Özbekistan Gezisi (Anayurttan Atayurda)

Mayıs 2014 - Yıl 103 - Sayı 321

        Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti kapsamında; uçağımız 18 Kasım Pazartesi’yi 19 Kasım Salı’ya bağlayan gece Eskişehir Hava alanından kalktı. Sabah Taşkent’e uçağımız indiğinde gruplar halinde gümrükten geçip, otobüslerimize oturmuştuk.

         

        19 Kasım 2013 (Salı)

        Otele doğru giderken solda Emir Timur Meydanı, Ali Şir Nevaî Parkı vardı.  Etrafta Türkistan tarihî mimarisine uygun binalar yapılıyordu. 1960’lı yıllarda ve öncesinde yıkılmış eserler günümüzde aslına uygun restore ediliyorlardı. Otobüsümüzde Meral Bayrak Hanım dedelerinden birinin Buhara’dan Hicaz’a oradan bir kafile ile de Eskişehir’e geldiğini anlattı. Sonra Türkiye’de evlendiriliyor ve kalıyor. Yolda dikkatimi şu cümle çekiyor: “Boyok va Mukadassan Mustaqıl Vatan.” Otobüsümüzle otelimize vardık. Kısa bir istirahatten sonra Hastı İmam (Diyanet İşleri Başkanlığı)’a, gidiyoruz. Hazreti İmam Külliyesi’nde Hz. Osman’ın şehit olduğunda okuduğu Kur’an burada bulunmakta. Emir Timur tarafından getirtilmiş. Sovyetler döneminde Petersburg’a götürülmüş sonra tekrar getirilmiş.

         

        İlk gün ziyaretgâhlarımızdan Zeng-i Ata Külliyesine doğru gidiyoruz. Ahmet Yesevî tarikatı büyüklerinden. Yol boyu evler Anadolu’daki gibi tek katlı bahçeli evler. Doğal gazları ise dışarıdan gidiyor. Avlu kültürü, Türkistanda ve Türkiye’de halen benzer şekilde devam ediyor. Zengi Ata Külliyesi’ne vardığımızda, külliye tamir ediliyordu. Zengi Ata, Aslan Baba’nın torunu, Ahmet Yesevi’nin öğrencisidir. Akşam namazını burada kıldık. Orada cenaze namazı akşam da kılınıyor. Bir mevtanın cenaze namazında Türkistanlı ve Türkiyeli Müslüman Türkler omuz omuza olduk. Zengi Ata, Yesevîyye yolunun 4. kuşak mürşidlerinden Arslan Baba’nın öz torunudur. Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata’dır. Mansur Ata’dan sonra yerine oğlu Abdülmelik Ata, sonra da onun oğlu Tac Hoca geçmiştir ki, bu ünlü Yesevî şeyhi Zengi Ata’nın babasıdır.1

         

        Taşkent’te akşam “Özgürlük Meydanı”na uğradık. Komünizm döneminde “Kızıl Meydan” olan adı sonra değiştirilmiş. Özbekistan’ın 1991 bağımsızlığından itibaren her 1 Eylül’de kutlamalar yapılıyormuş. II. Dünya Savaşı’nda şehit olmuş Özbek Türkleri için bir anıt yapılmış. Devamlı ateş yanıyor. Heykelde bir anne, şehit oğluna ağlıyor.

         

        20 Kasım 2013 (Çarşamba)

        Saat 7.30’da kalkan Uçakla Buhara’ya geçtik. Rehberlerimiz Erol Çağlar Bey ve Babür Hurşid Beg bugün ziyaret edeceğimiz yerleri anlatıyorlar: Emir Külal, Şah-ı Nakşibent Külliyesi, Leb-i Havuz, Magaki Attar Camii (İlk Orta Asya Camii) Buhara Çarşısı, Kalyan Minaresi, İsmail Samani Türbesi, Abdulhalik Gucdüvani Türbesi. Yerel saatle 9.33’de havaalanından şehir merkezine doğru hareket ediyoruz. İlk durağımız Emir Külal hazretleri; Erol Bey ve Babür Bey anlatmaya devam ediyorlar; Muhammed Baba Semmâsî’nin talebesi ve Şah-ı Nakşibend’in mürşidi. Suhari köyünde doğmuş, babası Emir Hamza. Emir ünvanı Peygamber soyundan gelmesinden dolayı. Çömlekçilik mesleğinden dolayı Külal lakabıdır. Baba Semmâsî, Emir Külal güreşirken seyreder. Göz göze gelirler. Baba Semmâsî’nin peşinde Külal tasavvufa meyleder. Daha sonra Baba Semmâsî, Emir Külal’i Hace Bahauddin Şah-ı Nakşibend’in manevi terbiyesinde görevlendirir. Şu anda arabamız Şah-ı Bahauddin Nakşibendi’nin külliyesinin önünden geçiyor. Fakat önce Emir Külal’e uğrayacağız. Çünkü Şah-ı Nakşibend önce hocamın ve annemin kabrini ziyaret ediniz diye vasiyette bulunmuş. Arife Bibi, Şah-ı Nakşibend’in annesini de ziyaretten sonra Şah-ı Bahauddin Nakşibend’in kabrine otobüsümüz yavaş bir hızda gidiyoruz. Edep gereği otobüsler burada yavaşlarmış. Şah-ı Nakşibend’in sade mütevazî bir kabir taşı var. O mıntıkada Şeybanilere ait aile kabristanları da bulunuyor. Türkistan’da her tarafta dut ağacı yaygındır. Bahçede bir ağaca kadınlar saygı gösteriyorlardı. Ağacın kabuğundan koparıp saklıyorlar. Sebebini sorduk “günahlar bağışlanıyormuş” dediler.

         

        Hâce Yusuf Hamedani’nin Ahmet Yesevi ve Hâce Abdülhâlık Gucduvani iki önemli talebesidir. Daha sonra Nakşibendilik, Hâce Abdülhâlık Gucduvani’nin manevi kolundan neşet edecektir. Daha sonra Buhara’da Hâce Abdülhâlık Gucduvani Türbesini ziyaret edeceğiz.

         

        Tarikatın Esasları ve Âdâb-ı Erkânı: Tarikatın esaslarını belirleyen sekiz prensip ilk defa Gucduvanî tarafından vaz edilmiş, sonraları bunlara üç tane daha eklenerek on bire çıkarılmıştır; Üveysîlik ile ve rabıta üzerinde özellikle durulmuştur. 1. Huş der dem 2. Nazar 3. Sefer der vatan 4. Halvet der encümen 5. Yad kerd 6. Baz keşt 7. Nigalı daşt 8. Yad daşt 9. Vukuf-ı zamanı 10. Vukuf-ı adedî 11. Vukuf-ı kalbî. Nakşibendilik erkânı ve büyüklerini anlatan birçok eserde bilgiler bulmak mümkündür. Bunlardan Mevlana Ali Bin Hüseyin es-Safi (1462-1533-Herat-) tarafından yazılan “Reşahât” önemli kaynaklıktır. Son olarak müstensihi “Buharalı Hacı Mehmet Zülâlî Eskişehrî”nin emaneti ile “Reşahat”2 günümüz Türkçesine bir kez daha Naci Bayraktaroğlu ve Nizamettin Arslan tarafından yeniden kazandırılmıştır.

         

        Şah-ı Nakşibent hazretlerini ziyaretimizi müteakiben son Buhara hanı “Emir Âlim Han”ın (1881-1944) “Yazlık Sarayı”na gidiyoruz. Rehberlerimiz anlatıyor; Ruslar 1865’de Taşkent ve Hokant’ı alıyor. Üç yıl sonrada Buhara ve Hive Hanlıkları teslim oluyorlar. Rus Çarlığı’na bağlı olan Buhara Hanlığı’nda Emir Âlim Han, 1920’de Bolşeviklere karşı savaşıyor ve kaybediyor. Afganistan’a geçiyor ve Kabil’de 1944’de ölüyor. Ruslar Buhara’yı işgal ettiğinde 13 vagon altını Rusya’ya götürüyor. Saray şimdi müze halinde gelenlerin ziyaretine açılmış. A. Ahad Andican’ın “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya”3 isimli eserde bu hususta çok değerli bilgiler var. Yalnız Âlim Han’ın ailesi yazarın Buhara Emiri ile ilgili düşüncelerine katılmamaktadırlar.

         

        Saraydan ayrılıp kalenin önünden geçiyoruz. Kalenin %20’si ayakta kalmış. Buhara Emirleri kullanıyormuş. Karşısında Bala Havz, Lebi Havz bulunuyor. Eskiden Buhara’da 100 civarında havuz varmış. Hoş medrese (Çifte Medrese) önünden geçtik. Öğle yemeğinden sonra Balay-ı Havuz’a gittik.

         

        Balay-ı Havuz’un yan tarafında muhteşem bir cami bulunmaktadır. Buradan yolumuz Mir Arap Medresesi’ne doğru devam ediyor. Arap Medresesi’nde Kalan (Kalyan) minare (1127) ve Kalan Cami var. Rehberimiz Cengiz Han’ın bunları yıkmadığını diğer tarihî binaları ise yıktığını söylüyor. Fakat Zaki Velidi Togan “Umumî Türk Tarihine Giriş” isimli eserinde Cengiz Han hakkında oldukça olumlu ifadeler kullanır. Bunların dikkate alınması gerekir. Çünkü biz Cengiz Devleti’ni maalesef Batılılardan öğrenmekteyiz. Kalan Cami’sinin mihrabı Bursa Yeşil Türbe Cami’sinde de bulunmakta. Emir Timur ustalarının Bursa’daki Yeşil Cami mihrabını yaptığı söylenir. Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından yaptırılmış 45 m yüksekliğindeki eser, farklı kiremitlerle dilim dilim süslenmiş.

         

        Doğalgazla ısıtılan Mir Arab Medresesi’nde eğitim halen devam ediyor. Mir Arap Medresesi’nden sonra, Taki Telpak Furuşan, Taki Zergeran, Taki Sarrafan çarşılarını dolaşıp otele doğru yaklaşıyoruz. Otelin karşısındaki parkta Nadir Divan Beyi Medresesi taç kapısında hayvan figürü bulunan Özbekistan’ın dört medresesinden birisidir. Medresenin biraz yakınında Nasreddin Efendi(Hoca)’nin heykeli var.

         

        Söz Nasreddin Hoca’dan açılmışken Türk milletinin kültür kodlarının zenginliği ve derinliğini örnekleme açısından Türkistan notlarını yazarken dinlediğim bir konuşmadan bahsedeceğim. 5 Aralık 2013 tarihinde akşam Türk Ocakları Eskişehir Şubesinde, Prof. Dr. Sadettin Gömeç’in “Orkun Yazıtları” üzerine konuşması vardı. Hocamız Bilge Kağan hazinelerini anlattı. Bizzat kendisinin kazı sırasında çektiği slaytları bize takdim ediyordu. Fakat benim en çok dikkati mi çeken ne idi biliyor musunuz? “Kurban edildikten sonra kemikleri bir arada birlikte gömülmüş koyun iskeleti” idi. Yakut Türklerinde de (Sibirya) Şamanist gelenekte bir hayvan kesilip yendikten sonra kemikleri bir arada postu ile birlikte gömülürse, sürünün eksilmeyeceği onun canlanacağına inanılır. Nasreddin Hoca fıkralarında da benzer anlatımlar vardır. Şöyle ki: Hoca, talebe iken üç arkadaşı ile birlikte hocaları şehre gittiğinde onun koyunlarından birini keserler ve yerler. Sonra postuna kemikleri doldurup toprağa gömerler. Koyun dirilir ve sürüye katılır. Fakat arka ayaklarından biri aksamaktadır. Çocuklardan biri koyunun arka bacaklarının oynak yerinde bulunan aşık kemiklerinden birini alıp saklamıştır. Hocaları gelince durumu anlar ve her birine akıbetlerini söyler. Bu menkıbe yahut fıkra Sibirya’dan Balkanlara kadar böyle anlatılır.

         

        Cemal Kurnaz’ın “Türkiye Orta Asya Edebî İlişkileri”4 adlı eserinden Osmanlı coğrafyasındaki Özbekistanlı şairlerinin isimlerini de burada zikretmek gerekir. Özbekistan’ın Buhara şehrinden 13, Semerkant’tan 3 olmak üzere toplam 16 şair Osmanlı ülkesine gelmiştir. Osmanlı ülkesine gelen 13 Buharalı şair bilinmektedir: Handan, Emir Sultan, Emir Ahmed, Ahmed İlâhî, Cüdâyî, Saidâ, Resâ, Şeyda, Nazîmâ, Revnak, Kirâmî, Hâlis, Süleyman.

         

        21 Kasım 2013 (Perşembe)

        Bugün göreceğimiz tarihi mekânlar: Magaki Attar Cami, Asia Buhara otelin karşısındaki camidir. Buhara’da ilk yapılan camilerden. Sonra Çar Minare (1804) son yapılan minarelerden. 4 adet çini kubbeli farklı seviyede su deseni bulunuyor. Bir babanın huyları farklı 4 kızı için hediyesi imiş. İsmail Samani türbesi (Samanoğulları), IX. yüzyılda Samani Hükümdarı İsmail için yapılmıştır. Küp şeklinde inşa edilmiştir. İslamiyet’in ilk dönemlerinde yapıldığı için Zerdüşt mimarisinden de özellikler taşıyor. Lebi Havz, Bala Havz (Bol Havuz), tarihî İpek Yolu kervanları bu havuzların başlarında dinleniyordu. Buhara Kalesi (Ark), 19. yüzyılda 3.000’den fazla kişi yaşıyormuş. Kalesi bugün müze halinde bulunuyor. İçinde, sikkeler, elbiseler, tablolar, haritalar vs. sergileniyor. Kaleden inerken sağda Şeybani Hanı’nın yaptırdığı bir medrese bulunmaktadır. Sonra El Munidi Türbesi’ne vardık. Türbenin içinde bir kuyu bulunuyor. Hz. Eyüp (AS)’ün çıkardığı rivayet ediliyor. Buhara susuz kaldığında gelip halkın susuzluğunu gidermek için asasını vurarak su çıkarmış. El Munidi, İmam Buharî’nin hocasıdır.

         

        Abdulhaluk Gucduvani hazretlerinin kabrini de ziyaret eyledikten sonra, otobüslerle Semerkant’a yola çıktık.

         

        22 Kasım 2013 (Cuma)

        Semerkant’ta geziye sabah başladık. Emir Timur Meydanı’ndan geçiyoruz. Bir heykeli var. Osman isminde bir Özbek Türk’ü gence fotoğraflarımızı çektirdik. Hiçbir bahşişi de kabul etmedi. Solda ünlü Registan Meydanı bulunuyor. Yer halı deseni gibi mermerle döşeli. Karşıda Tilla Kari Cami, sağda Şirdar, solda Ulubey Medresesi. Ulubey’in birçok yerde medresesi bulunmaktadır. Uluğ Bey’in talebesi Ali Kuşçu’da Fatih’in daveti üzerine İstanbul’a gelir. Eyüp Sultan’da mezar taşı 1950’de bulunmuş. Tilla Kari Cami, ön saflar uzun tutulmak için mimari ona göre planlanmış. Selçuklu mimarî tarzı da buna benziyor. Türkiye’deki Ulu Cami planları da bu şekildedir. Registan Meydanı’ndan annesinin yanında 5 ve 3 yaşında iki çocuk şirinliği ile dikkatimi çekiyor. Nur Muhammed ve Asya Ana isimleri. Registan Meydanı’ndan yürüyerek biraz ileride Bibi Hatun Türbesi ve Mescidi’ne gidiyoruz. Bibi Hatun, Emir Timur’un hanımıdır. Mescidin bahçesinde mermerden Hz. Osman’ın Kur’an’ının rahlesi bulunuyor. Kur’an şimdi Taşkent’te. İlk geldiğimiz gün müze kapanmadan görme fırsatımız olmuştu. Buraya yakın, fakat şu an açık olmadığı söylenen Hz. Hızır (AS) Cami ise bir ufak tepenin yamacında görülüyor. Sonra İmam Buharî’nin türbesinin olduğu mahalleye doğru gidiyoruz. Karaderya (ırmak) ve Akderya (ırmak)’yı geçip İmam Buharî Külliyesi’ne vardık. Cuma namazını burada Özbek kardeşlerimizle ifa ediyoruz. Vaazda İmam Efendi, cuma duasında evlerinde hasta olanlara, cümle Ümmet-i Muhammed’e dua ediyor ve sözlerine misafirperver şu cümleleri de ekliyor “Türkiye’den gelen mihmanlarımız var onlar içinde dua edelim” diyor. İmam namazdan önce elinde asa ile cuma hutbesine çıkıyor. Özbek gençleri, genç evli çiftler İmam Buharî Türbesi’ni ziyaret ediyorlar. Düğün mahalli gibi adeta. Fotoğraflar çekiniyorlar. Dualar ediliyor, Kur’an okunuyor.

         

        Semerkant’ın merkezi bölgesine tekrar dönüyoruz. Öğle yemeğini yedikten sonra Uluğ Bey’in astronomik gözlemlerini yaptığı bir diğer medresesine gidiyoruz. Uluğ Bey, Şahruh’un oğlu, Emir Timur’un torunudur. Astronomi çalışmaları ünlüdür. Müzede Avrupa’da Uluğ Bey’in basılan kitapları da koleksiyonlar arsasında bulunmaktadır. Gözlem evi toprak altından çıkarılıp restore edilmiş. Hepimiz gördüklerimize hayran hayran bakıyoruz. Acaba hangimiz Uluğ Bey atamızla iftihar etmeyiz. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün, “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır.” sözünü, sanırım hepimiz şimdi daha iyi anlıyoruz.

         

         

        Uluğ Bey medresesinden sonra kafilemiz Şah-ı Zinde Türbesi ve Külliyesi’ne gidiyor. Şah-ı Zinde (Kasım bin Abbas) Peygamberimizin yeğenidir. Emir Timur ve ailesinin birçok şahsiyeti bu büyük zata yakın olmak için kabirlerini ve türbelerini bu mahalle yaptırmışlar. Mezarlar külliyesi var. Buradaki türbelerden sadece biri Azerbaycan üslubunda (8 köşeli) diğerleri, Türkistan Semerkant üslubu ile yapılmış.

         

        23 Kasım 2013 (Cumartesi)

        Kafilemiz Semerkant’ta bazı yerleri ziyaret ettikten sonra akşama doğru hızlı trenle Taşkent’e varacak. Önce Emir Timur’un türbesine vardık. Torunları, hocası ve şeyhi ile birlikte ebedi istirahatgâhında uyuyordu. Sade mütevazı bir siyah mezar taşının altında bir dünya cihangiri vardı. Hocasının ayakucunda biraz yüksek bir yerde şeyhi Seyid Umar hazretleri bulunuyor. Türkistan’da ulu zatların mezar başlarında bir ağaç gövdesi, pençe-i al-î aba ve tuğ bulunmaktadır. Emir Timur’un rüya âleminde gördüğünü ifade ettiği Mekke İmamı Ruhabad’ında üzerinde manevi feyzi olduğu söyleniyor. Mekke İmamı Ruhabad (Burhanettin Kılıcı Sağarcı) Mekke’de 9. yüzyılda yaşamış bir ulu zat. Burhanettin Kılıcı Sağarcı’nın türbesi (Rukhobod Türbesi) de iki kızı sekiz oğlu ve ailesi ile Timur Türbesi’nin karşı tarafına düşmektedir. Kendisinde Peygamber Efendimizin yedi saç kılı bulunduğu, onlarla Türkistan’a geldiği anlatılmaktadır. Bunlardan biri türbeye konmuş. Emir Timur’un Türbesinde hem orada medfun olan Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ın ailesine, hocalarına ve her ikisinin de ordularının Müslüman erlerinin ruhlarına Fatihalar okuduk. Emir Timur’un Devleti’nin haritası ve kat ettiği yolları gösteren harita, Türbenin çıkışına konmuş.

         

        “Biz ki, Mülük-ı Tûran Emîr-i Türkistan’ız! Biz ki Türk oğlu Türk’üz, Biz ki milletlerin en kadimi ve en ulusu Türk’ün Başbuğuyuz!” diyen Emir Timur, 35 senelik hükümdarlığı süresince yaptığı bütün savaşları kazandı. Çin’e ve Delhi’ye kadar bütün Asya’yı; Irak, Suriye ve İzmir’e kadar bütün Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı. Âlim ve iyi bir devlet adamı olan Timur, “Tüzükât-ı Timur” adıyla kanunlar çıkardı. “Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısını, İslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idare için yasalar düzenledim.”5 Dünya tarihini ve özellikle Türk - İslâm tarihini, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen, dinin, ilim ve sanatın -koruyucusu; Çağının âlimleri tarafından “Sahib-ül Kur’ân” diye anılan hükümdar; Aman dileyenin dostu, düşmanlarının baş belâsı, askerlerinin mabudu ve milletinin babası idi.6

         

        Timur, Altınordu ve Osmanlı devletlerine vurduğu darbeler sebebiyle Türk tarihinin gelişimine zarar verdi mi?7

         

        Tarihçiler genellikle Timur’u, Altınordu Devleti’ne vurduğu darbeler yüzünden Rusların güçlenmesine sebep olduğu, Osmanlılara vurduğu darbe sebebiyle de Anadolu birliğinin kurulmasına engel olduğu ve İstanbul’un alınmasını 50 yıl geciktirdiği için suçlarlar. Müslüman Türk devletlerinin birbirlerini boşu boşuna yıprattığını belirtirler. Bu hadiselere Osmanlı gözü ile bakıldığından bu neticeye ulaşılması normaldir. Hâlbuki Türk tarihine göz atıldığında büyük savaşların çoğunun Türk devletlerinin kendi arasında meydana geldiği görülür. Göktürklerle Türgişler arasında meydana gelen ve ilk defa iki büyük Türk devletinin savaşlarından itibaren Türk devletleri birçok defa harp meydanlarında karşılaştılar. Gaznelilerle Selçuklular, Osmanlılarla Akkoyunlular, Osmanlılarla Safeviler, Osmanlılarla Memlükler savaştılar. Timur, Altınordu tahtına geçmesi için Toktamış’a yardım etmişti. Ancak Harezm ve Güney Azerbaycan bölgelerine kimin hâkim olacağı meselesinden iki devlet 1391’de Kunduzca ve 1395’te Terek’te savaştı. Her iki savaşta da büyük mağlubiyet alan Altınordu eski gücünü kaybettiği için, bundan istifade eden Moskova Knezliği de yavaş yavaş büyüdü. Altınordu zayıfladıktan sonra 85 yıl daha ayakta kaldı. Yıkılmadan önce Ahmed Han’ın Moskova seferinde, bu şehri alabilecek güce sahipti. Ancak bu sıralarda Altınordu-Lehistan/Litvanya ittifakı, Moskova-Kırım Hanlığı ittifakı ile mücadele ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu da Kırım Hanlığı sebebiyle Altınordu’yu desteklemediği gibi, karşı ittifaka yardım etmekteydi. Ahmed Han’ın 1480 Moskova seferi, Kırım Hanı’nın, o seferdeyken başkentine saldırması sebebiyle başarısız olmuş ve bu seferin ardından Altınordu Devleti, Kırım’dan yediği diğer darbelerle tarih sahnesinden çekilmiştir. Altınordu’nun bu trajik ortadan kakışına dikkat edilirse, bunda Kırım Hanlığı ve dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun da rolü görülür.

         

        Bu meseleyi naklettikten sonra tekrar Semerkant’a gezimize dönelim. Emir Timur’un türbesinden çıkınca ona ait mermerden gösterişsiz bir taht bulunmaktadır. Tahtın ön tarafında küçük bir havuzcuk var. Emir Timur’un seferlerinden önce bu havuzcuğa nar suyu koydurduğunu, kandan korkmamaları için askerlerine içirttiği anlatılmaktadır. Buradan Semerkant Çakardası bölgesine gidiyoruz. Çakardası, İmam Maturidi’nin türbesinin bulunduğu mahaldir. Okuma yazması olmayan annem, bizlere “çocuklar dinimiz İslam, peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa, kitabımız Kur’an, mezhep imamımız amelde İmam-ı Azam Ebu Hanife, İtikada İmam Maturidi” derdi. Diğer arkadaşlarımızda annelerinden benzer sözleri duyduğunu söylediler. 1920 yılında Semerkant hâkimi Yahudi imiş. İmam Maturidi’nin bulunduğu bölgedeki kabirleri ve türbesini yıkmışlar. Yahudi mahallesi olmuş. 1996 yılında Türkiye Türklerinden bir iş adamı İmam Maturi’nin türbesi üzerine yapılmış arsayı ve binayı almış. Özbekistan Cumhurbaşkanı’nın da girişimi ile o bölge İslamî bir mahalle haline dönüştürülmüş. İmam Maturidi’nin türbesi, aslına uygun olarak inşa edilmiş. O bölgede 400 muhaddis’in mezarı varmış. Bazı kabir taşları İmam Maturidi’nin türbesinin yanına sıralanmış. Yusuf Balcı Bey Kur’an’ı Kerim’i, güzel tilâveti ile hem bizim hem de tüm geçmişlerimizin ruhlarına okuyordu.

         

        Eskişehir’de Şahver Hanımefendi’nin, Mâturidî Akaidi üzerinde durmasının da ne kadar önemli olduğunu burada takdirle anmak istiyorum. “Şeyh Ebu Siraceddin Ali bin Osman el- Ûşi’nin” “İslam Akaidi (Emâlî Şerhi)”8 isimli eserini ve nicelerini bizlere kazandırması hem onun hem bizlerin en büyük bahtiyarlığıdır. Onun; tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, akaid ve arabiyat mevzularında sürdürdüğü irşad çalışmaları ise Türkistan coğrafyasındaki ecdadımızın ruhlarını muhakkak şad etmektedir.

         

        Buradan otobüsümüzle Ubeydullah Ahrar Veli’nin kabrine varıyoruz. Dervişleri ile sade bir kabristanda yatıyor. Hangah-ı Şerif’i (Tekkesi var). Bir rivayete göre, Hoca Ubeydullah Ahrar bir gün, atının hemen eğerlenip getirilmesini ister. Atı getirildikten sonra yanındaki dervişlerin kendisiyle birlikte gelmemesini isteyen Hoca Ubeydullah Ahrar, bir ovada atıyla kaybolur. Nihayet geriye dönen Hoca Ubeydullah Ahrar’a bu seferinin hikmeti sorulduğunda şunları anlatır: “... Diyar-ı Rum (Anadolu) Sultanı Fatih Mehmed kâfirlerle karşılaştı; yardım için bize teveccüh ettiğinde yardımına gitmemiz gerekti. Allah’a hamdolsun düşmanı alt etti, mansur ve muzaffer oldu.”9

         

        Akşam Taşkent’e ismi Efrasiyap olan hızlı trenle geçiyoruz. Otelimize geçmeden önce akşam yemeği ve Türkistan folklorundan görüntüler düzenlenmiş. Yemekte; çorba, Özbek pilavı, et yemeği, bazı masalarda ise at eti vardı. Türkiye ve Özbekistan bayrakları açılarak iki ülke tek millet coşkusu ile kapanış oldu.

         

        24 Kasım 2013 (Pazar)

        Sabah otobüsle Taşkent Havaalanı’na giderken en son gördüğüm çarpıcı yazı “Bizden ozat va obad vatan olsun” idi.

         


         

         

        1 Hayati Bice, İşaret Taşları, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, s.93.

        2 Mevlana Ali Bin Hüseyin es-Safi, Reşahât, (Müstensihi: Hacı Mehmet Zülâlî) (Günümüz Türkçesine aktaranlar; Naci Bayraktaroğlu ve Nizamettin Arslan), İz Yayıncılık, İstanbul, 2013.

        3 Ahat Andican, Osmanlı’dan Günümüze Osmanlı ve Orta Asya, Doğan Kitap, İstanbul, 2009.

        4 Cemal Kurnaz, Türkiye Orta Asya Edebî İlişkileri, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999, s.146.

        5 Harold Lamb, Emir Timur, İlgi Kültür Sanat Yayınları, (Çev:.A. Göke Bozkurt), İstanbul, 2009, Önsöz.

        6 Refik Özdek, Siyasî Vasiyetler, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1975, s.45.

        7 Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Yeditepe, Cilt 2, İstanbul, 2005, s.28.

        8 Şahver Çelikoğlu, Şeyh Ebu Siraceddin Ali bin Osman el- Ûşi, İslam akaidi-Mâturidî Akaidi. (Emâlî Şerhi), Marifet Yayınları, Yeni Baskı, İstanbul, 2011.

        9 Hayati Bice, a. g. e., s.39.


Türk Yurdu Mayıs 2014
Türk Yurdu Mayıs 2014
Mayıs 2014 - Yıl 103 - Sayı 321

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele