Geleneksel Müzik ve Türküler Üzerine

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

        A. Geleneksel Müzik

         

  1. 1.     Geleneksel Müziğin Tanımı ve Özellikleri

         

        Bir toplumun estetik yaratıcılığını yansıtan; yarattığı, söylediği, sevdiği ve çalıp ve ezgileriyle dinlediği müziğe, geleneksel müzik denir. Geleneksel müzik büyük bir içtenlikle çalınıp söylenmesinin yanı sıra yalın ve yapmacıksız bir tavra sahiptir. Kaynağında ait olduğu toplumun asırlar içinde oluşturduğu bir ruh ve duyuş tarzının dışa vurumu yatar. Geleneksel müzik mahsulleri, müzik düşüncesinin yalın yolla, açık ve yetkin biçimde anlatıldığı güçlü örneklerdir. Bu nitelikleriyle bilim ve sanat için birinci sınıf malzeme olma özelliği taşırlar.

         

        Geleneksel müzik, geleneğe bağlı olmasından dolayı, kendisine özgü kural ve teknikleri de geçmişten günümüze taşımıştır. Söz gelimi, bin yıllık Türk müziği ses sistemi, geleneksel Türk müziği bünyesinde değişmeden bugün de yaşamaktadır. Sanat müziğini etkileyip, ona ulusal tat ve renk vermesinden dolayı daha geniş toplum kesimleri tarafından benimsenmiştir. Geleneksel müzik ürünlerini "ferdî" ve "anonim" olmak üzere, iki grupta toplamak mümkündür. Aslında anonim olarak isimlendirilen ürünlerin başlangıçta bir yaratıcısı vardır. Zaman içinde ilk yaratıcıları unutulmuştur. Anonim sözü "ortaklık, herkese ait olabilir" anlamına gelir. Geleneksel müzik ürünleri, diğer geleneksel kültür ürünlerinde olduğu gibi, yaratımda değil, kullanımda anonim nitelik taşır. Ferdî mahsuller ise yaratıcılarının isimlerini taşırlar. Geleneksel müziğinin genel özellikleri şu şekilde sıralanabilir: Toplumun benimsediği ezgilere bağlı mahsuller, kulaktan kulağa yayılarak öğrenilirler ve bu nedenle zaman içinde birtakım değişikliklere uğrarlar ve bu yönleriyle süreklilik gösterirler. Yaratıcısının kim olduğu bilinmeyen ve toplumun ortak malı hâlinde yaşayan mahsuller, bu yönüyle anonim olarak kabul edilirler. Geleneksel müzik mahsulleri icrada sanat iddiası taşımazlar. En değerli ürünleri, çoğu kez ücra köşelerde ve yaşlıların belleğinde yaşatılır.

         

         

  1. 2.     Geleneksel Türk Müziğinin Kökeni ve Tarihî Gelişimi

         

  1. a.     İslâmiyet’ten Önce Geleneksel Türk Müziği

         

        Geleneksel Türk müziğinin en eski şekli, Tunguzların şaman, Altay Türklerinin kam, Yakutların oyun, Oğuzların ozan adını verdiği ve din adamı, büyücü, şâir/müzisyen vasıflarını bir arada temsil eden kişilerin kopuz adlı saz eşliğinden çalıp çığırarak yarattığı ezgilerden ve ezgi türkülerden oluşur. Büyücülük, dansçılık, müzisyenlik, şairlik, hekimlik gibi birçok özelliği kendilerinde toplayan bu dinî kişiliklerin halk katında büyük önemleri vardı. Çeşitli yer ve zamanlarda bunlara verilen önem ve değer derecesi, kıyafetleri, kullandıkları çalgılar, yaptıkları işlere göre değişiyordu. Gökyüzündeki Tanrı'ya çeşitli maksatlarla kurban sunmak, ölen bir kimsenin ruhunu göğün üst katına veya yerin dibine göndermek, kötülükler ve çeşitli hastalıklar ile uğraşmak, kötü cinler tarafından geldiğine inanılan işleri büyü ile engellemek, hastaları iyileştirmek, ölenlerin hatıralarını yaşatmak gibi işler, hep bu kişiler tarafından yapılırdı.

         

        Bütün bu işler, çeşitli âyinler [dinî törenler] ile gerçekleştirilirdi. Bu törenlerin bir kısmı unutulmakla beraber, bir kısmı yapı ve biçim değiştirerek Kırgızlar ve Altaylılar arasında hâlâ yaşamaktadır. Bahşı ve ozanlar bu törenlerde kendilerinden geçerek, bir çeşit dans eder gibi hareketlerle sıçrarken, özel bir beste ile büyüleyici etkisi olan bir takım koşuglar (şiirler) koşar ve onları ellerindeki çalgıları ile çalarlardı. Tunguz şamanlarının bu törenlerde davul kullanmalarına karşılık, Kırgız bahşıların kopuz denen, bükülmüş at kılından iki kirişi bulunan ve önlerine konarak, yine at kılından yapılmış bir yay ile çalınan bir çalgı, yaylı kopuz kullanırlardı. Yaylı kopuz günümüzde Altaylılar tarafından kullanılmakla birlikte, Ortaçağ başlarında, örneğin Uygurlarda kopuzun yaysız olduğu kesin olarak bilinmektedir. Bahşıların bundan başka bir de ellerinde bir âsâ bulunmaktaydı. Önce yapacağı büyü ile ilgili bir ezgiyi kopuzu ile birlikte söyler, sonra âsâyı tutarak fırıldak gibi döndürürlerdi. Müzik ve dans eşliğinde yapılan bu ayin esnasında yapılan bu tür hareketler, dehşet verici bir gürültü meydana getirirdi.

         

        Bu törenler, çoğu zaman iki bahşı tarafından birlikte yapılırdı. Biri kopuz çalarak ezgiler söylerken diğeri de âsâ ile sıçrayarak dans ederdi. Törenlerde bahşıların ateşte kıpkırmızı akkor hâline gelmiş demiri tutmak, kocaman iğneleri kendi etlerine batırmak veya çıplak ayakla üzerine basmak gibi korku ve dehşet verici yetenek ve ustalıkları vardı. İslâm dininin Türkler tarafından kabulünden sonra da bu hünerler, özellikle tekke/tarikat ayinleri içinde çeşitli biçimlerde ve değişik ortamlarda süregelmiştir.

         

        Türk müziğinin ilk sözlü müzik eserleri, bütün bir kabilenin ortak malı idi ve bunların, çoğunlukla ya dinî, ya da büyüsel veya tarihî/hamasî bir esası vardı. Tanrı'nın varlığını ve yüceliğini belirten, ona şükreden şiirler; hükümdarın hayatı çevresinde meydana gelmiş menkıbeler; eski mitolojik kahramanların hikâyeleri ile Alp Er Tunga, Oğuz Han ve Karahan destanlarının söylendiği ezgiler, Türk müziğinin ilk sözlü eserleridir. Bunlar eski Türk hayatının dinî bir temele dayalı ve belirli kuralları olan üç büyük ayin (tören)de söylenirlerdi. Bu törenlerden biri sığır denilen büyük sürgün avlarıydı; diğeri şölen veya toy denilen büyük kurban ziyafetleri; üçüncüsü ise büyük matemler sırasında düzenlenen yuğ törenleridir. İşte bütün bu dinî törenlerde oluşturulan eserler, gerek şölenlerdeki kasideler, ve ir, yır/cır veya öleng denilen bir çeşit ezgili şiirler; gerek sığırlardaki destanlar; gerek yuğlardaki sagular (mersiye) başlangıçta dinî yanı olan ve daha çok ilâhi niteliğindeki Tanrısal ezgilerdi. Bu ilâhiler, daha sonra din dışı bir biçim aldılar.

         

        Önceleri ölen hakanların veya kahramanların menkıbelerini (onların hayatlarına ait anlatılar) söyleyen ozanlar, yavaş yavaş hayatta bulunan hakan (kağan) ve hatunların (melike) övgüleriyle uğraşmışlardır. Türk dilinin oluşumundan beri yaşayan ve ağızdan ağza dolaşan bu müzik-şiir bileşimi sanatın başlangıcını belirleyebilmek mümkün değildir.

         

        Ancak Türklerin, Arap ve Farslardan ayrı millî bir müzikleri olduğu bilinmektedir. Bu müzik sistemi içinde çalgı ile çalınanlara kök, küğ, sesle okunanlarına ir, yır/cır,koşuk denirdi. Kösler, senenin günlerine denk olmak üzere 366 tane idi. Her gün hakanın huzurunda biri çalınırdı. Bunlardan dokuz tanesi vardı ki her gün çalınması gelenekti.

         

        İslâmiyet’ten önceki dönemde belli başlı Türk çalgıları, davul, tunçtan yapılmış borular kös, yaylı-yaysız kopuz çeşitleri, çeşitli düdükler ile Çinlilerden alındığı bilinen orglardır.

         

         

  1. b.     İslâmiyet'in Kabulünden Sonra Geleneksel Türk Müziği

         

        Geleneksel Türk müziği içinde, İslâmiyet’in kabulünden sonra, yerli özelliklerin ve ödünçlemelerin karışımı sonucunda yeniden bir oluşum ortaya çıkar. Türklerin yerleşik düzene geçmelerine uygun bir başka müzik türü belirmeye başlar.

         

        Bütün Türklerin İslâmiyet’i kabulü ve yerleşik düzene geçişi birden bire olmamıştır. Bu değişme, yeni dinin çıkış tarihi olan 7. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar dört yüzyıl sürmüştür. İslâm dininin Türk ruhuna uygun oluşu, İslâmiyet'in yayıldığı dönemde gelişen yerleşik hayatın çekiciliği ve zenginliği gibi konular, ayrıca ticarî ve ekonomik nedenler Türklerin barış içinde ve giderek büyük kitleler hâlinde Müslüman olmalarını sağlamıştır.

         

        Türkler, göçebelikten gelen bütün özelliklerini, teşkilatçı ve disiplinli gidişlerini yeni din içinde de çok iyi korumuşlardır. Tek ve ulu tanrı inancı etrafında yeniden organize ettikleri bu olanakları ile o vakte kadar dağınık halde yaşayan Türkler kendi aralarında kısa zamanda birleşmişlerdir. O hızla batıya yönelen Türkler; İran, Mısır ve Irak'ta devletler kurmuş ve büyük obalar hâlinde Anadolu'ya geçmişlerdir.

         

        Türkistan ve Horasan Türkleri arasında özellikle tasavvuf düşüncesi ve tekke hayatı yayılıp gelişmiştir. İslâmî inançları halka yaymak için, biçim ve içerik bakımından hep eski Türk geleneklerine bağlı kalınarak, sade dille yazılmış tasavvufî şiirlerden yararlanılmış ve bunların okunmasında eski ezgilerden yararlanılmıştır. Türk "tasavvuf müziği" veya "tekke müziği" denen müzik ürünleri bu dönemde ozanların dilinde, kopuzun telinde yaratılan eserlerin bir kısmı, bu şiirlerle birlikte halka mal olmuştur. Bugün, anonim müziğin, yaşamakta olan "âşık müziği"nin temelinde bu ürünler bulunmaktadır. Anadolu'nun yeni Türk yurdu olmasıyla birlikte, Türk kültüründe, eski yurttan kalma gelenekler, geçmişten getirilen hasletler Anadolu yeni bir bileşime ulaşmıştır. Bu bileşim ata yurt Orta Asya'da kalan Türklerle eş zamanlı gerçekleşmiş bir yeni bileşim olgusudur. Müzik ürünlerine ve ezgilere, yeni hayat düzenine uygun duyuş, ifade ve beğeni egemen olmaya başlar.

         

        Yaylak ve kışlak düzeninden köy ve şehir hayatına geçen Türkler, Erzurum, Sivas, Konya, Harput, Urfa, Diyarbakır gibi şehirleri Türkleştirdikten sonra Bursa, Edirne, İstanbul gibi büyük şehirlerde ayrı bir yaşayış tarzı kurmuşlardır. Saray, konak, medrese çevresinde toplanan aydınlar kendilerine uygun bir şiir ve müzik ortamı yaratmışlardır. "Klasik" veya "divan" müziği olarak bilinen bu yeni müzik türüne "şehir müziği" demek daha doğrudur.

         

         

  1. 3.     Geleneksel Türk Müziğini Besleyen Kaynaklar

         

        a.. Âşık müziği:İslâmiyet’in kabulünden sonra ortaya çıkan âşık müziği, aslında Türk Müziğinin en eski, saf ve millî öğelerinden oluşan yeni bir bileşimdir. Bu bileşim, Türklerin yeni hayat tarzına bağlı biçimde oluşup doğmuştur. Biçim bakımından bazı değişikliklerle ilk devre müziğinin bir devamıdır. Fakat ruh, duyuş ve ifade açısından eski yapı kendini yeni bir bileşim içine taşımıştır. Âşık müziğinin temelini "anonim müziği" gelenekleri ile "tekke-tasavvuf müziği" teşkil eder. Âşık, yörenin anonim müzik geleneğinde var olan ezgi kalıpları üzerine, yeni deyiş (koşuk, koşma, şiir) lerini söyler. Bu ezgi kalıpları, zaman içinde kendini koruma yeteneğine sahip ezgileridir. Değişmeleri uzun zaman gerektirir. Bu müziğin belli başlı sazları başta bağlama olmakla birlikte, Doğu Anadolu'nun batı kesimi ile Karadeniz yöresinde kemence, yine bütün Doğu Anadolu'da, kaval ve meydir. Âşıkların kendileri bu çalgıları çalarlar. Nadir olarak Kars (Kuzeydoğu Anadolu) yöresinde çalgı topluluğu eşliğinde deyişlerini söyleyen âşıklar da vardır.[1] Âşık müziğinin yaratıcıları âşıkların yukarıda da anlatıldığı gibi şairlik ve bestecilik gibi iki görünümleri vardır.

         

        b.. Tekke ve tarikat müziği:Tekke müziği, Anadolu Türk müziğinin temelini teşkil eder. İslâm felsefesi içinde, çeşitli yorumlar neticesinde "tarikat" denen düşünce ve inanç kurumları türemiştir. Tarikat; Tanrıya ulaşmak için tutulan yol demektir. Tarikata bağlı olanlar, yaptıkları âyinlerde müzikten yararlanır. Âyinlerde icra edilen bu müziğe "tekke-tasavvuf müziği" denir. Âyin müziği türü, gelenek müziği ile makam müziği bileşimlerini taşır.

         

        c. Anonim müzik:GelenekselTürk müziğinin ezgi ve usul gibi temel yapısının esasım, bu müzikte buluruz. Anonim müzik, her bakımdan geleneksel Türk müziğinin en geniş ve en önemli dalıdır. Bünyesinde "âşık müziği", hem "tekke tasavvuf müziği" ve kısmen de "sanat müziği" esintilerini yansıtır.

         

        B. Geleneksel Türk Müziğinin Bütüncül Formu: Türküler

         

        Geleneksel Türk müziği, ezgi ve söz bileşimi/ezgi yapılarından oluşan bir yaratıcılıktır. Ezgili müzikte hiçbir söz öğesi bulunmaz. Sözel/ezgili müziğin temeli ise, türkülerdir. Türkiye'nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen şiirlerin her çeşidini ifade etmek için "türkü" terim kullanılır.

         

        Anonim nitelikteki ezgi eşliğinde ve genellikle hece ölçüsüyle söylenen koşma ve maniler, çoğunlukla kavuştaklı şiirler, türkü diye adlandırılır. Türküler, insanoğlunun başından geçen olayları; bunların toplum içindeki iz ve yansımalarını; aşk, hasret, gurbet gibi insanlığın ortak duygularını; mertlik ve kahramanlık gibi millî hasletleri ve tarihî olayları işler. Türküler, bu olayları yaşayan veya böylesine duygular taşıyan kişiler tarafından yakılır. Türküleri yakanların hemen hepsi geleneksel müzik ve şiirle dolu sanatçı kimselerdir. Belleklerindeki şiir ve ezgi yardımıyla yeni türküler yakarlar. Bu yeni yakılan türküler zamanla değişime uğrarlar. İlk türkü yakıcılar genellikle unutulur. Hem bu özelliklerinden dolayı, hem de eski türkülerden birtakım izler taşıdıkları için, bu ürünler toplumun ortak malıdır. Onlar, halk arasında korunur ve yaşatılırlar. Türküleri ezgi, konu ve yapıları bakımından şu şekilde sınıflandırmak mümkündür.

         

        1. Ezgilerine Göre Türküler: Türküler ezgilerinin durumuyla usûllü ve usûlsüz olmak üzere iki ana başlıkta değerlendirilir. Buna görebelli bir ölçü ve düzene sahip, genel olarak dans/oyun havalarını da içerenlere usûllü türküler adı verilir, bunlar kırık hava veya oturak havası olarak da adlandırılır. Belli bir ölçü ve düzeni olmayan, genel olarak uzun hava tabir edilenlere ise usûlsüz türküler denir. Bu türküler bölgelere göre; divan bozlak, barak, maya, hoyrat, kayabaşı, Çukurova gibi adlarla da anılır.

         

        2. Konularına Göre Türküler: Türküler yakılış söyleniş gayesi, anlattığı olaylar, işledikleri mevzular bakımından lirik türküler [ninniler,  aşk türküleri,  gurbet türküleri, askerlik türküleri, hapishane türküleri,  ölüm türküleri (ağıtlar),  diğer konular üzerine türküler], taşlama, yergi ve güldürü türküleri, anlatı türküleri [efsane konulu türküler,  bölgelere veya bireylere özgü konuları olan türküler,  tarihî olayları anlatan türküler], iş türküleri, tören türküleri [bayram türküleri, düğün ve kına türküleri,  dinî nitelikli törenlerde söylenen türküler,  ağıt töreni türküleri], oyun ve dans türküleri şeklinde tasnif edilirler.

         

        3. Yapılarına Göre Türküler: Türk halk şiirinin temel yapıları “mani” ve “koşma” üzerine kuruludur. Diğer tür ve biçimler bu iki türün türevleridir. Türküler de esas olarak mani ve koşma yapılarının değişik düzenlemeleri üzerinde oluşurlar. Ezgi de çoğu kez bu iki yapı üzerinde oluşturulan türkü yapılarına göre belirli bir takım ekleme ve çıkarmalara yol açar. Ezgiden kaynaklanan bu değişmelerle türküler: “yapılarında kararlılık gösteren” ve “yapılarında kararsızlık gösteren” türküler diye iki ana başlıkta incelenebilir. Bu yapılarda ezgiden kaynaklanan eklenme ve çıkarmalara veya doldurma sözlere rastlanır. Bu eklemelere "nakarat" veya "kavuştak" adı verilir.

         

         

         

        C. Geleneksel Türk Müziği Çalgıları

         

        Türkler tarih boyunca yayıldıkları alan içinde, birbirinden değişik biçim ve adlarda birçok çalgı kullanmışlardır. Bunların büyük bir bölümü bugün hâlâ kullanılmaktadır. Burada, bunların hem adları, hem özellikleri verilmektedir. Geleneksel Türk müziğinde kullanılançalgıları üç ana kümeye ayrılır:

         

        1. Telli Çalgılar: Bu grupta yer alan çalgılar telli tezeneli ve telli yaylı olmak üzere iki ana başlıkta incelenir. Telli tezeneli çalgılar başlığına giren çalgılar ad ve yapı bakımından oldukça çeşitlidirler. Tarih boyunca çeşitli coğrafik alanlarda kopuz, bağlama, ırızva, çöğür, bozuk, iki telli, üç telli, oniki telli, saz, meydan sazı, divan sazı, tambura, cura adlarıyla anılırlar. Bu çalgıların hepsi de bir tekne ve bir koldan oluşmaktadır. Kol üzerinde perde bağları vardır. Perde bağlarının sayısı bir oktav içinde 17'dir. Bu sistem en eski ve en yaygın Türk ses sistemidir. Bugün bu çalgılar içinde en çok kullanılanlar yaygın adlarıyla şunlardır: divan, tambura, cura ve bağlama. Bunların oluşturduğu kümeye bağlama ailesi adı verilir. Bağlama ailesi sazlar, tekne ve tel uzunluklarına göre birbirinden ayrılır. Azerbaycan ile kısmen Kuzey Doğu Anadolu’da çalınan tezeneli çalgılardan olan tar da bu sınıfa dâhil edilebilir.  Telli yaylı çalgılar başlığına giren çalgılar da  ad ve yapı bakımından oldukça çeşitlidirler. Farklı coğrafik alanlarda kemençe, kemane (kabak, kabak kemane, kamança, ıklığ, rebap, hegit, kıyak, gıcak) gibi adlarla anılırlar.

         

        2. Üflemeli Çalgılar: Ad ve yapı bakımından oldukça çeşitleri bulunan üflemeli çalgılardan başlıcalar zurna, mey, kaval, düdük, çığırtma, sipsi, çifte (çifte sipsi, çifte düdük, çifte kaval, çatal kamış) ve tulum (tulum zurna) gibi çalgılardır.

         

        3. Vurmalı Çalgılar: Yörelere göre aşağıdaki şekilde adlandırılan bu çalgılar davul, tef (zilli ve zilsiz tefler, kaval, kabal), nağara (koltuk davulu), koşa nağara, dümbelek (dümbek, deblek, küp, darbuka), zil, zilli maşa ve kaşık (çarpara, şak-şak) gibi çalgılardır.

         

         

        D- Sonuç: Türkü Türkü Dedikleri

         

        Temelde ezgi elbisesi giyen her tür manzum ifade türkü haline gelir. Türküler özümüz, tadımız tuzumuz, acımız, sevdamız, neşemiz, kısacası bizi bize anlatan, söyleyemediğimiz sözlerin açığa vuruluşudur. Bu açığa vuruş bazen bir annenin yavrusuna söylediği ninnide, bazen bir genç kızın askerdeki yavuklusuna söylediği manide, bazen bir bacının zamansız ölen kardeşine yaktığı ağıtta ortaya çıkar. Bazen kına gecesinde dillendirilen manilerde beyan edilen sevda, bazen uzun zamandan beri yol gözleyenlerin mektuplarının ucunda yaktıkları hasrette ortaya çıkar. Türkü bizi bize anlatan sözel yoldur, yordamdır.

         

        Yukarıda ana hatlarıyla betimlenmeye çalışılan geleneksel Türk müziği ve onun yegâne öğesi türkü hakkında başka çok tanım ve tasnifler yapılmıştır. Bu tasnifler türkülerin kıta, mısra, kavuştak sayılarından tutun da; konu ve ezgi yapılarına göre veya mahalli adlandırmalarına kadar değişik tür ve tipte tasniflerdir. Bunun dışında geleneksel müzik ve türkü kavramı geçen asrın başlarından itibaren Türkiye’de tesirli olagelen ithal anlayışa bağlı olarak sınırlandırılmış ve neredeyse belli bir anlayışla yaftalanmıştır. Bunun en bariz ispatı “türkü yazılmaz yakılır” anlayışıdır.

         

        Oysa türkü yakılabildiği, koşulabildiği, söylenebildiği gibi yazılabilir de… Nitekim yazılmış ve yazılmaya devam ede gelmektedir. Türkünün yazılamaz olduğu anlayışı geleneksel müziğin kaynaklarını inkâr etmekten öte bir şey değildir. Çünkü türkü repertuarını oluşturan mevcut malzemenin önemli bir kısmı ferdi damga taşır. Âşık edebiyatı ve tekke edebiyatı ürünlerinden milli türkü repertuarına giren türkülerin görüldüğü gibi söyleyeni/yazanı bellidir. Bunun dışında herhangi bir mahallî sanatkâr veya müzisyen tarafından bestelenmiş türkülerin mevcudiyeti de azımsanamayacak kadar çoktur. Bu türden eserlerin çoğu devlet kurumlarından onay almak için derleme başlığı altında repertuara girebilmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde türkülerin üretimi devam ediyor. Fakat artık bu geleneksel usullerden daha çok bilinçli bir ibda sonucunda ortaya çıkıyor.

         

        Türkü bir genel şemsiyedir, sözlü manzum mahsullerin hepsini içine alan bir şemsiyedir... Bu itibarla ezgisinden ayrı olarak derlenen ve değerlendirilen sözlü manzum mahsuller kendilerini ve taşıdıklarını anlatmada yetersiz durumdadırlar. Sanırım sözlü kültür araştırmacılarının kavraması gereken önemli hususa türküler en iyi örnektir. Bir mahsulün söz kısmı kadar, ezgi kısmı da onun ibdasında ve taşıdığı anlam dünyasında tesirlidir. Mahallî bir sürü güzel isimle andığımız; söylerken, dinlerken bazen ferahladığımız, bazen ateşlere yandığımız türkülerin kaynağı da hedefi de bizlerizdir. Çoğu zaman bunun farkında olunmaz. Onları büyük gösterirken bile küçümser tavırlar sergilenir. Oysa türküler asırlara meydan okur ve asla yalan söylemezler. Toplumsal veya bireysel olsun tarihî bir hadiseyi veya bir hakikati olduğu gibi saklar ve asıların ötesine taşırlar.

         

        Türkülerin bize ihtiyacı yoktur. Biz türkülere ihtiyaç duyarız. Türküler kendi soylu duruşunu her türlü müdahaleye tahammülle sürdürmeye devam etmektedirler. Hiçbir icracı türküleri bir yere taşıyamaz ama türküler, kendilerini iyi icra edenlerin baş tacı olmalarını sağlamışlar, hatta kötü icracıları bile belli bir yere getirmişlerdir. Türkü hakkında söylenmiş sözler söyleneceklere nazaran yeterli değildir. Ama bu hususta fazla söz etmenin de anlamı yoktur. Esasen türkü kendisini yeterince anlatır. Başka söze hacet de yoktur. Bu yüzden türkü hakkındaki sözlerimi yıllar önce okuduğum ve ulaşabildiğim her arkadaşımla paylaştığım bir yazının bitiş cümleleri olan “Ey ergen oğul babaları, bir kına havasını başını gözünü yarmadan okuyamayan bir kıza oğlunuzu kurban etmeyin; Ey kız babaları gurbet türküsü bile okuyamayan birine kızınızı feda etmeyin” şeklindeki sözleri hatırlayarak, bağlıyorum.

         

         

        Kaynaklar

         

        Birdoğan, Nejat, (1988), Notalarıyla Halk Türkülerimiz, İstanbul: Özgür Yayınları;

        Boratav, Pertev Naili, (1978), 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul: Gerçek Yayınevi; Boratav, Pertev Naili, (1983), Folklor ve Edebiyat I-II, İstanbul: Adam Yayınları;

        Dilçin, Cem, (1983), Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara: TDK Yayınları;

        Dizdaroğlu, Hikmet, (1969), Halk Şiirinde Türler, Ankara: TDK Yayınları;

        Elçin, Şükrü, (1986), Halk Edebiyatına Giriş, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları;              Elçin, Şükrü, (1988), Halk Edebiyatı Araştırmaları I-II, Ankara: KTB Yayınları;

        Gazimihal, Mahmut Ragıp, (2006), Anadolu Türküleri ve Musıkî İstikbalimiz, [Haz. Metin Özarslan], İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları;

        Hikmet, İlaydın, (1963), Türk Edebiyatında Nazım, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi;

        Köprülü, M. Fuat, (1980), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Ötüken Yayınevi;                    Köprülü, M. Fuat, (2004), Edebiyat Araştırmaları I, Ankara: Akçağ Yayınevi;

        Kunos, Ignacz, (1998), Türk Halk Türküleri, [Haz. Ali Osman Öztürk], Ankara: İş Bankası Yayınları;

        Onay, Ahmet Talat, (1928), Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev‘i, İstanbul: Devlet Matbaası, Maarif Vekâleti;                                                                                                              Onay, Ahmet Talat, (1933), Türk Şiirlerinin Vezni, İstanbul: Ahmet İhsan Matbaası;

        Örnek, Sedat Veyis, (1977), Türk Halkbilimi, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları;

        Özbek, Mehmet, (1975), Folklor ve Türkülerimiz, İstanbul: Ötüken Yayınları;                   Özbek, Mehmet, (1998), Türk Halk Müziği El Kitabı I Terimler Sözlüğü, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Yayınları;

        Sarısözen Muzaffer, (1962), Türk Halk Müziği Usulleri, Ankara: Resimli Posta Matbaası; Şenel, Süleyman, (1997), Halk Musikisi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 15, İstanbul: TDV Yayınları;

        Yakıcı, Ali, (2007), Halk Şiirinde Türkü, Ankara: Akçağ Yayınları.


        


        

        [1]     Bu yapı özellikte Azerbaycan âşıklarının tesiriyledir.


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele