Vefatının 18. Yılında Galip Erdem ve Türk Yurdu Dergisi

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Türk milliyetçiliğinin düşünen, okuyan ve yazanlarından; büyük dava adamı, gönül insanı Galip Erdem için çok şey yazıldı, söylendi. Evet, o her şeyden önce bir “ağabey”di; eğiten, öğreten, yol gösteren, fikir üreten bir ağabey… Bu yazıda onun bu “ağabeylik” yönü ile basın – yayın hayatından ve özellikle dergimiz Türk Yurdu’na ve mensubu olmakla şeref duyduğumuz Türk Ocaklarına, Türk Ocaklılara hizmetinden bahis açacağız.

        
1955’li yılların ortalarında İstanbul’daki öğrenciliği sırasında birkaç arkadaşı ile birlikte amatörce çıkarmaya çalıştıkları “Kara Kedi” isimli mizah dergisi sayılmazsa basın hayatına aslında 1958 – 1960 yılları arasında yaklaşık iki yıl ve daha sonra yayımına ara vermek zorunda kalana kadar kısa bir süre daha genel yayın müdürü olarak görev yaptığı Türk Yurdu dergisinde başlamıştı.

        
Hukuk öğrenimini Ankara’ya naklettikten sonra tarihî Türk Ocağı binasında kalıyordu. Orası, Türk milliyetçilerinin toplanma yeriydi. O sıralarda Türk Ocağı Müdürü olan Dr. Sadettin Bilgiç (Koca Reis) daha sonra kaleme aldığı hatıralarında onun için şunları yazacaktı: “Galip henüz gençti, derviş meşrep insandı. Etrafındaki arkadaşlarla ve gençlerle çok iyi münasebetler kuruyor, onlara birçok konuda yol ve yordam gösteriyordu. Bekârdı; geceleri geç saatlere kadar sohbet ediyor, gündüzleri ikindiye kadar yatıyordu.”

        
Onun gayreti, pratik zekâsı ve tanıyan herkesi kıskandıran bilgisi Türk Ocağı Umumi Reisi Prof. Dr. Osman Turan’ın da dikkatini çekti. Akademik çalışma yapmasını, üniversiteye intisap etmesini istiyordu; kabul etmedi. Kendi kulvarında yürüyecekti. Kurallar silsilesi içine girmek ona göre değildi.

        
Aralarında Nuri Gürgür, Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin, Cengiz Gökçek, Şerafettin Yılmaz, Halil Özyıldız, Acar Okan, Metin Erson, Yavuz Bülent Bakiler ve Oğuz Çetinoğlu gibi isimlerin de bulunduğu gençlere “Ağabeylik” yapıyordu. Onların fikrî yapılanmasında, Türk milliyetçiliği ve ülkücülük anlayışlarının zenginlik ve muhteva kazanmasında büyük rol oynadı. Gençler onu çok seviyorlardı. Öyle ki, geçen zaman içinde soyadı olan “Erdem” adeta unutuldu ve hep “Galip Ağabey” oldu. Kendisinden küçüklerin, yaşıtlarının ve hatta büyüklerinin ağabeyi idi. Bunda, onu olduğundan yaşlı gösteren fiziği kadar hemen herkesi etkisi altına alan bilgi birikiminin de etkisi büyüktü.

        
Nuri Gürgür, Galip Ağabey’in bu özelliklerini anlatırken:

        
“Müthiş zeki bir insandı. Bu zekâyı tamamlayan güçlü bir hafıza, derin bir dikkat ve muhakeme kudreti vardı. Bunlara ilâveten yazılı ve sözlü; mükemmel ifade gücüne sahipti. Türkçeyi konuşurken de yazarken de çok güzel kullanırdı. Muhakeme ve hükümlerinde doğruları kolaylıkla tespit eden; ölçülerini isabetli kılan kültür birikimiyle tarih bilgisine ve şuuruna sahipti. Bizlerle birlikte daha kaç nesil doğru parametreleri Galip Erdem’de görüp öğrendi. Ehliyet ve istidat sahipleri için emsalsiz bir eğitimciydi. Kendine has üslûbuyla sıkmadan, tahakküm etmeden öğretirdi.”
Sadi Somuncuoğlu’nun tespitleri de bundan farksızdı:

        
“Kırk yılı aşan bir zaman dilimi içerisinde yetişen nesillerin Türk milliyetçiliği ülküsünü doğru olarak kavramasında tasavvurları aşan hizmeti olmuştur. Bugün milletimize aşkla ve şuurla bağlı bir hizmet çizgisinde yürüyen neslin büyük kısmı onu çok iyi tanır. Yetişmiş insanımızın fikir ve kültür darağacında Galip Ağabey’den bir şeyler mutlaka vardır.”
Yavuz Bülent Bakiler’in yazdıkları ise bu anlatılanların belgesi gibiydi:

        
“Galip Erdem hep asil yaşayan ve asil ölen ağabeylerimden biri oldu. Onu 1955 yılında Ankara’da tanıdım. Yüksek tahsil için yola çıkmadan önce babam beni karşısına oturttu ve çok kesin bir ses tonuyla konuştu:

        
-Ankara’ya iner inmez Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptıracaksın. Sonra gidip Serdengeçti Osman Yüksel’i bulacak; Ondan seni Türk Ocağı’na götürmesini isteyeceksin. Yeni bir muhite karışıyorsun. Bu yeni muhitte yeni arkadaşlarını Türk Ocağı’na gidip gelenler arasından seçeceksin. Oradaki büyüklerini dinleyeceksin!”

        
Yavuz Bülent, babasının söylediklerini aynen yaptı ve Ankara’da Osman Yüksel Serdengeçti’yi buldu; birlikte Türk Ocağı’na gittiler. Serdengeçti ona Türk Ocağı binasını gezdirdikten sonra Ziya Gökalp Odası’na götürdü. Odada bir sohbet ortamı vardı; içeride bulunanlardan birini işaret parmağı ile göstererek:

        
“- İşte bu, Ziya Gökalp gibi durmadan araştıran, okuyan, yazan, konuşan Galip Erdem, dedi. Burada senin yeni ağabeylerinden birisi de o olacak!”

        
Galip Erdem, tarihî Türk Ocağı binasında bir yandan gençlere ağabeylik yaparken bir yandan da Türk Yurdu’nun Genel Yayın Müdürlüğü’nü yürütüyordu. Türk Ocağı Umumi Reisi Prof. Dr. Osman Turan Türk Yurdu dergisini ona emanet etti.

        
Galip Erdem, Türk Yurdu’nun Genel Yayın Müdürlüğü’nü başarıyla yürütmüş, derginin çehresi ve muhtevası ayrı bir havaya bürünmüştü. O yıllarda Türk Yurdu Türkiye’nin en mükemmel, en pahalı dergilerinden biriydi.

        
Genel Yayın Müdürü olarak o, Türk Yurdu’nda daha çok kitap tenkit yazıları hazırlıyordu. Derginin 50. yılına rastlayan ve Nisan 1960 tarihini taşıyan 283. sayısında Kırım Türklerinden Cengiz Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” isimli romanını tanıtmıştı. Yazısının girişinde, malum çevrelerin bu esere ilgisiz kalmaları bir yana karşı tavır almalarını “manalı ve ilgi çekici” bulduğunu belirterek şunları ifade ediyordu:
“Bu yazımızla son yılların –tabii Türk Edebiyatı ölçüsünde- en başarılı romanı olarak gördüğümüz Onlar da İnsandı’yı kısaca tanıtmaya çalışırken; aynı zamanda, malum çevrelerin bu esere karşı gösterdiği ilgisizliği ve bu ilgisizliğin sebeplerini belirtmeğe de gayret edeceğiz. Böylece ısrarlı, inatçı ama mutlaka iyi tanzim edilmiş devamlı bir faaliyetin neticesi olarak sanat dünyamıza hâkim kılınmak istenen anarşiyi, tersine çevrilen değer ölçülerinin kaynağını bir nebze daha aydınlığa çıkarabilmeyi ümit ediyoruz.”

        
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Türk Ocakları Genel Başkanı Profesör Dr. Osman Turan tutuklanınca Galip Ağabey de derginin Genel Yayın Müdürlüğü’nden ayrıldı. Sonra o gazete senin bu gazete benim dolaşmaya başladı. Başkalarının disiplinine girmeyen ama kendi disiplininden de taviz vermeyen Galip Erdem’in “gazetecilik” dönemi onun yaşayışında hiçbir şeyi değiştirmedi. “Bir lokma, bir hırka.” misali derviş gibi geliyor, derviş gibi gidiyordu. Hatta gelip gitmiyor; -bekâr ve evsiz olduğu için- gazete bürolarında yatıyordu.

        
O sıralarda, Türk Yurdu dergisinin müşavirlerinden Ömer Öztürkmen Tercüman gazetesine Yazı İşleri Müdürü olmuştu. Giderken, yakından tanıdığı ve kabiliyetlerini çok iyi bildiği için “Meşhur adamlar hep iki isimli olur. Senin adın da Mehmet Galip olsun” dediği Galip Erdem’i de yanında götürdü. Henüz otuz yaşında olan Galip Erdem, Türk Yurdu dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü’nden sonra zamanın en büyük gazetelerinden biri olan Tercüman’ın başyazılarını yazmaya başladı. Yazıları büyük ilgi görüyor, okuyucular bu yazıları kimin yazdığını merak ediyorlardı. Onda bir Peyami Safa havası seziliyordu. Nihayet gazete yönetimi tarafından adını kullanarak köşe yazıları yazması istendi ve “Mektuplar” üst başlığı altındaki ilk yazısı 1 Ağustos 1961 tarihli Tercüman gazetesinde, “Sohbet” başlığı ile çıktı. Bu yazısında, okuyucularıyla tanışırken şu ifadeleri kullanıyordu:

        
“…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddecilerin en ustası’ olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erlerinin peşinden gitmeyi’, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”
“Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.”

        
“Bâb-ı Ali’nin havası” onun kalemini sürçtüremedi, sözünü şaşırtamadı, istikametini değiştiremedi. Çünkü prensibi belli idi. O, “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım.” diyordu. Nitekim 1961’den 1966 sonuna kadar Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazdı. Her gazetedeki ilk yazısında o prensip cümlesi mutlaka geçiyordu: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” Bu prensibinden taviz vermediği için de, kendi ifadesiyle, “Bu gazetelerin birinden ayrıldı, dördünden kovuldu!”

        
Oralardan kovulsa da çağırıldığı bir yer, bir ocak, bir yurt vardı. 1912 yılında, 766 sıra numarasıyla Türk Ocağı’na üye olup; 1912 – 1931, 1949 – 1959 ve 1961 – 1966 dönemlerinde uzun yıllar Türk Ocağı Umumi Reisliği yaptığı için, “Türk Ocağı ve Hamdullah Suphi ikiz kardeş gibidirler; muhakkak biri diğerini hatıra getirir.” denen Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1966 yılında vefat edince, yapılan kurultayda Prof. Dr. Osman Turan, 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle bırakmak zorunda kaldığı Türk Ocakları Genel Başkanlığı’na yeniden seçildi. Osman Hoca’nın Türk Yurdu’nun başına getirmek istediği isim belli idi: Galip Erdem…

        
Türk Yurdu’nun Aralık 1967 tarihini taşıyan ve “Yeni Bir Hamlenin Eşiğinde” sloganıyla çıkan 342. sayısının kimlik bilgilerinde şu isimler yer alıyordu: Sahibi: Prof. Dr. Osman Turan, Umumi Neşriyat Müdürü Galip Erdem, Teknik Sekreter: Mehmet Nedim Budak. Bu sayının yazar ve şair kadrosuna baktığımızda şu isimleri görüyoruz: Abdülhadi Toplu, Adnan Ötüken, Ahmet İyioldu, Ahmet Kabaklı, Ahmet Muhip Dranas, Arif Nihat Asya, Ayhan İnal, Ayvaz Gökdemir, Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Dündar Taşer, Emin Bilgiç, Emine Işınsu, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Kamil Turan, Mümtaz Turhan, Necmeddin Hacıeminoğlu, Nihat Sami Banarlı, Nuri Gürgür, Şaban Karataş, Zeki Velidi Togan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Halide Nusret Zorlutuna, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Rafet Körüklü, Dilaver Cebeci.

        
“Yeni Bir Hamleye Doğru” başlıklı sunuş yazısını kaleme alan Umumi Neşriyat Müdürü Galip Erdem şunları ifade ediyordu:

        
“Türk fikir hayatının gelişmesini sağlayacak müsait bir zemin üzerinde bulunduğumuzu sanıyoruz. Okuma alışkanlığı artık gelişmeye başlamış, okuduklarına göre hüküm verenlerin sayısı çoğalmıştır.
Türk Milliyetçiliğine aykırı fikirlerin sahipleri, bilhassa aşırı solcular okuma isteğinin artışını kendi hesaplarına gayet iyi değerlendirmişlerdir. Nitekim ilmi bir değer taşımamaları ve samimiyetten mahrum oluşları yanında, propaganda gücü son derece tesirli bir solcu neşriyat sağanağı piyasayı adeta istila etmiştir. Diğer taraftan milliyetçi neşriyat hem yetersizdir, hem de azdır. Bilhassa günlük siyaset endişelerinden uzak, ilmin icaplarına bağlı, düşünce haysiyetine saygılı ve belli bir zümrenin değil bütün Türk Milliyetçilerinin sesi olabilecek vasıfta bir fikir dergisinin bulunmayışı eminiz ki dikkatlerinizden kaçmamıştır.

        
Türk Yurdu böylesine mühim bir boşluğu doldurmak ümidinin verdiği azimle bir hamleye daha başlıyor. Esasta Ocak fikriyatına ve milliyetçilik mefkûresine elbette bağlı kalınacak. Zamanın ve şartların gerektirdiği değişiklikler yapılarak yeniliklere imkân aranacaktır.

        
İstikbalimizin sahipleri olan ve propaganda bombardımanı altında bunalmış, neye inanacağını şaşırmış bir gençlik kitlesinin varlığını düşünerek; zamanımızın münakaşa edilen meselelerini aydınlatmak, memleketin ana davalarını anlatmak ve hal çarelerini göstererek mevcut fikir kargaşalığının durulmasına yardım etmek başlıca gayemiz olacaktır.

        
Türk okuyucusunun eline iyi bir dergi verebilmek ve 1968 yılında yepyeni bir Türk Yurdu’nda buluşmak ümidiyle…”

        
O yıllar malum… Bugün, “68 Kuşağı” diye hâlâ boy gösteren, memleketi ne hale getirdiklerini görmezden gelip “Darağacında üç fidan” edebiyatı ile zihinleri bulandırmaya çalışanların cirit attıkları, liseleri, fakülteleri, hatta mahalleleri işgal edip “kurtarılmış bölgeler” oluşturdukları günlerin başlangıcı. Türk Ocağı’nı yönetenler ve Türk Yurdu’nu çıkaranlar işin nereye varacağını kestirerek karşı atağa kalkıyorlar. Bunun en iyi yayın yoluyla ve milletimizi, özellikle de gençlerimizi aydınlatarak yapılabileceğinin farkındalar. Ancak imkânsızlıklar peşlerini bırakmıyor. Devlet yönetiminde söz sahibi olanlar “zehire de karşıyız panzehire de” mantığı içerisindeler. Testiyi kıranla suyu dolduranı aynı terazide tartmaya kalkıyorlar. Hatta testiyi kıranların sesi daha çok çıktığı için onlardan yana tavır aldıkları bile oluyor. İyi niyet ve bir idealle başlatılan bu yeni Türk Yurdu hamlesi imkânsızlığın ve ilgisizliğin kurbanı olarak birkaç sayı sonra yayınına ara vermek zorunda kalıyor. Ancak, Genel Yayın Müdürü Galip Erdem’in tespitleri boşa gitmiyor. Türk milliyetçilerinin sesi olabilecek bir yayın hamlesi başlatılarak fikir, düşünce ve sanat alanında Töre, Ocak, siyasi alanda Devlet, gençliğin sesi olarak da Bozkurt dergileri belli aralıklarla yayın hayatına girerek büyük bir boşluğu dolduruyor. Bu dergiler ve o dönemde oynadıkları rol, Türk Yurdu’nun 100. Yıl Anıt Sayıları içerisinde değerlendirilmişti.

        
Kısacası Galip Erdem, günümüzde çok revaçta olan menfaat pazarlarına hiç ama hiç uğramadan inandığı bir dava için yaşadı ve çevresindekilere de bunu yansıttı. Onunla ilgili hatıralardan yola çıkarak hazırlayıp yayımladığım ve “Kendini Unutan Adam” ismini verdiğim kitapta Galip Ağabey’i olduğu gibi tanıtmaya çalışmıştım. O gerçekten kendini unutmuştu ve rahmetli Ayvaz Gökdemir Ağabey’in de ifade ettiği gibi “Feragatli bir insandı. İnsanlar para-pul ister, O, bunu istememiştir. Hâsılı insanların dünyada rağbet ettiği ne varsa onlara rağbet etmeden yaşadı ve öldü.”

        
Vefatının 18. yıldönümünde ona Cenab-ı Allah’ın rahmetinin daim olmasını diliyor, saygı ve özlemle yâd ediyoruz.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele