Cumhuriyet Döneminde Köy, Köylülük, Köycülük ile Kırsal Yapıdaki Değişim ve Gelişmeler -II

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        1950-1980 Döneminde Köy Kalkınması

         

                    İkinci Dünya Harbi esnasında bir taraftan Köy Enstitüleri faaliyetleri yüksek yoğunluklu olarak devam ederken ve köylüler, özellikle köy çocukları buralarda eğitim ve öğretim gördükten sonra tekrar köye dönüyorken diğer taraftan da çiftçiyi topraklandırma kanunu TBMM’de büyük çabalar gösterilerek gerçekleştiriliyordu. Yalnız uygulaması son derece güçtü. Her ne kadar bu çalışmalardan çok isabetli ve başarılı sonuçlar alınamıyor ise de etrafı özellikle kasaba ve köyleri oldukça metafizik ve duygu yüklü bir atmosfer kaplıyordu. Ayrıca da hiçbir şekilde kırsal alanlardan şehirlere doğru herhangi bir göç, nüfus hareketi ve sanayi gelişmesi de hem konjonktür gereği söz konusu olamıyor ve hem de o günkü rejim ve yönetim anlayışı ile birlikte zaten tutucu olan muhafazakârlık da böyle bir duruma fırsat vermiyordu. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin ileri gelenlerinden olan Adnan Menderes, Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Emin Sazak ve daha benzerleri gibi toprak ağası ve eşraftan olan zadegân bir taraftan, bir taraftan da İsmet İnönü böyle yeniliklere daha doğrusu işçi sınıfının teşekkülüne ve herhangi bir şekilde şehirlerde sanayinin gelişmesine ve temerküz etmesine karşı fırsat vermiyorlardı.

         

                    Bu sıralarda, artık İkinci Dünya Harbi’nin yangını yavaş yavaş sönüyor ve galipler belli oluyor, ABD ile Sovyetler Birliği dünyayı ortadan ikiye bölüyorlardı. Her ne kadar Türkiye harbe katılmadıysa da nispeten ABD’nin tarafında savaştan çıkmayı başarmıştı. Böylece de ABD’nin tarafında olan ülkelerde demokrasi rüzgârları da esmeye başlamıştı. Nitekim 1946 yılında CHP’nin dört önemli ağır topu olan Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü partiden ayrılarak Demokrat Partiyi kurdular. Demokrat parti kısa zamanda teşkilatlanarak 1946 seçimlerine girmiş, ancak çok ciddi demokrasi yanlışları ve hataları yapılmıştır. Fakat daha sonra 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerde çok büyük bir olgunlukla halk Demokrat Parti’yi iktidara getirmiştir. Esasen CHP ve DP’nin fikri ve ideolojik farklılıkları nedir, bu konuda akıl yürütmek siyasetçilerin ve siyasi tarihçilerin işi olmakla beraber, yeni partinin ve yeni anlayışın önemli ölçüde liberal ve hürriyetçi olduğu, aynı zamanda da ülkenin kalkınması, imar edilmesi ve sanayileşmesi için yeni bir yol takip etmesi ve göstermesi söz konusuydu. Nitekim Celâl Bayar daha Başvekil olduğu dönemlerde ülkede sadece tarıma, köye ve köylüye değil, sanayi yatırımlarına da büyük önem verilmesi üzerinde duruyordu.

         

                    Demokrat parti iktidara geldikten sonra, Türkiye NATO askeri ittifakına dâhil olabilmek için ABD’nin isteği üzerine Kore’ye asker göndermiş ve savaş sona erdikten sonra 1952 yılında da ittifaka girmiştir. Böylece Türkiye Batı Bloku’na dâhil olmuş ve bugünlere kadar gelen ve yarım asırı geçen (60 yıl) Batı taraftarlığı da başlamış oldu. Hoş Türkiye daha sonra, 1957 yılında gerçekleştirilen Roma Antlaşması ile çekirdeği oluşturulan ve zaman içinde çok değişik merhalelerden geçerek bugüne kadar gelen Avrupa Birliği’nin de 50 yıldır üyesi olmaya büyük gayretler göstermiş, fakat hala bir türlü başaramamıştır. Bu gidişle ne zaman başarabileceği de meçhuldür. Bütün bunların zikredilmesinden murat II. Dünya Harbi’nden ve özellikle de 1950 yılından sonra hem Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ve on yıl iktidarda kalışı ve hem de Türkiye’nin her şeyi ile birlikte ABD ve AB ile oluşu köy ve köycülük anlayışında da çok önemli değişmelere yol açmıştır. Daha 1950 yılından önce bile köy ve köycülük hareketinin hümanist ve mistik bir anlayış yerine daha rasyonel ve realist bir eksene oturtulmasını savunanlar yok değildi. Nitekim 1953 yılında Köy Enstitüleri yerine Köy Öğretmen Okulları açıldı. Çünkü gerçekten Köy Enstitüleri zihniyeti Kemalist İnkılaba, ulusalcı Kemalist sosyalist bir devrim dönüşmesi anlamı kazandırmış ve hatta ileri derecede kolektivist bir istikamet vermeye zorluyordu. Buna da özellikle köylüler itiraz ve isyan ediyorlardı.

         

                    Türkiye’de artık çok süratli bir şekilde tarımda mekanizasyon gelişiyor, toprak işlemede insan ve hayvan gücü yerine makine ve motor gücü geçiyor, alet ekipman ve her türlü imkân, teknik ve teknolojik gelişme ve buluşlar tarıma uygulanmaya başlanıyordu. Bir taraftan da üretim artışına paralel olarak, tarım sanayi hızlı bir şekilde yükseliyor ve bu sanayi tesislerinin kurulduğu yerlere doğru bir nüfus akımı (göç) oluyordu. Bir diğer söyleyişle yatağı sırtına vuran köylerden kasaba ve şehirlere doğru hareket halindeydi. Büyük şehirlerin ve sanayi tesis ve merkezlerinin etrafında gecekondulaşma başlıyordu. Şehirlerin varoşları süratle büyüyor ve tabir yerinde ise, artık işçi sınıfı doğuyordu. Aynı şekilde kırsal alandaki üretim vasıtaları arazi, emek, sermaye ve girişimcilik her bakımdan gelişiyordu. Kırsal alandaki var olan işletmeler belli bir kişilik ve disiplin kazanıyor, işletmelerde kullanılan üretim girdileri çok süratli bir şekilde büyüyordu. Buna paralel olarak bir taraftan motor gücü kullanılarak ve maalesef düzensiz ve gelişigüzel bir biçimde meralar bozulup tarla arazisine katılırken, diğer taraftan da birim alandan alınan ürün, yani verim de yükseliyordu. Artık Türkiye’de tarım pazar ve piyasa için yapılmaya başlamış ve süratle dışa açılıyordu. Bir taraftan da Türkiye’nin nüfusu 25 milyona doğru yükseliyor ve ülkenin hemen her tarafında çok ciddi imar ve ihya faaliyetleri, alt yapı çalışmaları biraz da plansız ve programsız bir şekilde almış başını gidiyordu. Türk köylüsü artık bir taraftan hürriyet ve özgürlükleri tanıyıp yaşamaya başlarken diğer yandan da günlük hayattaki yaşam kolaylıklarını ve tekniklerini keşfediyor, diğer bir söyleyişle paranın yüzünü ve sıcaklığını hissetmeye başlamıştı. İletişim vasıtaları, ulaştırma ve bayındırlık hizmetleri süratle gelişiyordu. Teknik ve medeniyetin şehirlerde olduğu herkes tarafından anlaşılıyordu.

         

                    Eğitim öğretim ve kültür değerleri üzerindeki Marksist ve kolektivist pozitivizm anlayışı etkisini kaybediyor, materyalist mistisizm yerini gerçekçi, manevi ve maddi ağırlığı dengeli bir anlayış topluma hâkim oluyordu. Köylü ve geçimini kırsal alan faaliyetlerinden temin eden çiftçiler yavaş da olsa zenginlikle tanışmaya başlıyordu. Bu durum gerek siyaseten gerekse ekonomik ve hatta kültürel olarak sırça köşkte oturup da şehirlerdeki lüks salonlarda hayatlarını idame ettiren burjuva sınıfını son derece rahatsız ediyor ve hatta halkın ve köylünün üzerine onların öfkesini ve husumetini çekiyordu. Nitekim özellikle 1957 seçimlerinden sonra, halkın hür ve bağımsız iradesi ile seçim kazanarak gelmiş olan yönetimi iktidardan uzaklaştırmak için akla gelen meşru veya gayrı meşru her türlü yolu ve yöntemi denemeye başlamışlardı. Hatta bu gün de olduğu gibi halkın reyini isabetli beyan edemediğini, demokrasiyi ve demokratik hak ve özgürlükleri hazmedemediğini çok sıkı bir şekilde propaganda ediyor ve halkın gerici ve irticai faaliyetlere alet olduğunu işliyorlardı, fakat gerek alt yapı hizmetleri ve gerekse ekonomik bakımdan başta köy ve köylüler olmak üzere halk durumdan memnundu ve eğitim öğretim, okullaşma bakımından da toplum çok hızlı bir şekilde gelişiyor, dönüşüyor ve toplum kabuk değiştiriyordu. Köy ve köylülerin yaşam standartları fiziki bakımdan da önemli gelişme ve değişmelere uğruyordu. Bu arada bir başka konuya da dikkati çekmekte fayda olduğu kanaatindeyim, dünyadaki konjektürde değişmeye başlamış ve yeni bir konsept oluşumu ufukta görünmüş ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı başta Rusya olmak üzere, Doğu Bloğu ülkelerine ziyaret programları tasarlamaya başlamış ve bu tarzdaki ilişkilerin alt yap hazırlıklarını oluşturmak için çalışıyordu. Türkiye’de 1950’lerde başlayan tarım ve sanayi hamlesi 1953 yılından itibaren semeresini vermeye başlamıştı. Ülkede bir taraftan buğday ziraatı gelişirken diğer taraftan da un, irmik, makarna ve bisküvi sanayi gelişmiş, bir yandan pancar tarımı yayılıp genişlerken diğer yandan da şeker, ispirto ve gıda sanayi gelişmiş, pamuk tarımı gelişirken tekstil, konfeksiyon ve mefruşat sanayi büyümüş ve özellikle 1955-1956 yılından itibaren ülke tarım ve tarımsal sanayi ürünleri bakımından kendine yeterli ülkeler arasına girmeye başlamıştır. İşte bu büyük ve devrim niteliğindeki kalkınma hamlesinin en önemli ortağı da hakiki üretici, gerçek müstahsil olan Türk köylüsü olmuştur. Yani 1950 ve 1960 yıları arasında Türkiye’de gerek köy ve köylülerde gerekse şehir ve şehirlilerde müthiş bir sosyal, ekonomik ve kültürel değişme ve gelişmeler meydana gelmiş ve Türkiye tarihinde görmediği bir kalkınma hamlesini başarma yoluna girmiştir.

         

                    Fakat işte tam da bu sırada Cumhuriyet tarihimizin en önemli olayı meydana gelmiş ve halkın seçtiği yönetim iç ve dış desteklerin ve özellikle de Amerikan istihbaratının yardımı ile ve silah zoru kullanılarak TSK içindeki bir grup subay, hükümeti iktidardan uzaklaştırmış ve idareye el koymuştur. Sadece Türk köylüsü değil ve fakat Türkiye’de yaşayanların tamamı (küçük bir azınlık hariç) tam bir travma yaşamış ve halk paralize olmuş, tam beş yıl kendine gelememiştir.

         

                    Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk defa (inşallah son da olur) Başbakanını ve kabinenin en önemli iki bakanını (dış işleri ve maliye bakanı, iç işleri bakanının da intiharı söz konusu (!)) hukuksuz bir yargılama sonunda idam etmiştir. Gayet tabii ki, Cumhuriyet döneminde, köy, köylülük ve köycülük ve kırsal yapıdaki değişim ve gelişmeler irdelenip izah edilirken 27 Mayıs 1960 kanlı darbesinden bahsetmemek mümkün değildir.

         

                    Daha sonra dört beş yıllık kargaşa ve kaos döneminin ardından askeri vesayet rejiminin müsaade ettiği ölçüdeki bir demokratik uygulamayla 1965 yılında yeniden halk iktidarı yönetime gelmiştir. Türkiye 1955 yılına gelindiğinde dünyada buğday üretimi kendi kendine yeten ve fazlasını ihraç eden yedi ülkeden biri olmuştur. Bu ülkeler ABD, Kanada, Fransa, Avustralya, İtalya, Arjantin ve Türkiye’dir. Bundan dolayı, bu efsane yıllarca ve hatta yakın zamana kadar “Türkiye tarımsal üretim açısından kendi kendine yeten dünyadaki yedi ülkeden biri” diye söylenegelmiştir. Fakat bu durum 27 Mayıs darbesinden sonra 1961 ile 1965 yılları arasında tamamen son bulmuş, hatta Türkiye buğday üretimi açısından bile gerilemiştir. İşte tam da bu sıralarda 1956 yılında Amerika ve Japonya’nın destek ve himayeleri ile Meksika’nın Meksiko City şehrinde insanların beslenme ve açlıkla mücadelesine yardımcı olmak için “Uluslararası Buğday ve Mısır Geliştirme Merkezi”, CIMMYT kurulmuş ve burada geliştirilen çok yüksek verimli ve kaliteli buğday çeşitleri Meksika’nın Kaliforniya körfezine yakın, bizim Çukurova ekolojik koşullarını andıran Sonora Eyaleti’nde denenerek çiftçilere intikal ettirilmiştir. 1965 yılından itibaren dekara verimi 1.0-1.2 tona kadar çıkan bu buğday çeşitleri, Sonora Buğdayları ismi altında Türkiye’ye de getirilmiş ve başta Çukurova ve Akdeniz sahilleri olmak üzere kıyı bölgelerimizde yetiştirilmeye başlanmış ve Türkiye yeniden buğday ihraç eden ülkeler arasına girmiştir.

         

                    Bu sıralarda tarımda ve kırsal alanlarda önemli başka bazı gelişmeler de olmuştur. Bir defa 27 Mayıs’tan sonra yapılan 1961 Anayasası’na topraksız köylülere (çiftçilere) toprak verilmek üzere reform yapılacağı hükmü konulmuş ve ayrıca ilk defa Tarım Bakanlığından ayrı olarak kırsal kesim için bir Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı kurulmuştur. Bu Bakanlık kurulur kurulmaz Cumhuriyet Dönemi’nde ilk defa köy, mezra, oba, kom, kışlak ve yaylaklar, taşınır ve taşınmaz, canlı ve cansız, insan ve her türlü kültür hayvanı ile beraber varlıkların tespiti yapılarak bütün Türkiye’nin 1974 yılına kadar devam eden çalışmalarla envanteri yapılmıştır. Artık Türkiye’de köy denilince ne var ne yok bilinmektedir. 1958 yılından başlayarak, hatta daha öncesinden bir taraftan fiziki olarak kırsal yerleşim yerlerinin yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri için seferberlik başlatılmışken, diğer yandan da köylülerin (çiftçiler) üretim konusundaki, daha fazla kâr ve kazanç elde etme gayretleri artmıştır. Bir taraftan Türkiye’nin nüfusu artmaya devam ederken diğer taraftan da sanayileşme ile başlayan, büyük şehirlere ve sanayi merkezlerine doğru olan göç bütün hızı ve şiddeti ile artarak devam etmiştir. Büyük şehirlerin varoşlarındaki aşırı nüfus yığılmaları ve oluşan gecekondulaşma çok ciddi sosyal patlamalara ve önüne geçilmez, kanunsuz kitle hareketlerine sebep olmaya başlamıştır. Ayrıca dünyadaki soğuk savaş bütün şiddeti ile devam ederek, bir takım dış güçlerin tahrik ve teşvikleri ile 1968 yılından itibaren zaman zaman gelişen toplumsal olaylar, hem şehirleri etkisi altına almış hem de kırsal alanda köylü ve çiftçileri ajite ederek Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Marksist, Leninist, hatta Maoist bir takım komünler meydana gelmesine sebep olmuştur. Türkiye çok hızlı bir şekilde yeni bir kaosa doğru ilerlemektedir. Nitekim bütün bu olumsuz gelişmeler sonunda 12 Mart 1971 tarihinde hükümete askerler yeniden muhtıra vermiş ve Türkiye’nin ekonomik yapısı da yeniden ciddi bir şekilde daralmıştır. Köy ve köylünün 1965 ile 1969 yılları arasındaki toparlanması ve gelişmesi yeniden kesintiye uğramıştır. 1961 Anayasası’nda önemli değişiklikler yapılmış, yapılan 1973 yılı genel seçimlerinden ise ortanın solu diye ortaya atılan yeni bir kavramla, İslamcı bir siyasi hareket, milli görüş fikriyatı birlikte iktidara gelmişlerdir. Özellikle Türkiye’deki sol hareketlerin hemen hemen büyük bir kısmını bünyesinde toplayan, köylü ve kırsal alanda yaşayanları da “Toprak işleyenin su kullananın!” gibi Marksist sloganlarla iğfal edenler, bu sıralarda yapılan “Kıbrıs Barış Harekâtı”nın getirisini de oya tahvil ederek yapılan erken seçimlerden birinci parti olarak çıkmış, fakat tek başına iktidarı alamamıştır. Yapılan milletvekili transferleri ile her milletvekiline bir bakanlık rüşvet olarak verilerek (güneş motel olayları) hükümet kurulmuş ve bu hükümetin programındaki Köykent Projesine işlerlik kazandırılmaya çalışılmıştır. Kurulan Yerel Yönetimler Bakanlığı, büyük masraf ve yatırımlar yaparak Bolu’nun Mudurnu ilçesinde, ütopik bir düşüncenin mahsulü olan bu projeyi kısa sürede hayata geçirmiştir.

         

                    Bu dönemde uygulanan sadece siyasi, sosyal ve kültürel politikalar değil, ekonomik politikalar da tam anlamı ile iflas etmiş ve sadece üretim yapan çiftçi ve köylüler değil, hemen nüfusun tamamı işçiler, memurlar, askerler herkes günlük mutlak gerekli tüketim malları (ekmek, şeker, yağ, akaryakıt, gübre, ilaç, elektrik vb gibi), her şey karaborsaya düşmüş ve herkes saatlerce bu ihtiyaçlarını temin edebilmek için kuyruklarda bekletilmiştir. Yani ülkede tam bir kıtlık söz konusu olmuştur. Köylü, çiftçiler tarlası için gübre, tohumluk ve mücadele ilâcı bulamadığı gibi traktörü için mazot, su motoru için elektrik gibi üretim girdilerini de bulamamıştır ve zaten yeniden, Türkiye’de gerek kırsal kesimde köy ve kasabalarda ve gerekse şehirlerde ve sanayi merkezlerinde hiçbir yatırım yapılamamış ve üretim tam anlamı ile durmuş, sokağa ise, Marksist eşkıyalar hâkim olmuştur.

         

        Bu sıralarda yapılan bir ara seçimi, kaybeden iktidar hükümeti bırakmıştır. Muhalefetteki DP’nin devamı olan Adalet Partisi, diğer küçük muhalefet partilerinin desteği ile bir azınlık hükümeti kurmuş ve alınan ekonomik önlemlerle Türkiye’nin yeniden dış piyasalarda nispeten itibarı artar gibi olmuş ve gerek tarım sektöründe gerekse sanayi ve diğer sektörlerde çarklar yeniden dönmeye başlayıp üretim yapma imkânları elde edilirken, 12 Eylül 1980 darbesi gelmiş ve iktidara silahlı kuvvetler yeniden emir ve komuta zinciri ile hiyerarşik olarak el koymuştur. Her şey yeniden kelimenin tam anlamı ile berbat olmuştur ve memlekette tam bir faşist diktatörlük hüküm sürmeye başlamıştır. Ne çiftçi ne köylü hatta ne de şehirli ileriyi düşünmek bir yana, ancak günlük yaşıyor ve sadece günlük çalışıyor hale gelmiştir.

         

                    Şöyle bir bakıldığı zaman, 1950 ile 1980 yılları arasında geçmiş olan bu otuz yıllık süre kısa gibi görülüyorsa da, 90 yıllık Cumhuriyet döneminin üçte birine tekabül etmektedir, yani hiç de kısa değildir ve Türkiye’de sadece köy ve köylü sınıfı, kırsal kesim ve kalkınma için değil, şehirlerdeki imar faaliyetleri ve sanayileşme için Cumhuriyet döneminde yapılanların yarıdan fazlasının içine sığdırıldığı zaman dilimidir. Bu dönemde, özellikle de 1960 yılından sonra gerek topraksız köylünün (çiftçinin!) topraklandırılması bakımından, gerekse köy ve köylülük açısından sonuçsuz kalan, daha doğrusu uygulama kabiliyetinden yoksun tarım kentleri, köykentler ve kırsal alanlarda kurulması için devletin planlarında yer alan ve zikredilen cazibe merkezleri ve merkez köyler için çok ciddi tartışmalar yapılmıştır.

         

                    Çünkü 1980’li yıllarda aşağı yukarı 88 bin yerleşme merkezi ve 35.400 muhtarlık olan Türkiye’de nüfusun hemen hemen %50’si şehirlerde ve %50’si de kırsal alanlarda yaşamaya başlamıştır. Yine bu yıllarda Türkiye’deki çiftçi işletmesi sayısı 4.1 milyon iken, bu değer göçlerin bütün hızı ile devam etmesi sonucunda arazilerin (işletmelerin kapanması) işlenmemesi neticesini doğurmuş ve bu gün işletme sayısının da 1 milyon azalmasına ve alan olarak da 1 milyon hektara yakın arazinin tarım dışına çıkmasına sebep olmuştur.

         

                    Bu dönemde milliyetçi düşünce köy ve köycülük konusuna özel bir önem vermiş ve bu konuda kendine has bir özelliği ve anlamı olan Tarım kentleri projesini teklif etmiştir. Tarım Kentleri esas olarak dağınık köylerin toplulaştırılmasını, hizmetin ve şehirlerde bulunan imkânların köylünün ayağına götürülmesini, sanayinin bütün yurda dengeli bir şekilde dağıtılmasını, dolayısıyla bölgelerarası dengesizlikler ile şehre göçün kontrol altına alınmasını ve bu suretle gecekondulaşma meselesine de kaynağında çare bulunmasını hedef almıştır. Tarım Kentleri'nin amacı kalkınmayı köye götürmektir.

         

        İlk ve orta öğretim, 1960’lara kadar hem öğretme hem medenileştirme işini görmüş, köylerinden çıkıp orta okul ve liselere gelen çocuklarımız, konuşmaları, davranışları ve kılık kıyafetleriyle birer şehirli hâline gelmişlerdir. İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerdeki yüksek öğretim de bu süreci tamamlamaktaydı. Bugün eğitim kademelerinden hiçbiri böyle bir işlev görmüyor. İlk ve orta öğretimin öğretme işini yapabildiği de çok şüphelidir. Eğitimdeki kalite düşüklüğü 1950’lerde başlamış; gittikçe artarak bugüne kadar sürüp gelmiştir. 1940’ların sonlarından itibaren başlayan diğer bir olgu, gittikçe hızlanarak devam eden köyden şehre göç olgusudur. Yöneticiler tarafından gerekli tedbirler alınmadığı için, hızlı göç ve hızlı okullaşma, köylülüğün şehirlere taşınmasına yol açmıştır. Bunun tabii, hatta zaruri bir süreç olduğunu söyleyenler vardır. Elbette köylü nüfusunun azaltılması, kalkınma için zaruridir; ancak yöneticilik demek, bu zorunlu süreci iyi yönetmek; yani gerekli tedbirleri alarak köyden şehre göç olgusunu “şehirlileşme” hâline getirebilmek demektir. Onlarca yıldan beri yöneticiler, böyle bir görevleri olduğunu düşünmedikleri için, köyden şehre göç olgusu, büyük şehirlerin köyleşmesi hâline dönmüştür.

         

        Kısaca anlatılan bu süreç, “köylülüğün yüceltilmesi” kavramını da ortaya çıkarmıştır. Artık insanlar şehirli gibi davranmak, şehirli gibi konuşmak, düzgün bir kılık kıyafetle dolaşmak ihtiyacını duymuyorlar. Köylü gibi olmayı bir meziyet kabul edenler bile hayli çoğunlukta. Üstelik bu vurgun, sağ-sol ayrımı da, sosyalist-milliyetçi ayrımı da yapmadı. Sosyalist gençler halkçılık zannettikleri için köylü gibi olmaya, milliyetçi gençler milliyetçilik sandıkları için köylü gibi olmaya başladılar. Dini ideoloji hâline getirenler için ise, medeniyet zaten en büyük düşman idi. Bu zümrelerin tamamı medeniyeti emperyalizm ile eşleştirdi ve medeni olmayı reddeder hâle geldi. Emperyalizmi yenmenin, medeni olmaktan geçtiğini de çok defa düşünmediler.

         

        Türk milliyetçileri, köycülüğün bir ülkü; köylülüğün ise değiştirilmesi gereken bir olgu olduğunu anlamalıdırlar. Elbette bu ifadeler, eğitim görmemiş insanlarımızı aşağılamak için kullanılmıyor. Onlar da eğitim görmek ve değişmek isterler. Devletin kendilerine bu imkânı tanımasını isterler. Diplomalı köylü olmak hiç kimse tarafından benimsenemez, benimsenmemelidir. Köylülük, ideolojik olarak da milliyetçilikle bağdaşmaz. Çünkü köylülük, mahallicilik demektir ve mahallicilik, milliyetçiliğe zıttır. Millî birlik, yüksek kültürde birleşmekle sağlanır; mahalli davranış, konuşma ve kültürler ise bölünmeye yol açar. Milliyetçilik, halkta ve köylerde yaşayan millî kültür unsurlarını işleyerek yüksek ve ortak bir kültür hâline getirmeyi gerektirir.

         

                    Tarım sektörünün genişlemesi ve gelişmesi kırsal kesimde yaşayan ve çiftçilikle geçimini ve gelirini temin eden köy ve köylülerin pek çok bakımdan anlam birliği söz konusudur. Her ne kadar köylülük bir sosyal sınıf ve yaşam tarzı, çiftçilik ise bir meslek ve geçim kaynağı ise de büyük müşterekliklerin, en azından aynı mekânı paylaşmaları söz konusudur. Esasen pek çok gelişmiş ülkede olduğu gibi Türkiye’de de artık köylülüğün tasfiyesi ve yeni bir şehirli kimliğinin inşa edilmesi ve geliştirilmesi zamanı gelmişte geçmektedir.

         

                    Türkiye’de köyden şehre başlayan ve halende devam eden iç göçlerin sebepleri fazla olmakla beraber bunları birkaç kalemde özetlemek mümkündür. Bir defa, 1950 yılından sonra ulaşım ve ulaşım vasıtaları ile sanayi ve sanayi kurumları süratli bir biçimde gelişmiştir. Tarım alanlarının ve işletmelerinin miras yolu ile parçalanması ve hızlı nüfus artışı göçün bir başka nedenidir. Kırsal alanlarda tarımda mekanizasyonla işsizlik artmış ve işsiz kalanlar büyük şehrin yolunu tutmuştur. Kırsal alandaki alt yapı noksanlıkları, eğitim hizmetlerinin yetersizliği, kan davaları ve terör olayları iç göç olayını teşvik etmiştir. Kentlerde ve nüfusun yığıldığı yerlerde sanayi gelişmiş ve iş imkânları artmış, ayrıca insanca yaşama ve sağlık hizmetlerinin karşılanabilmesi sürekli göçlerin bir başka sebebidir. Sendikalizmin gelişmesi iş ve işçi haklarının evrensel ölçüde iyileşmesi göç olayını hızlandırmıştır.

         

                    Köyden kente, kırsal alanlardan büyük sanayi ve nüfus merkezlerine olan göçün pek çok önemli sonucu ortaya çıkmıştır. Bunların başında gelenler; nüfus ve yatırımların dağılışında meydana gelen dengesizlikler, konut sıkıntısı ve gecekondulaşma, sanayi merkez ve tesislerinin şehirlerin içinde kalışı, varoşların teşekkülü ve bir takım sosyal patlamalar, işsizlik, trafik-eğitim-sağlık ve çevre sorunları, büyük kültür çatışmaları ve kırsal kesimlerdeki yatırımların verimsizliği söz konusu olmuştur. Köyden şehre göçün önlenebilmesi, en azından dengelenebilmesi için yöneticilerin alması gereken tedbirler alınamamıştır. Fakat bu konuda artık çok geç olmakla beraber hala yapılabilecekler vardır. Kırsal alanlarda işletmelerin küçülmesinin önlenmesi, arazi toplulaştırılması, tarımın modern yöntemlerle disipline edilerek sulanan alanların artırılması, verimli tarım yöntemlerinin yaygınlaştırılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, özellikle tarımda bitkisel ve hayvansal işletmelerin entegrasyonuna önem verilerek tarım sanayinin kırsal alanda kurulması ve geliştirilmesi temin edilmelidir.

         

                    Erken Cumhuriyet döneminin ta başlangıcında 1932 yılında ve Atatürk’ün sağlığında bir “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi” hazırlanmış, bu projeye göre köylerin kentleştirilmesini öngören kapsamlı bir kırsal kalkınma çalışmasına gerekli ve yeterli destek ve önem verilememiştir. Aslında buna benzer ve daha önce de bahsedilen tarım kentleri, pilot köyler, cazibe merkezleri, merkez köyleri ve köykent proje ve uygulamaları 1960’dan sonra da tekrar gündeme gelmiş ve 1961’den sonra değişik zamanlarda çalışmaları da yapılmış olan tatbikatlar ve mekânlarda bir türlü başarıya ulaşamamıştır.

         

                    Nitekim değişik isimler adı altındaki bu projeler, sosyal ve kültürel hizmetleri merkez ve çevre köylere düşük bir maliyetle ulaştırmayı amaçlamaktadır. Bu kavramların yerini 1969 yılında, “kalkınma köyden başlayacak” sloganıyla özdeşleşen köy-kent adı altında daha iddialı bir toplumsal dönüşüm ve kalkınma projesine bıraktığını görüyoruz. Köy-kent projesi yukarıdan aşağı olan kalkınma yöntemi yerine, tabandan yukarıya doğru bir kalkınma yöntemini ve mekânsal planlamayı, kooperatifler aracılığı ile kırsal kesimde yeni bir üretim sisteminin oluşturulmasını ve kırsal sanayinin kurulmasını öngörmektedir. Proje, bu sayede köylerden kentlere olan kontrolsüz göçü de önleyecektir.

         

        1978 yılında, Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı’nın Van’ın Özalp İlçesi Dorutay köyü ve çevresindeki 13 köyde Özalp Köy-Kentler Demeti Projesi, Orman Bakanlığı’nın Bolu’nun Mudurnu ilçesinde merkezi nitelikli ve tek geçim kaynağı orman ürünleri olan Taşkesti köyünde bir kereste entegre tesisini merkez ve çevredeki 16 köy tarafından kurulan kalkınma kooperatifi ile birlikte kurulması iki pilot köy-kent uygulamasını oluşturmuştur. İki ayrı bakanlık tarafından yürütülen ve eşgüdümden yoksun bu iki uygulamanın değişik nedenlerle (gerekli çalışmalar yapılmadan uygulamalara geçilmesi,  iktidar değişikliği gibi) başarısızlıkla sonuçlandığını görüyoruz.

         

        Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce 1998 yılına gelindiğinde Diyarbakır-Bismil Çeltikli ve Hatay-Hassa-Gülpınar’da bölgedeki göçerlerin yerleşik hayata ve teknik hayvan yetiştiriciliğine geçmelerini amaçlayan iki ayrı merkez köy uygulaması başlatılmıştır. Bu alanda en son örneği, Başbakan Bülent Ecevit’in Kasım 2001’de Ordu’nun Mesudiye ilçesinin Çavdar köyünde bazı altyapı ünitelerinin açılışını yaptığı, 9 köyün birleşmesiyle somutlaşan köy-kent projesi oluşturmaktadır.

         

        Gerçekte bir kırsal alan dönüşüm ve kalkınma modeli olarak köy-kent projesi, kırsal alanda devlet-köylü işbirliği ile kırsal sanayinin kurulmasını sağlayan ve büyük metropollere plansız-programsız büyük göçleri sınırlandıran, ekonomik olduğu kadar sosyal, eğitimsel ve kültürel boyutlarıyla da tipik örnek uygulamaları oluşturmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Dünya Bankası yönetiminden yapılan, köy-kentlerin bir kırsal kalkınma modeli olarak benimsendiğine ve yaygınlaştırılması için finansman sağlanacağına dair açıklamalar, kırsal kalkınma bağlamında olumlu bir işaret olarak algılanmaktadır.

         

        Yeterli gelirden yoksun ve işletmesi sürekli parçalanan çiftçi, kırsal sanayi köylere götürülerek kalkındırılmadıkça, göç olgusuyla şehirlerin köyleşmesi ve gecekondulaşması da kaçınılmazdır. Köylerin kentleştirilmesinin evrensel önemi ve 2001 yılı itibariyle ülkemizde 35 bin 109 köyün bulunduğu gerçeği dikkate alınırsa, Cumhuriyetin değerlerini kırsal kesime ulaştırabilecek böyle bir projenin bu denli ihmal edilmesi düşündürücüdür.

         

        Erken Cumhuriyet döneminde başlatılan ve tüm yurda yaymak için Atatürk’ün ömrünün kifayet etmediği her yere eksik, yarım ve yüksek maliyetli hizmet anlayışı yerine merkezi bir yerde tam ve ucuz maliyetli hizmet verme, kır ve kent arasındaki hayat şartları ve gelişmişlik farklarını ortadan kaldırma, kırsal sanayi kurma ve tarımdaki fazla nüfusu yerinde istihdam etme/ iç göç hareketini sınırlama ve sağlıksız kentleşmeyi önleme anlayış ve uygulamaları son yıllarda önemini daha da fazla hissettirmektedir.

         

         

                    1980’den Günümüze Kadar Köycülük

         

                    Son çeyrek asırdır hem dünyada hem de Türkiye’de çok ciddi değişme ve gelişmeler olmuştur. Her şeyden önce dünyadaki iki kutuplu düzen çökmüş, soğuk savaş dönemi sona ermiş ve ABD hemen hemen tek başına dünya hâkimiyetini ilân etmiştir. Nispeten AB olgunluk devresini idrak etmiş ve Türkiye hariç, hemen hemen Avrupa ve Balkanlarda isteyip de üye olamayan ülke kalmamış, hatta son zamanlarda sanki bir gerileme ve iniş dönemine geçişin sinyallerini vermeye başlamıştır. Bütün bunlara rağmen hemen her konuda ABD’ye destek olmaya kendisini mecbur hissetmekte, Amerika’nın işareti ve inisiyatifi olmaksızın kolunu bile kıpırdatamamaktadır.

         

                    Bütün dünyada bir yandan küreselleşme ve özelleşme rüzgârları tüm şiddeti ile esmeye devem ederken diğer yandan da, özellikle Akdeniz havzasında ve Ortadoğu coğrafyasında Büyük Orta Doğu projesi (BOP) uygulamaya konulmuş, mikro milliyetçilik ve kabilecilik derecesinde ırkçılık ve etnisite asabiyeti tahrik ve teşvik edilmektedir. Dünya zaman zaman karşılaştığı ekonomik krizlerin etkisinden bir türlü kendini kurtaramamaktadır. Bu ekonomik krizler özellikle küçük ölçek ekonomilerini kelimenin tam anlamı ile çökertmektedir. Yeteri kadar ekonomik büyüme ve gelişmesini temin edemeyen ülkelerin halkları çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadırlar.

         

                    Bütün bu hengâmenin içinde Türkiye’nin durumuna bakılacak olursa 1980 yılında, 27 Mayıs 1960 ihtilali kadar olmasa bile, yeniden çok ciddi bir askeri müdahaleye maruz kalmış ve halk tekrar ciddi bir hukuksuzlukla karşılaşarak büyük bir travma daha geçirmiştir. Binlerce insan ihtilal mahkemelerinde yargılanmış, insanlar büyük bir zulümle karşılaşarak çile çekmişler, onlarca insan idam edilmiştir.

         

                    Ülkede iyi gitmeyen ekonomi, siyaset, sosyal ve kültürel gelişmeler tam anlamı ile çöküntüye uğramıştır. İçerde çok büyük badireler atlatırken dışarıda da Türkiye tam bir yalnızlığa itilmiş ve Amerika ne derse ve neyi işaret ederse onu yapmak mecburiyetinde kalınmıştır. Üç yıla yakın bir askeri diktatörlükten sonra yeniden demokrasiye geçilmiş ve askerlerin müsaadesi ölçüsünde bir serbestlikle idare yeniden sivillere geçmiştir. Gerek kırsal alanlarda ve köylerde, gerekse şehirlerde yeni bir anlayış ve yeni bir heyecanla tekrar kalkınma hamleleri başlatılmıştır. Hem tarım sektöründe, hem sanayi ve hizmetler sektörlerinde çok ciddi mevzuat ve anlayış değişme ve gelişmeleri başlamış, özelleştirme çalışmalarına büyük bir hız verilmiştir.

         

                    Yeni seçimler 1983 yılında yapılmış ve iktidara gelen yeni parti ve onun hükümetinin uyguladığı sosyal ve ekonomik politikalar köy ve köye yönelik siyasette de değişime sebep olmuştur. O günün hükümetleri daha liberal, daha fazla serbest ekonomiden yana, daha fazla özel girişimcilere fırsat veren politikalar ortaya koymuşlardır. Zaten o günün dünyasında da özgürlüklerin ve insan haklarının en geniş şekilde kullanılması anlayışı, küreselleşme ve özellikle sermaye için sınırların kalkması ve yabancı sermayeye her yerde güvence verilmesi ve yüksek kâr imkânı, uluslararası rekabet olanakları, müteşebbis ve girişimcilere her türlü teşvik söz konusu olmuştur. Ayrıca küçük işletmeler yerine büyük işletmeler, ölçek ekonomisi ve rekabet ekonomileri ve sosyal gelişmelerin dinamiği olmuştur. Son 30 yılda nüfusun artık büyük kısmı hem büyük şehirlerde ve kasabalarda oturmaya hem de geçimini tarımın dışındaki sektörlerden kazanmaya başlamıştır. GSMH’da tarımın payı %8’lere kadar düşmüştür. Nitekim bu gün (2010) TÜİK’in verdiği değerlere göre Türkiye nüfusu 73.7, yani 74 milyondur. Bu nüfusun %76.3’ü (56 milyonu) şehirlerde (il ve ilçe merkezlerinde), %23.7’si de (18 milyonu) kırsal kesim (belde ve köylerde) de yaşamaktadır. Türkiye’de nüfus yoğunluğu 96 kişidir. Ülkede tam anlam ile sular durulmamış ve göç bütün hızı ile devam etmekte, sosyal çalkantılar etkisini nispeten sürdürmektedir. Esasen çok gecikmiş olan köylülüğün tasfiyesi bir türlü başarılamamış ve sosyolojik anlamda köylülükten kurtulunamamıştır. Bu süreç ne kadar daha devam eder kesin olarak bilinemez, fakat belli bir zaman sürecektir. Köylülükten çıkış zor olmakla beraber imkânsız değildir. Konu üzerine araştırma yapan, kafa yoran ve fikir geliştiren uzman ve bilim insanlarının ifadelerine göre, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında demografik olarak kırsal alanda yaşayanların oranının %15’lerin altına düşeceği ve çiftçilik mesleğini yapanların, tarımsal üretimde bulunanların, yani tarım sektöründe çalışanların oranının da buna paralel olarak gerileyeceğidir. Burada önemli olan, tarım sektöründe ve tarımsal üretimde her hangi bir gerilemenin değil, bilakis gerek üretimin kitle ve hacim olarak artması, gerekse verim ve kalitenin gelişerek devam etmesidir. Yavaş da olsa bunun doğal olarak gerçekleşmesi şarttır. Aksini düşünmek söz konusu olamaz. Üzerinde durulması gereken çok önemli bir başka konu pulluk altında olan, daha doğrusu son zamanlarda işlenen tarım arazilerinin üretim dışına çıkmasıdır. Bunun için yapılması gerekenler üzerinde durulmalıdır. Aksi takdirde tarımsal üretim süratle gerileyecek ve düşecektir. Nitekim son on yılda Türkiye’de üretim dışına çıkan tarım arazisi bir milyon hektara yaklaşmış ve işletme sayısı da bir milyon adet azalmıştır. Esasen Türkiye tarımında toprak işlemeli tarıma elverişli olmayan kâfi derecede derinliğe ve düzlüğe sahip olmayan, meyilli-sığ ve her türlü erozyona açık araziler bulunmakta ve bunların tarım dışına çıkarılarak rehabilite edilmesi ve meliorasyona tabi tutulması önemlidir. Fakat terk edilen ve tarımsal üretimin dışına çıkan arazi çoğu yerde böyle değildir. Ta 1957 yılında Amerikalı Pedelog (toprakçı) bilim adamı Harvey Oaks Anadolu ve Trakya’yı adım adım dolaşmış, Türkiye’de nadas dâhil gerek meyil ve maraz, gerekse derinlik ve yükseklik bakımından toprak işlemeli tarım yapılabilecek arazinin 23 milyon hektar dolayında olabileceğini işaret etmiştir. Hâlbuki bir ara Türkiye’deki toprak işlemeli tarım yapılan arazi 27 milyon hektara çıkmıştır. Fakat bu arazinin %39’unda çok şiddetli ve birinci dereceden % 59’unda erozyon olduğu bilinmektedir. Konu uzmanlarının yaptıkları hesaplara göre her yıl Türkiye bir Kıbrıs adası büyüklüğündeki toprağını erozyonla kaybetmektedir. Burada anlatılmak istenilen göçler neticesinde tarım dışına çıkan arazinin, gerçekte tarım dışına çıkması gereken arazi olmadığıdır.

         

                    Türkiye’de çiftçiliği geliştirmek, tarımda kırsal alan kalkınmasını gerçekleştirmek ve çiftçileri köylülükten kurtarmak, tarımdaki birim alan ve birim hayvan verimini yükseltmek, ayrıca üretilen ürünlerin kalite ve beslenme değerini artırmak için ciddi çalışmalar yapılmış Et Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Devlet Üretme Çiftlikleri ve Haralar gibi kamu iktisadi kuruluşlarını güçlendirmek için büyük gayretler sarf edilmiştir. Bu meyanda Tarım Kredi ve Tarım Satış Kooperatifleri ile T.C. Ziraat Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Gübre Fabrikaları ve Türkiye Şeker Fabrikaları gibi kuruluşlar da güçlendirilmiştir. Bütün bu köye ve köylüye yönelik çalışmalar meyanında 1957 yılında toprak-su-bitki-hayvan ve insan ilişkilerini geliştirmek ve tanzim etmek için Topraksu Genel Müdürlüğü ve bu kuruma bağlı Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde araştırma enstitüleri faaliyete geçirilmiştir. Bu kuruluşlar kırsal alanda çok hayırlı ve başarılı çalışmalar yapmıştır. Fakat bunlardan biri mutlaka zikredilmelidir. Topraksu 20 yıllık çalışmaları neticesinde “Türkiye Toprakları ve Arazi Sınıflandırılması” ve “Türkiye Su Kullanma Rehberi” olmak üzere iki büyük yayın yaparak görevini yerine getirmiştir. Bütün bunları anlatmaktaki maksadımız çiftçilik mesleğinin ekonomik olarak pazar ve piyasaya (dışa) açık yapılabilmesi, daha doğrusu iç ve dış pazarla üreticilerin entegre olması, pazar için üretim yapılması çiftçileri köylülükten kurtarmanın en önemli şartıdır. Bunun mutlaka yöneticiler tarafından en geniş bir şekilde kavranması zorunludur. Hala bu konu gereği gibi kavranmış değildir. Hatta burada isimlerini söylediğimiz kurumların önemli bir kısmı ekonomik çalışmadıkları ileri sürülerek özelleştirilmiş, sonra çok önemli bir boşluk meydana geldiği için geri adım atılmıştır. Çünkü bu kurumların birinci derecedeki fonksiyonu ekonomik olarak çalışmak ve kâr etmek değil, çiftçiyi desteklemektir. Aksi halde çiftçilik ve kırsal alanda yaşayanları köylülükten kurtarmak söz konusu olamaz. Eğer bu başarılamazsa, medenilik vasıflarını kazanmak, yani yeni bir şehirli kimliği inşa etmekte mümkün olamaz. Kırsal alandaki yerleşim yerlerinde (köyler) fiziki olarak daha yapılması gerekli pek çok imar ve ihya faaliyetleri söz konusudur. Ancak bundan sonra buraları sosyolojik yönden köylülükten kurtarılabilir. Esefle belirtmek mecburiyetindeyiz ki; çiftçileri donatmak, desteklemek, eğitip öğretmek ve teşvik etmek gibi görevleri henüz sonlanmamış olan bu kurumlar 1983’ten sonra ya özelleştirilmiş, ya da kökten kaldırılmıştır.

         

                    Tarımdan ve tarımsal faaliyetlerden hiçbir şekilde ayrılması söz konusu olmayan ormancılık etkinliklerinin köy ve köycülükte özel bir yeri vardır. Özellikle orman kenarı ve orman içi köylerin sayısı oldukça fazladır. Bu köylerin sayıları 15-17 bin dolayında bulunmaktadır. Bu köylerde yaşayanlar geçimlerini ya orman ve ormancılık faaliyetlerinden (orman emvali üreterek) temin etmekte veya orman içi mera ve arazilerden yararlanarak hayvancılıktan temin etmektedirler. Özellikle bu köyler için yem bitkileri yetiştiriciliği ve orman içi mera ıslahı ve yönetimi son derece önemlidir. Ayrıca köy el sanatları her türlü dokumacılık, arıcılık ve uygun olan yerlerde iç su ürünleri yetiştiriciliği desteklenmesi ve teşvik edilmesi gerekli faaliyetlerdir. Son çeyrek asırdan bu yana yayla ve dağ turizmi, eko turizmi ve orman içi uygun arazilerde yapılacak ekolojik tarım bütünleşmesi fevkalade önemlidir. Bu konuda gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında çok önemli örnekler söz konusudur. Nitekim İsviçre, Avusturya, Finlandiya, Balkan ve Kafkasların bazı bölgeleri ile bütün Karadeniz ve Doğu Anadolu yaylaları bu açıdan zikre değer misallerdir.

         

         

                    Köycülüğün Muhtemel Geleceği

         

                    Bu makalenin buraya kadar olan giriş, Osmanlı Döneminde köy ve köycülük, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde köycülük ve Köy Enstitüleri, 1950-1980 döneminde köy ve köycülük ile 1980’den günümüze kadar köy ve kırsal alan kalkınması gibi alt başlıklar altında Cumhuriyet Döneminde köy, köylülük ve köycülük ile kırsal yapıdaki değişim ve gelişmeler incelenmeye çalışılmıştır. Elbette ki artık bu konularda söylenecek söz kalmadı anlamında değil, fakat şu sorunun da sorulması ve buna makul bir cevabın bulunması gerekmektedir. Türkiye’de artık romantik köycülüğün sonuna gelinmiştir. O halde köycülüğün ve hatta köylülüğün muhtemel geleceği nedir? Şüphesiz ki, bu soruya isabetli ve bilimsel bir cevap vermek son derece zordur. Mesele zor olmakla beraber, gerek sosyologlar, gerekse toplum bilinciler ve demografik konu uzmanları ve hatta bu konulara kafa yoran fikir ve düşünce geliştiren siyaset bilimcileri ve siyasetçiler artık köylülüğün tasfiye edilmesi ve yeni bir şehirli kimliğinin geliştirilmesinden söz etmektedirler. Hatta değişik kulvarlarda kalem oynatan bilim adamlarının görüşüne göre bu konuda maalesef geç kalınmış ve zaman kaybedilmiştir. Her ne kadar köylülükten kurtulmak zor ise de imkânsız değildir. Köylülüğün karşıtı kentlilik veya kentli olmak gibi algılanırsa da çok isabetli değildir. Hele de yüzyıllar boyu devam eden göçlerin olduğu ve devam ettiği gerçeğinden hareket edildiğinde, bu daha da imkânsızlaşmaktadır. Günümüzde nüfusun %80’inin şehirlerde yaşadığı bir ortamda, acaba kaçımızın dedesi şehirde doğmuş ve yaşamıştır. Bu tespit son derece önemli ve bu meselenin irdelenmesi durumunda üzerinde durulmaya değer bir yaklaşımdır.

         

                    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu büyük Atatürk, Cumhuriyet Devleti’nin kurulduğu yıllarda ve o günün şartlarında 1 Mart 1922 tarihinde şu aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

         

                    “Efendiler,

         

        Türkiye’nin sahibi hakikisi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.

         

        Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika; yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh; bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi benzer ecnebi ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkûm eden mülga (kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kâr) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hâkim olmuşlardı.

         

        Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir (zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler. Tarımımızı de zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.

         

        Efendiler! Artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayiimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.

         

        ...              

         

        Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.

         

        Efendiler! Bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.” 

         

                    Mustafa Kemal Atatürk’ün 1922 yılında Türkiye’nin ekonomisi ve kalkınması ve bağımsızlığını koruması konusundaki görüşleri verilmiştir. Buradaki Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi gerçek müstahsil olan köylüdür” ifadesi hakkında değişik görüşler söz konusudur. Bu görüşlerden önemli olan birkaç tanesi buraya özet olarak alınmıştır.

         

                    Birinci görüş şudur;

         

        Tarım ile uğraşmak, insanın geçimini tarım ile sağlaması birçok kolaylığı birlikte getirmektedir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılaması açısından tarımla uğraşan kişi bu ihtiyaçlara doğa'ya yakınlığından kolayca çözüm bulabilmektedir. Üstelik tarımla uğraşan 'köylü' nün sınırsız ihtiyaçları bulunmamaktadır. Buna mukabil, şehir insanın ihtiyaçları da istekleri de sonsuzdur. "köylü"nün mevcut ihtiyaçlarını yerine getirebilmesi, özellikle söz konusu ihtiyaçların kaynağına birebir sahip olması (sahip olmasa bile o kaynaklara yakınlığı), kapitalizme en baştan muhtaç olmamasını ortaya çıkarır. Lakin işleyen düzen ve Türkiye’nin sahip olduğu kaynaklar düşünüldüğünde "köylü"nün yeryüzündeki her türlü kıtlığa (ülkeler arası ticari anlaşmalar, ekonomik gidişatlar, sanayi toplumunun sağlam para kaynaklarında işlerin yolunda gitmemesi) hiç bir şekilde boynu bükülmeyecek, zaruret halinde kalmayacaktır. Dolayısıyla "köylü" kimseye muhtaç olmadan, kimsenin avucunun içine bakmadan ihtiyaçlarını -yeri geldiğinde başkalarının da ihtiyaçlarını-karşılayabilecek durumdadır. Bu bakımdan "köylü" kendi değirmenini kendi döndürebilmekte, kendi yağında kavrulabilmektedir. Bu da "köylü"yü her bakımdan modern yaşamdan ayırır. Böylece "köylü milletin efendisi" sözü saygıyı ve "köylü" nün yaptığı icraatlara daha dikkatli bakma gerekliliğini ortaya çıkarır. "efendi" sözcüğünün burada özellikle kullanım sebebi "kendi kendine yetebilme gücü" olarak düşünülebilir. Lakin yine de işini bilen iktidarların sayesinde tarım ile uğraşan birçok kişi "banka" ve "faiz" e bulaştırılmıştır. Yani "kendi kendine yetebilme gücü" elinden alınmıştır. Memleketin gün geçtikçe daha "medeni" hale geldiği de düşünülürse "köylü" nün ne "köylülüğü" kalmıştır, ne de "efendiliği". Tabii ki bu "efendi"lik bitti anlamına gelmez. Aynı zamanda da yozlaşma sona erdi anlamına hiç gelmez.

         

        Bu konudaki ikinci görüş ise aşağıdaki gibidir:

         

        Atatürk’ün Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki korporatist (yardımlaşmacı) görüşlerinin bir örneği olarak gösterilebilecek önermedir. Aslında köylüden değil çiftçiden bahsedilmektedir. Çünkü o dönem için bu ikisi farklı kavramlardır. Köylü sadece kendi geçimi için üreten ve ürettiğini tüketen bir anlam ifade ederken, çiftçiye yeni devletin ihtiyaç duyduğu sermeye birikimini yaratabilecek bir zümre olarak bakılmıştır. Nitekim bu yüzden aşar vergisi kaldırılmış ve tarıma büyük önem verildiği vurgulanmıştır. Bütün iktisatçıların vurguladığı "politikaların psikolojik unsuru"nu Atatürk de anlamış olacak ki kalkınma yolunda köylüyü daha doğrusu çiftçiyi daha aktif hale getirmek için bu sözü söylemiştir.

         

                    “Milletin efendisi köylüdür” özdeyişinin anlamı ve açıklaması hakkındaki günümüzdeki üçüncü görüşte şöyledir;

         

        Atatürk gibi onlarca ömre bedel kişisel tecrübesi bulunan ve Batı tarihi hakkında da epey kitap okumuş bir insanın, muhtemelen politik nedenlerden ötürü sarf etmiş olduğu, lakin sonradan bu k


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele