Tanzimat Sonrası Türk Şiirinde Hz. Peygamber Tasavvurunda Değişme

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Din, millet veya toplumların temel kültür değerlerinin başında yer alır. Söz konusu değer, tek bir kaynağa (vahiy, kitap, peygamber) dayanmasına rağmen kavim, toplum veya milletlerin hayatında inanç, ibadet ve insan ilişkileri alanlarında birtakım farklılıklarla tezahür eder/edebilir. Özellikle coğrafya, devir ve kültürdeki farklılıklar, dinin inanç, ibadet ve insan ilişkilerine dair değerlerinde bazı farklılıklara zemin hazırlar/hazırlayabilir. Aslında bu sosyolojik gerçek, aynı dine mensup aynı kavim, toplum veya milletlerin hayatında da geçerliliğini korur. Nitekim mensubu bulunduğumuz milletin İslâm dininin esas olduğu yaklaşık bin yıllık tarihi bize, bu dinin belirlediği inanç, ibadet ve insan ilişkilerine dair değerlerde yaşanan değişme ve farklılaşmalara dair birçok örnek verir. Kültür tarihimizin en önemli kırılmaların yaşandığı Tanzimat öncesi dönem ile Tanzimat sonrası dönem arası mukayese, bizi, bunun birçok somut örneğiyle karşı karşıya getirecektir. Bu örneklerden biri, makalemizin konusunu teşkil edecek olan Tanzimat sonrası Türk şiirinde görülen Hz. Peygamber algı ve tasavvurundaki değişmedir.

         

        XI. yüzyıldan günümüze kadar olan yaklaşık on asırlık Türk edebiyatının ana konularından biri Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber’den bahseden ilk edebî metin Yusuf Has Hâcib’in kaleme aldığı (1069) ve İslâmî dönem Türk edebiyatının ilk örneği kabul edilen Kutadgu Bilig’tir. BunuEdîb Ahmed Yüknekî’nin XII. yüzyılda yazdığı Atabetü’l-Hakâyık’ı takip eder. Edebiyatımızda geniş kitleleri etkileyen ve tasavvufî hayatın temellerini oluşturan şahsiyetAhmed-i Yesevî’dir. Ahmet Yesevî, Dîvân-ı Hikmet adı altında toplanan hikmetlerinde Hz. Peygamber’e geniş yer verir. Bu geleneği bir sonraki yüzyılda devam ettiren en önemli şair ise Yunus Emre’dir.

         

        Hz. Peygamber konusu, ileriki yüzyıllarda kendi içinde Divan edebiyatı, Halk edebiyatı, Âşık edebiyatı, Tasavvuf edebiyatı gibi birtakım alt dallara ayrılacak olan Türk edebiyatında giderek güçlenip zenginleşecektir. Bu durum, diğer alanlarda olduğu gibi, dinî alanda da önemli kırılmaların yaşandığı Tanzimat sonrası Türk edebiyatında da varlığını sürdürmüştür. Kısacası; Türk milletinin İslâmiyet’i kabul ettiği X. yüzyıldan bugüne kadarki on asırlık edebiyatında, başlı başına bir “Peygamber Edebiyatı” oluştuğunu söylemek, hiç de abartı olmayacaktır. Çeşitli isimler altında kaleme alınan (Esmâ-i Nebî, Mucizât-ı Nebî, Gazavât-ı Nebî, Ahlâku’n-Nebî, Hicretü’n-Nebî, Vefâtü’n-Nebî, Hilye, Şemâil, Sîyer, Mevlid, Muhammediye, Mirâc-nâme, Şefâat-nâme, Kırk Hadis vb.) binlerce manzum veya mensur eser, bunun açık delili olmalıdır.

         

        Tanzimat’tan sonra kaleme alınan ve sayıları binlerle ifade edilebilecek olan konuyla alâkalı manzumelere, ihtiva ettikleri Hz. Peygamber tasavvuru açısından yaklaşılıp incelendiği ve elde edilen sonuçlar, Tanzimat öncesi dönemin şiirlerindeki Hz. Peygamber tasavvuru ile karşılaştırıldığında, birtakım farklılıkların söz konusu olduğu görülecektir. Söz konusu değişme, üç noktada yoğunlaşmaktadır. Bunlar; “muhteva”daki değişme, “yapı”daki değişme, “dil”deki değişmelerdir. Elbette bu üç temel unsurdaki değişme, bunların ferdî ve orijinal sentezinde ifadesini bulan “üslûp”taki değişmeyi de beraberinde getirmektedir. Yapı, dil ve üslûptaki değişmeleri bir kenara bırakarak sadece muhtevaya yansıyan Hz. Peygamber tasavvurundaki değişme üzerinde durmak istiyoruz.

         

        Tanzimat öncesi Türk şiirindeki Hz. Peygamber algısının en belirgin tarafı, çok büyük ölçüde “ferdî” olmasıdır. Şair, Hz. Peygamber’e -geleneğin belirlediği çerçevede kalmak kaydıyla- kendi bireysel perspektifinden bakar, görür ve algılar. Bu çerçevede Arap ve Fars edebiyatlarının “kaside” geleneğinden önemli tesirler taşıyan geleneksel “na’t”ların veya farklı isim (miraciye, mevlit, hilye, ilâhî vb.) altındaki Hz. Peygamber ile alâkalı manzumelerin temel konusu “methiye/övgü”dür. Elbette manzumelerde, Hz. Peygamber’in insanlığı içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkardığı; puta tapıcılık, güçsüzlere zulüm, kız çocuklarını diri diri toprağa gömme, kadını horlama gibi birtakım sosyal ve toplumsal problemleri ortadan kaldırdığından da bahsedilir. Ancak herkesin bildiği ve kalıplaşmış bu tür söylemler, Hz. Peygamber’e belli bir dönem, toplum ve coğrafyada şekillenmiş, somut bir sosyal kimlik kazandırmaya yetmez. Tam tersine, hem anlatılanın (Hz. Peygamber) hem de anlatanın (şair) içinde yaşadığı toplum, devir ve dünyadan soyutlanmış; dolayısıyla gerçeklikten uzaklaştırılmış bir peygamber tasavvuru ortaya çıkar. Denilebilir ki Tanzimat öncesi manzumelerdeki Hz. Peygamber, hem yaşadığı dönemin hem de hâlin gerçek ve gerçekliklerinden büyük ölçüde soyutlanarak zaman, mekân ve gerçeklik ötesi bir “mit”e dönüştürülmüştür. Söz konusu mit olgusu, dönemin sosyal ve toplumsal hayatını belirlemede en önde gelen otorite durumundaki “gelenek” tarafından o kadar dondurulmuştur ki, şairin veya metnin değişmesi, fazla bir şey değiştirmez.

         

         

        Ey olup mi’râc bürhân-ı ulevv-ı şân sana

        Yere inmiş gökten istikbâl için Furkân sana (Fuzûlî)[1] 

         

         

        Zuhûr-ı kâinâtın madenisin yâ Resûlallah

        Rumûz-ı “künt ü kenz”in mahzenisin yâ Resûlallah (Niyazi-i Mısrî)[2]

         

         

        Sultân-ı rüsûl şâh-ı mümeccedsin efendim

        Bî-çârelere devlet-i sermedsin efendim

        Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin efendim

        Menşûr-ı le’amrükle mü’eyyedsin efendim

         

         

        Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin efendim

        Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim (Şey Gâlib)[3]

         

         

        Ahmet Yaşar Ocak bu tavrı, Müslüman toplumların üç temel problemlerinden en önemlisi olarak gördüğü “yanlış ve deforme tarih bilinci ve algısı”na bağlar.

         

        “İslâm toplumlarının tarihsel bilinçleri, daha Peygamber’in vefatından yarım asır geçmeden, Emevî ve ondan sonra da Abbasî döneminin siyasal ve toplumsal çalkantılarının etkisiyle bozulmaya, Peygamber’in yaşadığı dönemi büyük bir özlemle anmaya başlayarak yavaş yavaş efsane tülleriyle sarmağa yöneldiler. Bu özlemin etkisiyle hayallerinde adeta cennetin yaşandığı bir altın devir yaratarak adına “Asr-ı saadet” dediler. O devirden uzaklaşıldığı ölçüde onu kendilerinin yarattıkları efsanelerin, menkıbelerin içine gömdüler. Peygamber’in ve sahabe denilen yakın arkadaşlarının da eninde sonunda birer insan olduklarını, özellikle de sahabenin, diğer insanlar gibi hata yapabileceklerini, bir takım beşerî zaafların esiri olabileceklerini, siyasî ihtiras, kişisel kin ve düşmanlık duygusu taşıyabileceklerini, hareketlerinin bu beşerî güdülerle yönlenebileceğini hesaba katmadan onları kutsallaştırdılar.”[4]

         

        Bu perspektiften kaleme alınan Hz. Peygamber ile ilgili manzumelerin muhtevasındaki ikinci ana konuyu şairin “şefaat isteği” oluşturur. Hz. Peygamber’e duyulan samimi bağlılık, sevgi ve aşka dayandığı kadar; sanatkârın günahkârlığının tabiî sonucu olan şefaat isteği de bütünüyle ferdî; yani şairin kendi şahsıyla sınırlıdır.

         

        Tanzimat sonrası dönem manzumelerinde bu tür bir Hz. Peygamber algısının tamamıyla değiştiğini söylemek mümkün değildir elbette. Gelenekleşmiş algı, XIX. ve XX. yüzyılda da önemli ölçüde varlığını sürdürmüş ve sürdürmektedir. Özellikle bir hayli santimantal duyarlılıkla dile getirilen Hz. Peygamber’e olan sevgi, aşk ve hasret temaları ile şefaat isteği, -dil ve üslûptaki değişmelerle birlikte- büyük ölçüde varlığını korur. Bununla birlikte Tanzimat’tan; özellikle II. Meşrutiyet’ten günümüze doğru akan süreçte yeni bir peygamber algısının doğup geliştiğini de söylememiz gerekir.

         

        Bu değişmenin özünü, içinde yaşanılan toplum ve hayatın meselelerine duyarlı “toplumcu peygamber” tasavvuru oluşturur. Böylece toplum/toplumların veya bütün Müslümanların içinde bulundukları her türlü olumsuzlukların ortadan kaldırılmasında kendisine müracaat edilen bir kaynak, bir otorite olan peygamber tasavvuru hâkim olmaya başlar. Toplumcu ve idealist bir zihniyete sahip olan şair, mensubu bulunduğu toplumun veya ümmetin içine sürüklendiği olumsuzluklardan rahatsızlık duyar. Bunları eleştirel bir yaklaşımla şiirine taşır; Hz. Peygamber’e bildirir ve şikâyet eder. Sonuçta da çözümün O’nda olduğu inanç ve bilinciyle O’na yönelir ve O’ndan yardım ister. Çünkü O, her türlü “aydınlanma”, “ıslah”, “tanzim”, “tecdid”, “inkılâp”, “ihya” ve “diriliş”in tek kaynağıdır.

         

        Ziya Paşa, Abdülhak Hâmid Tarhan, Dağıstanlı Dehrî, Mehmet Âkif Ersoy, Halil Nihat Boztepe, Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Cahit Yeşilyurt, M. Ali Eşmeli gibi isimler, yeni peygamber tasavvurunun oluşum ve yaygınlaşmasında önde gelen şairlerdir.

         

        Tanzimat sonrası şairlerimizin toplum, millet veya ümmetin sosyal hayatına dair en önemli tespitleri, İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’e dayanan -başta inanç, ibadet ve ahlâka ait olmak üzere- değerlerindeki “bozulma”, “çözülme”, “çürüme” ve “yozlaşma”dır. İslâmî ve toplumcu bir duyarlılıkla cemiyet veya ümmetin hayatını gözlemleyen şairler, bu zeminde bir yığın bozulma, çözülme, çürüme ve yozlaşma olgularıyla karşılaşırlar. Elbette şairlerin söz konusu gözlem ve tespitlerindeki hareket noktaları ve ölçüleri, Hz. Peygamber ve Asr-ı Saadet’tir. Özellikle hâl-mazi karşılaştırmasında ortaya çıkan aradaki uçurum, şairleri, kimi zaman isyan ve sert eleştirilere, kimi zaman da ümitsizliğe sevk eder.

         

        Sosyal meseleler, bazı şairlerce, olabildiğince genel çerçevede ve somut bir mekân, toplum ve devir belirtilmeden ele alınırken; bazı şairlerce çok daha somut bir mekân, toplum ve devir zemininde ele alınır. Bu arada manzumelerde şairin perspektifi kimi zaman kendisi ve yakın çevresi ile sınırlı kalırken kimi zaman çok daha geniş perspektifte olabilmektedir. Böylece şairin perspektifi toplumun dışına taşar ve bütün dünyayı kapsamaya başlar. Dolayısıyla şiirin evreni, Müslümanlar ile diğer din veya millet mensuplarının ilişkileri, bu ilişkilerde yaşanan çatışmalara kayar. Kısacası şiir son merhalede, Hilâl-Haç, Müslüman-Hristiyan, Doğu-Batı çatışması eksenine oturtulmuş olur.

         

        Konuyu örneklendirmeye ilk olarak Dağıstanlı Dehrî’nin “Na’t-ı Şerif”iyle başlayalım. Dehrî, kaside tarzındaki na’tında Meşrutiyet sonrası Osmanlı toplumu ekseninde Müslümanların içinde bulundukları pek çok sosyal problemi dile getirip -yer yer ironik bir dille- eleştirir. Dehrî’ye göre asıl problem, Müslümanların büsbütün yozlaşmış olmalarıdır. Çünkü Müslümanlar arasında cehalet, nifak, yalan, iftira, dalavere, zulüm, adaletsizlik, bencillik, tefrika alıp başını gitmiştir. İslâm’ın ve imanın sadece dilerde adı kalmış, gırtlak gırtlağa gelinmiş, kilise akıl danışma konusunda üstat olmuştur. “Usûl-i mutlak” terk edilerek istibdata karşı ilân edilen “hürriyet/meşrutiyet”, bugün Müslümanları “virân” eden bir kavram hâline dönüşmüştür. Eğitim ve sanat dejenere olmuş, ehliyetsiz kişiler yönetimin başına getirilmiş; kısacası “keçiye” “Abdurrahman Çelebi” denir olmuştur. Bütün bu yozlaşmaların sonucu Mağrib-i Aksa ve İran elden gitmiş, Dağıstan Ruslar tarafından işgal edilmiş, İtalyanlar Trablusgarb’ı istemekte, düşman Boğazlar’da dolaşmaktadır. Dolayısıyla Müslümanların içinde bulundukları bunca perişanlığın sorumlusu ne Moskof, ne İspanyol, ne İtalyan, ne Alman; bizzat kendileridir.

         

         

        Ne kaldı Mağrib-i Aksâ ne İrân yâ Resûlallah

        Tarablus Garbı da ister İtalyan yâ Resûlallah

         

        Nifak âteşleri yaktı serâser mülk-i İslâm’ı

        Bizi biz kendimiz ettik perîşân yâ Resûlallah

        ……….

        Bugün biz anladık kat’iyyen istibdâd muharribdir

        Onunçün eyledik hürriyet ilân yâ Resûlallah

         

        Usûl-i mutlakı terk eyledik ammâ acâyibdir

        Bizi etmekte hürriyet de vîrân yâ Resûlallah

        ………

        Ne mekteb var ne san’at var ne üstâdân-ı dânişmend

        Maârif nâzırı olmuş bâbân yâ Resûlallah

         

        Koyun yokmuş gibi tutmuş sakalından oturtmuşlar

        Keçiye şimdi derler Abdurranmân yâ Resûlallah (Dağıstanlı Dehrî)[5]

         

         

        Tanzimat şairlerinden Abdülhak Hâmid, insanların bir türlü kurtulamadıkları beşerî ihtirasları (iktidar hırsı, kadın arzusu) yüzünden sebep oldukları felâket ve zulümleri anlattığı Ruhlar isimli eserinde çeşitli ruhları (Kanbur, Dilşad Hatun) konuşturur. Ruhlar bir taraftan kendi bireysel suç ve hatalarını konuşurlarken bir taraftan da Türk ve Müslüman toplumların içine düştükleri perişanlıkları dile getirirler. Bu çerçevede yazar, “Diğer Bir Sadâ-yı Ra’d-edâ” adı altında Hz. Peygamber’in ruhunu da konuşturur.

         

        Hz. Peygamber, “Ey Ümmet-i Muhammed! Eyâ kavm-i ser-nigûn!” nidasıyla başlayan uzun hitabında, başta Türkler olmak üzere, ümmetinin içinde bulunduğu hâlin olumsuzluklarını tek tek dile getirir ve şiddetle eleştirir. Çünkü Ümmet-i Muhammed, yeme-içmeye, eğlenceye, ahlâksızlığa, kan dökmeye ve çapulculuğa eğilim göstermiş; İslâm dininin onlardan istediği barış ve kardeşlik iken nifaka düşmüşler; birbirlerine zarar vermekten övünür olmuşlar; devlet malını (beytü’l-mal) yağmalamışlar; Asr-ı Saadet’i unutup İslâm şeraitinden uzaklaşmışlar; sonunda da “ecnebî”leşmişlerdir.

         

        Ey ümmet-i Muhammed! Eyâ kavm-i ser-nigûn!

        Senden, değer, kızarsa bu âfâk-ı nilgûn!

        Siz çünkü inhimak ederek ıyş u işrete,

        Fısk u fücûra, sefk-i dem ü nehb ü garete;

        Nefrîne oldunuz nazar-ı Hak’da müstahık!

        Şeytan da nefret eylese sizden olur muhık!

        Bir kere hâle bakmayı siz itiyâd edin;

        Bir kere asr-ı evvel-i İslâm’ı yâd edin.

        Dinen ve mezheben size ma’rûz iken vifâk,

        Câri miyânizde leîmâne bir nifâk.

        Nakdine-i eramil ü eytâmı müddahir,

        Izrâr-ı yekdiğerle mübâhi vü müftehir;

        Süratle ettinizse de yağma-yı beyt-i mâl,

        Hep oldunuz hazîz-i sefâletle pây-mâl;

        Düşmenler oldu vâris-i dâr u diyarınız!

        Allah’ın en denî kulu en bahtiyarınız!

        Tarih-i şânınız fakat olmazdı ber-hevâ,

        Etseydinîz şeriat-ı garrâyı pişvâ.

         

         

        Hz. Peygamber, söz konusu eleştirilerden sonra Müslümanların tarihlerine dönüp ecdatlarının yaptıklarını görmeleri ve bunlardan ders çıkarmalarını ister. Çünkü ecdat, Endülüs’ü fethederek âlemin yönetim tarzını ıslah etmiş, bütün mesaisini adaletin tesisine hasretmiş, medeniyet esaslarını vazetmiş, ahlâkı yüceltmiş, pek çok maarif binaları ve selâtin camileri inşa etmiş, çeşitli vakıflar kurmuşlardır.

         

        Hâmid en ilginç yaklaşımını manzumesinin sonuna bırakır ve Hz. Peygamber’e, geleceklerinin bugünden daha beter olmasını istemiyorlarsa, Müslümanların, Batı’nın “terakkiyât”ını takip etmelerini söyletir. Çünkü açık İslâm düşmanlığı olmasa ve peygamberliği reddedilmese, bugün İslâm dininin Batı topraklarında yaşandığı; dolaysıyla Muhammet ümmetinin Batılılar olduğunu söylemek mümkündür.

         

         

        Âti bugünden olmasın isterseniz beter,

        Garbın terakkiyatını takip edin, yeter!

        Bir cünha-i girân ona halk olmayıp mahûl

        Meydana çıkmasaydı bu harb-i cihan-şumûl;

        Ma’lum olaydı bizde nedir nokta-i nazar,

        Birçok ihanet olmamış olsaydı muntazar,

        İslâm adâvetinden onun olmasam emîn,

        Câri derim o yerde bugün dîn-i müslimin!

        Takdîr olunsa onların indinde kıymetim,

        Hattâ şu anda ben derim onlardır ümmetim!

        Lâzım değil sizin beni addetmeniz nebî,

        Siz çünkü oldunuz benim indimde ecnebî! (Abdülhak Hâmid Tarhan)[6]

         

         

        Sosyal meselelere bakışta geniş perspektif kullanan şairler arasında hatırlanabilecek bir başka önemli isim Mehmet Âkif’tir. Âkif, pek çok şiirinde dikkatini XIX. ve XX. yüzyıl İslâm toplumlarının iç yapısı üzerinde yoğunlaştırmakla birlikte, Hilâl-Haç, Müslüman-Hristiyan, Doğu-Batı çatışmasını ciddi manada ele alan şairlerimizden birisidir. Onun “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” isimli manzumesi, bu bakışın güzel örneklerinden birisidir.

         

        Şair, Birinci Dünya Savaşı günlerinde üç yüz elli milyon Müslüman ve İslâm dininin içinde bulunduğu son derece olumsuz şartlar altında idrak edilen bir Mevlid gecesinde, içinde bulunulan hâli bütün çıplaklığıyla anlatır ve samimi bir duyarlılıkla Hz. Peygamber’e seslenip O’ndan yardım ister. Üç yüz elli milyon Müslüman’ın yürekleri yakan hâlinin özeti şudur: Yıllardır bütün aylar, tıpkı Muharrem ayı gibi matem ayı/ayları olmuş, peygamber şeriatinin yaşandığı temiz topraklar düşmanlar tarafından çiğnenmiş, Müslüman’ın namusuna namahrem olan yabancılar mahrem olmuş, çan sesinden binlerce minare susmuş; kısacası zulme uğrayan Müslümanlara bu dünya yaman bir âlem olmuştur. Âkif manzumenin son mısralarında, içine düştüğü çaresizlikle İslâm’ı içinde bulunduğu olumsuz şartlardan kurtarması için Hz. Peygamber’e yalvarır.

         

         

        Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed,

        Aylar bize hep Muharrem oldu!

        Akşam ne güneşli bir geceydi...

        Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

        ..........................................

        Allâh için, ey Nebîyy-i mâsûm,

        İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

        İslâm’ı bırakma böyle mazlûm. (Mehmet Âkif Ersoy)[7]

         

         

                      

        II. Meşrutiyet sonrasının Türkçü düşünürlerinden Ziya Gökalp, Millî Mücadele’nin yeni başladığı ve “Türk-ili”nin “kan ağladığı” zor günlerde kaleme aldığı “Mevlid Duası” isimli manzumesinde, Türk milletinin içinde bulunduğu durumdan kurtulması ve her zaman hür yaşaması için Allah’a yalvarır. Bu yalvarışta duasının kabulünde, üstün ve seçkin kişiliği sebebiyle Hz. Peygamber’i aracı kılar. Çünkü Türk milletinin kendisini ebedî “kıble” kabul ettiği Hz. Peygamber, bütün güzellik, iyilik ve aydınlıkların kendisinde toplandığı Allah’ın “sevgilisi”dir. İşte bu sevgili, Miraç’ta Allah’tan Türk milleti için; “Türk müstakil kalsın her zaman” diye talepte bulunduğunda bu talep kabul edilmiştir. Türk milleti, içinde bulunduğu bu zor günlerinde, O “Nur”un yardımını beklemektedir.

         

         

        Bütün güzellikler bir Vücûd oldu,

        Sen onun adını koydun Muhammed.

        Bütün iyilikler kalbe doldu,

        Türkler’in Kıble’si odur müebbed.

                  Türk-ili kan ağlar yâ Rabbi!

                  Kıble hürmetine kurtar yâ Rabbi!

        ……………

        Bir gece Kur’ân’ın indiği yoldan,

        Muhammed’in Arş’a çıktı gizlice,

        Dedi, Türk müstakil kalsın her zaman

        Sen ona va’dettin bunu evvelce.

                 Şimdi Türk Nûr’u anar yâ Rabbi!

                 Mi’râc hürmetine kurtar, yâ Rabbi! (Ziya Gökalp)[8]

         

         

        Halil Nihat Boztepe, incelediğimiz yüzlerce manzume arasında sahip olduğu mizahî üslûbuyla tek olan na’tında dönemin bazı güncel aksaklıklarını Hz. Peygamber’e şikâyet eder. Bunlar; tramvayda kadınlar bölümü ile erkekler bölümünü ayıran perdenin kaldırılmasına rağmen gözlerdeki basiret perdesinin kalkmaması, içki üretim ve kullanımının yasak olmasına rağmen Terkos suyundan daha bol olması, muharrirlerin seyahatini kısıtlayan matbuat kanunu, Falih Rıfkı’nın durmadan Cumhuriyete dâir hikmetler (!) söylemesi, belediyenin köprüden geçiş ücreti almaktan başka bir şey düşünmemesi, köy ve kazaların vilâyet olmaları, kalem ehlinin kendi başkanlığında “hezeliyât”a sapması, ticarete soyunan Celal Sahir’in şiir perisini gördükçe “ticaret yâ resûlallah” demeye kalkışması, dokuz yaşındaki çocukların evlenmelerine izin verilmesi, kendisinin cemaatsiz camide yorulmadan vaz etmesidir.

         

         

        Tramvay perdesinden âkıbet olduk halâs ammâ

        Açılmaz perde-i çeşm-i basîret yâ resûlallah

         

        Bugün i’mâl ü isti’mâl-i işret men’olunmuştur

        Fakat Terkos suyundan boldur işret yâ resûlallah

         

        Eğer uğrarsa ta’dilâta matbuât kanunu

        Muharrirler eder her gün seyâhat yâ resûlallah

         

        Demâdem korkarım ben hasm-ı cumhuriyet olmaktan

        Şu Falih durmayıp saçtıkça hikmet yâ resûlallah (Halil Nihat Boztepe)[9]

         

         

        Meşhur “Naat”ının ilk bölümünde Hz. Peygamber dönemindeki mutluluk ve huzurdan bahseden Arif Nihat Asya, devamında O’ndan sonra insanoğlunun tekrar kötülüklere, yanlışlıklara, günahlara yönelmesini eleştirel bir dille anlatıp insanlıktan ve devirden şikâyette bulunur. Şikâyetler; yeryüzünde inkâr, hıyanet, riya, haset ve gurur gibi insanî zaafların altın devrini yaşaması, kursakların haramla dolması, iyiliğin ölmesi, öldü zannedilen Ebû Lehep ve Ebû Cehil zihniyetinin hâlâ varlığını sürdürüp kıtalara dolaşması, Müslümanlarınsa Hz. Peygamber’in yolu ve adını unutup yeni yollar ve adlara bağlanmış olmalarıdır.

         

         

        Yeryüzünde riya, inkâr, hiyanet

        Altın devrini yaşıyor...

         

        Diller, sayfalar, satırlar

        (Ebû Leheb öldü). Diyorlar:

        Ebû Leheb ölmedi yâ Muhammed;

        Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

         

        Neler duydu şu dünyada

        Mevlidine hayran kulaklarımız.

        Ne adlar ezberledi. Ey Nebî

        Adına alışkın dudaklarımız!

        Artık, yolunu bilmiyor

        Artık, yolunu unuttu

        Ayaklarımız!

        Kâbe’ne siyahlar

        Yakışmamıştır ya Muhammed

        Bugünkü kadar!                     (Arif Nihat Asya)[10]

         

         

        İsmet Özel de “Naat”ında çağın getirdiği bozulmuşluk, çürümüşlük süreci içinde Müslümanların Hz. Peygamber ve getirdiklerinden uzaklaşmalarına bir hayli sert eleştirilerde bulunur. Şair önce, kendisinin yaşadığı “kırgın ikindi” duygularını anlatmak için çevresindeki yozlaşmış kitlelere seslenir. Onlar; falları grafiklerde bakılanlar, külden martı doğuran odalıklar, dili şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler ve hayat rengini sazendelik sanan yırtlaz kalabalıklardır. Şaire göre ne eski yazlar ne de eski kışlar vardır artık.

         

         

        Belli ki bu son yüzyılımız göğsümüzden

        Varla yok harman eden sesi uçursak

        Diye bize verildi

        Yetti bir yüzyıl böceklerde ve otlarda

        Soluyuş izlerimiz silmek için

        Ne yesek

        Lokmaya vurulur gibi değil

        Yuduma gelmiyor içtiklerimiz

        ……….

        Yapmacıktan nefretimiz (İsmet Özel)[11]

         

         

        Cahit Zarifoğlu “Başım Eğik Dilim Kapalı Gözler Kan Çanağı Anlamında” gibi uzun başlıklı şiirinde, dokuz yüz bin Müslüman’ın “her gün bir miktar kros boksit asit” soluduğu “arena”sında, “rüyalarını hatırlamadan” uyanmasına, tarihin hülyalarından vazgeçmiş olmasına, kulun şerrinden korkup yaratandan korkmamasına, ezanın “ucu sancılar vuran bir kırbaç” olmamasına -tek başına da olsa- isyan eder ve Müslümanları uyanışa çağırır. 

         

         

        Hayır dokuzyüz

        Milyon müslüman

        Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

        Elim dizlerime Vur Kalk

        Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk

        Yumruklar dizlere vur vur

        AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben (Cahit Zarifoğlu)[12]

                                                          

         

        Cahit Yeşilyurt ise “Genç Bir Sürecin Tartımları” isimli daha çok mensûreye yaklaşan eserinde günümüz Müslümanlarının içinde bulunduğu yozlaşma sürecini çeşitli örneklerle ortaya koyar ve eleştirir. Şaire göre dünün Müslümanları; güngörmüş adamlar, soy insanlar, akça kadınlar, zarafet anıtı kızlar, diri savaşçılar, şefkatli analar, güven veren babalardır. Onlar kul katında bükülmeyen dizleriyle birbirine kenetlenmiş evlerde yaşarlar. Hâlbuki günümüz Müslümanları, dünün bütün değerlerini kaybetmiş; uysal, mahcup, dışlak ve ürkektirler.

         

         

        ey canım efendim varoluşun madeni devletli Sultanım

        sen buralardan göçeli

        beni köleler safına katıp kaç zamandır sattılar

        irikıyım melon şapkalı cellatlar şöleninde

         

        sen gittin (aslında hiç gitmedin)

        beni ateşler götürdü kan götürdü

        dişlek bir karanlık oldu zaman

        gözler kirli duyguların çıplak mızrakları, gövdeler tensel

        baygınlıkların buhur kapları    (Cahit Yeşilyurt)[13]

         

         

        Hüsrev Hatemi ise, “Boz Dünya” isimli manzumesinde içinde yaşadığı ortam ve dünyada aradığı ve beklediğini bulamamanın sıkıntısı içinde Hz. Peygamber’den beklentilerini -biraz Mehmet Âkif’i hatırlatan sitemkâr bir tavırla- dile getirilir.

         

         

        Bak bağladık denkleri,

        Ve geçip gidiyoruz.

        Biraz arzu önce hız,

        Sonra bıkkınlık, keder

        Bu mu müjdelenenler?

        Hep bizler mi suçluyuz?

        Bak geldik gidiyoruz…

        Daha yok mu bir haber?

        Bir harf olsa da yeter,

        N’olur renkleri gönder. (Hüsrev Hatemi)[14]

         

         

        Nazım Payam, “Aşk Hayatın Kıyısında Hiçbir Şey Artık” isimli şiirinde, Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden çok zamanın geçtiği bugünlerde içinde bulunulan olumsuzlukları dile getirir. O günden bugüne insanların düşleri eskimiş ve değişmiş, söz anlamsızlaşmış; sevgisizlik, yalnızlık, öfke ve korku hayata hâkim olmuş; hepsinden önemlisi aşk değersizleştirilip sıradanlaştırılmıştır.

         Sensiz,

        Eskidi ve değişti düşleri insanların

        Ölümsüz giysilerini üstünden çıkardı aşk

        Aşk hayatın kıyısında hiçbir şey artık

        …………..

        Hiçlik,

        Zembereğinden boşalmış ağız

        İşliyor durmaksızın korkuları

        Korkuları ayaklandıran amaçsız sancılarını

        Hiç durmadan,

        Hiçbir şey anlatmadan

        Karanlığa gömülü sesiyle konuşuyor… (Nazım Payam)[15]

         

         

        Nurullah Genç, “Yağmur” isimli meşhur şiirinin önemli bir kısmını O’nsuzluk yüzünden veya O’ndan sonra yaşanan olumsuzlukların anlatımına ayırır. Söz konusu olumsuzluklar; dostluğun bırakılıp düşmanlığın hâkim olması, umutların bir bir yitirilmesi, cedlerin hazinesinin kaybedilmesi, utanma duygusunun ortadan kalması, mazlumların yerde sürünürken zalimlerin baş tacı edilmesi, adaletin yok edilmesi, mahkûmların hâkimleri yargılar hâle gelmesi, şehirlerin kâbus mekânına dönüşmesi, gönüllerin köleliğe mahkûm olması, gerçek aşkın yok olması, güvenilen dağlara kar yağması ve Muhammet ümmetinin “bir belâ tüneli”nde ağır bir imtihanla yüz yüze kalmasıdır. Şiirin başından sonuna kadar Hz. Peygamber, “yağmur” simgesiyle karşılanır.

         

         

        Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

        Düşmanlık içimizde; dostluk yaban düştü

        Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

        Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

        ……………

        Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü

        Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü

        Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin

        En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü  (Nurullah Genç)[16]

                                 

            

        M. Ali Eşmeli, günümüz problemlerinden şikâyet edip Hz. Peygamber’den yardım istediği “Medet Muhammed-i Muhtar” başlıklı manzumesinin dışında, Asr-ı Saadet’teki son bayramın mutluluğunu anlattığı “Devr-i Saadette Ravza’daki Son Ramazan Bayramını Tasvir” başlıklı manzumesinde, o günün değerlerinin bugüne taşınamamasından duyduğu üzüntüyü dile getirip sosyal eleştiride bulunur.

         

        Ne kaldı bizlere el-ân, o günkü bayramlardan?

        O günkü hâli temâşâ, nasîb olur mu şu an?

        Gariplerin yüzü gündüz misâli aydın mı?

        Yetimlerin başı dimdik mi, yoksa baygın mı?

        Çoluk-çocuk mütebessim mi, ağlamakta mıdır?

        Melâli hastaların, kalbi dağlamakta mıdır?

        Elem ve dert dolu mâtemlerin yanında mıyız?

        Kimin civârında pervânedir gönülde nabız? (M. Ali Eşmeli)[17]

         

         

        Kırık Mızrap isimli kitabında topladığı şiirlerinden önemli bir kısmını Hz. Peygamber’e tahsis eden M. Fethullah Gülen, “Gönüller Tahtın” isimli manzumesinde hâldeki olumsuzlukları gündeme getirerek şikâyette bulunur. Söz konusu olumsuzluklar; düşkünler bağının “târ u mâr” olması, küfür ve ilhat rüzgârının esmesi, yolcuların yolunu şaşırması, İblis’in keyfince cehenneme körük çekmesi, toprağın artık Nemrut yetişmekte olması ve çağın Firavun çağına dönmesidir. Gülen ister ki Hz. Peygamber bunlara artık bir “dur” desin.

         

         

        Feyzinle gül bahçesine olan düşkünler bağı

        Şimdi dağınık zülüflerin gibi târ u mâr

        Toprak nemrut bitiriyor, çağ firavun çağı

        Küfür ve ilhatla esiyor esince rüzgâr

        ………………

        Bak kıyamet ışığı vurdu aynalarda bugün

        İblis keyfinde; cehenneme körük çekiyor

        Bu üst üste kasvetten göz nemli, gönül üzgün

        Kalk bunlara bir “Dur” de, deki zaman geçiyor. (M. Fethullah Gülen)[18]

                                     

                    

        İki bölümden oluşan “Na’t”ının ilk bölümünde Hz. Peygamber’e duyduğu özlemi dile getiren Bahtiyar Aslan, şiirin ikinci bölümünde çeşitli problemleri gündeme getirir. Hz. Peygamber’den sonra denizler balıkları, evler insanları, ağaçlar köklerini terk etmiş; konaklar konuksuz kalmış, kulaklar münafık şarkılardan başka bir şey duymaz olmuş, bayraklar yüzüstü yere düşmüştür. Şair, Kerbelâ, Mescid-i Aksa, Kâbil, Mezar-ı Şerif gibi çeşitli mekân isimleriyle şiirinin ufkunu bir hayli genişletmiş olur.

         

        kerbelâ’da belâ mescid-i aksa’da fitne

        kâbil’de ebabiller ümmetine taş yağdırıyor

        ebrehe’nin filleri çiğniyor mezar-ı şerif’i

        yine de biliyorum bütün kabahat bizde

        kan ve irin durmadan büyüyor içimizde

        rahmetini unuttuk rahmet taşan denizde

        gözlerimiz kör oldu nura doğrulan izde (Bahtiyar Aslan)

         

         

        Öte yandan Cemal Kurnaz, hicretin 1400. yıl dönümü sebebiyle kaleme aldığı “Elifnâme” isimli şiirinde, vatanın Ruslara satılması, Afganistan yüreğinin zulümler yüzünden “ah ü efgan”la dolmasına duyduğu üzüntü ve tepkiyi dile getirir.

         

        Zehir etti bahar eyyâmını gör

        Jiyân-ı Müslüman kan oldu yine

         

        Sene-i devriyesinde Hicret’in

        Şenâ’at esti hicran oldu yine

         

        Satıldı Rûs-ı menhûsa şu vatan

        Zarûren hodri meydân oldu yine

         

        Tutuştu Afganistan’ın yüreği

        Zulümlerden ah ü efgân oldu yine (Cemal Kurnaz)[19]

         

         

        Âdem Özbay “Sen Gel Diye Sevgili” isimli, bozulan zamanlarda Müslümanların daha çok hissettikleri O’nsuzluğu ve öksüzlüğü anlattığı şiirinde, bugünün Müslümanlarının yaşadıkları sıkıntı ve zulümleri de hatırlatır. Şair, Grozni, Keşmir, Kandahar, Saraybosna, Hama, Halepçe, Bağdat, Filistin, Mora, Buhara, Taşkent, Kırım, Türkistan, Ahıska, Doğu Timor gibi dünyanın çeşitli bölge, ülke ve şehirleri saymakla, buralarda yaşayan Müslümanların pek çok iç ve dış problemlerini hatırlatmış olur.

         

         

        Ben Grozniyim, Keşmirim, Kandaharım…

        Saraybosnayım, Hamayım, Buharayım…

        Bağdatım, Morayım, Taşkentim…

        Doğu Timorum, Türkistanım, Ahıskayım…

        Halepçeyim, Kırımım, İstanbulum,

        Ben kurşunlara evlat vermiş anneyim.

        Kurşunlardan sakınan bedeniyle seni özleyen,

        Taş atan bir Filistinliyim.

        Gel öp bizi anlımızdan,

        Gel sev bizi kanayan yaramızdan.

        Ey Sevgili…

        Ey Muhammed… (Adem Özbay)[20]

         

         

        Mehmet Nuri Doğan, hicretten hareketle bugünü anlattığı şiirinde çeşitli unsurlar üzerinden sürekli tekrarladığı “yine aynı” ibaresiyle cahiliye dönemiyle günümüz arasında değişen bir şeyin olmadığını söylemiş olur. Kısacası “devran, gün, bakışlar, gözler, gece, çığlık, göç, kavga”; yani problemler yine aynıdır.

         

        Devran yine aynı devran ağam

        Gün yine aynı gün

        Seherlere kan oturdu bir daha.

        Bakışlar yine donuk

        Gözler yine nemli (olabildiğince)

        Vicdanlar yine kelepçeli… (Mehmet Nuri Doğan )[21]

         

         

        M. Ali Eşmeli, “Kınama ve Boykot”, Ömer Demirbağ da “O Karikatüriste” başlıklı manzumelerinde İslâm dünyasını ayağa kaldıran aktüel bir konuyu gündeme getirerek Hz. Peygamber’i karikatürüyle aşağılamaya kalkışanları eleştirip lanetlerler. Eşmeli, “azgın köpek”, zehirli yılan, rezil, kepaze, nifakçı, kuzgun” olarak nitelediği bu haçlı ruhunu lanetlerken bunların tıpkı Ebû Cehiller gibi yaptıklarının cezasını bulacakları belirtir.

         

         

        Rasul’e azdı hakarette çizgi hürriyeti,

        Çetin belâlara hapset, bu denli mel’aneti!

        Kimin çıkarları uğrunda bunca serserilik?

        Ki yoktu devr-i cehâlette böyle gerilik!

        Nedir Muhammed’e çirkin bakışlı sinsi roket?

        Bu saygısızlığa hayır, bu şerre bin lânet!.. (M. Ali Eşmeli)[22]

         

         

        Müslüman toplumların iç bünyelerinde müşahede edilen bozulma, çözülme ve yozlaşmalar ile yine Müslümanların dış güçler tarafından zulme uğratılıp perişan hâle düşürülmeleri karşısında üzülen, sert eleştirilerde bulanan ve kızıp öfkelenen şairler çözümü, büyük ölçüde Hz. Peygamber ve Asr-ı Saadet’e dönüşte bulurlar. Çünkü Hz. Peygamber, insanlığın hayatına getirdiği yenilik, farklılık ve başkalık ile hakiki bir “inkılâpçı” olmuştur. Bu hususu modern söylemde en iyi dile getiren şair Necip Fazıl Kısakürek’tir. Veda Haccı esnasında irat ettiği Veda Hutbesi’nden yola çıkan Kısakürek, gerek o güne kadar söyledikleri ve yaptıkları, gerekse o gün yüz bin sahabeye karşı söyledikleriyle Hz. Peygamber’i gerçek bir “inkılâpçı” olarak niteler. Üstelik şair, Hz. Peygamber’in gerçekleştirdiği inkılâp ile sahte devrimcilerin inkılâplarını mukayeseli bir biçimde verir.

         

        Devrimci, görsün neymiş, ne değilmiş inkılâp!

        Biri ufukta saray, öbürü kumda serap…

        O geldi, kan sarhoşu Arap ceylâna döndü.

        Günübirlik teselli, uçtu yalana döndü.

        O, her kum tanesine kubbe doğurtan nefes…

        O, bir ses, bir ses, ölüm perdesini delen ses…(Necip Fazıl Kısakürek)[23]

         

         

        Ziya Paşa, Harabat Mukeddimesi’nde yer alan “Na’t-ı Nebevi”sinde Hz. Peygamber’in gerek hidayet gerekse hakikat nuru bakımından bütün dünyayı ve bütün insanlığı aydınlattığını belirtir. Öyle ki, eğer Endülüs Müslümanlar tarafından fethedilip aydınlatılmasaydı, Avrupa’nın uyanışı mümkün olamazdı. Bunun ötesinde ne Yunan ülkesinin filozofları O’nun gösterdiği irfan dersini gösterebilmiş, ne de Rum ülkesi hukukçuları O’nun şeriati gibi kanun yazabilmiştir.  Bu gerçekten yola çıkan Recaizâde Mahmut Ekrem, toplumun nizamını sağlamak düşüncesiyle akıllıların “kanun” yapmalarını anlamsız bulur.

         

         

        Ya ol şererin değilse berki

        Kim eyledi zinde arz-ı şarkı

         

        Ger olmasa Endülüs ziyâdar

        Kim Avrupa’yı ederdi bîdâr

        …….

        Gösterdi mi öyle ders-i irfân

        Dârü’l-hükemâ-yı mülk- Yunân

         

        Yâ yazdı mı öyle şer’-i ma’sûm

        Kânûn-ı bendân Hıtta-i Rûm     (Ziya Paşa)[24]

         

        Kânûn yapar ukûl nizâm-ı umûr içün

        Mevcûd iken şerî’at-ı tâm-ı Muhammedî    (Recaizade Mahmut Ekrem)[25]

         

         

        Öte yandan İlâhî Komedya isimli eserindeki tutumu sebebiyle Dante’yi eleştirip şeytandan da öte bir “koca dâhi-i müfteri” ve “dâhi-i şerîr” olarak niteleyen Abdülhak Hâmid, Tayflar Geçidi isimli eserinde Hz. Peygamber’i savunur. Çünkü Hz. Peygamber; sayısız kavmi kendine bağlamış, siyasetin esaslarını vazetmiş, ilmiyle insanlığın madde ve manasını süslemiş, binlerce milletin birliğini oluşturmuş, insanoğluna kardeşliği bahşetmiş, tefrikayı kaldırmış; kısacası insanlığı içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır.

         

         

        Göster cihâna var mı senin dîn ü devletin!

        Kurdun mu ittihadını binlerce milletin?...

        Vâzı’mısın esâsını sen bir siyâsetin?

        Ma’rûf olan ilm ü vukufun, kiyasetin

        Ziynet mi verdi sûret ü mânâ-yı âdeme,

        Bahş-ı uhuvvet ettin mi ebnâ-yı âdeme?

        Yahut o hayret etti etti mi ilka-yı tefrika,

        Vicdân-ı kâzibin gibi mağrible meşrika?

        …..

        Nûr-ı deha demektir onun hâk-ı türbeti,

        Olmaz senin zalâm-ı hayâlinle nisbeti. (Abdalhak Hamid Tarhan)[26]

         

         

        Hz. Peygamber veya Asr-ı Saadet’e dönüşün adı “ihya” veya “diriliş”tir. Diriliş özlemi, en açık ve en yoğun ifadesini, bütün sanatı ve hayatını bu kavrama adayan Sezai Karakoç’ta bulur. Sezai Karakoç, Gül Muştusu isimli şiirinde, modern kentlere hâkim olan mevcut çözülme ve çürüme karşısında, Allah’a yalvararak önce mevcut olan her şeyin “toprak” olmasını ister. Çünkü mevcut yozlaşmış, bozulmuş ve çürümüş bünyenin üzerinde “diriliş” mümkün değildir. “Yeni” bir “tohum” atılabilmesi ve bundan “yeni insan” doğabilmesi için yeni bir toprağa ihtiyaç vardır.

         

         

        Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun

        Su toprak olsun

        İnsan toprak gibi duysun yer

        Ay toprak olsun

        Topraktan kaçanı toprak tutsun

        Gün toprak olsun

        Kabirler saltanatı toprak olsun

         

         

        Şiirin bundan sonraki ikinci kısmında şair, sürekli tekrar ettiği “yetiş” fiiliyle Hz. Peygamber’e seslenir. Çünkü toprağın “yeni mayalanması”, “yeni doğuş” ve “insanın yeniden/Dirilme süzülüşü”nün gerçekleşebilmesi için O’na ihtiyaç vardır.

         

         

        Yetiş ayağının tozu olduğumuz Peygamber

        Yetiş her zaman diri olan varlığında

        Yetiş yak lambamızı

        Yetiş aydınlat karanlığımızı

        Yetiş yeşillendir çöllerimizi

        Yetiş dirilt insanımızı

        Seni sevenin ismiyle yetiş bize

         

         

        Şiirin son bölümü, böyle bir dirilişin somut sonucu olan “küçük askerler” ve eylemlerine ayrılmıştır. Ellerinde diriliş bayrakları taşıyan, şehit gömleklerini önceden giymiş bulunan ve inançları uğruna her zorluğu göze alan bu küçük askerler, yeni topraklara ve gönüllere “gül” dikeceklerdir.

         

         

        Yetiştir erlerini

        Diriliş bayrakları taşıyan

        Şehit gömleklerini peşin giymiş

        Ateşten, sudan geçer gibi geçen

        Allah önünde her varı yok gören

        Dağların üstünden erip

        Kentlere şafaklar gibi ağan

        Küçük askerlerini

        Gül diksinler diye yeni topraklarına

        İnsanın ta gönlüne

        Yetiştir erenlerini

        Allahım            (Sezai Karakoç,)[27]

         

         

        Sezai Karakoç, bir başka şirinde de bütün kıta, ülke ve kavimleri içinde kıvrandığı bataklık veya hastalıklardan, ancak Hz. Peygamber’in kurtarabileceği ve yeni bir diriliş gerçekleştirebileceği imanı içinde O’na hitap eder. İlk tebliği içeren ayetten hareket eden şair, şiirinde sürekli emir kipini kullanır.

         

         

        Kalk ey

        Örtülere bürünmüş Peygamber

        Bu sıtmayla iyi edeceksin

        Tifoları vebaları

        İnsanlığı kâğıt kâğıt

        Buruşturan cüzamı

        Çan sarasını

        Havra harmanını

        Göğüyle gönenen Harran’ı

        Çile çömleği İskenderiye’yi

        Sen dirilteceksin

        Atlarına okyanuslarda su vereceksin

        Sen vereceksin bengisularını

        Son susayışlarında şehitlerin

        Geri vereceksin

        Antik dönemlerde çalınmış hakkını mermerin

        İsa’nın Musa’nın İbrahim’in

        Safa ve Merve’nin

        Haceri Esved’in

        Cennetlerden çağlayan

        Nil’in Fırat’ın Dicle’nin

        Sen arıtacaksın

        Bu kelimelerin lavlarıyla

        Lanet volkanlarını     (Sezai Karakoç)[28]

         

         

         

        Mustafa Özçelik “Çiçeklenir Sevdamız”da kendine güvenen ümitli bir tablo çizer. Şair ve nesli; elbette Hz. Peygamber’in yüzünü görmemiş, sesini duymamışlardır, ama O’nun “Sesini taşıyan rüzgâr/Haberini muştulayan ses/sevgisini aşılayan yürek”, yüzyıllar geçerek onlara ulaşmıştır. Asyalı, Afrikalı, Mekkeli, Medineli bu “mahzun ve mazlum çocuklar”, Hz. Peygamber yolunda,damarlarında yeni bir kanla kimi zaman “gül saçarak” kimi zaman da “kurşun atarak”  yeni bir devir başlatmışlardır.

         

         

        Şimdi yürüyüp gidiyoruz yolunda

        Omzumuzda yüzyılın ağır yükü

        Kimine gül saçarak

        Kimine kurşun atarak

        Ardımızdan izler

                                  işaretler bırakarak

         

        Artık konuşulan biziz

        Atan nabzını tutu


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele