Coğrafyanın Dramı: Koptuğumuz Dünya, Ortadoğu Ve Biz

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

 

Yiğitlerim uyur gurbet ellerde

Kimi Semerkant’ta bekler beni

Kimi Caber’de

ARİF NİHAT ASYA

 

Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni

İttihatken savlet-i a’dayı defe çaremiz

İttihat etmezse millet, dağdar eyler beni

YAVUZ SELİM

 

         

        Gözlerimizin önünde muazzam bir coğrafya şekilleniyor. Şekillenme uzun On dokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğinde başlamış ve geçen yüzyılın başında hitama erdiği düşünülmüştü. Avrasya coğrafyasında o günden bugüne çok şey değişti. Büyük oyunda o günün aktörleri Almanya, Rusya ve İngiltere idi. Urallardan Pasifiğe kadar Avrasya’nın kalpgâhına kurulan Rusya ile Hint yarım kıtasına hâkim olan İngiltere arasındaki çatışma sahası, bugün yerini çok daha karmaşık bir dizi denkleme terk etmiş, aktörler değişmiştir.

         

        Kuzeyde Rus, güneyde İngiliz denetimine giren Asya’nın her iki alanına birden yönelmek isteyen Almanya, stratejik bir hamleyle Bağdat demiryollarını kullanarak Basra Körfezi üzerinden Hint denizlerine ulaşmayı denedi. Aynı Almanya kuzeyde Rusya’ya karşı Pantürkizm’i, güneyde ise İngiltere’ye karşı Panislamizm’i destekleyerek kavgayı ideolojik unsurlarla tahkim etti. Bu arada ilk Türkoloji çalışmalarının Almanların desteğinde geliştiğini hatırlamak lazım. Bölgede bütün bunlar yaşanırken, söz konusu sahanın son geleneksel imparatorluğu hâlâ ayakta ve bölgenin tek meşru gücü olarak varlığını devam ettiriyordu.

         

        O güne kadar İngilizlerin birincil amacı, Almanlara karşı Hindistan ve İran’daki çıkarlarını korumaktı. Bunun için Basra Körfezi’yle ilgilenen İngiltere, petrol yataklarından haberdar olunca, ilgisini petrole kaydırdı. Artık korunması gereken sadece İngilizlerin Hindistan ve İran üzerindeki çıkarları değil, Basra Körfezi’nden itibaren bütün bir Mezopotamya’yla birlikte Musul ve Kerkük petrolleri idi. Durumun farkında olan Abdülhamit, bir önlem olarak bölgedeki bazı toprakları hazine-i hassaya (kendi şahsî mülkü) katma yoluna gitti.

         

        Savaşın başlamasından sonra İngilizlerin ilk işi Basra’yı işgal etmek oldu. Petrolün İran ve Irak arasında müşterek bir alanda bulunduğunun anlaşılmasıyla Irak, İngilizler için kritik bir bölge hâline geldi. Jeologlar Musul’da petrol yatakları olduğunu keşfettikleri içindir ki, İngilizler Mütareke’ye rağmen yürüyüşlerini Musul’a kadar devam ettirdiler. Birinci Cihan Harbinde asıl operasyon bizim coğrafyamızda, kritik malların bulunduğu petrol bölgelerinde yapıldı.

         

        Bu dönemde halife hazretleri hâlâ yegâne meşru ve üniversal bir güç olarak varlığını sürdürüyor ve adına Irak dâhil bütün İslam memâlikinde hutbeler okutuluyordu. O kadar ki İngilizler tarafından hem ehl-i beytten olması, hem de sunni olması nedeniyle Irak’a kral olarak seçilen Faysal için yapılan oylamada, Kerkük tamamen ret oyu kullanırken, Süleymaniye seçimlere hiç katılmamış, Erbil ise kabul edilmesi mümkün olmayan şartlar ileri sürerek süreci protesto etmiştir.[1]

         

        Fakat hasım dünya bu konuda da boş durmadı. Hilafetin Kureyşî meselesini gündeme getirerek sayısız çalışmaya imza attılar. İslam kardeşliği kavramı bile imparatorluk idealinin karşısına yerleştirilebildi. Marakeş’ten Balkanlara kadar bütün bir coğrafya sil baştan şekillendiriliyordu. Bu arada bölgenin yegâne meşru gücü, insanlığın son adası olan imparatorluk, dâhilî iktidar kavgaları yüzünden gittikçe kan kaybediyordu. 1912’de sırf bu yüzden üç buçuk Balkan devletine yenilen imparatorluk ordusu, sadece dünya kamuoyunda değil, kendisine bağlı Müslüman tebâ nezdinde de ciddi bir itibar kaybına uğradı.

         

        İttihatçılar, mülkün çıkarlarını mümkünün sınırları içinde korumaya çalışan son kaleyi, Abdülhamid’i bertaraf edince, seddin önündeki son direnç noktası da tasfiye edilmiş, yıkım hızlanmıştı. Set yıkılmış, en öndeki süvari kapaklanmıştı. Artık ülkenin ittihat ve terakkisi (!) için zafer alayları düzenlenebilir, hürriyet bayramları ilan edilebilirdi. Nitekim hepsi yapıldı. İstibdat bitmiş, sözüm ona hürriyet gelmişti.

         

        Yeni yetmelerin elinde imparatorluk hızla sona doğru yaklaşıyordu. Yönü ve içeriği belirsiz histerik heyecanlar, İran’dan Turan’a kadar büyük Türkistan hayalleri, bunların hepsi bu neslin sembol kavramlarıydı. Jön Türklerin İttihatçı kanadı, bu son kahraman nesli, mevcut yönetimi pasiflik ve yetersizlikle suçlarken son derece samimi duygular içindeydiler. Maatteessüf bu hareketin bütün özellikleri tipik bir davranış tarzı olarak kendinden sonra gelen bütün nesillere sirayet etti. Bir tür Oidipus kompleksiydi yaşanan. Babaya karşı yarı hürmet, yarı duygusal bir tepkiselliği barındıran ve kendi içinde sayısız çelişkiler taşıyan bir davranış tarzıydı bu. Bu damar daha sonra kendini Türkçülük, İslamcılık ve Sol ütopyacılık da dâhil olmak üzere bütün gençlik hareketlerinde devam ettirmiştir.

         

        Bunun istisnası İnkılâpçı nesildir. Bu nesil, her ne kadar Jön Türk hareketinin devamı olarak Abdülhamit karşıtlığıyla temayüz etse bile, Jön Türk hareketinden daha çok Abdülhamit’in devamı olarak görülebilir. Mülkün bekası ve dış politikadaki aşırıya kaçıyormuş gibi görünen ihtiyatlı tavır, tipik bir Abdülhamit takipçiliğidir. Yapılıp edilen her şeyde temel çizgi, daima mülkün bekası ve imkân dâhilinde kalmaktır. Söylemlerle imkânlar arasındaki mesafe hiçbir zaman kritik sınırı aşmamıştır. Ne kadar İnkılâpçı olsalar da, çareyi ütopik doktrinlerde değil, mevcut düzen içinde, realitede ararlar. Bunun en açık örneği, Panislamizm ve Pantürkizm’e karşı koydukları mesafede görülebilir. İmparatorluk kaybetmiş bir neslin sorumlu davranış tarzıdır bu.

         

        O günden bugüne Türkiye, çevresiyle barış içinde yaşamaya ve kimsenin iç işlerine karışmamaya özen göstermiştir. Tuğrul Bey’in 1055’te Bağdat’a girişinden bu yana bölgede titizlikle uygulanan bir ilkeye, taraflar arasında taraf olmama ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalan Türk devlet geleneği, Cumhuriyet Türkiye’sinde de aynen devam ettirilmiştir. Cemal Paşa’nın 1915’te Suriye’de yaptığı ayrımsız zulümler bir tarafa bırakılırsa, devletimiz gerek Sünnilerle Şiiler, gerek çok sayıda aşiret konfederasyonu arasındaki hiçbir çatışmada, hiçbir kan davasında taraf olmamıştır.

         

        Bugün de içinde bulunduğumuz coğrafya yeniden şekilleniyor. Geçen yüzyılın başında içimizdeki kavgalar ve siyasi ihtiraslar yüzünden koskoca bir imparatorluk kaybedilmişti. Bugün de ülke sonu bir türlü gelmeyecekmiş gibi görünen ihtilaflarla kan kaybediyor. Avrasya sahasında hem müttefiklerimiz hem de rakiplerimizin oyun kurma stratejilerini sağlıklı biçimde okuyamadığımız için, sadece rakiplerimizle değil müttefiklerimizle de karşı karşıya geliniyor. Suriye krizinde yaşadığımız dağınıklık bunun en temel göstergelerinden biri. Sadece o da değil tabii ki, Mısırla olan ilişkilerden Filistin sorununa, oradan Kırım, Doğu Türkistan ve Ermeni sorununa kadar birçok konuda olan biteni doğru dürüst okuyamayan bir akılla karşı karşıya olduğumuz görülüyor.

         

        Bu akıl Jön Türklerden bu yana görmeye alışık olduğumuz hesapsız heyecanlara çok benziyor. İnkılâpçı nesilde görülen eylem söylem karşıtlığının bir benzeri, bir farkla burada da kendini gösteriyor. İnkılâpçılar, Jön Türk çizgisinden gelmelerine rağmen Abdülhamid çizgisini devam ettirirken, İslamcılar Abdülhamit çizgisinden gelmelerine rağmen Jön Türk çizgisini devam ettiriyorlar. Bu durum, geleneksel Türk Dış Politikasının ihtiyatlı yaklaşımı yerine, İttihatçıların atak davranışlarına dönüşün bir işareti gibi görünüyor. O davranış bir imparatorluğa mal olmuştu. Yeni yönelim de, bölgenin hamisi olmak yerine, yeniden birlik ve beka sorunlarını önümüze getirmiş bulunuyor.

         

        O günden bugüne genç nesillerin oportünizm, işbirlikçiliği, korkaklık ve dünya sistemine teslim olmakla suçladığı ihtiyatlı dış politikadan, imkânlarla söylemlerin örtüşmediği bir dış politikaya sıçramak, ilk bakışta göz kamaştırıcı gelebilir. Bölgenin yeni hamisi, “model ülke” gibi parlak söylemler, tıpkı “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” söylemi kadar retorik değeri yüksek söylemler olarak kulağa hoş gelse de, siyasal ve ekonomik maliyet olarak önümüze konan fatura hiç de öyle gözükmüyor. Dahası, ülkemiz bu tür söylemler üzerinden bölgedeki kan davalarına karıştırılmak, Arap Kürt, Sünni Şii vs. şeklinde uzayıp giden ihtilaflarda taraf hâline getirilmek ve kendi içinde istikrarsızlığa sürüklenmek isteniyor.

         

        Hayfa ki, ne hayfa! Biz kendi kendimizi ifna ederken, coğrafyamızı ağyar şekillendiriyor.


        


        

        [1] Irak ve Suriye’deki Arap ve Kürt kardeşlerimizin mütareke yıllarında Türkiye’ye bakışıyla ilgili Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de Cumartesi günü TBMM gizli oturumunda yaptığı genel değerlendirmeye bakılabilir. Orada paşa hazretlerinin Pantürkizm ve Panislamizmle ilgili kullandığı ihtiyatlı dile de dikkat edilebilir. Bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt I, (24 Nisan 1336 [1920] -21 Şubat 1336 [1921] ), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.2–10.


Türk Yurdu Eylül 2015
Türk Yurdu Eylül 2015
Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele