Göçebe - Sözlü Kültürün Türk Modernleşmesi Açısından Mahzurları

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Türklerin göçebe ve sözlü bir kültür mirasına sahip oldukları bilinmektedir. Göçebe bir geçmişten gelmenin ve sözlü kültür dairesinde yaşamanın birçok olumlu özelliğinin yanı sıra, topluluğun var kalma ve özgün uygarlığını oluşturma noktalarında zaaflara yol açan mahzurları da bulunmaktadır.

         

        Göçebeliğin modernleşme açısından en belirgin mahzuru, şüphesiz kentlileşme ve kentlilik bilinci açısından olanıdır. Çevre psikolojisinden sağlanan bilimsel bilgiler ışığında baktığımızda yüz yıllardır aynı çevrede yaşayan, kentler kurmuş, kendini yönetme bilinci elde etmiş, kentli yurttaşların yaşadığı Batı uygarlığıyla göçebe bir tarihsel mirastan gelen insanların yaşadıkları ortamların birbirlerinden farklı olması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Gerçekten de öyledir ve eğer bunu fark edemezsek kentlerimizde yaşadığımız sorunları da anlamamız mümkün değildir.

         

        On yılı aşkın bir süredir Türklerin psikolojisini anlamaya yönelik olarak, onların âlemle, toplumsal cinsiyetlerle, sözle ve yazıyla, parayla ve eşyayla, silahla, kendi budunlarıyla ve diğer uygarlıklarla ilişkilerinin yanı sıra mekânla ilişkilerini de çözümlemeye çalışıyoruz[1].  Bu konuda yazdığımız son kitap olan “Türk’ün Göçebe Ruhu”nda[2] göstermeye çalıştığımız gibi, göçebe geçmişimizin halen süren etkisiyle nedeniyle mekânla ilişkilerimizdeki “iğretilik”, en temel özellik olarak karşımıza çıkıyor. Bu öyle basit bir olgu değil, mekânla iğreti ilişkilerimiz, adeta tüm psikolojimizi belirliyor, bize özgü göçebe bir ruh hali yaratıyor. Abartılı vatan ve devlet sevgimizden, en yeniyi, en güçlüyü izleme merakımıza, güzel kentler kuramamamızdan damak zevklerimize kadar birçok davranışımızın kökeninde bu göçebe ruh hali bulunuyor.

         

        Türklerin şehirciliği konusunda muhtelif rivayetler vardır. İslam öncesi dönemde kentler kurduğumuz söyleniyor, ama arkeolojik çalışmalar da henüz İslam öncesi Türk kentinin önemli kanıtlarını ortaya koyabilmiş değildir. Gerçek Türk kentlerinden ancak İslamlaşma sonrası bahsetmemiz mümkündür. Tarihte “Türk-İslam şehri” diye bir olgu olduğu açıktır. Ancak her ne kadar bugün Turgut Cansever[3] gibi bazı yazarlar, bu olgunun günümüzde de yaşadığını ve örnek alınması gerektiğini ileri sürüyorlarsa da biz aynı kanaatte değiliz. Türk-İslam şehri, Türkler Anadolu’ya geldikten sonra yerleşimlerinin esasını teşkil edemediği gibi, modernlikle karşılaşmadan sonra da hüviyetini tümüyle yitirmiş, günümüze taşınamadığı gibi modern yaşantıya aktarılabilecek örnekleri geliştirilememiştir.

         

        Anadolu’da yerleşik düzene geçen Türk göçebeleri, eski alışkanlıklarından tümüyle vazgeçmemişler, kentlerde oturdukları halde, mevsimlik göçlere büyük önem vererek yaz ve kış aylarında mekân değiştirmeyi sürdürmüşlerdir. En küçük kasabadan, en büyük kente kadar hemen bütün Anadolu yerleşmelerinin yazlık olarak kullandıkları bir yakın yerleşme daha bulunmaktadır. Bugün birçok ilimizde süren yaylaya çıkma adedinin ve yayla şenliklerinin göçebelik zamanlarının bakiyesini taşıdıklarını görmemek mümkün değildir. Şehir hayatımızdaki sürekli mesken değiştirmemiz ve bir türlü bir şehir planında sebat etmememiz, göçebelik mirasımız nedeniyledir. O mahalleden bu mahalleye, şu şehirden bu şehre taşınıp duruyoruz; yollarımızda, yerleşimlerimizde kazılar bir türlü bitmemektedir.

         

        Bugün en gelişmiş Türk kentlerinde dahi oradan oraya taşınmayı, yazları yaylaya çıkmayı, bayramda seyranda hemen soluğu köyümüzde almayı sürdürmemizde; bir türlü Batı usulü tatil fikrini yerleştiremeyişimizde, kentlerde modern bir yaşam içindeymiş gibi gözüksek de, ev-içi yaşantımızı adeta çadırda yaşıyormuşçasına evin bir odasında devam ettirip en güzel eşyalarla donattığımız salonu misafirler için ayırmamızda, geceleri uymak için yer yatağı açıp sabah onları yüklüklere kaldırmamızda; çoğumuz ekonomik koşulların dayatmasıyla yapsa bile, unumuzu bulgurumuzu, yufkamızı, tarhanamızı, pastırmamızı, sucuğumuzu köyümüzden getirmemizde; ağız tadımızın biçimlenmesinde eski psikolojimizden izleri belirgin biçimde görmek mümkündür. Çadır yaşantısıyla bugünkü yaşantımız arasındaki benzerlik noktaları, ayakkabıların dışarıda çıkartılması, duvarlara halı asılması, bahçede, balkonda domates, biber yetiştirmeye bayılmamız vs. gibi daha birçok etkinliği kapsayabilir.

         

        Göçebeliğin bugünkü davranışlarımıza, psikolojimize etkisini incelerken bakmamız gereken bir nokta da kentlileşme, uygarlaşma sürecinde ortaya çıkması beklenen öz-denetim ve duygu denetimi alanındaki farklılıklardır. Norbert Elias[4], sofra adabından konuşma biçimlerine, doğal ihtiyaçlarla ilgili tavırlardan kadın-erkek ilişkilerine ve saldırganlık duygusundaki dönüşümlere kadar birçok alanda “uygar” denilen tutumların altındaki duygu denetim modellerini ve standartlarını Batılı insanlar için gösterebilmiştir. Bugün tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Batı tipi modernleşme süreçleri yaşanıyor. Bu nedenle Batı tipi modernleşme sürecinde kat edilen aşamalara bağlı olarak Türk insanının davranışlarında da değişiklikler oluyor. Pekâlâ, öz-denetim ve duygu denetimi alanında henüz Batı tipi modernleşmenin tam olarak etkisini gösteremediği davranışlarımız da “göçebe ruh hali”mizin görünümleri şeklinde değerlendirilebilir. Modernliğin en temel unsurlarından birisi her ne kadar bireyleşme olarak tanımlansa da modern kentli birey, başkalarının haklarına riayet etmeyen, alabildiğine bencilce davranan bir kimse değildir. Tam tersine modernlik, kendi bireyliğini olduğu kadar başkasınınkini de tanımayı, onun hukukuna da saygı göstermeyi ve ona göre bir davranış geliştirmeyi ve bu davranışları içselleştirilmiş bir otorite ile kendi kendine düzenleyebilmeyi gerekli kılar. Beşeri bilimlerde “bireyselleşme” ve “otoritenin içselleşmesi” kapsamında ele alınan tüm içeriklere uygun olmayan, bizi başkalarının hatta birbirimizin “kaba saba” diye nitelediği, çağdaş yaşama uymadığını söyleyerek kınamaya yeltendiğimiz tüm tutum ve davranışlarımız, aslında göçebe geçmişimizin bugünle uyuşmayan miraslarından başka bir şey değillerdir. Ülkemizdeki trafik keşmekeşinde de bir türlü modernliğe uyum sağlayamayan göçebe geçmişimizin payının bulunduğunu da söyleyebiliriz. Gösteriş ve şatafat merakımızı trafikte de sürdürmekten, otomobile ata biner gibi binmekten, yollarda arazideymiş gibi davranmaktan, modern uygarlık ürünlerine alışamamaktan, göçebelik kalıntısı bir aymazlıkla başkasının haklarına riayet etmemekten bahsedebiliriz. Gerçekten de trafikteki tutumlarımız en özet haliyle bir cirit oyununu andırıyor. Kendi modern taşıtlarını atı gibi kullanan ve adeta atına daha ileride bir yer bulmak gailesiyle başkasının haklarını ve trafik kurallarını ihlal etmekte beis görmeyen birisi, henüz otoriteyi içselleştirmemiş, kendisinin ve başkasının bireyliğinin farkında olmayan, “göçebe bencilliği”yle hareket eden, modern dünyada göçebe ruh haliyle yaşamaya çalışan bir kimsedir.

         

        Göçebe-sözlü kültürümüzün Türk modernleşmesi açısından kentler kurma ve kentlilik bilinci oluşturma dışındaki görünümlerini ve mahzurlarını “Türk’ün Göçebe Ruhu” kitabımızda ayrıntılarıyla ele aldık. Şimdi burada tekrar özetle sunmak istiyoruz. Muhafazakâr söylemde “öz-benliğini koruyamama” şeklinde karşımıza çıkan Türk yaşama tarzının devamlılığında, nesillere aktarılmasında yaşanan güçlükler, göçebe-sözlü kültürümüzün Türk modernleşmesi açısından oluşturduğu en önemli mahzurlardandır. W. Eberhard’ın[5] (1995:s.88) “Çin Tarihi” kitabındaki “Mao-tun bir feodal devlet kurmuştur, fakat bu, Çin feodal devletine nazaran daha merkezleştirilmişti ve zirai olmayıp göçebe idi. Kendi saray erkânı için memurlar celbediyor ve Çin saray memurlarına tekabül eden memuriyetler ihdas ediyordu. Bu memuriyetlerin çoğu Çinliler tarafından işgal edilmiş görünüyor; çünkü kibar Hsiung-nular, asıl haremağalarının gördükleri bu işleri herhalde kabul etmemiş olacaklardır. O zamanlar bir tahrirat kalemi kuruldu, fakat görünüşe göre, Hsiung-nuların henüz yazıları olmadığı için Çince yazmışlardır. Kâtipler de Çinli idi: Çinliler askeri daireye de alınırdı ve bunlar Çinlilere karşı yapılan muharebelerde müşavir olarak kullanılırdı. Çünkü Çinlilerle yapılan savaşlar başkaydı, göçebelerle yapılan savaşlara benzemezdi” sözleri üzerinde çok düşünmek gerekir. Bu sözlerdeki anlamı kavrayabilirsek bir başka Batılı araştırmacının[6] “Çin’i fetheden yabancılar, kısa sürede kökenlerini unutup Çin’in hükümdarları olarak, Çinlilerden daha çok Çinli oldular, ‘Çinlileştiler’” sözleri bizim için aşikâr hale gelir. Burada sözü edilen yüksek Çin kültürünün içinde eriyip giden kavimlerin, atalarımızdan bazıları olduklarını, Çin’de 386 yılında Türk asıllı boylar tarafından kurulan Tabgaç Devleti’nin zamanla Çinlileşip Wei Hanedanı adını aldığını biliyoruz.

         

        Tüm bunlar nedeniyle Selçuklu döneminde “Türk iti şehre inince Farsça ürer” sözü, atasözü düzeyine yükselmiştir[7]. Türk boylarının göç ettikleri topluluklar içinde hızla dönüşmeleri veya yok olup gitmelerinde, kendi tarihlerini yazacak, anlatılarını yeniden inşa edecek melekelerinin yeterince güçlü olmayışının payını da unutmamak gerekir. Göçebeler hakkında bilgi veren yazılı kaynaklar, ancak onları dışarıdan gözlemleyenlerin yazdıklarıdır; göçebelerin kendi yazdıkları bir tarihleri yoktur. Bunun nedeni sözlü kültür dairesinde yaşamalarıdır. Türk tarihçileri bu ironik durumu “Fetihleri siz yapın, tarihinizi başkaları yazsın” diyerek[8] hayretle karşılamakta; göçebe Türklerle ilgili araştırmalar yapanlar da bu nedenle sözlü kültür ürünleriyle, örneğin ağızdan ağza söylenen çeşitli olaylarla ilgili destanlar, efsaneler, masallar, halk hikâyeleri, hatıralar, ağıtlar, maniler, türküler, atasözleri ve menkıbelerle yetinmek durumunda kalmaktadırlar[9].

         

        Atalarımız nasıl Orhun Anıtları’nın yazıcılarını dahi Çin’den getirtmek zorunda kalmışlarsa[10] aynı nedenlerle Cumhuriyet’in ilk zamanlarında kalem erbabı hiç Türk soylulardan olmamıştır. Uygarlıkların birçok ürününe Türklerin çok çabuk uyum sağladıkları doğrudur, ama bu uyum yeteneği bile onları bir türlü yazıya ısındıramamış, hâlâ tam anlamıyla yazılı kültür dairesi içine girememişlerdir. Selçuklu, Osmanlı ve özellikle Cumhuriyet dönemlerinde yöneticiler yazılı kültüre duyulan ihtiyacı hep anlamış, dönemlerinin anlayışına uygun eğitim politikaları izlemişlerdir. Göçebe toplumun iskânı kadar eğitimi de hep ön sıralarda çözüm gerektiren sorunlar olarak görülmüştür. Cumhuriyet döneminde yazıyı topluma yaygınlaştırabilmek için eğitim seferberlikleri düzenlenmiş ve nihayet son bütçelerde eğitime ayrılan pay, silahlı kuvvetlere ayrılanı bile geçmeye başlamıştır. Selçuklu’da Farsçaya duyulan mecburiyet, Osmanlı’da Türkçenin daha çok miktarda yazılı dile katılmasıyla kısmen kırılmış, Cumhuriyet döneminde okuyup yazılması daha kolay Latin harfleriyle Türkçe yazı dili haline gelebilmiş, dolayısıyla yazılı kültüre geçmeyi zorlaştırdığı söylenen halkın kullandığı dil ile yazı dil ayrımı giderilmiştir. Tüm bunlara rağmen, ne kadar gazete ve kitap okuduğumuzu ortaya koyan araştırmalar bile hâlâ büyük ölçüde sözlü kültür dairesinde kaldığımızı açıkça göstermektedir.

         

        Kitabilik, herhangi bir inanma ve yaşantı biçiminin belli bir zamana ve mekâna sabitlenmesinde çok önemli bir işlev görür. Kitabilik sayesinde ritüeller ve metinler kanonikleşir, insanlardan hayatlarını ve inançlarını bu kanona göre düzenlemeleri istenir. Bu şekilde bir inanç omurgası, ortodoksi oluşur. İnsanlar, inanç ve yaşantılarında çeşitli nedenlerle savrulmalar olduğunda bu kanonlara göre kendilerine çekidüzen verirler. Şifahi kültürlerde kitabi kültürlerdeki bukanonik direnç bulunmaz[11]. Dinler tarihinde mezheplerin hep matbaanın keşfinden önce ortaya çıkması tesadüf değildir. Bugün bir Türk kent kültüründen söz edemiyorsak ya da kent yaşamımızda daha ziyade olumsuz görünümler gözümüze çarpıyorsa, bunda yalnızca göçebelik nedeniyle mekânla kurduğumuz iğreti ilişki ve çarpık kentleşme değil, davranışlarımızı kentli kalıplar halinde düzenleyecek bir yazılı kültüre sahip olamayışımız da rol oynamaktadır.

         

        Kökleşmiş, yaygınlaşmış yazılı bir kültürel geleneğiniz yoksa, pek doğal olarak dilinize sahip çıkma arzunuz, yüksek bir dil bilinciniz de olmayacaktır. Sözlü kültürün insanı, konuşmayı, muhabbeti çok sever, ama ne konuştuğu ve söylediklerinin kaynağının ne olduğu konusunda aynı özeni göstermez. Uygarlıklar ve dinler karşısında, genellikle “hoşgörü” deyip geçtiğimiz ve fazlaca üstünde durmadığımız, ama aslında adeta “edilgen-alıcı” denilebilecek Türk tutumu, yazılı kültürler karşısında da kendini göstermektedir; dillerinin yabancı diller karşısında yaşadığı işgali ve dejenerasyon, kaygıya kapılmadan, ilginç bir kayıtsızlıkla izlenmektedir.

         

        “2000’li yılların Türkiye’sinde kentli eğlence kültürü, çoğunlukla İngilizce/Amerikan İngilizcesi, az da olsa Fransızca kökenli terimlerin işgali altındadır. ‘Fitness center, aqua park, aerobik salonu, cafe, western cafe, roof bar, lunapark, game center, game land, fantasy land, cafe de Paris, le cigare, Chiness restaurant, bungee jumping, treaking, surf, safari, rafting’ gibi yüzlerle hatta binlerle ifade edilen bu yabancı terimlerin varlığı, Türk sosyokültürel yapısındaki değişimin ve dönüşümün, daha doğrusu çözülmenin en açık göstergeleri olarak kabul edilmelidir. Dikkat çekici bir diğer nokta da bu terimlerin ve sözcüklerin yazılmasında ve okunmasında, alındıkları dilin imlasının kullanılmasıdır”[12]. Ancak burada verilen kelime örneklerinden yola çıkılarak, son dönemde modernleşme karşısında yaşanan bir kültürel dejenerasyondan bahsettiğimiz düşünülmemelidir. Uzun zamandan beri Türk dilinde yer etmiş, park, piknik, kamp gibi yabancı kelimeleri bir kenara koysak dahi, sözlü kültürün temel sözleri olan “sohbet”in Arapça, “yaran”ın Farsça olması bile Türklerin dil özensizliklerinin her dönemde olduğunu açıkça ortaya koyar niteliktedir. Anadolu’nun pek çok yöresinde yemek, yakıt ve içecek giderlerinin ortaklaşa karşılandığı eğlencelerin “örfene, ferfane, erfane, erfene” gibi adlarla anılmasının Arapça “ortaklaşa” anlamındaki “harifane”den bozma olması çok düşündürücüdür [13]. Eski Türk inançlarının belirgin etkisinden bahsedilen Alevi-Bektaşi inançlarındaki söz dağarcığının bile önemli ölçüde Arapça ve Farsça olması da bu çerçevede değerlendirilmeli, yabancı diller karşısındaki konumumuzun yalnızca yönetici sınıfların tavrıyla ilgili bir olgu olmayıp daha köklü temellere dayandığı anlaşılmalıdır. Kendisi de Farsça yazan Selçuklu tarihçisi İbn-i Bibî’nin Selçuklular döneminde Farsçanın, resmi konuşma ve yazışma dili olmakla beraber, çoğunluğu Türk olan sıradan halktan, sultanlar ve vezirlere kadar herkesin ilgi odağı haline geldiğini ve insanların Farsçaya hâkimiyet konusunda birbirleriyle yarışa girdiklerini gösteren bir olayı nakletmesinin Türk tarihinde her dönemde ve bugün de benzer örnekleri vardır.

         

        Göçebelikle bağlantılı sözlü kültürün en önemli mahzurları arasında mutlaka düşünce hayatına ve bilimsel düşünceye ilişkin olanlar da sayılmalıdır. Her ne kadar Türklerin ortak özelliklerini sıralayan Roux[14] yöneticilerimizdeki bilim ve sanat hamiliğine vurgu yapsa da biz bunun Türklere özgü olmaktan ziyade imparatorluk veya devlet geleneğiyle ilgili olduğunu düşünüyoruz. Zira düşünce hayatı ve bilimin de doğrudan doğruya yerleşik-yazılı kent kültürüyle ilişkili olduğunu görüyoruz. Bu nedenle büyük devletler kurup uygarlıklar, dinler, diller arasında aracılık eden, bilim ve sanat hamiliğiyle tanınan Türkler, devlet örgütlenmesi ve hukuk alanında her zaman beklenen atılımları yapma yeteneğini haiz olsalar da, mimari, musiki ve şiir alanında daima başarılı ürünler verseler de, bilim ve felsefe alanlarında ileri gidememişlerdir. Gençlik yaşlarında Türk Tefekkürü Tarihi”ni[15] yazan Ülken, olgunluk dönemlerinde kaleme aldığı yazılarda[16] Türklerin tefekkür alanındaki durumlarından şikâyetçi olmuş, bilim ve felsefe alanında tam bir kapalılık ve skolastisizm yaşandığından, ancak formel mantıkta kılı kırk yaran eserler verilebildiğinden, Ortaçağ İslam filozoflarının, Mevlana ve Muhyiddin Arabi’nin eserlerini şerh etmekle yetinildiğinden bahsetmiştir. Ülken, bunları söylerken elbette Türk tefekkürü hakkında önceki düşüncelerinden vazgeçmemiştir. Ülken’in fark ettiği, bizim de tarihe yayılan bir tefekkür hayatımız olmasına rağmen bunun benzerlerinden oldukça farklı olduğudur. Elbette göçebe de düşünür, ama pek tabii olarak ihtiyacı olmayan felsefi düşünceyi üretemez. Felsefi düşünce üretememenin nedeni yalnızca ihtiyaç duymamak değildir, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, göçebe-sözlü kültürdeki düşünce biçimi ve zihniyet yapısı da; nesnel dünya ve kendi üzerine düşünmeye odaklanmadığından felsefi düşünceye manidir. Felsefi düşünce için durmak, nesnel dünya ve kendi üzerine düşüncelere dalarak saptananları soyut kategoriler halinde belleğe ve yazıya kaydetmek gerekir. Mekânla iğreti ilişkisi nedeniyle bedeni sürekli yer değiştiren göçebe, söze yaslanıp kalıp yapılarla zihnini sabitlemeye çalıştığından, bırakın onun için uğraşmayı felsefi düşünce için gerekli olan iç derinliklere göç ihtiyacını engellemeye çalışır. Göçebe şimdiye, an’a çakılıdır, düşüncesindeki en mühim soru, pratik olarak şimdi ne yapılması gerektiğidir. O teoriden ziyade pratik akıl alanında yetkinleşmiştir. Siyaset etme de eninde sonunda pratik aklın bir unsuru olduğundan Türklerin devlet kurma, yönetme yetenekleriyle göçebe düşüncesi arasında güçlü bağlar olsa gerektir.

         

        Türklerin göçebe-sözlü kültürlerinden dolayı düşünce hayatında ve bilim üretiminde ileri gidemedikleri, pratik akıl ve siyaset alanında yetkinleştikleri şeklindeki görüşlerimize Farabi ve İbni Sina gibi etnik kökeni Türk olan önemli şahsiyetler örnek verilerek karşı çıkılabilir. Farabi, İbni Sina gibi Türk kökenli şahsiyetler elbette düşünce ve bilim tarihinde çok önemli bir yer tutarlar, lakin onlar da etnik kökenleriyle anılmazlar, İslam düşüncesi içinde değerlendirilirler. Bugün de kendi alanlarında oldukça başarılı bilim insanlarımızın, felsefecilerimizin bulunması kişisel yeteneklerle açıklanabilen münferit olgular olarak ele alınmak durumundadır. Türklerin gerek özgün düşün gerek ekol düzeyinde, düşünce tarihine belirgin bir katkılarının olmadığı şeklindeki görüşleri maalesef kabul etmek durumundayız[17]. Aynı acı tablo bilim alanında da söz konusudur. Her ne kadar son dönemde ülkemizde bilimsel yayın sayısı konusunda bir yükselişten bahsediliyorsa da gelişmeler yaratıcı, keşif niteliğindeki çalışmalarda değil, Batı’da yapılmış olanların aktarılması, genişletilmesi, yinelenmesi şeklindedir. “En iyiyi, en güçlüyü, en yeniyi izle!" formülüne başvuran Türkler, teknolojik gelişmeleri inanılmaz bir süratle alıp kabullenebilmekte, ama öncü bilimsel çalışmalarda aynı atak tavrı gösterememektedir[18].

         

        Bu arada Türkler de olup da Batı’da olmayan bir bilgili insan tipi ortaya çıkmış olduğunu belirtmeliyiz. Salt söze dayalı bir kültürde, ezberleme yetisine her zaman büyük değer verilir, zira yazılı sözlerin bulunmadığı yerlerde insan zihni ayaklı bir kütüphane gibi işlemek zorundadır[19]. Bu tür bir zihinsel işleyiş, bizde adlarına “allame” diyebileceğimiz, inanılmaz düzeyde bilgi yüklü, adeta “ayaklı kütüphane” gibi kimseler ortaya çıkarmıştır. Gerçekten de bizimki gibi “ayaklı kütüphane” örneklerine Batı’da hemen hiç rastlanmıyor. Obsesif bir tavırla önlerine gelen kitapları toplayan bibliyofillerden bahsetmiyoruz. “Allame” dediğimiz kimseler, kendileri yazıya, kitaba aşina olan, ama sözlü kültür içinde yaşadıkları için bildiklerini de diğerlerine anlatmak zorunda kalan insanlar arasından çıkan günümüz dünyasının fevkalade istisnai tipleridir. Geniş bir dinleyici kitleleri olan bu kimseler, yalnızca geniş bilgi hazneleriyle değil derinlemesine kavrayışlarıyla da çevrelerine ışık saçarlar, ama en büyük eksiklikleri okumak ve anlatmaktan yazmaya vakit bulamamalarıdır[20].

         

        “Türkler, tarihte kendilerine özgü bir alfabe geliştirecek kadar yazıya yaklaşabilmiş, yazılı bir edebiyat oluşturabilmiş bir kültür oluşturabilmiş iken[21] neden yazılı kültür dairesine girmekte böyle geciktiler, hatta bunca devlet destekli girişime ve atılıma rağmen Cumhuriyet Türkiye’si niye hâlâ büyük ölçüde sözlü kültür dairesinde içinde kaldılar?” Bu, mutlaka cevabının bulunması gereken hayati bir sorudur ve İslamlaşma sonrası büyük Türk imparatorluklarının; Karahanlı’nın, Selçuklu’nun, Timurlu’nun ve Osmanlı’nın saray çevresinde olağanüstü sentez uygarlık ürünleri ortaya konulmasına rağmen bunu neden halk kitlelerine yaygınlaştıramadığı gibi sorularla da yakın bağlantısı vardır. Birçok başka soru daha sorulabilir ve bu sorulara değişik zaviyelerden birçok farklı cevap verilebilir. Bize göre Türklerin tarihsel psikolojilerini, grup davranışlarını anlamadan sorulacak soruların da verilecek cevapların da hep eksik bir yanı kalacaktır. Türkler, zikrettiğimiz çalışmalarımızda ortaya koymaya çalıştığımız gibi, göçebe-sözlü kültüre sahip olmalarının yanı sıra savaşçı zihniyet yapısına, potlaca dayalı, segmenter bir toplumsal formasyona da sahiptirler. Tüm bu özellikleri bir arada gösteren bir toplumun da kitaba ve okuryazarlığa önem vermesi, okumuş ve felsefi düşünceye yatkın insanları öne çıkarması pek ama pek zordur. Bu nedenle İslamlaşma öncesinin Alpleri İslam döneminde gazilere, şamanlar velilere, Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi de “ila-yı kelimetullah” davasına dönüşerek ilerleyecektir. Türk-İslam kültürünün yıldızı, kılıç gücünü ve manevi gücü bir arada simgeleyen “alperen”ler olacaktır[22]. Yazılı kültür, yalnızca belli bir çevreyle sınırlı kalacak, buradan neşet eden Gazavatnamegibi eserler halka doğru yol alabilecek, bir elinde Zülfikar, diğer elinde maneviyat olan kahraman Hz. Ali, Türk alperenlerinin simgesi olacak, Hz. Ali cenkleri Türklerin kahramanlık duygularını besleyecektir.

         

        Bugün hâlâ büyük ölçüde göçebe-sözlü kültür özellikleri taşıyorsak, geçip geldiğimiz bu yollardan dolayıdır. Atalarımız geçmişte bu yolları izleyerek bizi bugünlere getirdiler. Biz öncelikle şimdi burada durduğumuz yere iyi bakmalı, burayı doğru analiz etmeli ve neyi ne kadar değiştirmek istediğimize karar vermeliyiz. Bundan sonra hâlâ göçebe-sözlü kültürden çıkış yolu aranıyorsa, kendilerine özgü de olsa Türklerin modernleşmesinden yana tavır alınıyorsa, işte o zaman ayrıntılı biçimde konuşmanın vakti gelmiş demektir. Yok, eğer “şanlı geçmişimiz”le öğünmek bize yetiyorsa, bu övünç hissiyatı içinde neyin, nasıl olduğuna, gerçeklere dönüp bakma gereği hissetmiyorsak, bu konuları hiç açmamak, konuşmadan, övünç içinde öylece oturmak, yapılabileceklerin en iyisidir (!)

         

         


        


        

        [1] Erol Göka, “Türk Grup Davranışı”, Aşina Kitaplar, Ankara, 2006.  “Türklerin Psikolojisi”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008. “Türklerde Liderlik ve Fanatizm”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2009.


        

        [2] Erol Göka, “Türk’ün Göçebe Ruhu”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010.


        

        [3] Turgut Cansever, “İslam’da Şehir ve Mimari”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006.


        

        [4]  Norbert Elias, “Uygarlık Süreci”- cilt I, Ateşman E. Çeviren, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.


        

        [5] Wolfram Eberhard, “Çin Tarihi”,  Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 3. Baskı,1995, s.88.


        

        [6] Jan Assmann, “Kültürel Bellek”, Tekin A. Çeviren, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, s.150.


        

        [7] Stefan Yerasimos, “Türkler: Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik”, Doruk Kitapçılık, İstanbul, 2006, s.68.


        

        [8]Claude Cahen, “Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler”, Moran Y. Çeviren, E Yayınları, İstanbul, 1979, s.71.


        

        [9] İlhan Şahin, “Osmanlı Döneminde Konar-Göçerler”, Eren Yayınları, İstanbul, 2006, s.16.


        

        [10] Peter Golden, “Türk Halkları Tarihine Giriş”, Karatay O. Çeviren, Karam Yayınları, Ankara, 2002, s.179.


        

        [11] Mehmed Said Polat, “Selçuklu Göçerlerinin Dünyası”, Kitabevi, İstanbul, 2004, s.207.


        

        [12] Nebi Özdemir, “Cumhuriyet Dönemi Türk Eğlence Kültürü”, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005, s.84-85.


        

        [13] A.g.e. s.191.


        

        [14] Jean-Paul Roux, “Türklerin Tarihi”, Kazancıgil A., Arslan-Özcan L. Çeviren, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2007, s.27.


        

        [15] Hilmi Ziya Ülken, “Türk Tefekkürü Tarihi”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.


        

        [16] Hilmi Ziya Ülken, “Anadolu Kültürü ve Türk Kimliği Üzerine”, Ülken Yayınları, İstanbul, 2006, s.35.


        

        [17] Murat Beyazyüz, “Cemil Meriç’in Psikolojisi”, Aşina Kitaplar, Ankara, 2007.


        

        [18] Erol Göka, “Türklerin Psikolojisi”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s.134. Talat Halman, Halman T. “Kaç/Göç: Edebiyat ve Kültür Araştırmaları”, 10 Temmuz 2006, www.kulturad.org.


        

        [19] Firdevs Güneş, “Niçin Ses Temelli Cümle Yöntemi?”Eğitimde Yansımalar: VIII. Yeni İlköğretim Programlarını Değerlendirme Sempozyumu içinde. 14-16 Kasım 2005. Erciyes Üniversitesi, Sabancı Kültür Sitesi, Kayseri, 2005, s.136.


        

        [20] Erol Göka, a.g.e, s.134.


        

        [21] Nurettin Koç,“İslamlıktan Önce Türk Dili ve Edebiyatı”, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2002.


        

        [22] Mehmet Kaplan, “Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 3”, Dergâh Yayınları, İstanbul,, 1985, s.61.

         


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele