Bir Türküye Sır Verdim Âleme Dedi Beni

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

Bayram Bilge Tokel’e;

yüreğine,

sazıyla ve sesiyle ifade ettiği

yürek yangınlarına ithaf olunur…  

         

        “Allah, gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar coşmaya başlarlar. Varlık âlemine konarlar” diyor Mevlana. Bu nasıl bir “afsun” olmalı ki “gülün kulağına söylendiğinde gülü güldürmüş”, “taşın kulağına söylendiğinde onu akik ve madene dönüştürmüş”… Öyle diyor Mesnevi… Ve devam ediyor; “Cisme bir ayet okudu can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı. (…) O kelam sahibi yüce Tanrı bulutun kulağına bir şey okur, bulutun gözünden mis gibi yaşlar akıtır. Toprağın kulağına ne söyledi ki murakabeye daldı, dalgın bir halde kaldı...” Kim bilir…

         

        Kim bilebilir ki havaya ne söylendi? Ne söylendi ki hava delirdi… Kendinden geçip “rüzgâr” oldu… Ve kendini dağdan dağa vurarak “mazul olmuş beyler” gibi çılgınca dönmeye başladı. Bazen unutur gibi olup sakinleşti… Efil efil esti… Bazen de kulağına söyleneni sanki yeni duymuş gibi fırtınalar resmetti. Gökyüzü tuvalinde bulut kervanları düzdü.

         

        Güngörmüş yaşlı bir rüzgâr bulup mümkün olsa da sorsak; “Allah size ne söyledi?”. Ne söyledi ki durduğunuz yerde duramıyorsunuz. Ne arıyorsunuz kimi arıyorsunuz? Ya da kimden ve neden kaçıyorsunuz? Nedir sizi dağdan dağa uçuran şey?

         

        Bu sualleri sorabilmek için rüzgârın dilinden anlamak lazım. Kaldı ki rüzgârın dilinden anlamak biraz da Tanrı lisanına aşina olmak gibi bir şey değil midir?

         

        Yunanistanlı romancı Nicos Kazancakis de çok farklı sebeplerden hareketle sanki aynı yere gelmiş gibi “rüzgârlara çobanlık etmek”ten söz ediyor. Eee, ne de olsa “Osmanlı”… Osmanlı toprağında yoğrulmuş…  

         

        “Rüzgârlara çobanlık etmek...” Böyle bir şey mümkünse eğer “bizim köylü” bu işi muhakkak türkülerle yapar. Çünkü rüzgâr, ancak türkü çeşidinden hasbî, “içten” ve “sahih” feryatlarla güdülebilir. Zira türküler bir şekilde ilahî bir “taraf”la bağlantısı olan insanî nidalardır. Ve kim ne derse desin “Bizim köylü” bu nidalarla rüzgârlara sadece çobanlık değil; yoldaşlık, yarenlik ve dostluk eder, onlarla birlikte eser de.

         

        Rüzgârlara rüzgârlar katıp, onlara kendince esme usulleri talim eder. Kimi zaman onlardan yeni usuller öğrenir, bambaşka ilhamlar alır ve kendi hayatına da bir rüzgâr katar... Ve ne yaman rüzgârlar estirir… Ki pek çoğu memleketimin engin coğrafyasında ve sanki bizim de gönlümüzde eser durur. Kaldı ki “bizim köylü” içinde rüzgârlar esen bir âlemi bir şekilde hep bağrında taşır… Farkında olmadan taşır…  

         

         

         

        Rüzgâr Gibi Geçmek mi; Rüzgâr Gibi Kalmak mı?

         

         

        Öte yandan kendi güzergâhında esip giden acı tatlı yellerin gönlümüze de uğrayıp esmesini ve bazen orada konaklamasını, azıcık soluklanmasını sağlamak, bu topraklarda doğmuş olmanın asgari bedelidir. Coğrafyaya ve tarihe dostluğun gereğidir. Zaten gönle uğrayan hiçbir şey geçip gitmez, mutlaka orada biraz eğlenir.[1] İz bırakır veya gönülden bir iz alır, üzerinde gönül izi taşır. Dahası, “bizim” rüzgârla ilişkimiz biraz da gönül ilişkisidir[2]. Türküler malum, her zaman gönlümüzün en asil bahanesidir (yoksa tersi miydi?). Kim ne derse desin, içinin fırtınasını bir türküye sığdırıp,  yürek yangınları çıkaran bir ezginin eşliğinde âleme salıvermek aslında sadece rüzgârlara çobanlık etmek değil, aynı zamanda yeni rüzgârlar estirmekten başka nedir ki?

         

        Biliyoruz ki türküler,  rüzgâr gibi feryatların eşliğinde gönülden gönüle seyahat eden gözle görülemeyen efkâr dolu, tuhaf hüzün kervanlarıdır... İçinde binlerce kahır, sitem, selam ve sevginin birbirine karıştığı; diyardan diyara yollanan, karşılanan, uğurlanan, ağırlanan ama asla yurtsuzluğu yüzlerine vurulmayan muhteşem kervanlar… 

         

        Rüzgâr aslında ezeli yurtsuzlardan, ebedî gariplerdendir. Yersiz yurtsuzluğu ve garipliği rüzgârdan sormak lazımdır, başka bir yerden değil… Ki rüzgâr bu anlamda en çok insana benzer[3]. Çünkü insan da aslında en kadim, en asıl ve en “asil” yersiz yurtsuzdur. Bunu iyi bildiği için rüzgâr bazen insanların en ümitsiz ve bungun olduğu anlarda gelir, teklifsizce, herkese pek çok şey söyler ve geldiği gibi gider.

         

        Rüzgâr insanın dilinden ve gönlünden belki de en çok anlayandır. Bu yüzden midir bilinmez, rüzgârın getirdiği her zaman insanın hasretini duyduğu yüktür. Tabii buradaki hasret de bir liyakat işidir. Her insan her zaman fark edip de bu hasrete duçar olamaz. Zaten fark eden de sessiz kalamaz ve her fırsatta kendi kabiliyeti ve kendi efkârınca anlatır durur.

         

        Elbette kendi üslubunca; “aşağıdan bir yel esti / yine kırdı dallarımı” diye başlar ve epey “lafı dolaştırdıktan” sonra sadede gelir:

         

        “İnci mercan yükün gelir

        Elvan elvan kokun gelir

        Yâr oturmuş yele karşı”

         

        Rüzgâr eğer hakikatli bir rüzgâr ise ne getireceğini ve kimden kime doğru eseceğini çok iyi bilir. Gerçi bu hususta yol yordam bilmeyen bazı “karayel”ler de yok değildir. Ama biz bir yolunu bulup kara haberleri de o kendini bilmez karayellere yüklemişizdir.

         

        “Ervah-ı ezelden levh-i kalemde

         

        Beni bir vefasız yâre yazmışlar” diyen Sümmâni, bazı rüzgârların çok başka diyarlardan estiğini söyler… Kaldı ki Sümmâni’nin rüzgârı çok özel bir ulaktır:

         

        “Herkes dosta yazar arz-ı hâlini

        Benimkini ürüzgâra yazmışlar”

         

        Ne var ki rüzgâra arzuhal yazmak için de yazılan arz-ı hâli okuyabilmek için de içerisinde rüzgârların estiği bir gönül gerekir. Eğer o, o gönlü bulursa ve o gönül, o nazlı yâri bulursa / kahpe felek sen o zaman gör” onu… 

         

        Ancak o zaman, o da, bir yağmur olur, dua olur, sevda olur, hasret olur, sitem olur ve en sonunda herkesin bildiği bir “sır” olup rüzgârların içinde esmeye başlar ki ne muhteşem bir esiştir o… Türkülerin açtığı kapıdan geçip, ne rüzgârlar estirir, ne fırtınalar koparır ki hesaba gelmez.

         

         

         

        Benzer ki Şikâyeti Var Rûzigârdan

         

         

        Hesaba gelmez ama bir şey vardır ki işte ona çok da dayanamaz… Yârdir bu… Hani şu başının belası yâr… Ölüme dayanır yâre dayanamaz…

         

        “Öldüğüme acımam yâr elden ele düştü” derken ne kadar samimidir bir bilseniz. Evet, öldüğüne acımaz, ölüm ona vız gelir, lakin… Yârden ayrı kalamaz… “Ölüm ver Allah’ım ayrılık verme” deyişi bundandır. “Mevlâ’m ayrılık vermesin gökte uçan kuşa” deyişi de bütün varlık âlemine olan merhametidir. Sevda onu merhametli kılar.

         

        “Çarşamba’yı sel alır, bir yâr sever el alır”. Ama o, sele giden Çarşamba’ya mı yoksa ele giden yâre mi daha çok yanar bunu hiç kimse hiçbir zaman bilemeyecektir…

         

        “Ne idi dünyaya gelmekten murat” diye sorar ve hiç düşünmeden cevap verir; “Bir yâr için âleme âh etmeye geldim.” Bu konuda gerçekçi ve çok da acelecidir. Çünkü “Cümle savm ü salâtın kazası var”dır. /Lâkin yârsiz geçen zaman-ı hayatın kazası yok”tur. Çünkü “Karadır kaşları benzer kömüre/Yârden ayrılması zarar ömüre”dir… Yârden ayrı kalmaya dayanamaz zira “gözleri kömürdendir” ama “geçen gün ömürdendir.”

         

        Türküler gerçekçidir gerçekçi olmasına ama gerçeği ancak hayal ile birleştiği yerde severler. Bazen türkülerin gerçeği yaşanandan daha gerçek olarak hayatımıza girer. Ancak bütün hayalciliğine rağmen türkülerde yaşanan hayatın uzağına asla düşülmez; ne kadar acı olursa olsun, olan olmuştur. Türkülerde bu olanın sunuluşu güzeldir.

         

        Sözgelimi, ona kalsa bir gün bile ayrı kalamayacağı yârden ayrı kalmıştır, ama bakın bunu nasıl dile getirir:

         

        “Ben ayrılmaz idim felek ayırdı/Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.”[4] Mevlâ kerimdir, ama felek öyle mi ya! “Bilmem şu feleğin bende nesi var” sorusunun cevabı her zaman hoş değildir.

         

        “Kahpe felek değirmenin döndü mü? /Döne döne sıra bana geldi mi” derken felek değirmeninin ne yaman bir öğütücü olduğunu anlatır. Ki bu değirmeni hiç kimse gönlünce döndürememiştir; “Ah kim bir dem reyimce devran etmedi felek” diyen divan şairinin yanında “bizim garip köylü” biraz daha samimidir: “Aradım feleğin çarhı dişini /  Ben sağa zorlarım sola çevrilir.”

         

        Felek bu, istediği yöne çevrilir; ne oyunlar vardır onda. Sen öyle “Felek şâd olacak günün görmedim” diye sitemler ederek, “Kendi efkârımla okuryazarım/Bir dost bulamadım gün akşam oldu.” nidalarıyla gezip tozarken “Garip gönlünü bir efkâra düşürür” ki ne yaman bir sevda olur seyreyle o zaman. Artık “Bir gün buradayım bir gün orada /  Gönlümü göçebe kuşa döndürdüm” demenin vaktidir.

         

         

         

        Bizim Köylü “Gönül” Diyor “Bu Derde Ne Derler Sizde?”

         

        Bundan sonra gönlüyle başı derde girmiştir ki iflâh etmez bu dert onu, doğruca türkülerin yangın yerine çevirdiği bir dünyanın ortasına bırakır. Şimdi sorar: “Gönlüm seni ayık bulsam sorsam bu hâlin nedir.” Gönle hâl hatır sormak pek tekin bir iş değildir; soranın dahi ayık olması icap eder.

         

        Türküler bu işi kaşla göz arasında gönülle dil arasında bir yerlerde yapıverir:

         

        “Gönül gel seninle muhabbet edelim

        Araya kimseyi alma ha gönül

        Ya benim kimim var kime yalvarayım

        Kaldır gönlündeki karayı gönül” diye yumuşak inişle başlar ve hemen sadede gelir;

         

        “Gel ha gönül havalanma / Engin ol gönül engin ol”. Maksadı gönlü imkânsız sevdalardan vazgeçirmektir. Aklına gelen delilleri sıralayıverir:

         

        “Her güzele meyil verme

        Ya sevilir ya sevilmez”

        Zira

         

        “Güzel sevmek bir sarp kale” dir; “Ya alınır ya alınmaz”. (Yaa gördünüz mü? Ne acayip deliller sıraladı. Sanki gönül bilmiyor da…)

         

        Lâkin gönül bu, söz dinler mi hiç… Dinlemez, dinlese zaten adı gönül olmazdı. Söz dinlememek gönlün şanındandır ve artık olan olmuştur:

         

        “Garip bir kuştu gönlüm

        Elimden uçtu gönlüm

        Saçının tellerine

         

        Takıldı düştü gönlüm.” diyerek hemencecik meseleye gayet “akılcı” bir yorum getirir. Gönlüne söz dinletemeyeceğini anlayınca, muhatabını değiştirir bu sefer “gönül avcısı”na yani sevgiliye yönelir;

         

        “Merhamet kıl kaşı keman ehl-i imana benzersin

        Salınıp gezdiğin zaman serv-i revana benzersin”

         

        Fakat bu yalvarış garip bir yalvarıştır; hem insaf talep eyler, hem övgüler düzerek sevgilinin gönlünü kazanmaya çalışır.

         

        “Mah yüzüne bir nikap çek

        Ben yandım el yanmasın” derken asıl düşündüğünün ellerin yanması mı yoksa o “mah yüzü” ellerin bakışlarından mı korumak istemektedir varın siz karar verin. Tabii bu arada sevgiliye de bir haber iletilmektedir, “ben yandım”. Ben yandım artık gerisini sen bilirsin. Bundan sonrası oturup sevgiliden selam ve merhamet beklemenin sırasıdır:

         

        “Beklerim selamı seher zamanı

        Ilgıt ılgıt esen yelinen gönder

        Engel olur ise dağlar dumanı

         

        Bırak boz bulanık selinen gönder” Gönder de nasıl gönderirsen gönder diyor ama selam beklemenin dahi bir usulü bir âdâbı olduğu kesindir.

         

        Zira

        “Birin bilir binin bilmez

        Bu dünya kimseye kalmaz

        Yâr ismini desem olmaz

        Düşer dillere dillere”

         

         

         

        Ben Seni Gizli Sevdim Bilmedim Âlem Duyar

         

         

        Kimselere kalmayan bu dünyada kimsenin bilmemesi gereken yârin adı bazen yârin kendisinden bile gizlenir. Gizlemesinin sebebi sadece dillere düşmek değildir; “Âleme yoktur mihnetim / İndinde nedir kıymetim”. Evet, bütün mesele burada, “indinde var mı kıymetim”. Acaba yârin nezdinde kıymetim nedir? Bu soruya tatminkâr bir cevap bulabilse “bir kış bir yaza” benzeyecek ama başka bir ihtimal içini kemirir durur; “Eğer satmaksa niyetin / Vur sineme öldür beni”. Acaba niyeti nedir? 

         

        Hiç çekinmez, eğer yârin niyeti kendisine doğru değilse, bir tek isteği vardır: “Öldürürsen sen öldür /Kötüye kul eyleme”.

         

        Çünkü “Yâr elinden ölüp gitmek de güzeldir.” Hem zaten o vurulup öldürülecek sinenin içinde yâr da vardır:

         

        “Gece gündüz şu sinemde döğünen

        Ne gönüldür ne yürektir sen sen sen...”

         

        Kaldı ki madem o baştan beri yanmaktadır, bu yangından yâr de nasibini alacaktır. “Gönlüme bir ateş düştü /İçinde yâr da yandı” derken bütün yangınlara ve ölümlere hazırdır zaten.

         

        “Doldur ver içeyim zehri” diye elinden ölmek isteyebileceği yâre karşı nadiren de olsa sitemler edilir, bu macerada onun da suçu olduğu hatırlatılır;

         

        “Madem dilber meylin yoğ idi bende

        Evvelinden ikrar vermeyeydin

        Muhabbettir güzelliğin nişanı

        Uğrun uğrun bakıp gülmeyeydin

        ...........

        Ben kendi halimde gezdiğim yerde

        Çağırıp yâdigâr vermeyeydin

        .........

        Severler güzeli darılma dostum

        Darıldınsa güzel olmayaydın”

         

        Gördünüz mü? Mat etti attı… Hiç itiraz kapısı bırakmadı; “darıldınsa güzel olmayaydın”. Ne denilebilir ki?  Darıldıysa güzel olmasaydı...

         

        Güzelliğin nişanı muhabbet (sevgi) ise eğer:

         

        “Muhabbet olsa olur

        Yâr nice olmaz olmaz”  Neden nazlanıyorsun diyor. Seviyorsan niye olmasın diyor. Kestirmeden soruyor.

         

        Lakin pek de gururludur, öyle çok fazla yalvarmaya gelmez. “her olur olmazı dengin mi sandın”  deyiverir. Fakat dengi olduğunu sandıklarına da yakından bakınca çok hazin bir şekilde yanıldığını anlar, mesele dengini bulup bulmama falan değildir.  “Her gördüğüm sanmak seni /  Senden midir benden midir”?

         

        Siz ne dersiniz. Kimdendir acaba.

         

        Kimden olursa olsun artık ortada mahşer yerine dönmüş bir yürek vardır. Ondan mıydı, şundan mıydı derken işin içinde yâri yitirmek de vardır.[5]

         

        Türkülerimizin asıl mevzuu kırılmış bir kalp, yitirilmiş bir sevgili ve lakin hiç kaybedilmeyen umutlardır. Fakat asıl yâr yitirmek türkülerin yürek sızısıdır, ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bulana kadar hepimizin yüreklerini tarumar eder.

         

        “Ne tez geldin ne tez gittin /Şu gönlümü virân ettin”. Deyiverir, söyler geçer. Ama bu kadar kısa bir söyleyişle bu kadar büyük bir hikâyenin adeta bütün bir maceranın bu kadar güzel anlatılışı başka nasıl mümkün olur bilemiyorum.[6] Viran olan bir gönülle nasıl yaşanır bilinmez ama türküler o bilinmezi öyle bir anlatırlar ki iyice bilinmez kılarlar.

         

        Divan şairleri, “Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayacağım” diye sorarlarken, bir türküden ses gelir;

         

        “Yine gam yükünün kervanı geldi

        Çekemem bu derdi bölek seninle”

        Hemen oradan bir başka ses cevap verir;

        “Derdim çoktur hangisine yanayım

        Yine tazelendi yürek yarası

        Ben bu derde nerden derman bulayım

        Meğer dost elinden ola çaresi”

         

        İşte tam bu noktada çok başka bir ufukla karşılaşırız: Dost ufku... Şairin, “ Öyle bir ufka vardık ki / Artık yalnız değiliz sevgilim” dediği ufuk, dostluğun ufku... Türküler bunu “Dost olan bağlasın yârelerimi” diyerek bağlayıvermiş.[7]

         

        Bazen öyle bir derde duçar olunur ki çaresi dost elinden de olmayabilir; işte bu sır ancak türkülere verilebilir: “Duydum güzelleri pay eylemişler /Varam gidem bakam yâr kime düşmüş”. Artık yiğitlenmenin sırasıdır ve ilk sitemden nasibini alan tabii ki yârdir:

         

        “Her dertten yıkılmazdım

        Nazlım sebebim oldu”. Dağ gibi yiğitler yâr yüzünden Azrail’e borçlu kalmışlardır: “Azrail’e borçlu kaldım / Bir canım var canan aldı”

         

        Aslında cananın aldığı sadece can değildir; canla birlikte her şeydir. Bazen iyice kızar ve her şeyi açık eder:  “Şurda bir kötünün koynuna girmiş /Şu benim sevmeye kıyamadığım”.

         

        “Yüzüne çok bakamam

        Solacak sanırım korkarım” dediği yâr, uçan kuştan, esen yelden, yerdeki karıncadan, dağdaki kuştan kıskandığı yâr, “Sevdiğim üstünden uçan kuşların / Tutup kanatların kırmaya geldim.” dediği yâr, “yüzünde göz izi var / sana kim baktı yârim” diye endişelendiği sevgili yâr, gidip bir kötüye “kul” olmuştur.

         

        Bundan sonra “Deli gönül hangi dala konarsın / Senin tutunacak dalın mı kaldı.” demenin vaktidir.

         

        Her şeye rağmen bir umudu her zaman vardır; bu umuda güvenerek imkânsız randevular verir:  “Sen yağmur ol ben bulut / Maçka da buluşalım.” Çünkü o “karlı dağından esmemiştir”, o yâre hiç küsmemiştir” ve en önemlisi  “ daha umudun kesmemiştir.”

         

         

         

        Hülasa

         

         

        “Hülasa kalbim kıble-yi Muhammed’le şimdi /Hudâ-yı lemyezelden maada her şey değişmiştir” diyor Ayaşlı Şakir. Bu değişmeyeni görebilmektir Türkü söylemek. Esen rüzgârları ve esen rüzgârlar kadar geçici ve değişken olanı ve hiç değişmeyeni fark edebilmektir bir türküyü layıkıyla dinlemek. Yüce bir dağın başında küçük bir kır çiçeğinin açışını hissetmek… Yaşlı bir dağ rüzgârının o küçücük çiçeği nazlı nazlı sarsmasını duyabilmek… O çiçeğin o rüzgâra fısıldadığı haberi alabilmek… Yavrusunu kaybeden bir annenin feryadını rüzgârın savurdukları arasından çekip çıkarmaktır… Tuna’yı Fırat’a bir türkünün melodisi içinde bağlayabilmektir türküyü bilmek…

         

        Maya dağ’dan kalkan kazları Harput kalesinde suvarmak… Yemen’e gidenin yarasını Muş ovasında sarabilmek… Söğüt’ün erenlerine Hakkâri’de türbe yapmak… Bitlis minarelerinin siluetini Edirne’den görebilmek… “Birliğin ve beraberliğin bağlamanın telleri arasında[8]” olduğunu kalben bilebilmek…

         

        Bütün bunlar bir türkünün avazı içinde gizlidir. Ve bir adı da irfandır. O yüzden “arif olan anlar” denmiştir. Arif olanlar âgâh olanlardır… Onlar anlar.    

         

         


        


        

        [1] Söze dayanan bütün sanat dalları arasında türkülerin yaptığı işin müstesna bir yeri vardır. Türkülerin çıkardığı yangınları henüz hiçbir söz söndürememiştir. Onların sebep olduğu yürek depremlerini hiçbir kalem izaha yeltenememiştir.  Türk Milleti, bütün hüznünü ve sevincini türkülerine katmış. Yüzyıllardan beri halkın gönlünden diline, dilinden gönlüne damıtıla damıtıla adeta bir damla zehir veya bir damla panzehir olan türkülerimiz, bizim en mühim tarihi vesikalarımız, ruh ve gönül dünyamıza dair en zengin belgesellerimiz olmuştur. Tıpkı şair Osman Sarıveli’nin dediği gibi:

                “Saz oyun değildir düşündüğüm tek

                 Onda Kerem’i var onda cengi var

                 O bazen yükselir bazen alçalır

                 Her perde bir devrin derdini çalır.”

           Evet, her türkü bir devrin derdini dile getirir. Müzikteki melodik yapının, nağmelerin, inişlerin, çıkışların tarihini yazacak olsak, ortaya milletimizin gönül macerasının tarihi çıkar.


        

        [2] Esasen bizim tarihle de coğrafyayla da tabiatla da ilişkimiz biraz “gönül” ilişkisidir. Bu biraz “ulusal” bir tavırdır. Değildir diyen olursa bilin ki “gönülsüzlüğündendir”.


        

        [3] Yoksa insan mı rüzgâra benziyordu? Aslında dünyada insanın benzemediği veya insana benzemeyen ne var ki? İnsana nispet edilemeyen herhangi bir dünyevî varlık var mıdır ki?


        

        [4] Buradaki felek ve Mevlâ ayrımına dikkatinizi çekerim.


        

        [5] Zaten yitirilmeyen yâre yâr mi denir ki. Bütün güzel şarkılar, türküler, masallar, destanlar bitmemiş aşklar, kaybedilmiş sevgililer üzerinedir. Hem zaten mutlu sonla biten şeylere aşk değil evlilik diyorlar ama...


        

        [6] Bir divan şairinin buna benzer bir beytini hatırlıyorum:

                “Menim yârim gece geldi gece gördü gece gitti

                 Kimse bilmez nece geldi nece gördü nece gitti.” Kıyaslayın farkına siz karar verin.


        

        [7] Dost ufku dahi en az yâr ufku kadar geniş ayrı bir bahistir. Lakin şimdi yâr menzilindeyiz.


        

        [8] Rahmetli Muzaffer Sarısözen’e aittir bu söz… Aslı şudur: “ Milli Birlik ve beraberlik bağlamanın telleri arasında gizlidir”.  


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele