Din-Siyaset İlişkisinin Sorunlu Yanı

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

         

                    Siyasi bir aktör ya da parti/hizip olarak dinin bulunduğu yeri temsil ettiğinizi iddia ettiğinizde, sizin dışınızda kalan tüm diğer siyasal aktörleri ve yapıları, arzu etmeseniz de din dışı ilan etmiş olursunuz. Oysa ideolojiniz, inancınız, değerleriniz sizin nezdinizde herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde dinî olsa da dinin kendisi değildir. İdeolojiniz, politika yapma biçiminiz, sahip olduğunuz değerler sizin kriterlerinize göre dinî bir meşruiyete/zemine istinat etse de bu sizi dinin yegâne temsilcisi yapmaz; en fazla dindar bir siyaset ve siyasetçi yapar.

         

                    Yukarıdaki cümleleri/önermeyi bir girizgâh olarak kabul edip konuya şöyle devam edebiliriz. Eğer -özel olarak dindarlığınız dışında siyaseten de- bulunduğunuz yeri dinin durduğu yer olarak kabul ederseniz ve halka da böyle sunarsanız, dinin bir siyaset yapma biçimi önerdiğini, bunun da sizin tarafınızdan yapıldığını söylemiş olursunuz. Bir başka şekilde ifade edecek olursak; din aynı zamanda tek bir siyaset yapma ve siyasetçi biçimini içermektedir ve siz bunu temsil etmekte olmaktasınızdır. Oysa böyle bir şey asla doğru ve mümkün olamaz. Eğer bu mümkün olabilirse, bu durumda Allah’ın bir siyaset yapma biçimini, bunu ifâ edecek olan bir siyasal partiyi ve siyaset adamını talimat buyurduğunu söylemiş olursunuz ki, bunu dine dayanarak delillendirmek ve temellendirmek mümkün değildir. Ve tekrar pahasına şunu belirtmek zorundayız ki, eğer durum bu ise dinle siyaset aynı şey hâline gelir. Oysa din her şeyi ve herkesi aşar; aşmalıdır.

         

                    Ancak hemen belirtmek gerekir ki; yukarıda serdedilen ifadelerden siyaset ve ona dair olan şeylerin din dışı/seküler insani etkinlikler olduğu; dinin buralara dair hiçbir talebinin olmadığı sonucu çıkartılmamalıdır ve çıkartılamaz. Çünkü Tanrı’dan ve onun talepleri ve eylemelerinden bağımsız bir varlık alanı ne tahayyül ne de tasavvur edilebilir. Çünkü “Allah insanı başıboş bırakmamıştır.” Başıboş bırakılmayan insan, kendisini başıboş bırakmayan otoriteye boyun eğmek; onun kendi üzerinde eylemek ve kılmak istediği hâle bürünmek zorundadır. Böyle olunca, nasıl ki insan başıboş değilse; onun hayat ve imtihan alanı olan dünyadaki yapıp eylemeleri de başıboş değildir. Buradan hareketle hiç şüphesiz din, insanların pür seküler varlıklar olmalarına izin vermediği ve onların dindar olmasını arzu ettiği gibi, siyasetçinin de dindar olmasını talep eder. Veya din siyaseti, Allah’ın kullarından talep ettiği; özü adalet ve ahlâk olarak tanımlanabilecek bir sosyal ve uygarlık çevresini inşa edici insanî eylem olarak görür, denilebilir. Ancak böyle de olsa hiçbir siyaset biçimi ya da siyasetçi dini temsil etmez, edemez. Yok, eğer dinin tek ve mutlak bir siyaset yapma biçimini vazettiğini ve meşru addettiğini söyleyecek olursak, bu siyasetin siyasal önderlikleri neredeyse peygamber konumunda kutsal kişiler olarak kabul edilmek zorunda kalınır. Din, böyle bir şey söylemez. Allah adına ancak peygamberler konuşabilir; kaldı ki onlar da Allah adına konuşmazlar; O’ndan aldıklarını tebliğ eder ve şahıslarında bu tebliğin insani örneğini temsil ederler.  

         

                    Ancak, İslam geleneğinin öteden beri en temel sorunu dinî/siyasal ya da siyasal/dinî kişiliklerin ve bunların guruplarının, aynı zamanda dini de temsil ettikleri anlayışıdır. Haricî ayrışmasından bu yana İslam geleneğinin siyasal mücadele oyuncuları ve kadroları, “din”i sadece kendilerinin temsil ettiği; sahih olan yerde sadece kendilerinin bulunduğu inancıyla hareket ettiler. Bugün de aynı durum devam etmektedir. Özellikle tüm Selefî ve Şiî guruplar, “din”in sahih olan özünü sadece kendilerinin temsil ettiğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla bu gurup ve yapıların siyaset yapma ve mücadele tarzları da bu bakış açısının tabii bir sonucu olarak bu hareketlerin önder ve mensuplarında, yegâne mümkün ve meşru ve hatta “din”in kendisi olan bir eyleme ve düşünce biçiminin kendileri tarafından temsil edildiği anlamına gelmektedir. Bu gurup ve hareketler, İslam tarihinin, çoğu tamamen kendi özel ve özgün şartlarının bir sonucu olarak yaşanmış olan sahnelerini, dinin birer nassı gibi almakta ve buradan hareketle siyasal mücadele alanlarını kan gölüne çevirmektedirler. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; İslam’ın o günkü tebliğ coğrafyasında ve o günün bilinen tüm uygarlık alanlarında, sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal mücadele şartlarının/anlayışının bir sonucu olarak var olan; meselâ kölelik (ve dolayısıyla cariyelik) kurumunu (Kitab’ın ve Hazreti Peygamber’in ortadan kaldırılması gereken kurumlar olarak kabul etmesine ve bunu temin maksadıyla bir takım talimat ve tavsiyelerinin apaçık varlığına rağmen) Kur’anî vahyin getirdiği ve tahkim ettiği kurumlar gibi görüp, bugün mücadelelerinde bunu aynen tatbik etmektedirler. Keza, o gün ve sonraki asırlar boyunca Doğu’dan Batı’ya tüm bilinen insanlık alanlarında, din ve dil farkı olmaksızın yaşanan “kafa kesme” eylemini İslam’ın bir cezalandırma eylemi olarak takdim edip insanları dehşete düşürmekte; böylece İslam’ın İzzetini yücelttiklerin zannetmektedirler.

         

                    Hiç kuşku yok ki bu tavırlar ve eylemler bir okuma ve anlama biçiminin sonucudur. Bu gurup ve hareketler, kendi akıl ve vicdanlarında meşru addettikleri tüm bu okuma ve anlamaları ne yazık ki “Bizim kaynaklarımız”dan yapıyorlar. Bu okumaları İslam dışı geleneklerden yapmıyorlar. Özellikle moderniteden; yani Batı’dan hiç yapmıyorlar. Batı/Modernite onlar için mutlak manada batıl olan bir uygarlığı ifade ediyor. Dolayısıyla batıl olan bir geleneğin/uygarlığın ve onun paradigmalarının hiç bir değeri bu guruplarda karşılık bulmadığı gibi, Batı’nın dünyevi gücünü oluşturan tüm bu değer ve yaklaşımlar, birer nefret objesi olarak görülüyor ve reddediliyorlar. Batı’yı Batı yapan bu değerler, batıl olmaları münasebetiyle reddedilirken, aynı aklın ve uygarlığın ürünü olan öldürücü silahlar hiç bir fıkhî tereddüte uğramadan iktibas ediliyor ve yine çok kolayca bu silahlar “batıl yolda olan” diğer din kardeşine yöneliyor ve onu katledebiliyor. Ve bu döngüden Batı iki yönlü bir avantaj ve kazanç temin ediyor: Bu guruplar, kapitalist savaş sanayinin ürettiği bu silahları kardeşlerine çevirerek “kutsal davaları için” onları öldürmek amacıyla kullanırken ve bu yolda devasa bir talep yaratırken, kendilerini savunmak niyetiyle de olsa diğer Müslüman kardeşleri tarafından yaratılan diğer silah talebi ve yaratılan çatışma ortamı, bir yandan kapitalist silah pazarını şişkinleştirirken, diğer yandan “terörist ve vahşi İslam” algısını besleyerek küresel Batı hegemonyasının meşruiyetini ve nüfuz alanını genişletiyor.

         

                    Müslümanların “titremesi ve kendine dönmesi” gerekiyor. Müslümanların, “hakkından gelemediği” ve her gün ezildiği Batı’ya karşı olan nefretini kendi kardeşlerine yöneltmemesi gerekiyor. Müslümanların okuma ve anlama biçimlerini değiştirmeleri gerekiyor. Müslümanların Batı’yı sadece bir nefret objesi olarak değil, tebliğe muhatap, tebliğ cemaati olarak da görmesi gerekiyor. Çünkü “Batı uygarlığı”, gezegenimizi ürettiği bilgi ve bunun sonuçlarıyla bir felakete götürüyor. Eğer insanlığa hizmet etmek istiyorlarsa Müslümanların, Kitap’tan apaçık bugünün ve geleceğin insanına hitap eden onu uyarıcı ayetler üzerinden, felsefi ve ahlaki bir ses olarak entelektüel bir dalga yaratmaları; bir felsefe üretmeleri ve buradan tüm insanlığa hakikati haykırmaları gerekiyor. Bir başka şekilde söyleyecek olursak seküler/din dışı bir vadide yol alan modern bilgi ahlak üretimine, bıkmadan usanmadan Rum Suresi’nin 41’inci ayetini, Nisa Suresi’nin 119’uncu ayetinin ihsas ve ihtar ettirdiklerini insanlara tebliğ etmeleri gerekiyor. Çünkü; Enbiya suresi 30’uncu ayetiyle “İnkar edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan meydana getirdik; hâlâ inanmıyorlar mı?” diyen ve bu günün insanının idrakine hitap eden Kur’an vahyine rağmen, aklından ve nefsinin isteklerinden başka otorite tanımayan; Tanrı ve din vakıasını sadece insan düşüncesinin ürünü/gerçekte olmayan olgular olarak gören; dolayısıyla ahlâkın ve onun nasıl ve ne olması gerektiğinin kaynağı olarak sadece kendi arzu ve aklını gören modern insanlık, kendisini ve gezegenimizi bir felakete götürmektedir.

         

                    Ve yine eğer Batı’nın hegemonik ve emperyalist yayılmacılığına ve güç uygulamalarına direnmek; onu geriye çevirmek istiyorlarsa, Müslümanların kendi aralarındaki tüm teolojik, fıkhî, mezhebî ihtilafları bir kenara koyup eylem birliği yapmaları gerekiyor. Ve demokratik olan ve olmayan tüm siyasal yapı ve aktörlerin durdukları yerin dinin durduğu yer olduğu; kendilerinin de kutsal kişiler oldukları sapmasından kurtulmaları gerekiyor.

         


Türk Yurdu Eylül 2015
Türk Yurdu Eylül 2015
Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele