Devlet: Halk, Coğrafya, Egemenlik

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        İster rıza ile ister zorla itaat ediyor olsun tüm devletler bir halka dayanmak, bir halka/ahaliye sahip olmak zorundadır. Çünkü bir devletin devlet aygıtı olarak varlığını ahali/halk ayakta tutar. Halk/ahali çalışarak, üreterek, vergi vererek ve savunmaya katılarak devleti yaşatır. Aksi hâlde devlet var olamaz. Bu tabloyu özellikle Avrupa uygarlık tarihi üzerinde kalem oynatan yazar/akademisyenler şu şekilde çok güzel tasvir etmişlerdir: Dua edenler, Savaşanlar ve Çalışanlar.[1]

         

        Aynı şekilde tüm devletler ya da devlet benzeri toplumlar (krallıklar, prenslikler, feodaliteler vb.) bir coğrafya ile tanımlanır. Yani devletin ya da devlet benzeri yapının bir coğrafyası olmak zorundadır. Bu yapı ister feodalite ister imparatorluk olsun böyledir.

         

        Ve yine devlet egemenlik ile tanımlanır. Egemenliği olmayan; yani belirli bir coğrafi/teritoryal alanda ve bu coğrafyada yaşayan halk üzerinde egemenliği olmayan bir yapıdan devlet ya da devlet benzeri yapı olarak bahsetmek mümkün değildir.

         

        Bu üç unsur/sütun üzerine var olabilen devlet ya da devletimsi yapının diğer tüm gösterge ve alâmetleri, bu devletin veya devletimsi yapının diğerlerine karşı sembolik ifadeleridir ve para, bayrak, sancak gibi sembollerden oluşan bu ifade çerçevesi, devletin yukarıda sözü edilen tüm bu anlam evrenini yüklenir ve diğerlerine karşı ifade ederler. Bu açıdan çok değerlidirler.

        Dolayısıyla;

        Halksız/ahalisiz/milletsiz bir devlet olabilemez.

        Coğrafyasız; yani vatansız bir devlet olabilemez.

        Egemenliği olmayan bir devlet olabilemez.

        

        Devletin veya devletimsi yapının İlk Çağ’da, Orta Çağ’da, Modern Çağ’da ya da Postmodern Çağ’da olmuş olması bu resmi bozmaz. Bu resim Mezopotamya’daki devletlerde de böyledir, Mısır’da ve eski İran’da da böyledir. Aynı şekilde Yunan site devletlerinde de böyledir Medine site devletinde de. Keza Roma’da da böyledir, Bizans’ta da Endülüs’te de Osmanlı’da da böyledir. Teritoryal anlamıyla monoblok bir egemenlik alanına sahip olması açısından geçtiğimiz yüzyılın seksen yılına damgasını vuran en son imparatorluk Sovyetler Birliği’nde de böyleydi. Elan Avrupa Birliği’nde de böyledir.

         

        Coğrafyanın ve egemenliğin merkezileşmiş ya da paylaşılmış olması farklı devlet yapıları ortaya çıkarır. Roma, çok uluslu ancak merkezî bir devletti. Keza Bizans ve Osmanlı da çok uluslu ancak merkezî devletlerdi. Buna mukabil Osmanlı’ya gelinceye kadar tarihin kaydettiği tüm Türk Devletleri, başlarda tek parça ve merkezi bir devletken, Kağan’ın kendi sağlığında coğrafyayı çocuklarıyla paylaşmasıyla veya ölümünün arkasından ortaya çıkan taht kavgaları nedeniyle egemenliğin parçalandığı ve başka bir devlete dönüştüğü ve bu nedenle aynı millete istinat eden çok sayıda devletin ortaya çıktığı tablo da bize has bir özelliktir. Yine tarihsel hikâyesi içerisinde şehir devletlerinin varlığını ve önemini de ihmal etmemek gerekmektedir. Yunan kültürü ve felsefesi başta Attika bölgesinde olmak üzere Yunan yarımadasının şehir devletlerinde ortaya çıkmıştır[2] Aynı şekilde Mekke ve Medine de birer şehir devleti idiler.[3]

         

        Modern[4] döneme geldiğimizde özellikle Avrupa’da artık baskın karakterin imparatorluklar değil[5] krallıklar ve bu krallıklar etrafında teşekkül etmeye başlayan ulus devletler olduklarını görmeye başlarız. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Osmanlı da dâhil Avrupa’da hiçbir imparatorluk kalmamıştır.

         

        Ulus devlet ve buna bağlı -veya devletin kendisi nispeten bu mütecanis topluluğun bir sonucu- olarak 19. yüzyılda sahnede artık nation/ulus/millet vardır. Nation/ulus/millet bizim de en azından mücavir alanı içinde bulunduğumuz Avrupa’nın temel karakteri olmuştur. Belirtmek gerekir ki, Avrupa ve dolayısıyla Amerika’nın yükselişinin bir sonucu olarak nation/ulus/millet ve buna bağlı olarak ulus devlet, insanlık tarihinin son üç yüz yılının baskın karakteridir. Beğensek de beğenmesek de böyledir. Bu nedenle nation/ulus/millet; dolayısıyla milliyetçilik/ulusçuluk/nasyonalizm kavramlarına ne kadar mesafeli ve olumsuz yaklaşırsak yaklaşalım- ki bizim ülkemizde bu kavramlar ve olgular Batı’da teşekkül etmiş olması dolayısıyla hemen “batıl” damgası yediler ve lanetlendiler[6]- hâlen çağımızın gerçeğidir. İmparatorluğumuzu yıkarken de çağın gerçeğidir; yeni devletimizin vücut bulmasındaki rolü itibarıyla da çağın gerçeğidir.

         

        Girizgâh addedilebilecek olan bu cümlelerin ardından biz konuyu dört ana başlık altında ele almayı; bunu takiben tüm söylediklerimizi bugünkü verili durum bağlamında hülasa etmeyi amaçlamaktayız.

         

        Batı Yakası’nın Hikâyesi

        Devlet, millet, egemenlik kavramları ve olguları üzerinden Batı yakasını anlamak istediğimizde Avrupa uygarlık tarihi felsefesi alanında yapılan çalışmalar gibi Eski Yunan’dan başlamak mecburiyeti vardır. Antropoloji ve tarih çalışmaları, insan yerleşmesine uğraması ve uygarlığa katılma tarihi bakımından Avrupa’yı en sona yerleştirirler; bunun nedeni olarak da Avrupa kıtasının Buzul Çağı’ndan çok geç çıkmış olmasını gösterirler. Nitekim Avrupa tarih ve uygarlığını ne kadar geriye götürürseniz götürün, bu uygarlık tarihinin Mezopotamya, Nil Havzası, Akdeniz, Küçük Asya, Çin, Hind ve Orta Asya kadar eskiliği söz konusu değildir. Bu nedenle Avrupa uygarlığını ve tarihini konuşmaya başladığımızda ilk durağımız eski Yunan ve müteakiben Roma olmak zorundadır.

         

        Eski Yunan Uygarlığı bir şehir devletleri uygarlığı idi. Her şehir kendi başına bir egemenlik alanıydı; dolayısıyla her şehrin bu egemenliğe boyun eğen veya paylaşan ahalisi vardı ve bu şehirler arasında savaşlar da hiç eksik olmazdı. Buna rağmen bu coğrafyada daha sonra modern dünya teşekkül ederken onun oluşumuna katılan fikir ve uygulamaların ilk örneklerini görmekteyiz. Örneğin köleler ve yabancılar dışarıda tutulmuş olmakla birlikte vatandaşlık, demokrasi vb. gibi kavramların ve uygulamaların olduğunu biliyoruz. Bu fikrî gelişmişlik ve bunun uygulanışı anlamındaki uygarlık tanımına istinaden bu konulara dair çok ciddi felsefe üretiminin; vatandaş, devlet ve egemenlik alanlarına dair ciddi eserlerin yazıldığına da şahit oluyoruz. Ancak Büyük İskender’le sahip oldukları tüm bu birikimleri büyük ve cihangir bir imparatorluğa çeviren eski Yunan, daha sonra Roma egemenliğine girecek, işi felsefe yapmak değil devlet kurma ve onu yönetme olan Roma’nın merkezi yapısı içerisinde fikirleriyle bu egemene çok önemli katkılar sunacak ve fakat kendisi olarak tarih sahnesinde bir daha görünmeyecektir.

         

        Roma, Avrupa’da ortaya çıkan ve fakat sadece Avrupa’yı değil İran’a kadar Doğu’yu, Suriye ve Irak topraklarını, kuzey Afrika’nın tamamını ve Britanya’ya kadar Avrupa’nın tüm kuzey topraklarını, Tuna ve Ren nehirlerine kadar da kuzeydoğu Avrupa topraklarını egemenlik altına alan devasa bir imparatorluktur. Egemenlik merkezidir. İmparatorluk tabiatı gereği çok ulusludur. Mutlak egemenliği tesis ettiği MÖ Birinci yüzyıldan (ikiye ayrılıp) yıkıldığı MS 476 yılına gelinceye kadar 4. yüzyılın sonlarına doğru Hristiyanlığı da yedeğine alarak tüm yukarıda sayılan coğrafyada hükümran olmuştur. Avrupa kültür ve uygarlığı Yunan düşüncesiyle aşılanan Roma geleneğinden çok şey tevarüs etmiştir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak eğer MS 4. yüzyılın sonlarına gelinceye kadar Hristiyanlığa direnen Roma, egemenlik alanındaki halkların Hristiyanlaşmasına bağlı olarak belki de taktiksel nedenlerle Hristiyan olmuş; ancak bu seçimi onun Batı ayağını en fazla yüz yıl yaşatmış; 476’da kavimler göçü ile tarih sahnesinden silinmiştir, ama geride bıraktıkları tecrübe ve birikimleri, başta hukuku olmak üzere kendinden sonraki dönemi tohumlamaya devam etmiştir.[7]

         

        Roma egemenliğinin ve imparatorunun tanrısal/ilahi bir mahiyeti hiç olmamıştır. Pagan bir geçmiş üzerine teşekkül eden gelenek, Hristiyanlığı resmi din hâline getirdiğinde dahi böyle bir vasıf edinememiştir.

         

        Batı Roma’nın yıkılışının ardından 8. yüzyıla kadar Avrupa’da ciddi boyutta bir egemenlik boşluğu ve kargaşa hâkim olmuştur. Ancak bu süreçte insanlar Hristiyanlaşmaya devam etmiş; kilisenin ve papanın Tanrı’yı temsil etme niteliği her geçen gün daha da artmış; halkın bu inancının farkında olarak egemenliği ele geçirmek isteyen krallar veya diğer oyuncular papa ve kilise ile işbirliği yapmak, onlar tarafından takdis edilmek ihtiyacını duymuşlardır. Kaldı ki, düzeni tesis eden bir otoritenin yokluğunda insanlar bu otorite boşluğunu kilise ve papa üzerinden temin etmeye çalışmışlar; birbirini besleyen bu süreçlerin sonucu olarak papa ve kilise 8. yüzyıldan itibaren Avrupa coğrafyasında Yeni Roma olarak sahneye dâhil olmuştur. Şarlman[8] da I. Otto[9] da papanın elinden taç giyerek egemenlik tesis etmişlerdir. 16. yüzyılın başında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu kendisini “Alman Halklarının Kutsal İmparatorluğu”[10] olarak tanımış ve bir siyasal yapının adı içerisinde Alman adı altında Cermen kökenli halkları tanımlayan bir kavram olarak ilk defa “nation” kelimesi kullanılmıştır.

         

        Reformasyon’a kadar Avrupa sosyoekonomik ve kültürel yapısının teolojik temelleri en anlaşılır olarak nasıl tasvir edilebilir diye bir soru sorsak; bu sorunun cevabını, felsefe tarihini çok muhtasar olarak ve resimlerle anlatan basit bir kitaptan[11] alıntıladığım aşağıda gösterilen ilişki biçiminin, en güzel şekilde verdiği kanaatindeyim.[12]

         

        Ontolojik Hiyerarşi                         Dünyevi Hiyerarşi             Biyolojik/Entelektüel Hiyerarşi   

                   Tanrı                                              Kral                                              Kafa

                     ↓                                                  ↓                                                   ↓

                Melekler                                          Soylular                                         Yürek

                     ↓                                                  ↓                                                 ↓

                İnsanlar                                              Halk                                            Karın

         

         

        15. yüzyıl İtalya’sında başlayan; kendisini önce sanatta ve bilimde gösteren, aslında Hristiyan ilahiyatının ontolojik yorumuna içten bir karşı çıkışı anlatan; bunun için insanı merkeze alan “hümanizm” akımı, kilisenin ve papanın otoritesine bir karşı çıkışı gösteren gelişme olarak, kendi coğrafyasında değil ama daha kuzeyde Reformasyon adı verilen teolojik bir isyanı tohumlamıştır.[13] Reformasyon’un iman, kurtuluş ve kutsal kitap yorumu papalığın otoritesini ve Katolik Hristiyanlığı sarsmıştır. Martin Luther ve John Calvin’in açtığı yoldan müteakiben birçok kişi geçecektir. Luther’in İncil’i Almancaya çevirisi papa ve kilise karşıtı harekete yeni bir ivme katar, bu gelişmeler yüz yıl sürecek bir süreci yaratır. Luther’e göre yerel otoriteler de Tanrı’nın iradesini ve dünyadaki düzenini temsil etmektedir. Bunlara itaat Tanrı’ya itaat demektir. Pek tabii bu durumda her kral kendi egemenlik alanında Tanrı’yı temsil etmektedir. Bu hâlde tüm yerel otoriteler Tanrısaldır ve meşrudur. 1630’dan 1648’e kadarki süreçte yaşanan otuz yıl savaşları sonucunda ulus devletlerin filiz vermeye başladıklarına şahit oluruz. 1789 Fransız Devrimi’ne daha yaklaşık yüz elli yıl vardır.

         

        1789 Fransız Devrimi iki şey yapar: Yeni bir kutsallık inşa eder; seküler kutsallık. O günün Paris’i oldukça kalabalık ve pis bir şehirdir. Şehrin sokaklarında lağım akmaktadır. Evlerin pencerelerinden sokaklara def-i hacet boşaltılmaktadır. Veba salgını şehri kasıp kavurmaktadır. Ve tüm bunlara ilave olarak müthiş bir yoksulluk ve gelir adaletsizliği hüküm sürmektedir. Aslında Lenin’in yıllar sonra “proleterya” için söylediği sözün bir benzerini o günün Paris’i için şöyle söylemek mümkündür: “Parislinin yoksulluktan başka kaybedeceği bir şey yoktur.” Zaten kent burjuvazisi de öteden beri kralın yapıp etmelerinden şikâyetçidir ve kendisine alan açmak istemektedir. Bu iki güç ele ele verir ve Devrim yaparlar. Devrimin kutsala ihtiyacı vardır. Katolik Paris’in o güne kadar hayatların tanzim eden kutsalları ve ruhban sınıfı ne yoksulluğu önleyebilmiş ne adalet tesis edebilmiştir. Öyleyse bu kutsalların bir yararı yoktur. Kutsallar sadece kralı meşrulaştırmakta, ahaliye bir yararı bulunmadığı gibi onu mevcut duruma, “kader” inancı üzerinden katlanmaya mecbur bırakmaktadır. Parisli eşitlik, kardeşlik ve özgürlük sağlamayan düzene isyan eder. Doğaldır ki, bu hareketin sloganı eşitlik,kardeşlik ve özgürlük olacaktı; öyle olmuştur.

         

        Eşitlik, kardeşlik ve özgürlük aynı zamanda yeni bir egemenlik tanımı, yeni bir toplum, yeni bir siyasa ve hukuk tanımıdır. Aralarındaki farklar ne olursa olsun bu kavramlar, etrafında toplanan insanları aynı şey yapmış olmalıdır. Bunun sonucu olarak bu kavramların tüm siyasal ve hukuki içeriğini dolduracak olan bir insan topluluğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. İşte bu topluluk “nasyon”dan başka bir şey değildi. Ancak bu bir hiç yoktan, sıfırdan inşa değildi; verili durumdu. Çünkü bu kavramlar etrafında kendini tanımlayan; tanımlamaya çalışan veya tanımlanan halk, binlerce yıldır Paris’te yaşıyor ve genel olarak Fransızca konuşuyordu. Yoksa ne anlaşmaları ne de birlik olmaları mümkün olmazdı.[14]

         

        Fransız Devrimi, Hristiyan ilahiyatından istihsal edilen bir egemenlik anlayışı yerine bu defa “seküler bir kutsallık” olarak okunabilecek “eşitlik”, “kardeşlik” ve “özgürlük” fikri etrafında birlikte yaşama iradesi ortaya koymuştur. Bir başka şekilde ifade edecek olursak; kutsalı olmadan yapamayan ve yaşayamayan insana, bu üç kavram etrafında inşa ettiği bir mistisizm sunmuştur. Çünkü şöyle ya da böyle kutsal ihtiyacı insanın en temel ihtiyaçlarındandır.[15]

         

        Fransız Devrimi kutsallığı yeryüzüne indirmiştir. Bundan böyle kutsal olan insanın kendisidir. Rönesans’la başlayan insanın merkezde olduğu; ondan başka hiçbir değerin olmadığı/olamayacağına dair “hümanist” yorum, Fransız Devrimi’nde ete kemiğe bürünmüştür. İlginç olan böylesine bir finalin Protestan ülkelerde değil Katolik bir ülkede ve kentte meydana gelmiş olmasıdır. Önceleri Paris’te daha sonra ise tüm Fransa’da ve tüm Avrupa’da tarih böyle akacak; gelecek yıllar olabildiği kadar “nation” kavramının ihsas ettirdiği vasıflara sahip insan topluluklarının bir önder ya da kurucu kadro liderliğinde kendi ulus devletlerini ortaya çıkarma eylemleri ile tecelli edecektir.[16] Bu süreç en büyük tesirini Osmanlı İmparatorluğu’nda gösterir ve yaklaşık yüz yıl sonra İmparatorluk gayrimüslim tüm tebaasını kaybeder[17].

         

        19. ve 20. yüzyılın hâkim olgusu ve rengi biz beğensek de beğenmesek de doğru bulsak da bulmasak da budur. Ve biz bir başka hikâyenin ve anlam dünyasının öznesi olarak bu sürece hazırlıksız yakalanarak peş peşe girdiğimiz/girmek zorunda kaldığımız savaşlardan mağlubiyet ve toprak kayıplarıyla çıkarız. Başka bir hikâyenin ve başka bir anlam dünyasının sonucu olarak İmparatorluk coğrafyasında ne kadar farklılık varsa onları yaşatmaya ve emanet olarak çağlar ötesine taşımaya olan inancımızdan ötürü göstermek zorunda olduğumuz müşfik ve merhametli yüzyılların ardından, savaşlı ya da savaşsız bizden ayrılmak isteyen “nation”larla karşılaşırız. Ve çok şaşırırız. Çünkü zannetmekteyiz ki; bizim bu yüzlerce yıldır koruma, kollama ve yaşatma fedakârlığımız karşılığında tüm bu tebaa, bizi asla terk etmeyecek; Avrupa’da olup bitenlere kulak asmayacağı gibi Düvel-i Muazzama’nın teşvik ve telkinlerine gülüp geçecektir. Ama öyle olmaz; merhamet Devlet-i Aliye’ye maraz olarak döner.

         

        Doğu Yakası’nın Hikâyesi

        “Tanrı’nın tahta çıkardığı Hun milletinin büyük Tan-Yu’su.” (Hun imparatorlarının mektuplarının başındaki ibare. Osman Turan; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, s.83)

        “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamıyla işit.” (Bilge Kağan)

        “Türk Tanrısı Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu.”(Bilge Kağan)

        “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım; aç milleti doyurdum; çıplak halkı giydirdim. Tanrı irade ettiği için milletimi dirilttim.” (Bilge Kağan)

        Türklerde egemenlik hakkı kağan sülalesindedir. Karabudun’dan herhangi bir kimsenin kural olarak kağan olması düşünülemez. Ancak istisnai olarak vuku bulmuştur. Lâkin böyle bir durumda dahi kağan olan kişi soy ağacını Kağan sülalesine dayandırmıştır. Mesela Timur böyle yapmıştır, Osman Bey de.

         

        Kağan, kağanlığı Tanrı tarafından verilen derece itibarıyla kutsal bir kişiliktir. Ancak bu kutsallık onu Tanrı adına konuşan kişi değil, tanrı rızası için eyleyen kişi yapar. Bir başka şekilde ifade edecek olursak kağanın bu kutsal yanı Batı’daki krallarda görüldüğü gibi onu “Tanrı gibi” kılmaz.[18] Veya onu sorumluluktan azade kılmaz. Aksine “gökte olmuş bir kişi olmakla” beraber töre ile bağlıdır ve bu vasfıyla, uhdesinde bulunan görev ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmemesi hâlinde meşruiyeti ve pozisyonu sorgulanmakta ve hatta meşruiyetini kaybetmektedir. Bu görev ve sorumluluk; “aç milleti doyurmak, çıplak milleti giydirmek”tir. Bunun başarılamaması hâlinde kutsallığı bulunmakla beraber kağan için bir meşruiyet sorun ortaya çıkmaktadır. Böyle bir meşruiyet krizi öyle kolayca isyanla sonuçlanmaz, ama bu hâl devleti inkıraza götürür. Bu inkıraz neticesinde Türk milleti yeni kağanlarla ve devletlerle yola devam eder. Türk tarihine Hun İmparatorluğu’ndan bu yana bakıldığında böyle bir tablo görünür. Bu nedenle tarih, bazıları da aynı tarih kesitinde olmak üzere çok sayıda Türk devleti kaydetmek zorunda kalmıştır.

         

        Her devletin bir halkı ve coğrafyasının olması gerektiğini yukarıda ifade etmiştik. Tüm Türk devletlerinin bir halkı ve coğrafyası olmuştur şüphesiz. Türk devlet geleneğinde ülke coğrafyası kağanın mülkü durumundadır. Bu nedenle kağanın sağlığında veya ölümünün ardından ülke coğrafyasının evlatları arasında paylaştırılması imparatorlukların yıkılmasına neden olmuştur. Ancak Türk milleti olarak tarif ettiğimiz kitlenin millet olma bilincinin mevcudiyetinin bir sonucu olarak hiç devletsiz kalınmamıştır. Bazı durumlarda ülke coğrafyasının kağanın sağlığında evlatları arasında paylaştırılması sonucu devlet, bu günkü örneklerine benzer şekilde “konfederal” veya “federal” bir yapı gibi görünmüş, ancak bu yapılar hiçbir örnekte payidar olamamıştır.

         

        Bilinen tarih bize şunu göstermektedir. Türklerin devletsiz olduğu bir tarih dönemi yoktur. Mete’den bu yana Türklerin en az bir tane devleti mutlaka vardır. Bunun dinamiğine baktığımızda Türk milleti olgusuyla karşılaşırız. Biraz dikkatlice bakıldığında teslim edilmek zorunda kalınır ki, neredeyse modern dönemdeki görünümüne yakın bir millet olgusu ve bilinciyle karşılaşırız. Bu açıdan Avrupa sosyoekonomik ve teolojik macerasının bir sonucu olarak tebellür eden millet olgusunu, daha önce hiç görülmemiş; nevzuhur oluşum olarak anlamak mümkün görünmemektedir. Kaldı ki bu özellikleri gösteren halkın yerleşik olanlarının yanında göçebe ve yarı göçebe olduğunu da belirtmek gerekir. Bu özellik Türk topluluklarını Batı’da göründüğü biçimiyle feodal bir sosyoekonomik yapıdan ve sınıf olgusundan da korumuştur. Esasen kağan sülalesini sosyal yapı piramidinin tepesine yerleştirdiğimizde, milletin geri kalanının Karabudun’u oluşturduğunu görürüz. Ayrıca Şamanî dönemde de Budist ve İslami Türk devletlerinde de Batı’daki anlamıyla bir ruhban sınıfına da rastlanmaz. Şamanlar daha çok hastalık tedavi eden ve kötü ruhları kovan, ataların ruhları ile temas kurarak tavsiye veya kehanette bulunan figürler olarak görünürler. Bundan öte bir fonksiyonları söz konusu olmamıştır. Bu şamanlar (kamlar, baksılar) İslami dönemde keramet sahibi kişiler olarak baba, dede, eren karakterleriyle tezahür etmişlerdir. Ancak siyasal süreçleri tayin edecek bir sosyal sınıf ya da zümre teşkil edememişlerdir. Tüm bu faktörlerin sonucu olarak Türkler sınıflı bir toplum olmamıştır

         

        İslam’da Devlet, Egemenlik ve Millet

        Bu başlık altında referans dönemi olması itibarıyla Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Raşidin dönemi ele alınacaktır.

         

        Çok iddialı gelebilecek bir cümle ile konuya giriş yapmak istiyoruz: Hz. Peygamber ve arkadaşları sadece Müslümanlardan oluşan kültürel ve siyasal bir topluluk değil; aynı zamanda İslam’dan önce asabiyeleri (kabilecilikleri/ soy sop davası) etrafında kümelenmiş, birbirleriyle mütemadiyen kavga eden, savaşan, tutsaklar alan, köleleştiren bir beşeri malzemeden, aynı bilinç ve kimlik etrafında mutabık bir Arap milleti meydana getirmiştir.

         

        Hz. Peygamber’in risaletle görevlendirildiği tarihe gelinceye kadar Yemen-Mekke-Medine-Şam hattında, yılda iki defa kervanlar tertip eden kentli bir topluluğun yanında, göçebe yaşayan bedevi kabilelerle, Medine ve Taif’de ziraatla meşgul olan bir ahalinin var olduğunu müşahede ediyoruz. Arap Yarımadası’nın o günkü siyasal coğrafyada bir rolünün olmadığını da görüyoruz. Adeta gözlerden ve tasalluttan uzak kendi içine kapanık bir hayatın yaşandığını gözlemliyoruz.

         

        Mekke ve Medine kendi başlarına kendi sosyoekonomik düzenleri içinde yaşayan birer şehir devletleridirler. Bu şehir devletlerinde kadim Yunan site devletlerindeki örneğiyle siyasal bir sistem görülmez ama kendi geleneksel şartları içinde bir otorite anlayışlarının olduğunu da teslim etmek zorunda kalırız.

         

        Bilindiği üzere Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicreti dünya tarihinde yeni bir dönemi başlatacak büyük bir olay olmuştur. Ancak o günkü dünyaya baktığımızda bu olayın Hicaz havalisi dışında herhangi bir dikkati çektiğini ve önemli görüldüğünü de söyleyemiyoruz.

         

        Mamafih, Medine’de başlayan devletleşme Mekke’nin ve müteakiben Peygamberin arkadaşları tarafından tüm yarımadanın, İran’ın ve Mısır’ın fethiyle yeni bir aşamaya ulaşarak dünya tarihini ve siyasasını belirlemeye başlamış; hâlen de belirlemeye devam etmektedir.

         

        Hz. Peygamber’in vefatından sonraki en çok elli yıl içinde, Hz. Peygamberin temellerini attığı; aynı dil ve kimlik bilincine sahip bir Arap milleti teşekkül etmiştir. Bu millet ve bilinç Hz. Peygamber’in vefatından sonraki elli yıl içerisinde Türkistan’dan Kafkaslara, İran’dan kuzey Afrika’ya kadar bir egemenliğe ulaşmıştır. Arap dili ve kültürü tüm Suriye, Irak, Kuzey ve Kuzeydoğu Afrika’ya hâkim olmuştur.

         

        Olup bitenleri kısaca hülasa edecek olursak İslam/Kitap (Kur’an), Hz. Peygamber ve arkadaşları Hicaz coğrafyasında Araplık millî bilincini ve kimliğini merkeze alan; amacı Allah’ın dinini dünyaya yaymak olan;

  • Tek bir merkezi egemenliği bulunan bir devlet aygıtı,
  • Araplık ve Müslümanlık bilincine; yani aynı soy, dil ve inanç bilincine sahip bir insan topluluğu; yani millet,
  • Ve bu milleti Hz. İbrahim’le irtibatlayan ortak bir tarih bilinci,

        inşa etmişlerdir.

         

        622-682 yılları arasında daha önce o günkü dünyanın hiç dikkatini çekmeyen bu coğrafyada; aynı soy ve dil bilinci üzerinden ortak bir kimlik, ortak bir inanç, tek bir devlet ve tek bir millet inşa edilirken; aynı tarihlerde Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla oluşan bir otorite boşluğu ve kaos yaşanmaktaydı. Ne bir millet, ne bir kimlik ne de bir bilinç söz konusu değildi. Herbert Heaton, Avrupa İktisat Tarihi isimli kitabında bu durumu “…Halkın çoğu için hayatın odağı yaşadıkları köy veya kenttir. Bir insan Parislidir Fransız değil, Venediklidir ama kuşkusuz İtalyan değil ve bir kentten on veya yirmi kilometre uzaktaki kent insanına yabancı veya garip olarak bakılmaktadır. Birbirlerine birkaç kilometre mesafedeki köylülerin birbirlerine karşı tavırları daha katıdır ve nihayetsiz çatışmalarla doludur. Kent ile kır arasında sevgi yoktur. Avrupa’nın birçok kısmında merkezi hükümet yoktur. Fransa’da olduğu gibi bunun bulunduğu yerlerde efektif otoriteler, kendilerine güya bağlı ama aslında bağlı olmayan feodal soylularınkinden daha fazla olamamaktadır. Küçük bir alana ve bölgelerarasındaki deniz ile karadan kolay ulaşım imkânlarına sahip İngiltere’de bile siyasal birlik noktasına çok yavaş gelinmektedir.”[19]  şeklinde anlatmaktadır.

         

        Osmanlı’da Devlet, Egemenlik ve Millet

        Osmanlı, Türk milletinin son imparatorluğudur. Ve Osmanlı, Batı Türklüğünün İmparatorluğudur. Osmanlı devlet ve siyaset geleneğine baktığımızda kendinden önceki iki gelenekten ve yaşananlardan derin izler buluruz. Bunlar Türk devlet geleneği ile İslam hukuku ve geleneği olmuştur. Ayrıca Osmanlı Devleti, Doğu Roma (Bizans) tecrübesini de ihmâl etmemiştir.

         

        Osmanlı Devleti’nde egemenlik merkezidir ve Osmanlı Hanedanına aittir. Devletin coğrafyası padişahın mülkü olmakla beraber “Osmanlı Devlet Aklı”nın tarihten çıkardığı çok önemli dersler sonucu bu coğrafya, feodalite ve/veya yerel otorite anlamına gelecek şekilde egemenlik paylaşımına sahne olmamıştır. Aynı şekilde coğrafya hanedan mensuplarına da dağıtılmamıştır. Osmanlı merkezi otoritesi yerinden hiçbir valiyi görevlendirmemiştir. Tüm valiler merkezden gönderilmişlerdir. Beylerbeyleri de aynı şekilde sarayın görevlendirdiği merkezin memurlarıdır. Osmanlı, egemenlik paylaşımının doğurduğu sonuçların idrakinde olarak padişahın toprağı addedilen ülke coğrafyasının ekonomik birimlerini özel şahısların mülkiyetine bırakmamış, kullanımına bırakmıştır. Toprağın mülkiyetinin değil kullanım hakkının verilmesi, feodaliteye izin vermemiştir. Aynı şekilde mülkün kendisi değil kullanım hakkı erkek çocuklarına miras olarak bırakılmıştır.

         

        Osmanlı devlet aklı, birincil sivil ve askeri makamları devşirmelerden müteşekkil bir kadro ile istihdam etmiştir. Buradaki amaç da aynıdır; devletin tek olan egemenliğine halel getirecek yerel/kabilevi/sülalevi/feodal güç oluşumlarını önlemek.

         

        Osmanlı bir imparatorluk olması münasebetiyle çok halklı, çok etnisiteli, çok kültürlü bir devletti. Millet-i Hâkime Oğuz/Türkmendi. Milletin dili Türkçe idi. Eğitim kurumlarında dil Türkçe idi. Zayıflama ve gerileme dönemlerinde dahi Osmanlı devlet aklı Türkçe üzerinde hassasiyetle durmaya devam etmiştir. 1876 Kanun-u Esasisi’nde, yine bu Kanun’a istinaden oluşan çok etnisiteli Meclis-i Mebusan’da milletvekili olmak için Türkçe bilmek (konuşmak ve yazmak) şartı getirilmişti.

         

        Halkının çokuluslu olması münasebetiyle Osmanlı’da modern anlamda bir milletten bahsedilemeyeceği gibi, “Osmanlı Milleti” kavramlaştırması ve niyetleri de bir karşılık bulamamış; Devlet önce gayrimüslim tebaada, sonra da Müslim tebaada ortaya çıkan milliyetçilik akımları karşısında yıkılmaktan kurtulamamıştır.

         

        Osmanlı Devleti’nin çok uluslu yapısı, bir imparatorluk olmasının yanında onun kadar etkili bir diğer faktörün neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi İslam hukukuna göre ehl-i kitap gayrimüslim unsurların kendi sosyolojik varlıklarını, dinlerini, kültürlerini ve dillerini özgürce kullanma ve yaşatma hakkı bulunmaktaydı. İslam Devleti olan Osmanlı’nın bu hukuk dışında davranması düşünülemezdi ve öyle yapmıştır. Bu durum 20. yüzyıla gayrimüslim unsurların tüm vücudu ile çıkmalarını mümkün kılmış; zayıflayan devletten bu unsurların ayrılmalarını netice vermiştir.

         

        Ancak belirtmek gerekir ki Oğuz/Türkmen olan Millet-i Hâkime’nin Türk tarihinin kadim dönemlerinde hemen her defasında yeni bir devlete vücut veren bir millet bilincinin, 19 ve özellikle 20. yüzyıla gelindiğinde idrak edildiğine dair herhangi bir veriye rastladığımızı söyleyememekteyiz. Özellikle merkezi otoritenin Sünni niteliğine bağlı olarak heterodoks Oğuz/Türkmen’in sosyoekonomik itirazlarından kaynaklanan; kimlik hususunda daha bilinçli bir duruş içinde olduklarını söylemek mümkün görünmekle beraber Sünni Oğuz/Türkmen’in Türkçe konuşmasına rağmen -kendinin idrakinde olarak- duruşu modern anlamıyla bir millet bilincine tekabül etmemektedir. Bundan dolayı Millî Mücadele’yi yürütenler oldukça zorlanmışlardır. Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran kadronun, Osmanlı Devleti yıkılırken yaşanan felaketlerin bir daha yaşanmaması için ülkenin ve ahalisinin verili sosyolojik özellikleri üzerinden bir millet bilinci inşa etmeyi zaruri bulduklarını müşahede ediyoruz.

         

        Türkiye Cumhuriyeti’ni Anlamak

        Cumhuriyet’i kuran kadro tüm ideolojik çeşitliliğinin yanında tamamı Osmanlı Devlet ve eğitim geleneği içinden gelen asker ve sivil bürokratlardır. 1918’e gelindiğinde geride bırakılan onlarca yıllık durmadan süren bir savaşın ardından ortaya çıkan resimde, artık askeri bürokrasinin ve şahsiyetlerin öne çıkmış olmasını çok doğal bir sonuç olarak anlamak icap eder. Çünkü Osmanlı Devleti’nin son yüz yılı devamlı askeri kayıplar ve reformlarla yaşanan bir yüzyıldır. Kaldı ki askeri şahsiyetlerin dışında öyle mebzul miktarda bir entelektüel kadronun Millî Mücadele’ye destek olmak için Ankara’ya geldiğine de şahit olamamaktayız. Mesela bu açıdan bakıldığında birbirlerinden ideolojik olarak oldukça uzak yerlerde duran ancak edebî yanlarıyla öne çıkan Mehmet Akif, Halide Edip, Adnan Adıvar ilk göze çarpan şahsiyetler olarak görünürler.[20]

         

        Üzülerek belirtmek gerekir ki İstanbul ulemasının büyük çoğunluğu Millî Mücadele’ye ya karşı ya da ilgisizdir. Durum böyle olduğu içindir ki başta Mustafa Kemal olmak üzere Millî Mücadele’yi teşkilatlayan ve yürüten kadroya karşı verilen “katli vacip” fetvaları, İstanbul muhitinde herhangi bir muhalefet ya da reddiye ile karşılanmamıştır. Üstelik yine üzülerek belirtmek gerekir ki, fetvayı verenler eski ve yeni şeyhülislamlar ve bazı ulemalardır. Millî Mücadele’nin hemen başlarında ve devam ettirilme sürecinde İstanbul uleması tarafından alınan bu karşı tavır ve verilen fetvalar, Cumhuriyet’i kuran kadronun kendi sertlikleri ve radikalliklerinde belirleyici olmuştur kanaatindeyiz.

         

        Mamafih Cumhuriyet’i kuran kadronun ortak bir ideolojik duruşa sahip olmadıklarına da dikkat çekmek gerekmektedir. Bu kadroda liberalinden İslamcısına, pozitivistinden, mistiğine, mandacısından tam bağımsızlıkçısına, devletçisinden hümanistine kadar geniş bir dağılım söz konusudur. Ancak tamamı Millî Mücadele’nin gerekliliği ve icrasında eylem birliği yapmışlardır. Ve önemle belirtmek gerekir ki; bu kadro içerisinde yine devleti dün olduğu gibi çok dilli, çok dinli ve çok egemenli bir devlet yapmama hususunda da bir fikir birliği oluşmuştur. Bu kadronun bu gün bilinen tüm kongre, konferans, tamim ve bildirilerine, Meclis’teki duruş, beyan ve faaliyetlerine bakıldığında görülür ki; bu kadro arasında Türkiye coğrafyasında bir tek devlet, bir tek millet, bir tek dil ve bir tek egemenlik dışında her hangi bir modelin tartışıldığına dair en ufak bir malumat ve haber söz konusu değildir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay, Refet Bele, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Mehmet Akif, Halide Edip, Adnan Adıvar, Rıfat Börekçi, arasında bu hususlara dair hiçbir fikir ayrılığı söz konusu olmamıştır. En sert tartışmalar ve fikir ayrılıkları herkesin malumu olduğu üzere daha sonra Hilafetin kaldırılması konusunda yaşanmıştır. Öyle devletin vasfının cumhuriyet olması hususu bile çok ciddi ve kırıcı tartışmalara sahne olmamıştır.

         

        Şu tespiti yapmamız gerekiyor: Bu gün Kürt etnikçiliği üzerinden üretilen ve karşı karşıya kaldığımız sorunların ve taleplerin tarihi bir haklılığı bulunmamaktadır. Şunun için bulunmamaktadır: Bu gün bazı kesimlerce “Kürdistan” olarak tanımlanan coğrafya ya da coğrafyalarda bir egemenlik var da bu egemen coğrafyalar başkaları tarafından ne bir işgal eylemine ne de buna benzer bir olaya maruz bırakılmış değildir. Tarihî verileri ne kadar zorlarsanız zorlayın böyle bir tabloyla karşılaşamazsınız. Hususiyle bizim tarihimiz açısından meseleye yaklaşacak olursak, bu topraklara intikal ettiğimizde Bizans’la karşılaşılmış ve bu topraklar Bizans’tan alınmıştır. Bizans’tan alınan bu topraklarda sosyolojik varlık olarak ne varsa bin yıl sonrasına tüm vücutları ve varlıkları ile yaşatılarak getirilmiş; zorunlu bir tedbir olarak Ermeni tehcirini hariç tutarsak, bu varlıklar bu gün de bu ülkede varlıkların devam ettirmektedirler. Bu özellik 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde tüm dünya ölçeğinde sadece Müslüman coğrafyaya ait bir özelliktir. Onun için 19. yüzyılda Fransız Devrimi’nin ardından ortaya çıktığı söylenen “milliyetçilik” Avrupa’dan daha çok Osmanlı Devleti’ni vurmuş; imparatorluk -hiç şüphesiz başka faktörlerin de etkisi bulunmakla beraber- bu süreçten dağılarak çıkmıştır. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne tahvil olunan bu coğrafyadaki Türk varlığı, bin yıl boyunca kan ve can veren kurucu ve yaşatıcı asabiye olmuştur. Tarih bunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Hakikat bu iken hâlâ, “Türkiye Cumhuriyeti yanlış kurulmuştur.” teranelerine devam etmek, samimi ve mazur görülecek entelektüel bir hâli değil, ideolojik bir hesaplaşma arzusunu ima etmektedir.

         

        Bununla birlikte bize göre Cumhuriyet’i kuran kadronun yapıp ettikleri için en fazla şu söylenebilir: Devletin dayandığı parametrelerde bir yanlışlık yapmamışlardır; yanlışlık bu parametrelerin ağırlıklarında yapılmıştır. Bir başka deyişle, denklemin bağımlı ve bağımsız değişkenleri isabetle teşhis ve terkip edilmiş, ancak değişkenlerin katsayılarında aşırıya kaçılmıştır.[21] Ancak bu durum dahi bu günkü itirazları ve talepleri haklı kılacak bir sonucu hâsıl etmeye yetmez. Çünkü dün de bu gün de mesele gelip egemenliğin paylaşımına dayanmaktadır. Dün bu devleti kuranlar buna izin vermemişlerdir; bu gün de verilmesi düşünülmemelidir.

         

        Nitekim varsayalım ki; birilerinin dediği gibi Anayasa’yı değiştirip bu ülkeyi kuran topluluğa Türk milleti değil de “Türkiyeliler” veya “Türkiye milleti” desek; ancak Anayasa’nın dil, ülke ve egemenlik tanımı başta olmak üzere bu hususlara dair hiçbir yerine dokunmasak bu “mesele” hallolacak mıdır?

         

        Hülasa olarak bu gün ülkenin karşı karşıya bulunduğu “çok dilli ve çok etnisiteli anayasa” talebi modern/postmodern bir taleptir. Tarihsel bir karşılığı ve haklılığı yoktur. “İnsan hakları”, “kültürel haklar” vs. adı altında ambalajlanarak masumlaştırılan bu taleplerin modern/postmodern bir talep olarak bilinmesi gerekmektedir. Böyle bilinmesi bu talebin aslının Türk milleti tarafından daha net görünmesini mümkün kılacaktır. Eğer tüm bu hakikatine rağmen konu bir şekilde üniter yapının ve millî devletin terkine götürülecekse; ne yapıp edip bunun karar vericisi olarak milletin ne yaptığını ve yaptıklarının sonucunu idrak etmesi temin edilmelidir. Yani kararı verecek olan millet ne yaptığını bilmelidir; bilerek karar vermelidir.


        


        

        [1] Herbert Heaton, Avrupa İktisat Tarihi, Teori Yayınları, İstanbul 1985; Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, İletişim Yayınları, İstanbul 2009.


        

        [2] Yunan şehir devletleri her biri kendi başına egemenlik alanlarıydı. Bu yapıyı ilk defa merkezileşmiş bir devlet organizasyonu olarak Makedonyalı İskender birleştirmişti. Bilindiği üzere bölge daha sonra felsefe ile hiçbir ilgisi olmayan ancak döneminin en etkili ve başarılı devlet organizasyonu olan Roma egemenliğine girecektir.


        

        [3] Ancak bu iki şehir devletinin siyasal organizasyonu İslam’dan ve Hz. Peygamber’den önce devlet olarak tanımlanabilecek niteliklere sahip değildi. Bu nedenle bu yapılara devletimsi yapılar demek daha uygundur.


        

        [4] Avrupa tarihi bakımından modern kavramı daha eski bir dönemi anlatır. Ancak biz burada özellikle 17. yüzyıl sonrasını kastetmekteyiz.


        

        [5] Napolyon’un imparatorluk hamleleri geçici bir duruma tekabül eder.


        

        [6] Bizde bu lanetlemeyi en çok kendilerine muhafazakâr diyen insanlarla liberaller ve ayrılıkçı Kürt siyasal hareketleri yaptılar. Oysa tüm bu kesimlerin istinat ettikleri veya durdukları ideolojik yer de bize Batı’dan geldi. Yani aynı iklimin paradigmalarından Cumhuriyet’i kuranlar yararlanınca kötü oldular, kendileri yararlanınca caiz. Oysa eğer ortada “batıl” bir durum var ise hepsinin de “batıl” olması gerekirdi.


        

        [7]Mesela Avrupa Orta Çağı’nın sosyoekonomik düzeninin Roma’nın köleci hukukundan etkilenmediğini veya buradan nispi de olsa bir meşruiyet üretmediğini söyleyemeyeceğimiz kanaatindeyim. Verili bu duruma Hristiyan ilahiyatının da tüm müminleri “nasıl iseler öyle kalmaya” davet ederek destek verdiğini de ilave etmek gerekir. Bu anlamıyla Batı Roma’nın yıkılmasının ardından bir bin yıl daha ayakta kalmasına rağmen Doğu Roma’nın yani Bizans’ın Avrupa kültür ve uygarlığına Batı Roma kadar etkili ve belirleyici olduğunu söylemek imkânına sahip değiliz. Hatta Doğu tamamen başka bir anlam dünyasına sahip olagelmiş ve Haçlı Seferleri ile karşılaşmalar dışında bu dünya ile asla temasa geçmemiştir.


        

        [8] Karolenj İmparatorluğu’nun imparatoru. 800’de papanın Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda elinden taç giyerek kutsal kılınmıştır.


        

        [9] Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun imparatoru. 962’de papa tarafından taç giydirilerek kutsal kılınmıştır.


        

        [10] Imperium Romanum Sacrum Nationis Germanicae


        

        [11] Richard Osborne, Herkes için Felsefe(Yayınevi ve Tarih belirsiz).


        

        [12] Başlıklar (koyu puntolar) bana aittir.


        

        [13] Tuhaf olan içten içe bir din karşıtlığı olmasına rağmen Rönesans’ın sanatı, özellikle resim ve heykelde tamamen dini motif ve figürleri konu edinmiştir.


        

        [14] Bazı görüşlere göre ülkede o dönemde 15’ten fazla farklı dil konuşuyordu iddiası sonuç bakımından önemli değildir. Çünkü Paris’te olduğu gibi ülkede de insanlar Fransızca ile konuşmakta ve anlaşmaktadırlar.


        

        [15] Bu bağlamda “komünist toplum ütopyası” da seküler bir kutsallıktan başka bir şey değildir esasında.


        

        [16] ABD o dönemde bu durumun istisnasını teşkil eder. Bu durum kendi içinde makul ve anlaşılır bir durumdur. Çünkü Amerika birbirinden farklı göçmenlerini yeni vatanıdır. Kimsenin “nation” kavramının ihsas ettirdiği değerler üzerinden konuşabilecek ve anlaşabilecek hâli yoktur. Dolayısıyla bir mutabakata ihtiyaçları vardı. Yeni bir “nation” olarak kendilerini tanımlamalarını ve bu tanım etrafında neyi nasıl yapacaklarına karar vermeleri gerekiyordu. Nitekim ülkede o dönemde bazı kaynaklara göre en çok nüfus Alman kökenliler olmasına rağmen bağımsızlıklarını elde ettikleri majestelerinin ülkesi Britanya’nın dilini; İngilizceyi millî dil hâline getirmişlerdir. Amerikan halkı tarihin değil çıkarların “nation” kıldığı özel bir duruma tekabül eder. ABD’nin başta konfederasyon olup, sonra bunun çıkmaz yol olduğunu fark ederek federatif yapıya geçtiklerini de burada ifade etmek gerekir.


        

        [17] Birinci Dünya Savaşı ile birlikte güya Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da tarihin derinliklerine gömülür.


        

        [18] Oysa Orta Çağ’da Avrupa’da kral tanrı gibidir; kral yanılmaz ve ona herkes dokunamaz.


        

        [19] Heaton, s. 191.


        

        [20] Bu bağlamda belirtmek gerekir ki mesela Ziya Gökalp, Yahya Kemal Ankara’ya geçmemişlerdir. Gerçi bu sıralarda Gökalp Malta’da sürgündedir ama sürgünden sonra da Gökalp Diyarbakır’a geçmiştir.


        

        [21] Burada dil ve din üzerinden yapılanların doğruluğu savunulmamaktadır. Dilde yapılan yanlışların farkına daha sonra varılmıştır, ama hasar bir kere oluşmuştur. Onun için telafisi ve tamiri zor olmuştur. Keza din ve onun toplumun anlam dünyasında yaratılan tahribatları da böyle değerlendirilmelidir. Bir yandan Lozan’ın da kabul ettiği şekilde azınlıkların da haklarının garantisi olarak toplumu Müslim/gayrimüslim temelli tanımlayacaksınız, öbür yandan ise Müslim ahalinin dinini tamamen onun evine ve camisine hapsedeceksiniz; bu yanlış olmuştur. Çünkü İslam bizim insanımızın bin yıllık hafızasını teşekkül ettirmişti. Bunu oradan tasfiye etmek doğru olmadığı gibi mümkün de değildi ve nitekim olmamıştır. Kaldı ki böyle bir zorlama mühendislik, insan toplulukları ve onun dinamiklerinin bilinmesi (sosyolojisi) söz konusu olduğunda sonuç alıcı da olamazdı. Öte taraftan bu gün kim rasyonel ve pozitif bilgiye ihtiyacımız olmadığını savunabilir? O gün kâfi miktarda bir pozitivizme, ayrıca pozitif bilimlere ve düşünce metodolojisi açısından vahiyle çatışmayan kuvvetli bir rasyonel yönteme şiddetle ihtiyacımız vardı.


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele