklemek isteyenler hiç şüphesiz hiç birinin Türk olduğu düşünülemez. Hiç birinin Türk tarih ve medeniyeti hakkında zerre bilgisi de mevcut olmadığı gibi, öğrenme ihtiyacı da duymamakta ve yüklendikleri tahrip mühendisliğine devam etmektedirler.

         

        Başka bir şey daha. Fransız dili yirminci yüzyıl ortalarına kadar, herkesin paylaştığı bir diplomasi diliydi. Bugün nerede? Kıta Avrupa’da ve sömürgelerinde hapis. İngiliz dili ise yirminci yüzyıl yarısında imparatorluğunu yitirmiş bir dil görümündeydi. Ancak, bugün, İngiliz dili, dünkü imparatorluk sınırlarını da aştı ve dünyanın, her alanda konuştuğu, anlaştığı bir dil düzeyine yükseldi. Bunun temel nedeni bu dilin yarattığı medeniyetin düzeyi, çekim merkezidir. Demek ki alfabe bir araçtır. Önemli olan dilin işlerliğini ve etkinliğini sağlayacak medeniyet düzeyine erişmektir. Bunu sağlayacak olanakları yaratmak yerine boş işlerde zaman israf etmek, bir topluma itibar da ilerleme de sağlamaz.

         

        Kusura bakılmasın ama tarihe ve medeniyete istikamet vermiş, İslamiyeti Arap yarımadasına hapsolmaktan kurtarmış bir milletin adı ile kimliği ile yurdunun adı ile gelişi güzel, afra tafra satmak, şan şöhret için laf edemez. Zaman bu zaman ile işler yürümez. Bir milletin tarihine bak, hangi süreçlerden geçip geliyor, bir de kendi hâline bak derler adama. Bu sahnelerde boy gösterenlere bakarsak, Türkler vatanlarından buhar olup gitmeye başladılar. Beni bu havalar mahvetti, diyor ya şair; çok mu içtiydi dersiniz?

         

        Türkler, kurdukları anayurtlara bir ad vermek ihtiyacını da duymamışlardır. Çünkü, dünyanın dört köşesindeki insanları düzene koyup idare etmek istiyorlardı ve bunu da gerçekleştirdiler. Türklerin kurduğu ana yurtlara adı komşuları vermiştir. Türkler, birinci yurtlarını Merkezi Avrasya üzerinde kurmuşlardır. Bu kadim yurt sınırları, batıda Karaormanlar’dan doğuda Ordos yaylalarına uzanan coğrafyayı kapsar. Bilinen tarihi itibarıyla MÖ 7. yüzyıldan bu yana yekpare bir imparatorluğun sahibi olarak bu coğrafyanın mutlak hâkimi durumundadırlar. Bu geniş coğrafya komşularının verdiği ad ile “Turqia’dır. “Türklerin Yurdu” demektir. Tabii, bu coğrafya üzerinde kurulan yurdun yönetimi, merkez güçlü ellerde olduğu zaman, uzak yerlere tayin edilen veya bağlı kılınan “vassal”lar eliyle yönetiliyor; bazen de imparatorluğun batı kanadı, yarattığı kendi “vassal”ları ile kendilerine yeni bir merkez inşa edip ana merkezden kopuyor, daha batıya yerleşiyorlardı. Bu duruma en iyi örnek batıya kayan Oğur Türkleridir. Balamir başkanlığında buralara gelen Oğur Türklerinin doğu kanadını teşkil eden boyları İdil-Ural eksenine yerleşmiş, On Oğur boyu da bugünkü Macar kardeşlerimizin yaşadığı ülkeye yerleşip adlarını vermişlerdir: “Hungaria”.Bunun anlamı “On Oğur ülkesi” demektir. Ancak, yine de bu coğrafya, komşuları tarafından “Turqia” diye, “Türklerin Yurdu” diye anılmaya devam etmiştir. Avrupa tarihinde önemli bir yeri olan ve onlara teşkilatlanmayı öğretip devlet yönetiminde eğiten, ünlü On Oğur Türkleri kağanı Atil –Atilla- bütün German kavimleri destanlarında bu hüviyeti ile yer almıştır. “Hon” veya “Hun” diye geçen Türkler, aslında “on” şeklinde bir kısaltmadan ibarettir. Halaç Türk ağız özelliklerinde bu bakiye mevcuttur.

         

        Avrupa tarihinin gelişmesini, karışımların mahiyetini ve bugün aldığı şekilleri ve bunların nedenlerini bilmeyenlerin, Türk milletinin ne tarihi ne hâli ve ne de geleceği konusunda ne bilgileri ve ne de düşünceleri olabilir. Olmadığı, malayani konuşmalardan anlaşılıyor. Dibi başı olmayan atıp tutmalardan, insicamsız, yalan yanlış ve yersiz ifadelerden karşıdaki rakipler adamı kolayca “densiz” diye etiketleyip bir yana koyar, kullanabileceği kadar kullanıp “aslansın” diye de okşar ve ardından da işin bitince yola çıkarı verirler, insanın farkında bile olma şansı yoktur.

         

        Her bilginin nasıl, nerede, niçin, neden, kime/kimlere ve ne zaman söylenebileceği konusunda fikri, hassasiyeti, derinliği ve genişliği olmayanlardan devlet adamı olmaz. Söz dokuz boğum derler, dokuz boğuma kadar yutkunup düşünmek gerekir. Bilgi sağlam, denetlenmiş ve durum tahammül sınırlarını aşmış ise, ifade edilir. Sabır ile koruk helva yapılabilir, ama keskin sirke de küpüne zarar verir, derler. Tabii, devlet adamı vasfı herkesin kolayca terekküp edeceği bir vasıf da değildir. Bu topraklarda gördüğüm son Türk devlet adamlarından biri rahmetli Rauf Denktaş idi; diğeri ise, Allah uzun ömür versin Süleyman Demirel’dir. Yerlerini dolduracak nitelikte henüz tanık olduğum kimse de etrafta görünmüyor. Türklerin talihsizliği bana bu süreçte, devlet adamı fıkdanı durumu yaşıyor olmaları görünmektedir.

         

        Konuya dönecek olur isek, henüz ikinci yurdu kurmanın keşifleri içinde bulunan Türklerden Michael Süryanî ünlü kroniğinde söz ederken, burada belirttiğimiz kadim Türk ana vatanı coğrafyasını kast ederek, bunların yurdu doğuda güneşin doğduğu yerden batıda güneşin battığı yere kadar uzanır, diyor. Batıya güneşin battığı yere uzananlar arasında sadece Macar kardeşleri ile birleşenler bir şekilde kendilerini korumuşlardır. Kiyev’i kuran Peçenek ve Kıpçaklar, yerli halk ile karışıp son kalıntıları da XIX. yüzyıl sonları, yirminci yüzyıl başlarında tarihten silinmişlerdir. Erdel, bugün de, dillerini yitirmiş On Oğur Türklerinin arkada kalanlarıdır. Bulgarlar “Beş Oğur” Türkleri, Slav>Slave> kalabalığı ile karışmış, din nedeniyle dilleri kırma bir “Slav” diline dönüşmüştür. Kubrat’ın arkada bıraktıkları “Hırvat” olmuş, Boşnak -yaptıkları bir araştırmada yüzde 85 civarında Türk oldukları anlaşılmıştır. Çalışma ABD’de tez olarak yapılmıştır-, Karadağlı olmuş, Makedonlar ile karışmıştır. Şu gördüğünüz Yunan halkının önemli bir bölümü ana dilleri Türkçeden başka dil olmayan Hristiyan Ortodoks Türklerden mürekkeptir.

         

        Bizans’ın Balkanları şenlendirme politikası ile buralara yerleşen Türkler bir süre sonra arkada adlarını ve yer adlarını bırakıp geçmişlerini unutmak zorunda kalmışlardır. Ancak, bunların önemli bir bölümü de Avrupa/Balkanlar yakasında olduğu gibi, Anadolu yakasına da yerleştirilmiştir. Bu süreçlerin Bizans kayıtlarında VIII-XI. yüzyıllar arasında cereyan ettiği biliniyor. Büyük bir kısmı Sakarya’nın batısında, Balıkesir- Muğla aksi ve çevresine, bir kısmı Eskişehir-Konya, bir Kısmı Hatay-Halep, bir kısmı ise Doğu Karadeniz ve Kars çevresine yerleştiriliyor. İkinci anayurdu kuracaklar henüz temelleri atmadan önce, Sakarya’nın batısı “Turqia”dır. Kuzeyden batıya yürüyen Türklerin Hristiyanlık ve Musevilik ile tanışıp bu dinlere intisap etmeleri tarihin akışının bir sonucuydu. Nitekim, Musevi inancına mensup Karaylar son zamanlara kadar ana dillerini korumaya büyük gayret göstermişlerdir.

         

        Diyeceğim şudur: İkinci yurdun temellerini 1040 tarihinde atan Tuğrul ve Çağrı Beyler, Halifeyi işlerine karıştırmamış, biz bu dünyayı idare ederiz, sen ahret işleri ile uğraş demişlerdir. Osmanlı Hanedanlığı ise, halifeliği ortadan kaldırmış, erkini devletin memuru konumuna indirmiştir. Dünyada modern devlet temelleri böylece Türkler tarafından atılmıştır. Anlamak güçlüğü, imparatorluğun kaybına yol açmıştır.

         

        Tuğrul ve Çağrı Beyler, Anadolu’ya akıncı beylerini gönderdiğinde oralarda çok miktarda Türkler yaşıyordu. Doğu kapısından giren akıncı beyleri, sürekli bu çevreler ile iş tutup ilişki içinde olduğu söylenebilir. Çünkü, buralarda karşılaştıkları Türkler, kendileri ile aynı dili konuşuyor, başka bir dil bilmiyorlardı. Bu yüzden ünlü Türk akıncısı Afşin Bey, ta İznik’e gelip beylik sürebiliyordu. Romen Diogenes’in 200 bin kişilik ordusunun dağılmasında en önemli rolü bu orduda bulunan Türklerin saf değiştirip doğudan gelen Alp Arslan’ın ordusuna katılmaları, savaş alanından çekilmeleridir. Bu, hiç şüphesiz, “Turqia” üzerinde yer alan Türklerin kendi seçimleri olmuştur. İkinci ana yurt kurma sürecinde, Oğuz, Uygur, Kıpçak, Peçenek ve On Oğur ve Beş Oğur kavimleri yeni bir “Türk” karışımı vücuda getirmişlerdir. Pek çoğu İslamiyet’e intisap edip toplum bireyleri arasında pekişmeyi sağlamışlardır.

         

        Ancak, eski dinlerinde kalanlar da inançlarını kendi dillerinde korumayı sürdürmüşlerdir. Nitekim bunlar arasında Karaman Beyliğini kuran Karamanlılar tipik örnektir. Bunların yarısı Ortodoks mezhebinde devam ederken öbür yarısı İslamiyet’e intisap edip yollarını sürdürmüştür. Başlarına gelen dramatik olaylar tarihimizin içler acısı yarası olmuştur. Bilinçsizlik kimi zaman milletlere ağır faturalar ödettiriyor. Tabii, bu gerçeği bugünden görüp böyle değerlendirmek ne denli doğrudur, sorusu da ayrı bir bahistir. Bundan şu noktaya işaret etmek istiyorum: Tarihimizi ne abartmalıyız ne gerçeklerimizi örtmeliyiz; ne de hakikatleri ifade ederken, şu veya bu adeseden bakıp olanları değerlendirmeliyiz. Kendimizi, geçmişimizi, doğru, yansız, hakikatlere müstenit kanıtlar ile açıklamalıyız. “Osmanlıcılık” adesesi, Ortodoks muaviye zihniyeti, fars tarihçiliğin menfi etkileri Türk tarih yazıcılığı dışında tutulması, hakikatlerin ortaya çıkarılmasına tesir etmemesi icap eder. Bu taassubî bakışlar ile söz edenlerin ne tarih ne tarih bilimi ve ne de tarih yazıcılığı ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bunlar bu tür işleri ya cehaletleri ya ihanetleri veya düşmanlıkları sonucu gündeme taşırlar.

         

        Selçuklu kardeşlerin devletin temellerini atarken, aynı zamanda yönetimin kurucusu olarak da Selçuklu hanedanlığını tesis etmişlerdir. İlk anayurt üzerinde Türk kağanlığı “aşina” hanedanlığı mensuplarınca yürütülüyor idi ise, yeni ana yurt üzerinde kurucu aile olarak “Selçuklu” ailesi ve hanedanlığı tarafından hüküm sürülmüştür. Fakat bir süre sonra, oğullar babaları gibi olmadığı, yabız yablak olduğu için “merkez” iktidarını yitirir. Tıpkı ilk anayurt üzerinde olduğu gibi, merkezi yeniden inşa etmek üzere yeni aday beyler ve boylar ortaya atılır. Fakat dikkat edildiği zaman hem ilk anayurdun tanımladığımız sınırları içinde hem de yeni anayurt coğrafyası üzerinde benzer durumlar kendini gösterir. “Konya Selçukluları” diye tesmiye edilen yapı var iken, aynı zamanda kimi zaman bağımsız, kimi zaman vassalı gibi hareket eden beylikler de vardır. Kısaca ifade etmek gerekir ise, Konya Selçukluları, ikinci anayurt üzerinde yaşayan Türkleri birleştirici bir merkezi inşa etme yeteneği gösterememiştir. Selçuklu hanedanlığının sahip olduğu yeni anayurt coğrafyası, dağınık biçimde bağımsız ama güçsüz varlıklar hâlinde bir süre daha hayatiyetlerini sürdürmüşler ve sonra yerlerini kendilerinden bir başkasına bırakmışlardır.

         

        Türkler, gerek ilk anayurtları ve gerekse kurdukları ikinci anayurt üzerinde, yüzlerini genellikle batıya dönmüşlerdir, doğuya pek yaklaşmamışlardır. Çin, Afganistan, Hindistan ve İran, daima kendi coğrafyalarının güneyindedir. Kuzeyde “tundra” kuşağına da uzak durmuşlardır. Şunu da belirtmekte yarar var. Merkezi Avrasya’nın geniş coğrafyası üzerinde Türkler, XIII. yüzyıla kadar hâkim unsurdur. İdil-Ural-Kafkasya ekseninin batısında ortaya çıkan boşluğu Ön Avrasya üzerinde merkezi yeniden inşa eden Fatih ve torunları XVIII. yüzyıla kadar büyük ölçüde doldurmaya çalışmışlardır.

         

        Birçokları, katı Ortodoks gözlüğü ile geçmişi değerlendirdiği için Cengiz Han’a ve Temür Bek’e olmadık söz etmeyi tarihçilik zannederler. Anadolu ve Balkanların şenlendirilmesinde oralardan göçe mecbur kalan Türk boylarının da çok önemli rol oynadığını unutur, gelişmeleri o dönem Fars tarihçilerinin lenslerinden görmeyi ve anlamayı bir meziyet zannederiz. Anadolu’nun İlhanlılar döneminde ve Beylikler döneminde nasıl gelişip kültür merkezleri oluşturduğunu görmezden geliriz. Gerçek bir merkez inşa eden ve torunları sadece kurduğu kurumların mirasını yiyerek geçinen “Osmanlı Hanedanlığı” mensupları ve Ortodoks tarihçiler bilirler mi, Fatih’in başucu kitaplarından birinin Cengiz Han tarihi olduğunu? Herkes sanır ki, en muhteşem yüzyıl Süleyman dönemidir. Devletin tükeniş ve yıkılış dönemidir. Görünenler, değerli kristalin, yere düşerken attığı kahkahadan ibarettir. Bilimin ve teknolojinin, tecessüs ve dikkatin devlet hayatından çekildiği, cehaletin her yanı sarmaya başladığı süreçtir. Kahkahanın ne anlama geldiği tokat gibi yüzlere indiğinde Viyana kapılarında görülecektir. Bu ölümcül darbenin mahiyetini kavrayanların gayreti de ne kaybedilenleri ne zamanı geri getirmeye yetmeyecek, devletin kan kaybı süreklilik kazanacaktır. Ölüm mukadderdir ve öyle de tecelli edecektir. Fatih’in kurduğu düzen, kurumlar, bilim ve teknoloji aydınlığı, Batı ve Doğu bilimlerinin yakından izlenmesi, onlardan istifade edilmesi bir yana itilip cehalet hüküm-ferma olunca akıbet kaçınılmaz oluyor.

         

        XIX. yüzyılda, Türkler, komşularının yaşadıkları topraklara verdikleri “Turqia” adını vatanları için “Türkiye” şeklinde benimsediler. Hanedanlık, aslına rücu etmek, Türklüğe dönmek ihtiyacı duyar duruma geldi. İşte o günlerde bir şair, “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur/İnsan olan vatanının kuludur/Türk evladı evde durmaz, giderim” diye haykırarak, gençleri orduya katılmaya, cepheye gitmeye yüreklendiriyordu. “Osmanlı Hanedanlığı, Ön Avrasya Türk imparatorluğu açısından önemli bir dönemi temsil eder. Ancak, bu imparatorluk üzerinde Selçuklu, Konya Selçuklu, Beylikler, İlhanlılar gibi birçok merkez kurma mücadelesi verenlerin de payı görmezlikten gelinemez.

         

        İkinci anayurt üzerinde umum coğrafyayı tek elde toplayıp merkez inşa etmeyi başaran iki hanedanlık olmuştur. Bunlardan ilki Tuğrul ve Çağrı Bey tarafından tesis edilen Selçuklu hanedanlığı, öteki ise, Ertuğrul Bey’in torunu Fatih’in inşa ettiği merkezdir. İlginçtir, gerek ilk ana yurt üzerinde ve gerekse ikinci anayurt üzerinde devlet düzeni üçlü yapı üzerine inşa edile gelmiştir. Doğu, merkez ve batı şeklindedir. İlk anayurt üzerinde bu düzen doğuda şad, merkezde kağan ve batıda yabgu biçiminde kendini gösterir. Bu iskelet, ikinci yurt üzerinde de muhafaza edilmiştir. Anadolu eyaleti doğu kanadını, İstanbul merkezi, Rumeli ise batı kanadını temsil eder. İlkinde devlet, esnek merkezi yapı içinde hayat bulmuştur. İkincisinde devlet daha merkezi bir yapı kazanmıştır; kanatlar merkeze bağlı ve oradan tayin edilen beylerbeyilere bırakılmıştır. Ana yapılar, bunlardır. Eklemeler, büyümenin yeni idari zaruretleridir.

         

        Türklerin tarihi bu iki anayurt üzerinde cereyan etmiştir. Tarih nedir, tarihe, bir toplumun tarihine nasıl, niçin, neden, nereden bakılacağı konusunda fikri, bilgisi olmayanların “ulema” kesilip etrafa, halka cehalet-fürûşluklarını pazarlıyor. Bunları önlemek zamanımızda mümkün görünmüyor. Bilinçli aygıtlarınız yok ise, cahil halka caka satıp adam olduğunuzu sanırsınız, ama âlem meclisinde beş paralık itibarınız olmaz. Üstelik, övüldüğünüz vehmine kapılırken uğradığınız hakaretlerin farkına bile varmazsınız. Donanımsızlık, bilgisizlik, birikimsizlik böyle bir açmazdır, taşıma suyla da paklanmaz. Adam demiş, şu dağın ardında umudum var, ya olmaz ise, o zaman vay halime demiş. Böyle bir zaman dilimi içinde Türklerin tarihi, anayurdu için derin bir yeisteyim. Buraya söz nereden geldi, bilmiyorum. Kendimi sahipsiz, garip kalmış, kimsesiz bir Türk niye hissediyorum, anlamıyorum. Besbelli yaşlanıyorum. En iyisi sözümüze geri dönerek bağlayıp bitirelim.

         

        Bir başka değişmez husus da Türklerin anayurtlarının her ikisinin adı dün “Turqia” idi; bugün ise, ilk anayurt toprakları geniş anlamda “Türkistan” ve ikinci anayurt topraklarına da “Türkiye” denmesidir. Tarihte böyleydi, bugün de yarın da böyle kalacağı şüphesizdir. İnanıyorum ki, yaşadığımız karanlıkları yarıp bizi yeniden aydınlığa çıkaracak yiğit, bilgili ve donanımlı Türk gençleri tarihin sahnesindeki yerlerini alacaktır. Tarihin akışını kim değiştirebilir? Belki onlar bu sözleri bir yerden duyup Atsız Beğ gibi bizleri de tebessümle hatırlayacaktır. Hatırlanmak da hoştur, bu gök kubbede bir hoş sada bırakmışsak, hayır ile yâd ediliyorsak, yâd edenlere bugünden selam olsun.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele