Bir Anadolu Türküsünün Tarihî ve Sosyal Analizi

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

        Bilindiği gibi yüzyıllardan beri Türklerin yaşamış oldukları birçok coğrafyada olduğu gibi, Anadolu coğrafyasında da yaşanmış birçok tarihsel ve sosyolojik hadiseler, bölge halkı tarafından zaman içinde destanlaştırılmış ve bu destanlar müzik sanatı ile birleştirilerek “Türkü” dediğimiz bir müzik formunu meydana getirmiştir.

         

                    Türklerin Anadolu’dan önce yaşamış oldukları coğrafyalarda ortaya çıkarmış oldukları türkü ve diğer müzik formları ile ilgili sanat eserlerini –ki bu eserlerde genellikle bir sanat endişesi göze çarpmaz. Bu eserler oldukça doğal ve yaşanmış hadiselerin tezahürü şeklindedir.- bir tarafa bırakacak olursak, özellikle Anadolu’da yüzyıllar boyunca yaşanmış o kadar enteresan olaylar vardır ki, işte bu olaylar türkülere konu olmuştur.

         

                    Anadolu insanı doğrudan ifade edemediği duygularını hüzün veya sevinçlerini daha çok türkü, şarkı gibi veya bazen de diğer sanat vasıtalarıyla ifade etmeyi mükemmel denilecek bir şekilde başarmıştır. Bir devlet görevlisinin yaptığı haksızlık veya zulüm karşısında çaresiz kalan, hakkını savunamayan vatandaş, genellikle şiir veya türkü söyleyerek tepkisini ortaya koymayı, yani sanattan faydalanmayı başarabilmiştir. Mesela Anadolu kültüründe önemli bir yeri olan “Köroğlu” destanı veya türküleri işte böyle bir tepkinin sonucu değil midir? Yine Türkmen aşiretlerinden bir bey’in yedi sene sonra bekledikten sonra doğan çocuğunun göç sırasında bir kartal tarafından kaçırılması ile çocuğun annesinin canhıraş feryadını ve tarifsiz kederini konu alan “Bebek Türküsü” de sanatın insanlarımıza nasıl vasıta olduklarını ortaya koymaktadır.

         

                    Sadece türkü ve uzun hava dediğimiz müzik türleri mi acaba bu insanların hislerine tercüman olmuşlar? Elbette hayır. Bu sanatın yanı sıra özellikle kızların duygularını ifade etmek için halı, kilim ile diğer nakış ve dokuma sanatlarını da mükemmel bir şekilde kullandıklarını biliyoruz. Bu sanatı öyle mükemmel kullanmışlardır ki adeta kilim motifleri birer duygu şifresi haline gelmiştir.

         

                    Sanat-duygu-ruh ilişkisi üzerine yüzlerce örnek verebiliriz fakat bu örneklemeler yerine sadece bir türküyü tarihi, sosyolojik ve siyasî boyutlarıyla irdelemeyi daha önemli görüyoruz. Bu yazımızda Çukurova coğrafyasında yaşanmış siyasî bir hadisenin destanlaştırılması ile oluşan “Kozanoğlu” türküsünü incelemeye çalışacağız:

         

        Kozanoğulları, Anti Toroslar da denilen Kozan dağında, yaklaşık iki yüzyıl derebeylik süren, kimi zaman komşu dere beylerle, kimi zaman devletle çelişkiye düşen, dahası savaşan bir oymaktır. “Kozan”-“Kozandağı” Kozan oğulları gibi ezgilerle türkülerde duyulan Kozandağı, Çukurova’nın kuzeyini kapsayan adı gibi dağlık bir yöredir. Doğusu: Göksun, batısı: Yahyalı-Develi dağlarına, kuzeyi: Tufanbeyli yöresinin bir bölümünü alarak Zamantı ırmağına dayalıdır. Ormanlık da olan yörenin bütüne yakın yerleşikleri Varsaklardır. Çok dağlı, çok vadili olusu nedeniyle, "kuz" denilen, güneş görmeyen gölgelik yerleri de çoktur. Yörede araştırmalar yapan folklorcu Ali Rıza Yalman, "kuz" un, Farsça çoğul eki "an" la birleşerek "Kuzan" adını aldığı görüşüne Prof. Faruk Sümer de katılmaktadır. Kozan, simdi bir ilçe merkezidir. 30 Aralık 1923 öncesindeki adı "Sis" ti.[1]

         

        Devlet arşivlerinde “Kozanoğulları” adı ancak 17. Yüzyıl sonralarında görülüyor. İkinci Süleyman, 1690 Avusturya savasında, yardım istediği oymaklar arasına Kozan oğullarını da katıyor. Daha önce görülmeyişi güçsüzlüklerini kanıtlıyor. Buna karşın, Abdurrahman Münir Kozanoğlu, anılan broşüründe dönemin ünlü ozanı Karacaoğlan’ın, Kozanoğulları’ndan korkarak Van'a kaçtığını yazıyor. Oymağın, önceleri de güçlü olduğunu belirtmek istiyor. Gerçekte ise, ondan 18 yıl sonra bile güçsüzlükleri görülüyor. Üçüncü Ahmet, 1708'de "Saki" suçlaması ile ağalarını Niğde kalesine hapsettirmiş ve güçlü dönemleri, Büyük Yusuf Ağanın 18. Yüzyıl sonlarında oymağın basına geçmesi ile başlamıştır diyebiliriz. 1778'de Kozanoğulları oymağında başlayan bu siyasî gelişmeler 1865'e dek sürmüştür. [2]        

         

        Tarihçilerimizden Mükrimin Halil (Yınanç, (1898–1961) Bey’in Kozanoğulları hakkında verdiği tarihî bilgiye göre: Kozanoğulları, (Kozanlu) isminde Afşar aşiretinde bir oymağın reisi olan bir Han’dandır. Bu oymak ve bu aile Osmanlı Hanedanı’ndan daha evvel Karaman oğulları’nın maiyetinde bulunmuş ve kendi ismiyle anılan havalide hüküm sürmüştü. Osmanlı hanedanı Karaman hanedanını ortadan kaldırınca Kozanoğulları bu yeni hanedana bağlanmış oldular. Fakat ellerindeki Kozan havalisinin bağımsız ve nesilden nesile intikal eden reisliğinde kaldılar. Tanzimat’a kadarki Osmanlı Hükümetleri zamanında, Kozanoğullarının idaresine karşı, Padişahların hiçbir müdahalesi olmadı. Kozan dağlarındaki Varsak Aşiretleri Kozanoğullarının piyadeleri, Çukurova’daki Afşar ve Sırkıntılı Aşiretleri ise süvarileri idiler.[3]

         

        . 1220 hicri (1805) tarihlerine doğru Orta Anadolu Derebeylerinin en büyüğü Çapanoğlu Süleyman Bey, Kozan topraklarını istila için asker gönderdiyse de Kozanoğlu Yusuf Ağa tarafından perişan edildi. Çapanoğullarının yenilgisi, gerçekte destekçileri devletin de yenilgisi oluyordu.

         

        Her olayı kendilerine özgü dizelerle anlatan ozanlar, bunu da;

         

        Çapanoğlunun kurşunu çatır patır

        Kozanoğlu’nun ki hiç saymaz hatır

        Şu dağın ardında üç bin Çapanlı yatır

        Yusuf beyim emme de atmış satır

         

        Dizeleriyle anlatıyor.[4]

         

         Yusuf Ağadan sonra Ali Bey, ondan sonra da Ali Bey Oğlu Mehmet Bey Kozan Beyliğine geçtiler. Mısırlı İbrahim Paşa (1789- 1848) Adana’yı zapt ettikten sonra (1832) Kozan’ı zapt için asker gönderdiyse de bu asker de dağlar arasında Mehmet Bey tarafından perişan edildi. Neticede, Kozanoğulları gittikçe kuvvetlendiler. Hatta Sultan Abdülmecit (1823–1861)’in bir iradesi Mehmet Bey’e tebliğ olununca “Amucamoğlu (yani Padişah) bu kadar memleketlere hâkim iken bir avuç Kozan’ı bana çok mu görüyor?” demiştir.

         

         Mehmet Bey’den sonra kardeşi Ömer ve ondan sonra oğlu Ahmet Bey derebeylik yaptılar. Fakat Kozan’ın doğu tarafında Ahmet Bey’in amcasının oğlu Yusuf Ağa hâkimdi.

         

        1865 senesinde Sultan Aziz (1830–1876) zamanında, Sadrazam Ali Paşa (1815- 1871) Kozan Derebeyliğini ortadan kaldırmaya karar verdi. Derviş Paşa kumandasında bir “İslâhiye fırkası teşkil ve Cevdet Paşayı ıslahat müfettişi tayin ile her ikisini Kozan’a gönderdi. İslâhiye Fırkası” Sis’e (Kozan) geldi. Ahmet Bey ile Yusuf Bey ve diğer Kozanoğulları hanedanına mensup Halil Bey, Ali Bey ve Hüseyin Beyler derhal İslâhiye fırkası karargâhına gelip itaatlerini bildirdiler. Ahmet Bey’e Kütahya mutasarrıflığı, diğer beylere de birer memurluk veya maaş verilerek her biri bir tarafa gönderildi. Kozan bir sancak kabul edilip Sis, Haçin (Saimbeyli), Feke, Karıs (Karsantı) kazaları ona bağlandı ve Sis (Kozan) sancak merkezi oldu.

         

        Bölünmeden yararlanarak yöreyi buyruğuna almak isteyen devlet, Çapanoğullarını ikinci kez üzerlerine saldırttı. Büyük Yusuf Ağa dönemindeki yenilgilerinin de öcünü almak isteyen Çapanoğulları, saldırılarını, güçsüz sandıkları Samur Ağa üzerine yönelttiler. Samur Ağanın yandaşları Avşarlar'ın yayla döneminde çıkan çarpışma, Tufanbeyli yakınlarındaki genel adı Göksu ama orada “Mağara Suyu” denilen ırmağın Katran gediği kesiminde, Avşar ağırlığında sürdü. Samur Ağa’nın ozanı Avşar kökenli Dadaloğlu, aşağıdaki dörtlüklerle olayı şiirleştiriyor. Şiir, değişik yerlerde değişik biçimde bulunuyorsa da biz, ünlü halkbilimci Prof. Pertev Naili Boratav’ın tercih ettiği şeklini sunuyoruz:

         

         

        Mağara suyunda kavga kuruldu.

        Öttü tüfek davlumbazlar vuruldu

        Duydum Bozoklu'nun beli kırıldı

        Bin atlıya yamaç ünü beylerin

         

        Cadoğlu geliyor bakın ilvana

        Öttü tüfek seyreyleyin dumana

        Uğrunda Avşar var sen seni sına

        Elden ele gider ünü beylerin

         

        Küçük Hacı ile Gök Ahmet geldi

        El aman vermedi hepsini kırdı,

        Her birine yetmez böyle beş ordu

        İstanbul' a indi ünü beylerin

         

        Ali Beyim attığını düşürdü

        Cadoğlu'nun tedbirini şaşırdı

        Mağaralı soyuntusun deşirdi

        Kanlı gömlek oldu donu beylerin

         

        Ali Bey' in oğlu Del'Osman Ali

        Alayından zor baz idi Zor Veli

        Bağrını kursuna verdi Seyf Ali

        Etten kale oldu canı beylerin

         

        Yaşa Dadaloğlum sen binler yaşa

        Cadoğlunu düşürdüler telaşa

        Yaralının önü indi Maraş’a

         Necip Paşa çifte çeksin tuğların

         

         

                    Kozanoğlu Yusuf Ağa Sivas’ta ikamete memur edilmişti Sivas’a gönderilirken aşiretlerden bir kaçı yoluna çıkıp onu muhafız askerlerinin elinden aldılar. Yusuf Ağa Kozan’a geldi ve dağlardaki bütün aşiretleri isyana kaldırdı. Fakat Islahiye Fırkası kumandanı Müşir Derviş Paşa, onun üzerine Kurt İsmail Paşa kumandasında bir müfreze gönderdi. İsmail Paşa Yusuf Ağa’yı perişan etti ve astırdı. Kozan havalisindeki bütün reisler ele geçirilip her biri bir tarafa sürüldüler. Anadolu’nun muhtelif semtlerine dağıtılan Kozanoğullarının birçoğu İstanbul’da, Ahmet Bey ise Trablusgarp’ta (Bugünkü Libya) ikamete mahkûm oldular. Aşağıdaki şiir bu sürgünün hüznü ile yazılmıştır:

         

         

         

        Ne yatarsın hecin gibi

        Kara bıyığı sicim gibi

        Ben ağlarım başucunda

        Anan kızı bacın gibi

         

        Odasında ağır masa

        Kalk beyim konağı döşe

        Ne durursun Ahmet Beyim

        Sis'e girdi Akif Paşa

         

        Koyunu vurdum esmeye

        Takatim yok bel asmaya

        Ar değil mi Kozanoğlu

        Akif Paşaya düşmeye

         

        Bak Ağanın yatağına

        Kekliğinin öteğine

        Cümle âlem dökülürdü

        Kozanoğlu eteğine

         

         

                    Aşağıdaki şiir, Kozanoğullarından hükümet kuvvetlerine karşı mukavemet maksadıyla dağa çıkan asıl Kozanoğlu’nun dağlardaki hayatı ile üzerine gönderilen takip kuvvetleri ile mücadelesinin güzel bir ifadesidir:

         

         

        Çıktım Kozan’ın dağına

        Remil attım dost bağına,

        Aşiretten imdat olmaz,

        Kaç kurtul, “Gavurdağına”

         

        Kara çadır eğme ile

        Ucu sırma değme ile

        Ne kaçarsın Kozanoğlu,

        Beş bin atlı gelme ile.

         

         

        Kozanoğlu mertçe döğüşe döğüşe nihayet yaralandıktan sonra yine teslim olmaz ve şu şiiri söyler:

         

         

        Çıktım Kozan’ın dağına

        Kar’ı dizleyi dizleyi,

        Yaralarım göz göz oldu

        Cerrah gözleyi gözleyi.

         

         

                    Kabileyi takip kuvvetleri kuşatınca da kalbinden, şu ümitsiz ve kırık ızdırap dizeleri dökülür:

         

         

        Kır atım ürktü boşandı,

        Üzengi yere döşendi,

        Ne yatıyon Kozanoğlu?

        Kılıcı düşman kuşandı.

         

         

                    Devlet ve millet anlayışından habersiz bu derebeylerin, düzenli devlet askerini düşman saymasını kabul edilemez görsek de yalnız ananeyi ve kendilerine atalarından miras kalmış toprakları saklamayı namus borcu bilerek, hep o uğurda çarpıştıklarını düşününce, hareketlerinde, bir terör ruhu değil, zamanında itibar sayılan asalet ve mertlik seciyeleri sezmemek mümkün değildir. Asker veya adamlarının kendilerine sadakati de aynı itikat ve heyecandan kuvvet alıyordu.

         

        Anadolu türkülerini tespit ve tetkik için görevlendirilen heyetin Kayseri seyahatinde Kozanoğlu’nun başka bir versiyon ile –ki Maraş’ta söylenen şekil bu imiş- gördükleri türkü sözü ise Kozanoğlu’nun tutulup İstanbul’a getiriliş ve memleketin acı ve hüzünlerini, ayrıca Osmanlı Devletinin kendisi ile ilgili düşüncelerini ifade etmektedir.[5]

         

         

        Kozanoğlu geldi İstanbul’a dayandı,

        Kılıcın kabzası kana boyandı,

        Maaşımız binbeşyüz’e bağlandı,

        İlk seni istiyor Arslanoğlu.

         

        Yaz gelincek yaylasına göçerdi,

        Güz gelincek düz ovaya inerdi,

        Ha dimeden beşyüz atlı binerdi,

        İlk seni istiyor gel Kozanoğlu.

         

        “Erciyaş” dağı “Harmancık”yurdu,

        Nice oldu dağların Aslanı, kurdu,

        Arada kaldı babam, hacılar gördü,

        Altı kıratlı beyler nice oldu?

        Kolu turşehanlı beyler nice oldu?

           

         

        Kültürel Durumları:

         

        Her yöreli gibi Kozandağlıların da kendine özgü kültürleri vardır. Varsağıları gibi argoları ile esprileri de ünlüdür. Bölgenin dağlık oluşu, avcılığa özendirdiğinden, atıcılıkları gelişmiştir. Savaşlardaki başarıları da atıcılıklarından kaynaklanıyor. Esprileri arasında: "Dağlar ıssız kalmasın diye, yaratılmışız" sözleri çok duyulur. Bir başkaesprileri de "Hallac-ı Mansur geldiğinde şu dağları hep atacak" diyene,"Hokka dağını da atacak mı?" diye, sorulur. "Atacak" cevabına, "Çok kiriş kırar" denilir.

         

        Kozanoğullarının öteki derebeylerinden bir ayrılığı da onlarda, oymak yöneticisine "bey" denirken, Kozanoğulları'nda "Ağa" denilmektedir. "Bey" torunlarla yeğenler için kullanılmaktadır. Buyruklarında çalışanlara "Dutma-tutma" demektedirler. Kapalı ekonomiyi yürütüyor ve alışverişlerini takasla yapıyorlardı. Para kullandıkları sanılmamaktadır.

         

        Avcılıkları da çok önemlidir. Küçük Yusuf Ağa, avcı arkadaşlarından birine, "Kekliğin en tatlı yeri neresi?" diyor. "Kanadının ucu" yanıtını alınca, "Nasıl olur?" sorusunu soruyor."Vurduğun kekliklerin başka yerini vermiyorsun ki? Orasını veriyorsun. Orasının tadını biliyorum"[6]diyor. Ama ölümüne ilişkin ağıtları da en çok kanat ucunu alanlar yakıyor. Ölümü öylesine etkilemiş ki Dadaloğlu gibi koçaklamacılar bile[7]

         

         

        N’olaydı da Kozanoğlum n’olaydı

        Sen ölmeden bana ecel geleydi

        Bir çıkımlık canımı da alaydı

        Böyle rusvay olmasaydık cihanda

         

         

        diye ağlamaya başlıyor. Ama arkasından da gene koçaklamacı oluyor:

         

         

        Derviş Paşa gayri kına yakınsın

        Böbürlensin dört bir yana bakınsın

        Emme bizden gece gündüz sakınsın

        Öç alırız ilk fırsatı bulanda

         

         

        Hemen belirtelim ki “Kozandağı” kültüründe ezgiler, yalnız ağıtlarla sınırlı değildir. Oyun-düğün türküleri de önemli bir yekûn tutar. 1926 yılında, Darülelhan müzisyenlerince notaya alınan ilk halk türküsü, "Kozanoğlu avdan gelir"[8] türküsü olmuştur.[9] 1936'da da Anadolu ezgilerini inceleyen Macar müzikoloğu Bela Bartok, Macar ezgileri ile Kozandağı ezgilerini benzer bulmaktadır.[10]

         

        Kozanlıların dil özellikleri büyük ölçüde Avşar Türkmenlerine de yakınlık gösteriyor. Onlar da Avşarlar gibi damat ya da güvey yerine "özne" derler. Düğünlerde "Övelim özne beyi" türküleri söylerler. Pencerenin adı "taka", vadinin adı "kısık"tır.

         

        Kozanlılarla Avşarların benzer taraflarından biri de her iki toplulukta da ağıt geleneğinin çok canlı oluşudur. Çok miktarda ağıt günümüze kadar ulaşmış. Kozanoğlu ailesinin yaşadığı birçok hadiseyi ise Avşar Türkmenlerinin ünlü şairi Dadaloğlu’ndan öğreniyoruz. Dadaloğlu, Kozanoğlu ailesine oldukça yakınlık duymuş ve onların himayesinde kalmıştır.

         

        Yukarıda adı geçen Sazcı A.Hulusi Bey’den alınan “Kozanoğlu avdan gelir” isimli eserin tahlili ile yazımızı bitirmek istiyoruz:

         

        Adana’dan derlenmekle birlikte, Orta Anadolu’da yaygın şekilde bilinip seslendirilmektedir. Türkü notasında; 4/4, 8/4, 13/4, 6/4, 11/4, 7/4, 9/4, 2/4, 3/4 ve 5/4 lük olmak üzere on farklı ölçü rakamı (usûl kullanılmış ve her 2–3 ölçüde bir usûl değiştirilmiştir. Ancak birim değerlerin 4 lük olması ve türkünün melodik yapısı göstermektedir ki türküyü, 2/4 lük ya da 4/4 lük bir çatıya oturtmak mümkün olabilir. Belki bu şekil nota yazımı itibariyle daha doğru olabilir. Türkü donanımında “si bemol” almış olmakla birlikte geçici “si naturel” geçkisi ile de do perdesinde duraklar yapmakta ve karar sesi “la” ya gelirken geçici “mi bemol” perdesi ile “si bemol” perdesini kullanmaktadır. Bu açıdan geçici durakları bir tarafa türküyü, “la” kararlı “Bozlak” ayağında düşünmek doğru olur. Bir başka deyişle, inici seyriyle birlikte türküyü “çargâh” perdesi üzerinde duraklar yapan “Muhayyer kürdî” makamı şeklinde de düşünmek yanlış olmaz.

         

        Aşağıda notasını verdiğimiz “Kozanoğlu Avdan Gelir” isimli türkünün güftesi şöyledir:

         

        Kozanoğlu avdan gelir, avını elinden alır

        Buna Kozanoğlu derler, yiğit ölür namı kalır

         

        Karakavak yıkıntısı, dallarının döküntüsü

        Kozanoğlu düğün tutmuş, nerde bunun okuntusu

          

        


        


        

        [1]Ali Rıza Yalman , Cenupta Türkmen Oymakları II. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1977, Sabahat Emir Baskısı, s. 149, Dipnot.

         


        

        [2] Abdurahman Münir Kozanoğlu; Kozanoğulları, İstanbul 1989, s.74

         


        

        [3] Mahmut Ragıp Gazimihal, Çeviri yazım ve yorum: Prof. M. Salih Ergan – Ahmet Şahin Ak, Anadolu ve Musikî İstikbalimiz Ötüken Neşriyat İstanbul -2006 s. 180,181.182


        

        [4] A. Münir Kozanoğlu, age, s. 21.

         


        

        [5]Mahmut Ragıp Gazimihal, Çeviri yazım ve yorum: Prof. M. Salih Ergan – Ahmet Şahin Ak, Anadolu ve Musikî İstikbalimiz” Ötüken Neşriyat İstanbul -2006 s. 180,181.182


        

        [6] Bu bilgi Saimbeyli'de Emekli Öğretmen Ömer Akçalı tarafından verilmiştir.-(Mustafa Onar’dan alınan bilgiye göre)

         


        

        [7] A. Münir Kozanoğlu, age, s. 76. .


        

        [8] Darülelhan adına araştırma grubunda bulunan Yusuf Ziya Demircioğlu, Rauf Yekta Bey, Ferruh Arsunar ve Ekrem Besim Bey tarafından Kozan da nüfus müdürlüğü yapan Sazcı Ahmet Hulusi Bey den derlenmiştir.


        

        [9] Belleten, 1987/1–2. Türk Folkloru


        

        [10] Bela Bartok, Küçük Asya Türk Halk Musıkisi, Pan Yayıncılık 1991, Bülent Aksoy çevirisi.

         


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele