Hamdullah Suphi’nin Bükreş Büyükelçiliği ve Gagauz Türklerinin Eğitimi Üzerine Çabaları

Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

        Gagauzlar, Türk dünyasının batı ucunda yaşayan Ortodoks Hristiyanlığı benimsemiş bir Türk topluluğudur.Geçmişte Romanya günümüzde Moldova sınırları içinde yaşamakta olup, bölgeye ne zaman geldikleri hakkında sağlıklı bilgilere sahip değiliz. Onların söz konusu coğrafyadaki varlıklarının tarihi arka planını, Türklerin Milattan sonraki ilk asırlardan itibaren Orta Asya’dan Karadeniz’in kuzeyine gerçekleştirdikleri göçler dönemine atfedenler olduğu gibi Türkiye Selçuklu Devleti Sultanı II. İzzeddin Keykavus ile ilişkilendirerek Selçuklular döneminde Anadolu’da yaşanan tarihi hadiselerle izah etmeye çalışanlar da vardır[1]. Adları ilk defa 1817 yılında Ruslar tarafından yapılan nüfus sayımı belgelerinde geçmektedir. Türkiye’de haklarında bilgi daha da geç bir döneme rastlamaktadır. Zira İstoyan Cansızov’un Balkan “Şîb-i Ceziresinde Türkler” adlı makalesi Gagavuzlardan bahsettiği bilinen en eski çalışmadır[2].

         

        Osmanlı Devleti’nin, Balkan savaşları sonunda Balkanların büyük bir kısmını kaybetmesi, Türkiye’nin uzunca bir süre bu topraklarda yaşayan soydaşlarıyla irtibatının kesilmesine sebep oldu. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, mirası üzerine kurulduğu Osmanlı coğrafyasında olup bitenlerle yakından ilgilenmeye başladı. Bu cümleden olarak o tarihlerde Romanya sınırları içinde yaşamakta olan Gagauz Türkleri ile temasın sağlanması ve kendileri ile yakından ilgilenilmesi, Türkiye’nin sınırlarının dışında kalan soydaşları ile yakından ilgilenme arzusunun somut bir örneğidir. Ancak bu istikametteki çalışmalara, cumhuriyetin ilanının ardından gerçekleştirilen inkılaplara paralel olarak ülke içinde yaşanan dinamik olayların yanında, Lozan Barış Antlaşması’ndan arta kalan dışa dönük meseleler yüzünden 1930’lu yıllara kadar yeterince ehemmiyet verilememişti. Nitekim Çalışmamıza konu teşkil eden Gagauzlar, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gündemine 1930 yılından itibaren gelmeye başlamıştır.

         

        Köstence Konsolosu M. Ragıp, Dışişleri bakanlığı kanalıyla başbakanlığa sunulan 14 Ekim 1930 tarihli raporunda “Romanya’nın Beserabya ve Dobruca kıtalarında, Bulgaristan’ın Varna Sancağında(Gagauz) denilen küçük bir kısım halk vardır ki ana dili Türkçe, mezhebi de Hristiyan Ortodokstur. Dobruca’dakiler ekseriyetle Kavarna, Balçık, Kokarca ve Yenice köylerinde sakindirler; esasında hepsi Dobruca’da otururken Beserabya’nın Bucak kısmı Rus istilasına uğradığı vakit, Nogay Türklerinden boşalan araziye Dobruca’dan sayıca pek çok Gagauzlarla Bulgarlar giderek orada kalmışlardır. Dobruca’nın Mangalya sahillerinden itibaren Varna sahillerine kadar Gagauzlar öbek öbek yayılmıştır. Burgaz tarafında da pek az bir kısım var ise de tamamıyla Rumlaşmış, kendisini unutmuştur. Bugün kendisini Rum ırkına mensup bilmektedir. Beserabya’dakiler dahi kendilerini İslav gibi tanımakta ve Türk Devleti’nin bu kıtayı teshiri üzerine kendi İslav dilini bırakarak Türk dilini almış olduklarını zannetmektedirler. Öz aileleri içinde söyledikleri dil, Deli-Orman Türk lehçesidir[3]  şeklindeki ifadeleri ile bölgede Gagauzların yaşadıkları yerler, dilleri, adetleri, inançlar gibi birçok konuda bilgi veriyordu. Bu rapordan takriben iki yıl sonra Varna Konsolosu da bölgede Gagauzların yaşadığına dair bir rapor tanzim ederek Ankara’ya göndermiştir.

         

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Gagauzlara ilgisi, Hamdullah Suphi’nin 20 Mayıs 1931 tarihinde Bükreş’e elçi olarak atanmasının ardından onun gayretleriyle daha da artmıştır. Onun Bükreş elçiliği faaliyetlerine geçmeden önceki hayatından bazı kesitler kısaca şöyledir: Hamdullah Suphi Bey, 1885 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Dedesi ve babası Osmanlı Devleti’nin en eski Maarif Nazırlarındandır. Böyle bir aile ortamında dünyaya gelen Hamdullah Suphi, çalışkanlığı, zekâsı ve yeteneği sayesinde kendini geleceğe çok iyi hazırlama fırsatı bulmuştur. Öğrenimini tamamladıktan sonra o kalemiyle ve kelamıyla temayüz etmeye başlamıştır. Zaten kültürel yönden çok köklü bir aile ortamında yetiştiğinden şiir ve edebiyat onun hayatının tabii bir parçası olmuştur. Evvela şiirleriyle sonra da yazılarıyla zamanın gazetelerinde ve dergilerinde yazmaya başlamıştır. Daha sonra da önemli edebi simalarla birlikte neşriyatını gerçekleştirdikleri yayın organları ile zamanın Osmanlı entelektüel ortamına çok önemli katkılar sağlamıştır.

         

        1905 yılında başlayan ve kısa süren Reji İdaresindeki memuriyetinin ardından 1908’de öğretmenlik mesleği ile maarif teşkilatındaki hizmetlerine başlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Devleti’nin çok hareketli geçen siyasi serüveninde yaşanan sıkıntılı olaylara yakından şahit olmuştur. Daha kuruluşundan itibaren içinde olduğu Türk Ocağı, hayatının sonraki safhasında en önemli faaliyet alanlarından biri olacaktır. Gönül verdiği Türk milliyetçiliği davası ruhuna öyle işlemiş, kendisiyle öylesine özdeşleşmiş olmalı ki, bu ruh halinin ve sahip olduğu yeteneğin yanında engin birikimiyle şair ve yazarlığına ilave olarak kendini diğer hususlardan daha fazla öne çıkaracak olan “Hitabet” yeteneğini ortaya koymasına vesile olmuştur. Nihayet o, bu yönüyle Ömer Naci’den sonra yalnız Türkiye’de değil bütün Türk dünyasında ünü gittikçe yayılan bir “Milli Hatip” hüviyeti kazanmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı’nın hengâmeli ortamında 1917 yılında Ayşe Saide Hanım’la evlenmiştir. Savaştan sonra Milli Mücadele’nin hazırlık sürecinde var gücüyle yer almış, yeni Türk devletinin teşkilatlanmasına katkı sağlamış ve 14 Aralık 1920’de Maarif Vekili olmuştur. Milli şair Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal marşımız onun bakanlığı döneminde gösterdiği gayretle Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilerek milli marş haline gelmiştir[4]. Hızla gerçekleşen inkılaplara paralel olarak teşkilatlanan yeni Türk devletinin ilerleyen yıllarında Hamdullah Suphi’yi derinden yaralayan gelişme, 10 Nisan 1931’de Türk Ocaklarının kapatılması kararı olmuştur[5]. Bu karar üzerine o derin bir teessüre sürüklenmiş, kendi mantık çerçevesinde bu meseleyi izah etmekte oldukça zorlanmıştır. 

         

        Hamdullah Suphi Bey, genel başkanlığını yürüttüğü Türk Ocaklarının kapatılmasından sonra içinde bulunduğu derin üzüntünün etkisine rağmen kendisine teklif edilen Kahire, Belgrat ya da Bükreş elçiliklerinden biri arasında tercihan Bükreş elçiliği görevini istemiştir. Onun bu tercihinde Romanya’da yaşadıklarını bildiği Müslüman-Hristiyan Türklere hizmet etme arzusu birinci derecede rol oynamıştır[6].

         

        Hamdullah Suphi Romanya’ya geldikten sonra Ankara’ya gönderdiği 18 Ocak 1932 tarihli ilk raporunda: Beserabya ile Dobruca, Bulgaristan ve Doğu Trakya’da yaşayan “Gagauz” isminde ana dilleri Türkçe olan bir halk vardır. Bunlardan Doğu Trakya’da yaşayanlar, Hacı Adil Bey’in Edirne Valiliği esnasında Bulgaristan’a göçe zorlanmıştır bilgisini vermiştir. Raporunun devamında onların her haliyle Türk olduklarını vurgularken, şimdiye kadar farkında olmadan dillerini ve kimliklerini muhafaza eden bu Türk topluluğunun zorunlu olarak Bulgar ve Romen okullarına devam etmek durumunda olduklarını belirtmiştir. Bu durumu göz önünde bulundurarak XX. asrın değişen şartlarında maruz kalacakları kültürel baskılardan dolayı kimliklerini ve dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklarına dikkat çekmiştir. Belirttiği gerekçelerle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin buradaki soydaşlarıyla daha yakından ve daha yoğun bir şekilde ilgilenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Raporunun devamında Gagauzlar için yapılması gereken işler hususunda bunlarla da yetinmeyen Hamdullah Suphi, onların tam bir hayat serbestîsi içinde Türkiye’ye davet edilerek iskân edilmeleri gerektiğinin altını çizmiştir[7].

         

        Hamdullah Suphi’nin ilgili raporunda Ortodoks Hristiyan olan Gagauz Türkleri için Anadolu’da bir emaret tahsis edilmesi çabasının gerçekleştiği tarihlerde, Yunanistan’la “etabili” meselesini çözen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, nüfus mübadelesi çerçevesinde Anadolu’dan binlerce Ortodoks Hristiyan Karaman Türk’ünü mecburi göçe tabi tutmasının nasıl bir ironi oluşturduğunu anlamak zor olmasa gerek.

         

        Oldukça samimi duygularla geldiği Romanya’da aynı içtenlikle çalışmalarına başlayan Hamdullah Suphi Bey’in çabaları kısa sürede sonuç vermeye başladı. Zira bu çabalar sonucu Ekim 1933’te Türkiye Cumhuriyeti başbakanının bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyaret sonunda Romanya ile Türkiye arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaşma Antlaşması imzalanmıştır. Ayrıca büyükelçiliğin başbakanın onuruna verdiği yemekte, Romanya Genel Kurmay Başkanı General Antonesku’nun, Türk Başbakanına yapmış olduğu bir açıklama şu mealdedir: Büyükelçinin ülkemize teşriflerine kadar Bulgar olarak bildiğimiz Gagauzların Türk olduğunu onun sayesinde öğrendik. Bulgarlarla aralarındaki husumetten dolayı o zamana kadar farklı davranılan Gagauzlara bundan sonra daha farklı davranılmaya başlanmıştır. Zira bu gelişmelerin ardından Romanya Genel Kurmay başkanı tüm askeri birliklere ve askeri okullara tamim göndererek Türk asıllı olan Gagauzlara da Müslüman Türklere olduğu gibi iyi davranılması gerektiğini bildirmiştir. Ayrıca benzer bir yolu Romanya Eğitim Bakanlığı da takip etmiştir. Ülkedeki eğitimle ilgili bütün idarecilere Gagauzların Türk olduğu gerçeğinden hareketle onların çocuklarının Bulgar okullarına gönderilmemesi hususu bir yazılı emirle bildirilmiştir.

         

        Türkiye ile Romanya hükümetleri arasında yaşanan bu iyi ilişkilerin oluşturduğu atmosferi her yönüyle çok iyi değerlendiren Hamdullah Suphi Bey, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında bu topraklarda şehit düşen Türk askerlerinin anısına Bükreş’te bir toplu Türk şehitliğinin oluşturulmasını sağlamıştır[8].

         

        Hamdullah Suphi Bey, sahip olduğu kültürel birikimi ve hitabet yeteneği sayesinde diplomasinin nezaket kurallarına azami derecede titizlik göstererek Romanya yöneticilerinin güvenini kazanmıştır. Bu güven doğrultusunda ihtiyaç duyulduğunda fikri alınmak üzere ana kraliçe Elena tarafından bizzat saraya çağrıldığı bilinmektedir. Ayrıca oluşturduğu güven ortamı iki ülke Dışişleri Bakanları N. Nitulescu ile Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı birbirlerine fazlasıyla yaklaştırmış, Romen diplomatlarla, Türk diplomatlar arasında samimi dostluklar kurulmasına vesile olmuştur[9]

         

        Hamdullah Suphi Bey’in Bükreş elçiliği görevi sırasında yaptığı hizmetler arasında şüphesiz daha kalıcı olanı Gagauzların eğitimi için başlattığı çabalardır. Elçilik görevinin ilk aylarından itibaren Gagauzların yaşadığı Dobruca’da ve Beserabya’daki köylerin ve kasabaların tamamını dolaşmış[10]; onların dillerini kültürlerini ve hayat tarzlarını yerinde incelemiş, gördüklerini tanzim ettiği raporlar vasıtasıyla Ankara’ya bildirmiştir. Özellikle Kişinev’de yaşayan Gagauz asıllı Mihail Çakır’la tanışarak onun Gagauzlar hakkındaki bilimsel çalışmalarında bu topluluğun Türk asıllı olduğuna dair tezlerinin öneminden Türk idarecilerini haberdar etmiştir[11].

         

        Hamdullah Suphi, gezilerinin hemen ardından sayıları 40’a varan kabiliyetli Gagauz gencini, orta ve yüksek okullarda öğrenim görmek üzere Türkiye’ye göndermiştir[12]. Hablemitoğlu zamanla Türkiye’ye gönderilen öğrenci sayısının 200’ü geçtiğini belirtmektedir[13]. Türkiye’de Hamdullah Suphi’nin delaletiyle öğrenim gören Gagauz gençlerinden biri olan Özdemir Çobanoğlu, 7 Aralık 1937’de Türkiye’ye geldiğini, Kendisi için bu kararın İslam Arap komutanı Tarık Bin Ziyad’ın Afrika’dan Avrupa’ya yani İspanya’ya geçişinde gemilerini yakarak geri dönüşü aklından tamamen silmesine benzetmektedir. Zira kendisi de bir daha geri dönmeyi hiç düşünmediğini bu kuvvetli benzetmeyle perçinlemiştir[14]. Ancak bu durumun Türkiye’ye öğrenim görmek üzere gelen bütün Gagauz gençleri için geçerli olmadığını yine Çobanoğlu’nun şu ifadelerinden anlıyoruz: “1937 yılı Aralık ayında Acıbadem’deki Muallim Mektebindeyiz ve hepsi Anadolu’nun muhtelif bölgelerinden gelmiş ve yatılı olmuş gençlerle tanışmaya ve anlaşmaya çalışıyordum. Tabii ki benden başka Gagauz gençleri de vardı. Ama içlerinde benim kadar idealist olanı yok gibiydi. Zira kolay uyum sağlayamayanlar da vardı. Doğal olarak bu kişiler zamanla geri dönmek zorunda kalmışlardı…”[15].

         

        Çobanoğlu, iki yıllık öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak orada hizmet vermek üzere 1939 yazında memleketine dönmüştür. Lakin II. Dünya Savaşı şartlarının iyice belirdiği bu topraklarda hizmet adına bir şeyler yapmanın imkânsızlığını anlayınca Türkiye’ye geri dönmüştür[16]. Önce Hukuk Fakültesinde başladığı yüksek öğrenimine Hamdullah Suphi’nin doğrudan dahli üzerine kendisi gibi bir Gagauz öğrenci olan Turgut Kargalık ile birlikte Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde devam etmiştir[17].

         

        Ayrıca Gagauz gençlerinin kendi yaşadıkları yerlerde de Türk kültürü ekseninde eğitim-öğretim görmeleri için çok kıymetli bir çaba başlatmıştır. Başlangıçta, Dobruca bölgesinde Mecidiye Kasabası’nda faaliyetlerini sürdüren tek yüksek okul olan Müslüman Semineri Medresesi’nden yararlanma yoluna gitti. Buraya bir ziyaret gerçekleştirerek öğretmen ve öğrencilerle görüştü. Burada okutulan dersleri ve okulun eğitim-öğretim müfredatını inceledi. Bükreş’e döndükten kısa bir süre sonra Romen Milli Eğitim Bakanlığından Seminer Müdürlüğü’ne gelen bir yazıda, Arapça okutulan dini kitapların Türkçe okutulması, Arap harfleri yerine yeni Türk harflerinin kabul edilmesi, sarık ve cüppe yerine ceket ve pantolon ile öğrenci şapkası giydirilmesi emrediliyordu. Bunların dışında ayrıca müfredatta da genel tarih, özel Romen tarihi ile birlikte Türk tarihinin konulmasını bildiriyordu. Mecidiye Kasabası’ndaki Müslüman Semineri adlı kurum bunları aynen uyguladı. Yine Öğrencilerin isteği ve Tanrıöver’in delaletiyle Seminer müfredatına Fransızca dersi de kondu[18].

         

        Tanrıöver, eğitim-öğretim faaliyetlerine Gagauz papazları ve aydınları ile yaptığı müzakerelerle devam etti. Bu müzakerelere paralel olarak Romen hükümetine yaptığı müracaatlar sonucunda Gagauzların yaşadığı tam 26 köy ve kasabaya Türkçe öğretim yapan okul açtırdı. Bu okullara Dobruca Türklerinden ve Mecidiye Müslüman Semineri mezunlarından öğretmen tayin ettirdi[19]. Ayrıca Türkiye'den de 80 ilkokul öğretmeni getirtmiştir. Bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı Gagauzların ifadelerine göre, Romence ve Rusça bilen bu öğretmenler, II. Dünya Savaşı'nın başına kadar bölgede görev yapmışlar, bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye'ye dönerken, bazıları "görevleri henüz bitmediği" gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmiştir. Ancak, Sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı "Türk Casusu" suçlaması ile 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya'daki toplama kamplarına gönderilmişlerdir. Stalin'in ölümünden sonra Kruşçev tarafından çıkarılan af sonucu Gagauz Yeri'ne sadece Ali Kantarelli adlı öğretmen dönebilmiştir. Ölünceye kadar Gagauzlara kılavuzluk etmeyi sürdürmüş; çevresindekilere Türkçe öğretmiş, Türklük bilincini diri tutmaya var gücüyle çaba sarf etmiştir. Üç çocuğuyla dul kalan bir Gagauz kadınıyla evlenen Kantarelli, onları her Pazar Kiliseye götürmeyi ihmal etmediği gibi, evine döndükten sonra mensubu olduğu İslam dininin gereklerini de titizlikle yerine getirmeye özen göstermiştir[20].

         

        Hamdullah Suphi Bey’in gayret ve çabalarıyla öğrenim görmek üzere Türkiye’ye getirilen Gagauz gençlerinden az sayıda da olsa uyum sağlamakta zorluk çekerek kısa bir süre sonra kendi memleketlerine dönenler olduğu gibi, öğrenimlerini tamamladıktan sonra ortaya çıkan II. Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileriyle hayatlarının kalan kısmına Türkiye’de devam edenler daha çoğunlukta olmuştur. Türkiye’de kalanlardan bazılarının adlarını ve yaptıkları işleri şöyle tespit etmek mümkündür:

         

        Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) Kongazlı, Tarih Öğretmeni olarak görev yaptı.

        Prof. Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf) Komratlı, Ege üniversitesi Rektör Yardımcısı, Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi olarak görev yaptı.

        Mete Kargalık (Dimitri Kargalık) Komratlı, Fransızca öğretmenliği yaptı.

        Prof. Dr. Osman İkizli (Anatoli İkizli) Kubeyli, İTÜ’de öğretim üyesi olarak çalıştı.

        Selma Sakallık (Ksenya Sakallık) Kubeyli, Öğretmenlik yapmıştır.

        Prof. Dr. Selma Öztürk (İrina Bulgar) Vulkaneştili, İTÜ’de Matematik profesörü olarak görev yapmıştır.

        Op. Dr. Erol Biricik (Mina Vasilioğlu) Komratlı, Tıp doktoru olarak görev yapmıştır.

        Deniz Kapsız (Lidya Kapsız) Kirsovalı, Öğretmen olarak görev yapmıştır.

        Ergin Mutaf (Evgeni Mutaf) Komratlı, İnşaat Mühendisi olarak çalışmıştır.

        İskender Akkerman (Aleksandr Draganof) Satılık Haci Köylü, Veteriner olarak çalışmıştır.

        Dr. Güngör Karel (Georgi Volontir) Kubeyli, Ziraat Mühendisi olarak çalışmıştır.

        Prof.Dr. Rüstem Aksel (Leonid Gagauz) Kubeyli, Kanada-Edmonton'da Ziraatçı olarak öğretim üyeliği yapmıştır.

        Orhan Bucak (Tulba Meti) Kongazlı, Fransızca Öğretmeni olarak çalışmıştır.

        Aksel Alant (Simeon Terzi) Baurçili, Veteriner olarak çalışmıştır.

        Aynur Aksel (Akkulina Raynova) Kubeyli, Kanada'da Veteriner olarak çalışmıştır.

        Yusuf Sakallı (İvan Sakallı) Kubeyli, İşadamı olarak çalışmıştır.

        Veysel Arseven (Vasili Öküzçü) Baurçulu, Müzisyen ve Müzik öğretmeni olarak çalıştı.

        Turgut Kargalık Avdarmalı, Tarih öğretmeni olarak görev yaptı.

         

         

        Bu listeye saydığımız isimlerin dışında daha da isim ilave etmek mümkündür. Bu şahısların öğrenimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’de kalmaları, Gagauzlarla Türkiye arasındaki kültürel bağları ve dolayısıyla gönül bağlarını daha sağlamlaştırmıştır. Lakin 1940 yılından itibaren Sovyet kuvvetlerinin Beserabya’ya girmeleri ve savaş sonunda buraları Sovyetler Birliği’nin hâkimiyeti altına almaları üzerine bu bağlar büyük ölçüde kopmuştur[21]. Altmış yıl sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine Moldova’nın bağımsızlığını kazanması Gagauzların kimlikleri bakımından da çok önemli bir ortam doğurmuştur. Soydaşlar arasında zorla koparılan bağlar bu ilk fırsatla birlikte yeniden kurulmuş, Moldova hükümetinin Gagauzlara sağladığı özerklik bu bağların daha da geliştirilmesine fırsat vermiştir.

         

        Hamdullah Suphi Tanrıöver, kuruluşundan itibaren hayatının bir parçası olan Türk Ocaklarının 1931 yılında kapatılmasından sonra, 1931–1944 yılları arasında olmak üzere tam 13 yıl Romanya’da kalarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bükreş Büyükelçiliği vazifesini başarılı bir şekilde ifa etmiştir. Sahip olduğu bilgi ve birikimi sayesinde Türk-Romen ilişkilerine yeni ufuklar açmayı başarmıştır. Daha da önemlisi hayat felsefesinin de gereği olarak bu ülkede yaşayan Müslüman-Hristiyan Türklerle yakından ilgilenerek onların gündelik hayata dair sıkıntılarının giderilmesine çok önemli katkılar sağlamıştır. Ayrıca Romen hükümeti nezdinde yürüttüğü çalışmalarla bu ülkedeki soydaşlarımızın milli kimliklerini, dil ve kültürlerini muhafaza edebilmeleri bakımından kalıcı ve çok önemli işler başarmıştır.

         

        Hamdullah Suphi Bey, Romanya’da yaşayan Türklerin topluca Türkiye’ye muhacereti üzerinde de yoğun bir çaba sürdürmüş, ancak görevinin ilk yıllarında Türkiye’de yaşanan başka öncelikli meselelerden dolayı bu toplu göç işi gerçekleşememiş, sonraki yıllarda da II. Dünya Savaşı şartlarının yaşanmaya başlaması böyle bir faaliyete müsaade etmemiştir.

         

        Hamdullah Suphi Bey, elçilik görevini tamamlayıp Türkiye’ye döndükten sonra 1946 yılında yapılan seçimlerde C.H.P listesinden İstanbul milletvekili seçilerek siyasi hayata yeniden iştirak etmiştir. Fakat 1947 yılında gerçekleşen C.H.P. kurultayında, Halkevleri konusunda uğradığı ağır eleştiriler üzerine partiden istifa etmiştir. 1931 yılında kapatılan Türk Ocaklarının yeniden açılması istikametinde başlatılan yoğun çabanın öncüsü olmuştur. Onun öncülüğünde yürütülen çabalar sonunda Türk Ocakları, 18 yıl aradan sonra 1949 yılında, öncelikle Ankara ve İstanbul’da açılarak faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Türk Ocaklarının uzun bir aradan sonra tekrar açılmasıyla adeta yitik yavrusunu yeniden bulan Hamdullah Suphi, bundan sonraki mesaisinin büyük bir kısmını Ocak faaliyetlerine hasretmiştir. 1950 seçimleriyle birlikte siyasi yelpazedeki yeri Demokrat Parti olmuştur. 1957 yılında Demokrat Parti ile de yollarını ayırarak Hürriyet Partisi’ne geçmiştir. Bu tercih onun siyasi hayatının sonu olmuştur. Zira katıldığı Hürriyet Partisi 1957 seçimlerinde, kendisini aday gösterdiği İstanbul’da sadece on bin oy alabilmişti. Bu oy onun milletvekili seçilmesine yetmemiştir. Hamdullah Suphi Tanrıöver, ömrünün kalan kısmını inandığı Türk milliyetçiliği davasına hizmetle geçirmeye devam etmiş ve 10 Haziran 1966’da hayata gözlerini yummuştur.  

         

         


        


        

        [1] Halil İnalcık, "Dobrudja", Encydopedie İslam, C. II, Leiden 1965, s. 610;  Kemal H. Karpat, "Gagauzların Tarihi Menşei", I. Uluslararası Türk Folklor Bildirileri, C. I Genel Konular, KB Yay., Ankara 1976, s.172; Faruk Sümer, "Gagauzlann Aslı", Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 53, Mayıs 1991, s.5.


        

        [2] İstoyan Cansızov, “Balkan Şib-i Ceziresinde Türkler”, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, C. 17, İstanbul 1328.


        

        [3] Yonca Anzerlioğlu, “Bükreş Büyükelçisi Hamdullah Suphi ve Gagauz Türkleri”, Bilig, S. 39, Güz/2006.


        

        [4] Fethi Tevetoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ankara 1986, s. 11-197


        

        [5] Ocakların kapatılması süreci şöyle gerçekleşti: O zamanın âdeti üzere bir akşam Çankaya’daki toplantıya Hamdullah Suphi Bey davet ediliyor. Toplantıda Gazinin yanında bulunması mutad olan zevattan başka Celal Bayar, Sadri Maksudi, Siirt Mebusu Mahmut Bey, Reşit Galip ve Vasıf Çınar beyler de bulunuyordu. Bunlardan son ikisi eski ocaklı arkadaşlarımızdandı. Atatürk, Vasıf Bey’e söz veriyor. Vasıf, Atatürk inkılâplarından sonra Türk ocaklarına yapacak bir iş kalmadığını, ocakların vazifesini doğrudan doğruya hükümet ele aldığını binaenaleyh bu müessesenin tarihi vazifesini tamamladığını söylüyor. Celal Bayar, Sadri Maksudi ve Siirt Mebusu Mahmut Bey bu fikre itiraz ediyorlar. Hamdullah Suphi Bey söz sırası kendisine gelince; Paşam Vasıf ve Reşit Galip Bey arkadaşlarım yanılıyorlar. Bir mektebin, bir hastanenin vazifesi hiçbir zaman bitmez, yeni nesiller gelir mektep devam eder, yeni hastalar gelir hastane faaliyetlerini sürdürür… şeklinde fikrini beyan ediyor. Müzakerelerin ardından Paşa’nın da taraf olduğu “ocaklar kapansın” görüşü ağırlık kazanıyor. Durum bir rapor halinde kaleme alınıyor ve Hamdullah Suphi hariç diğer müzakereciler tarafından imzalanıyor ve Gazi Paşa’ya sunuluyor. Atatürk, Hamdullah Suphi’nin imzasını soruyor. Olmadığını öğrenince raporu yırtıp atıyor. Yeniden tanzim edilen rapor diğer katılımcılar tarafından tekrar imzalanıp sıra yeniden Hamdullah Suphi Bey’e geldiğinde iyice ağırlaşan durumdan dolayı, kendisi için çok zor olan bu imzayı atmaktan başka çare bulamıyor. Bkz. Burhanettin Develioğlu, “Hamdullah Suphi ile 55 Sene”, Türk Yurdu, C. 6, S. 2 (Hamdullah Suphi Tanrıöver Özel Sayısı), Şubat 1967, s. 16


        

        [6] Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul 1968, s. 155.


        

        [7] Anzerlioğlu, a.g.m., s. 40.


        

        [8] Adil Dağıstan, “Hamdullah Suphi’nin Romanya Büyükelçiliği ve Gagauz Türkleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XVIII, S. 54, Kasım 2002, s. 819-820, 


        

        [9] Müstecib Ülküsal, “Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Dobruca Türkleri”, Emel Dergisi, S. 35, Temmuz-Ağustos  1966, s. 36.


        

        [10] Tevetoğlu, a.g.e., s. 206-207.


        

        [11] Anzerlioğlu, a.g.m., s. 36-42.


        

        [12] Tevetoğlu, aynı yer.


        

        [13] Necip Hablemitoğlu, “Kemal’in Öğretmenleri”, Yeni Hayat, Kasım 1999, s. 26.


        

        [14] Özdemir Çobanoğlu, Anavatandan Anavatana Bir Gagauz, İstanbul 2003, s. 24-25.


        

        [15] Çobanoğlu, a.g.e., s. 27-28.


        

        [16] Aynı eser, s. 30-31.


        

        [17] Aynı eser, s. 34.


        

        [18] Ülküsal, a.g.m., s. 37-38.


        

        [19] Baydar, a.g.e., s. 157.


        

        [20] Hablemitoğlu, a.g.m., s. 26-27.


        

        [21] Stephan Bulgar, “Veysel Arseven (Vasili Öküzçü)-Müzikolog, Kompozitör”, Sabaa Yıldızı, S. 25, Komrat 2003, s. 17.


Türk Yurdu Ekim 2011
Türk Yurdu Ekim 2011
Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele