Hatay Tarihçe, Bazı Olaylarla İlgili Açıklama ve Değerlendirmeler

Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

        İlin kısa tarihi:

         

        Hatay ülkemizin en eski yerleşim bölgelerinden biri ve Türkiye’nin en güneyinde yer alan ilidir. İlin batısı Akdeniz’le, güneyi ve doğusu Suriye toprakları ile çevrilmiştir.

         

        Bölge, tarihi boyunca başta Hititler olmak üzere çeşitli milletlere ev sahipliği yapmıştır. Amik Ovası geçmiş medeniyetlerin kalıntılarını barındıran höyüklerle doludur.

         

        İlimizin iki önemli kentinden İskenderun MÖ 333 yılında, Antakya ise M.Ö 300 yılında kurulmuştur. Seleukoslar döneminde başkent olan Antakya hızla gelişmiş, büyük ve zengin bir kent olmuştur. MÖ ikinci yüzyılda Antakya’da bölgesel olimpiyatlar düzenlenmeye başlamış, bu olimpiyatlar. MS 6. yüzyılın ilk yarısına kadar sürmüştür.1

         

        Seleukosların başkenti Antakya ve çevresi MÖ 64 yılında Romalılar tarafından zapt edilir. Romalılar döneminde Kudüs’te ortaya çıkan Hristiyanlık ilk defa Antakya’da yayılır. Hz. İsa’ya inananlara “Hristiyan” adı ilk defa Antakya’da verilir, Hristiyanlığın ilk kilisesi yine Antakya’da kurulur. Bu yüzden, Antakya’nın Hristiyanlık tarihinde çok özel bir yeri vardır.2

         

        Roma döneminde İmparatorluğun doğu başkenti olan Antakya, 360 burçlu, yüksek, sağlam ve aşılması zor surlarıyla ünlüydü ve 750 bin nüfusuyla o zaman Roma ve İskenderiye’den sonraimparatorluğun 3. büyük şehriydi.  Anadolu’dan geçip Afrika, Arabistan ve Hindistan’a giden bütün anayollar ve İpek Yolu Antakya’dan geçiyor, İskenderun ve Süveydiye (Samandağ)limanları bölgenin ihracat ve ithalatında, dolayısıyla refahında büyük rol oynuyordu. Bu dönemde Antakya, zeminleri mozaiklerle süslü, gösterişli köşklerle, saray ve hamamlarla donanmış, etrafı geniş, yüksek ve muazzam surlarla çevrilmiş muhteşem bir şehirdi. Çağlayanlarıyla ünlü Defne, yani bugünküHarbiye, imparatorluğun en ünlü sayfiye merkeziydi.

         

        Muhteşem Antakya kenti zamanla depremler ve işgallerle harap duruma düştü. Özellikle 526 yılında yaşanan ve 250 ya da 300 bin kişinin öldüğü deprem, kent tarihindeki en büyük felaketlerden biriydi.3

         

          638 yılında İslam orduları tarafından zapt edilen Antakya, daha sonra 969’da Bizanslıların, 1084 yılında Anadolu Selçuklularının, 1098 yılında Haçlı ordularının eline geçti. 1268 yılında Memlüklü devleti tarafından fethedilen kent ve çevresi 1516 yılında Osmanlı idaresi altına girdi.4

         

        Osmanlı döneminde Bursa, Manisa, Ankara, Konya gibi, örnek ve tipik bir Osmanlı şehri olan Antakya, huzurlu bir yerleşim yeri, çarşıları, bedesteni ve hanlarıyla aynı zamanda canlı bir tarım, ticaret ve transit merkeziydi. Bu dönemde zeytinyağı, sabun ve ipek bölgenin en önemli ürünleriydi. Dokumacılık ve el sanatları gelişmişti.

         

        Antakya’nın bu huzurlu dönemi I. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Şehir savaş görmedi, ama savaş yılları sıkıntılarla dolu geçti. Cephelerde de şartlar hep Türk Ordusu’nun aleyhindeydi. Sonuçta 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandı. Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından, başta Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Türk komutanlarının ve idarecilerinin şiddetle direnmelerine rağmen, ordumuz silah bırakıp cepheden çekilmek zorunda kaldı.5

         

        Ordularımızın cephelerden çekilişi bir boyun eğme ya da teslimiyet değildi. Çünkü Türk ordusunun geliştirdiği yeni savunma anlayışında böyle bir yaklaşıma izin yoktu.  19. yüzyıl sonlarına kadar ordu savaşlarda yenilip çekildiğinde, halk da yerini terk edip yeni sınırların gerisine çekilirken ve çekilmeyenler katliamlarla yok edilirken, II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan Türk milliyetçiliği kavramı ile bu gelenekselleşmiş uygulama da değişime uğramıştı. Özellikle 20. yüzyıl başlarında, Osmanlı ordusu çekilirken, terk edilen yerlerde halk yerinde kalmaya, örgütler kurarak işgalci güçlere karşı direnmeye teşvik edilmiş, hatta çekilen ordunun depolarındaki silahlardan bir kısmı halka dağıtılmıştı. Güney bölgelerinden çekilme ve istiklâl mücadelesinin başlangıç günlerinde bu uygulamanın en son örneği Urfa, Antep, Kilis bölgelerinin boşaltılması ile İskenderun Sancağı olayında yaşanmış, ordu bölgeden çekilince şehir olarak ya da silahlanıp çeteler oluşturarak direnişe geçen Türk halkı bu boşluğu doldurmaya çalışmıştır.

         

        Savaşın bitiminde, Mondros Mütarekesi’nin imzalanışından 15 gün sonra bu topraklar galip devletler tarafından ilk işgal edilen yer oldu.(İskenderun, 14.11.1918). İşgalci düşmana ilk kurşun 19 Aralık 1918’de Dörtyol’da atıldı.6

         

        Önce İngiliz ve Fransızlarca birlikte işgal edilen ve “İskenderun Sancağı” adı verilen bölge, 1919 yılında Fransızların kontrolüne geçti. Kuseyr (Altınözü), Ordu (Yayladağı) ve Amik bölgelerinde Türk çeteleri işgalci güçlerle amansız bir mücadeleye girişti. Bu mücadeleye ve Mustafa Kemal Paşa’nın çabalarına rağmen bölge, 1921 yılında Türkiye ile işgalci Fransa arasında imzalanan Ankara İtilafnamesi ile sınırlarımız dışında ve Suriye içinde kaldı.7

         

        Ama İtilafname ile özerk bir bölge haline getirilen Sancak’ta yaşayan Türklerin kültürel gelişme hakları da korundu. Bu sayede Antakya Lisesi’nde eğitim-öğretim Türkçe devam etti.

         

        İşgale karşı sürdürdüğü mücadeleye rağmen Türkiye sınırları dışında kalan Antakya, İskenderun ve havalisinde Türkiye önce Türklerin göç yoluyla bölgeyi terk etmeleri önlenmiş, daha sonra örgütlenmelerine yardımcı olunarak kurtuluş mücadelesinin temelleri daha o zamandan atılmıştır. Bu öz Türk bölgesi Türkiye sınırları dışında kalmış, ama M. Kemal Paşa bu bölgeden asla vazgeçmemişti. 15 Mart 1923 yılında ziyaret ettiği Adana’da “Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde esir kalamaz” diyerek bölge halkına kurtuluş vaat etti. İşgal idaresince İskenderun Sancağı adı verilen bölge ile sonraki yıllarda sürekli olarak ve yakından ilgilendi.

         

        1926 yılında İskenderun Sancağı’nın bağımsızlık girişimi yarıda kaldı. Ama aynı yılın ortalarında Antakya’da Türkler lehine bir gelişme sağlandı ve Genç Spor Kulübü kuruldu. Bu kulüp her yönüyle gençler için bir okul görevi yaptı.8

         

        1928 yılında Sancak’ın ilk Türkçe dergisi ve Türklerin nâşir-i efkârı olan Yeni Mecmua yayımlanmaya başladı.9

         

        Yine 1928 yılında Antakya’daki Türkler, işgal altında yaşamalarına, eğitim kurumlarında ve günlük hayatta eski harfleri kullanmak zorunda olmalarına rağmen Türkiye ile birlikte yeni Türk alfabesini öğrenmeye başladılar, bu amaçla halka yönelik, yeni harflerle Türkçe okuma-yazma kursları açtılar.10

         

        Aynı yıl Türkiye’ye paralel olarak Antakya’da da yeni harflerle okuma yazma kursları açıldı. Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü olan ve o yıl Dörtyol’a gelen Hasan Rıza Bey (Soyak), orada Fransızlar tarafından mahkûm edildiği için memleketine gidemeyen Karamürselzade Tayfur Bey (Sökmen) ile tanıştı, İskenderun Sancağı Türklerinin dertlerini anlattı ve bu hususun Mustafa Kemal Paşa’ya iletilmesini, kendileriyle ilgilenilmesini istedi. Konunun Cumhurreisi Mustafa Kemal Paşa’ya intikali kurtuluş sürecinin başlangıcı oldu.11

         

        1933 yılında, Cumhuriyet’in onuncu yılı Sancak’taki Türkler tarafından da kutlandı.12

         

        1934 yılı Sancak’ta yaşayan Türkler için adeta şapka yılı oldu ve Türkiye yanlılarının alâmet-i fârikası şapka oldu. 1936 yılında, o sırada Türkiye’nin en önemli konularından biri olan Boğazlar meselesi uluslararası bir antlaşma ile çözümlendi, Boğazlar Türkiye’nin kontrolüne geçti. Türkiye artık İskenderun Sancağı konusuyla ilgilenebilirdi.

         

        Çok geçmeden, 1936 yılının Eylül ayında, Fransız Mandası altında bulunan Suriye’nin bağımsızlığı konusu gündeme geldi. Suriye’nin bu konudaki girişimlerini gerekçe gösteren Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini -talep etti.. Bu arada Atatürk, Büyük Millet Meclisi kürsüsünden, Sancak meselesine verdiği önemi bütün dünyaya ilan etti. Ertesi gün de bu bölgeye “Hatay” adını verdi ve “Şahsi meselemdir” dediği Hatay uğrunda - gece gündüz çalıştı. Ocak 1937 başlarında Sancak için güneye doğru bir yolculuğa çıkması bölgede büyük yankı uyandırdı.  Milletler Cemiyeti’nde cereyan eden görüşmeler sonucunda 27 Ocak 1937’de Hatay’a bağımsızlık verilmesi kabul edildi. Bu arada Hatay Millet Meclisi için yapılacak seçimler konusunda çıkarılan güçlükler yüzünden, ağır hasta olduğu halde Mayıs 1938’de Mersin’e ve Adana’ya gidip askeri birliklere geçit resmi yaptırdı, Türkiye’nin istekleri kabul edilmeden oradan ayrılmadı. Seçimlerde huzursuzluk ve asayişsizliğin ardı arkası kesilmediğinden, Türkiye ile Fransa’nın anlaşmaları sonucunda 5 Temmuz 1938’de bir Türk Alayı, Fransız askerleri ile birlikte seçim güvenliğini sağlamak üzere Hatay’a girdi. Nihayet Hatay seçimleri yapıldı ve 2 Eylül 1938’de burada Hatay Devleti adıyla bir Türk Devleti kuruldu.13

         

        Hatay Devleti Atatürk’ün son ve eşsiz zaferi, milletine son armağanıydı. Bu devlet 10 ay sürdü. Bu süre içinde Meclis ve hükümet düzenli olarak çalıştı, Ekim ayında gümrükler devralındı, sınırlar Suriye’ye kapatılarak gümrük karakolları kuruldu. Şubat 1939’da Türkiye Cumhuriyeti Kanunları “resepsiyon” yöntemine göre Hatay kanunları olarak kabul edildi.14

         

        Mart ayında Türk parası Hatay’ın da parası olarak kabul edildi. 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında, mandaterlikten kaynaklanan bazı hakların tümüyle ve kesin olarak Türkiye’ye devrine ilişkin bir anlaşma imzalandı.15 Bunun ardından Hatay Millet Meclisi 29 Haziran 1939’da oybirliğiyle kendi varlığına son vererek Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı aldı.16

         

        23 Temmuz 1939’da, halkın coşkun sevgi gösterileri arasında,  Hatay 63. il olarak kayıtsız şartsız anavatana katılarak milletiyle tekrar kucaklaştı.17

         

        Hatay, o günden bu yana farklı dinlere, inançlara mensup, ama aynı kültürü paylaşan, birbirine kopmaz sevgi bağlarıyla bağlanmış bir halkın huzur ve dayanışma içinde yaşadıkları örnek bir yerdir.

         

         

                    Hatay’ın Tarihçesi ile İlgili Bazı Açıklamalar ve Değerlendirmeler

         

         

        1. Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Antakya ve Çevresinde Propaganda Faaliyetleri ve Cemal Paşa’nın Bir Beyannamesi

         

        Birinci Dünya Savaşı yıllarında Antakya savaş yüzü görmedi. Fakat cephe bölgelerinden dönen askerler, asker kaçakları, savaş bölgelerinden gelen yaralılar, göçmenler burada konaklıyor, çaresizlik yüzünden uzun süre kaldıklarından açlık ve sefalet çekiyorlardı.

         

        İşte bu tablo ortaya çıkmadan önce İngiltere, Kanal harbinin hemen ardından Kahire sokaklarında esirlerimizi halka teşhir etmesi bir yana, Mısır’da ve Suriye’de ordumuzu küçültücü propagandalara girişmiş, savaşın etki ve 4. Ordu’nun yetki alanına giren Antakya, İskenderun, Belen ve havalisinde gerek bazı Suriyeli Arap memurlar, gerekse İngilizler halk arasında moral bozucu müthiş bir propaganda faaliyeti başlatmışlardı: Bu propagandalara göre İngilizler, Kanal harbinde Osmanlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmış, büyük bir kısmı yok edilmiş, kalanlar da aç ve perişan bir haldedir. Bu yüzden bölgeyi savunacak asker kalmamıştır. Bölgedeki bütün şehirler kısa sürede İngiliz işgali altına girecektir...

         

        O dönemde Antakya, konumu itibariyle haberlerin Osmanlı coğrafyasına en çabuk yayıldığı bir yerdi. Her haber Antakya’ya ulaşır ulaşmaz ajanlar ve işbirlikçiler vasıtasıyla hemen çevre şehirlerde de duyuluyordu. Bu propagandaların önü alınamayınca halkın morali bozuldu, bir panik havası yaşandı. Bunun üzerine idareciler durumu hemen Halep Vilayetine ve 4. Ordu Komutanlığına bildirdiler. Bir süre sonra, 4. Ordu bölgesindeki tüm halka ilan edilmek ve bu durumu önlemek üzere, 16 Şubat 330/1 Mart 1915 tarihinde halkın maneviyatını yükseltmeyi hedefleyen ve cephedeki durumu özetleyen bir beyanname yayımlandı. Beyanname Antakya’da halka okunarak tebliğ, ayrıca Hükümet Konağı’na asılmak suretiyle de ilan edildi, halktan propagandalara ve propagandacılara karşı uyanık bulunulması istendi.18 Aslı arşivimizde bulunan bu beyannamenin metni şöyleydi:

         

        Kudüs Ordu Karargâhından

              16 Şubat Sene 330

        SURİYE AHALİSİNE BEYANNAME

         

         

                    Mısır seferinin fatihası olmak üzere kuvâ-yı umumiye-i mürettebenin bir kısmıyle geçen ay kanala karşı icra ve takib edilen ve maksad itibariyle muvaffakıyet-i kâmile ile neticelenen keşif taarruzu hakkında efvâh-ı nâsda hilâf-ı hakikat bir takım rivayetler cereyan eylediğini işidiyorum. Dördüncü Ordu-yı Osmani’nin işbu keşf-i taarruzîde istihsal eylediği netâyice göre ikmâl-i istihzârat ve tahşidat ile meşgul olduğu şu sırada ordunun istinadgâhı olan milletin feth ve nusrete itimad-ı hayatından başka hiçbir his ile mütehassis olmamalarını arzu ederim.

         

                    Mısırdaki İngiliz kumandanlarının imal etmek istedikleri perde-i itiraz yavaş yavaş sıyrılmağa başladığı için düşmanlarımızın da itirafa başladıkları üzere birinci kanal hücumu Osmanlı silahları içün mûcib-i iftihar bir vak’a teşkil eder. Arab hamâseti bu muharebede tarihî necabetini bir kere daha isbat etti.

         

        Dün kanal sularında akan Arab kanı, yarın Mısır’ın kalbgâhını teshir edecek, dün kanalın öbür tarafında işidilen (Allah Allah) sesleri yarın inşallah Kahire’de İslâm’ın fetih ve nusretini ilan edecekdir. Herkes emin olmalıdır ki Mısır seferine müstaiynen bitevfîka teâlâ bu  (Allah Allah) seslerinin işidildiği noktadan devam edeceğim.

         

                    Birinci Kanal hücumu esnasındaki bütün zayiat mikdarı şudur:

         

        14 zabit şehid, 18 zabit mecruh, 18 zabit gaib; 109 nefer şehid, 296 nefer mecruh, 445 nefer gaib.

         

                    Gaib olan zabitan ve efrad kanalı ateş altında tombazlarla geçüb karşı sahilde süngü hücumu yapan kahramanlardır ki, bir kısmının süngüleri kırıldıktan veya kurşunları tükendikten sonra düşman tarafından esir edilmiş olması pek muhtemeldir. Fakat bu netice-i mûcibşen ve ârâ olan bie esaret değil, belki mûcib-i şeref ve itibar olan bir netice-i zaruriyedir. Şimdi kumandam altındaki Ordû-yı Hümayun, Kanal hareket-i kat’iyesi içün vasi’ mikyasda tedabir ile meşguldür.

         

                    Şimdi bütün Suriye ahalisinden ruhlarında iman-ı zafer, kalblerinde itimad ve kuvvet-i meshun olduğu halde emniyet ve sükûn ile hâdisât-ı karîbeye intizâr etmelerini taleb ederim.  Bu hiss-i itimad ve emniyeti zerre kadar haleldar edecek şayiaları tasni’ edecek bazı bed-hevâhân eğer Suriye’nin muhît-i safvetinde bulunursa derhal kanunun eşedd darîbesiyle tecziye edeceğimi açıkça beyan eylerim.

         

Dördüncü Ordû-yı Hümayun

Kumandanı ve Harbiye Nazırı

Ahmed Cemal

 

        Bu dönemde İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partisi taraftarları arasındaki çekişmeler Antakya’da da yaşanıyordu. Antakya’da 1914 yılında ayrıca Türk Ocağı da kurulmuştu.19 İttihat ve Terakki Partisi idarede tek yetkili merci, Türk Ocağı aydın ve nüfuzlu ailelerden birçok gencin toplandığı bir yer idi.

         

         

        2. Musa Dağı’nda Ermeni İsyanı, Antakya’da Siyasi Çekişmeler ve Sosyal Yapı

         

        Bundan bir yıl sonra İskenderun Körfezi’ne çıkarma ihtimali doğunca bu defa aynı güçler Musa Dağı bölgesindeki Ermenilere el atmış, propaganda ve birebir çalışmalarla onları isyana hazırlamışlar, fakat Körfez çıkarmasından vazgeçip Çanakkale’ye karar verince Ermenileri ortada bırakmışlardır. İsyana her yönden hazır hale gelen ve silahlanan Ermeniler her şeye rağmen isyan ederek dağa çıkmışlardır. Temmuz 1915 sonlarından Eylül ayı başlarına kadar devam eden isyan sırasında askerle çatışma ya da açlık,  hastalık yüzünden yüzlerce Ermeni hayatını kaybetmiş, nihayet kendilerini dağın arka tarafına yanaşan Fransız gemileri alıp götürmüştür.20

         

        Bu olaylar sırasında İttihatçılarla İtilafçıların çekişmeleri devletin ve milletin zararına olmuştur. Bu da yetmiyormuş gibi, Arap bölgelerinden gelen memurlar halka kötü davranarak, işlerini zorlaştırarak sıkıntılar yüzünden zaten devlete küskün hale gelen halkın devletten iyice soğumaları için ellerlinden geleni yapmışlardır. Bu davranış,  İstanbul’da, Şam’da, Kahire’de kurulan Arap cemiyetlerinin devlete karşı izledikleri bilinçli politikanın bir parçasıydı.21

         

        Savaş yıllarında kıtlık ve sıkıntılar yüzünden buğday aşırı değer kazanırken Antakya’nın servet kaynağı olan ipek para etmez olmuş, pek çok zengin servetini kaybederken, toprak sahipleri zenginleşmeye başlamıştı. Şehirde fakir halkın durumu kötüleşip sefalete dönüşmüştü. Her gün açlık ve hastalık yüzünden birkaç kişi ölüyor, cesetleri tombul denen iki tekerlekli öküz arabalarıyla mezarlığa götürülüyordu.22

         

         

        3. Antakya, İskenderun ve Havalisinde İşgal Güçlerine Karşı Koyan Kuvâ-yı Milliye Çetelerinin Mücadelesi ve Önemi: 

         

        Antakya, İskenderun ve havalisinin 14 Kasım 1918’den itibaren işgal edilmesinden sonra ilk direnişlerin burada başladığına ve Millî Mücadelenin ilk kurşununun burada atıldığına değinmiştik. Dörtyol, Kuseyr, Amik ve Antakya bölgelerinde kurulan çeteler işgalin belirsizlik günlerinde ülkenin sahipsiz olmadığını göstermiş, gerek Ermeni gerekse Arap saldırılarına karşı yıldırıcı bir güç olarak görev yapmıştır. Fransızlar sayı ve teknik yönden üstünlüklerine rağmen çetelerle başa çıkamamışlar, onlara karşı sürdürülen mücadelede daha büyük birlikler ve ağır silahlar kullanmak zorunda kalmışlardır. Çukurova ve Maraş bölgelerinde cephe gerisinden gelen bu baskı Fransızların kuzeye daha çok asker göndermesini engelleyerek yayılmalarını ve yörede tam hâkimiyet kurmalarını engelliyor, Antakya, İskenderun ve havalisini işgalciler için adeta bir iğneli beşik haline getiriyordu. Bunun yanında, Çukurova ve Maraş cephelerindeki savaş, Fransızların Suriye’de de tam bir hâkimiyet kurmalarını da güçleştiriyor, bölgede daha çok sayıda asker bulundurmak zorunda kalıyorlardı. Bu durumun Fransızların Türkiye ile görüşmeye yanaşmasında ve bir itilafname imzalanmasında göz ardı edilemeyecek kadar büyük etkisi olmuştu. Tabii ki çetelerin başarılarında Türk Ordusu’nun sağladığı desteğin rolü çok büyüktü.

         

         

        Bu mücadele bütün şiddetiyle 22 Temmuz 1921’e kadar devam etti, o tarihte Ankara’da Fransızlarla görüşmelerin başladığı gerekçesiyle Maraş’tan gelen emir gereği sona erdirildi, çeteler Anadolu’ya çekildi.23 20 Ekim 1921’de Türkiye ile Fransa arasında Ankara İtilafnamesi imzalandı.

         

        Ama ondan sonra bu çetelerin ne adı anıldı, ne de bir madalya verildi. (Dörtyol çeteleri hariç).  Cumhuriyet tarihi ve İnkılap Tarihi kitaplarında Güney Cephesi başlığı altında Hatay’ın mücadelesine yer verilmedi. Yani Atatürk’ün deyimiyle, yazanlar, yapanlara sadık kalmadı!

         

         

        4. Atatürk’ün Adana Gezisinin Perde Arkası ve “Kırk Asırlık Türk Yurdu” Sözünün Hikâyesi:

         

        Lozan’da barış görüşmeleri devam ederken Müttefikler, Türk Heyeti Başkanı İsmet Paşa’yı Sevr anlaşmasından farkı olmayan bir barış anlaşmasını imzalamaya zorlayarak adeta tehdit etmişlerdi. Bu yetmiyormuş gibi Anadolu’nun güneyinde, Çukurova’yı merkez alan bir “Ermeni yurdu” kurulması konusunda baskı yapmışlar24, bu ve benzeri dayatmalar yüzünden 4 Şubat 1923 günü görüşmeler kesintiye uğramıştı.

         

        İsmet Paşa 5 Şubat günü Ankara’ya çektiği bir telgrafla durumu Hükümete bildirdi, Başvekil durumu Meclis’te açıkladı. Bunun hemen ardından İsmet Paşa ve Türk Heyeti mensupları 6-7 Şubat 1923 günü Lozan’dan ayrılarak 16 Şubatta İstanbul’a geldiler. İsmet Paşa 20 Şubatta İzmir’den dönen Mustafa Kemal Paşa ile buluştu ve birlikte Ankara’ya gittiler. İsmet Paşa’dan aldığı bilgiler ışığında durumu değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, öncelikle yeni sınıf ve kuraların askere alınarak savaşa hazır olunması emrini verdi. Bunun ardından, hem içerde kamuoyunun dikkatlerini bu konu üzerine yoğunlaştırmak, hem de dışarıya Türk milletinin yekvücut ve ayakta olduğu, baskılara boyun eğilmeyeceği mesajını vermek amacıyla bir yurt gezisine çıktı.

         

        13 Mart 1923 gecesi trenle Ankara’dan yola çıkan M. Kemal Paşa 14 Mart günü Eskişehir’e, aynı günün gecesi Afyon’a, 15 Mart öğle vakti Konya’ya vardı. Burada halkla görüştükten sonra yola devam ederek, Ereğli’yi ve Toros tünellerini geçerek Çukurova’ya ulaştı. Ortalık yemyeşil, hava ılıktı. Tren Yenice istasyonuna ulaştığında Tarsus ve Mersin’den gelen heyetler ve halk Paşa’yı emsali görülmemiş bir törenle karşıladı, kurbanlar kesildi. Daha sonra, Adana heyeti ile birlikte Adana’ya hareket edildi. Adana’da yağmur henüz kesilmiş, cadde ve sokaklar çamur içindeydi. Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamak için istasyonu ve caddeleri dolduran mahşeri kalabalık coşkunca bağırıyor, Paşa’yı alkışlıyorlardı. Kalabalığın önünde Antakya, İskenderun ve havalisi halkından 200 kişiye yakın bir grup yer almıştı. Paşa ve maiyetindekiler istasyondan çıkıp çamurlu caddeden yürüyerek şehre girerken, sağ tarafta, matem timsalleri gibi baştan ayağa siyahlara bürünmüş bir sıra hanımın arasından ellerinde siyah levhalar ve göğüslerinde “Antakya’nın esir yavruları”, “Gazi baba bizi de kurtar”, “Esir Antakya ve İskenderun” yazılı olan dört hanım kafilenin önüne çıkarak yollarını kesti.25

         

        Bunlar, memleketlerinden ayrı yaşamak zorunda kalan Antakyalı ve İskenderunlulardı. Bu grubun önüne çıkan 14-15 yaşlarında bir kız Gazi M. Kemal Paşa’ya hitaben acıklı ve herkesi ağlatan bir nutuk söyleyerek memleketlerinin kurtarılmasını isteğinde bulundu:

         

        ………………………..

         

        Ey Ulu Gazi, bizi kurtar !

        Ey Ulu Gazi, bizi kurtar !

        Ey Ulu Gazi, bizi kurtar !

        İşte biz Antakya ve İskenderunlular

        Sevinerek ayağının altında ölmek istiyoruz.

        Eminiz ki ruhumuz, sizi Antakya muhitine götürecek,

        Afitab-ı Kemal oralarda bütün kuvvetiyle tecelli edecektir!...

         

        sözleriyle biten bu nutuk, İ. Habip Sevük’e göre  “sanki kelime şekline girmiş bir feryat, söz şekline girmiş bir hıçkırıktı. Söyleyen değil, inleyen o esmer kız, sanki vatandan ayrı kalan o beldelerin tekellüme gelmiş bir ruhu, o beldelerin ağlayan ve ağlatan maneviyetiydi. Paşa’nın gözü nemli, diğer bütün gözler ise, hıçkırarak söyleyen kızın kirpiklerinden yuvarlanan katralar gibi, diğer bütün gözler, kadınıyla erkeğiyle, ihtiyarıyla, genciyle, zabitiyle siviliyle hep ağlıyor, hep ağlıyordu. Sanki bütün kafilenin ve bütün bu mahşerî izdihamın çalkanan meserret havası bu Antakyalı kızın beş dakikalık hıçkırığıyla birdenbire uçmuş ve ciğerlerimize birdenbire vatan mateminin havası dolmuştu. Bu inleyen kıza Paşa’nın verdiği cevabı artık bütün cihan öğrendi:

         

        Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz! 26

         

        Kırk sene Alsas ve Loren’in matemini tutan Fransa bu manzarayı görseydi Türk sabrının kırk sene uzunluğunda olamayacağını ne kadar canlı olarak anlardı…” 27

         

        Yukarıda da belirtildiği gibi Gazi Paşa, Ayşe Fıtnat adındaki bu kıza kurtuluş vaat eden bir cevap vermişti. Bu söz aynı zamanda Lozan’da Türkiye’ye yöneltilen tehdit ve baskılardan dolayı dış dünyaya bir cevap, Anadolu Türklüğünün köklerinin çok eskilere dayandığının dünyaya ilanı ve işgal altında kalan Türklere bir kurtuluş müjdesiydi.

         

         

        5. Atatürk’ün Son Zaferi, Son Eseri: Hatay Devleti

         

        2 Eylül 1938 tarihinde kurulan Hatay Devleti Türk esasına dayanan demokratik bir cumhuriyetti. Hatay Millet Meclisi ilk toplantılarını Antakya’da Gündüz Sineması’nda yaptı.  İlk toplantının yapıldığı 2 Eylül günü Meclis Başkanlığına Abdulgani Türkmen, Devlet Reisliğine Tayfur Sökmen seçildi.

         

         

        5 Eylül 1938 günü Devlet Reisi Tayfur Sökmen Dr. Abdurrahman Melek’i başvekil olarak görevlendirdi.

         

        Dr. Abdurrahman Melek kabineyi şöyle kurmuştu:

        Başvekil Dahiliye, Hariciye ve Müdafaa Vekili      : Dr. Abdurrahman Melek

        Adliye Vekili                                                     : Cemil Yurtman

        Maliye Vekili                                                                 : Cemal Bakı

        Nafia ve Ziraat Vekili                                         : Kemal Alpar

        Maarif ve Sıhhat Vekili                                       : A.Faik Türkmen

         

        Hükümet, Meclisin 6 Eylül 1938 günkü oturumunda güvenoyu aldı. Aynı gün, M.C. tarafından hazırlanmış olan Sancak Anayasası Devletin adı “HATAY DEVLETİ” olarak değiştirilmek suretiyle “Hatay Anayasası” olarak kabul edildi. Devlet Türk çoğunluğuna dayanıyordu ve idare şekli Cumhuriyet, merkezi Antakya idi. Yine aynı gün Hatay Bayrağı Kanunu kabul edildi (Bayrak, Atatürk’ün çizdiği bayraktı) ve Hatay Bayrağı bando eşliğinde törenle Meclis binasına çekildi, 11 pare top atıldı.

         

        7 Eylül 1938 günü Mecliste Türk İstiklal Marşı, Hatay Devleti’nin de milli marşı olarak kabul edildi, Meclis ayrıca hükümete kanun hükmünde kararnameler (Muvakkat Kanun) çıkarıp uygulama yetkisi verdi ve tatile girdi.

         

        Hatay Devleti döneminde, Milletler Cemiyeti Mandalar Kanunu ve M.C. Konseyi kararı gereği Fransız Delege Kolonel Collet, Milletler Cemiyeti’nin 1922’de mandater tayin ettiği Fransa’nın temsilcisi olarak Antakya’da görevini sürdürüyor, Antakya Kışlasında da sembolik bir Fransız askeri birliği bulunuyordu. Ama ne Delege’nin bir etkisi, ne de askeri birliğin bir fonksiyonu vardı. Hatay bağımsızlığını kazanmış ve Fransa ile hiçbir bağı kalmamış olmakla birlikte, M.C. Mandalar Kanunu gereği Fransız mandası altındaki Suriye ile aynı statüye sahip olduğundan, ayrıca Statü ve Anayasa’da hüküm olarak yer aldığından, dış ilişkilerinde Suriye’ye bağımlı olarak görülüyordu.

         

        20 Ekim günü Suriye’ye bağlı olarak yönetilen İskenderun gümrüklerine el konuldu ve Hatay Devletine devri için işlemler başlatıldı. Buna karşılık aynı gün gece yarısı Fransızlar ve Suriyeliler Hatay’ın Suriye sınırını kapattılar. Türkiye sınırı da kapalı olduğundan Hatay ortada adeta hapsolmuştu. Ekonomik hayatın felç olması tehlikesi ortaya çıktı. Aynı gece Tayfur Sökmen’in emriyle, sınırdaki Suriye karakollarına karşılık olarak gümrük karakolları kuruldu. Ertesi gün Hatay Devleti de Suriye sınırını kapattı. Gümrüklerin devri 21 Ekim günü tamamlandı. İki gün sonra Türkiye Hatay sınırını açtı. Türkiye ile serbest ticari ilişkiler başladı. Böylece bu yeni devlet kısmî bağımlılıktan da tümüyle kurtulmuş oldu.

         

        Hatay Millet Meclisi 1. devre 2. içtima dönemine, Meclis binası olarak düzenlenen Antakya Hükümet Konağı’nda 1 Kasım 1938’de başladı. Aynı gün, 1 Kasım günü Türkiye’den gelecek mallar gümrük resminden muaf tutuldu.

         

        Çalışmalar bütün hızıyla devam ederken 10 Kasım 1938 günü Türkiye gibi Hatay da Atatürk’ün ölüm haberiyle sarsıldı. Bayraklar yarıya indi, çarşılar kapandı. Okullar tatil edildi. Minarelerde selâlar verildi, kiliseler çanlarını çaldı. Bir ay milli matem ilan edildi.

         

        1 Aralık’ta Hatay ürünlerinin Türkiye’ye gümrüksüz girmesi kabul edildi. Bunun ardından Türkiye’den Hatay’a pasaportsuz, sadece nüfus hüviyet cüzdanı ile girilmesi kabul edildi.

         

        16 Şubat 1939’da Hatay Millet Meclisi “Anavatan kanunlarının Hatay Kanunu olarak aynen kabul edilmesi” teklifini kabul etti. Şubat ayı maaşları ilk defa Türk parası ile ödendi.

         

        13 Mart’ta Türk parası Hatay’ın da resmi parası olarak kabul edildi.

         

        16 Haziran 1939 günü TBMM’nde “Türkiye ile Hatay arasındaki bütün mali, iktisadi ve idari hükümlerin kaldırılması” kabul edildi. Böylece Meydanıekbez - Payas arasındaki sınır geçersiz oluyordu.

         

        29 Haziran 1939 günü saat 16: 00’da toplanan Meclis’te “Türk camiasının ayrılmaz bir parçası olan Hatay’ın anavatana kavuştuğunu bir kararla tespitini” isteyen 38 imzalı önerge üzerinde konuşmalar yapıldı. Sonuçta, önerge ve Abdulgani Türkmen’in “Hatay Millet Meclisinin dağılmasına” dair teklifi oybirliği ve alkışlarla kabul edildi.

         

        Hatay Devleti sona ermiş, Meclisin kendi arzu ve iradesiyle Türkiye’ye katılmak amacıyla kendi varlığına son verme kararı almasıyla hukuki sürecin ikinci kademesi de tamamlanmıştı.28

         

         

        6. Olaylar ve Kavramlar Üzerine Bir Değerlendirme:

         

        Türkiye’nin en güneyinde ve Akdeniz’in kuzeydoğu kıyılarında yer alan Hatay, batıdan Akdeniz, güneyden ve doğudan Suriye toprakları ile çevrilmiş olup, Türkiye ile sadece kuzey yönünden bağlantısı vardır. Stratejik yönden bu topraklar, bir yönüyle İskenderun Körfezi’nin doğudan ve güneyden koruma altına alınması, diğer yönüyle Kıbrıs’ın doğudan güvenliğinin sağlanması bakımından çok önemli bir konuma sahiptir.

         

        Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından düşman kuvvetleri tarafından ilk işgal edilen yer olan bölge, 20 yıl Fransız işgali altında kalmıştır. Hatay halkı işgal yıllarında Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda örneği, ancak destanlarda görülebilen bir mücadele örneği sergilemiş, 1938 yılında kurulan bağımsız Hatay Devleti dönemini yaşadıktan sonra kendi iradesi ile tekrar anavatana dönmüştür. Bu süreç birçok yönlerden incelenmeye değer emsalsiz bir barış ve diplomasi zaferi örneğidir.

         

        Hatay’ın Türkiye’ye katılması olayı, üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, bugüne kadar çeşitli ortamlarda farklı şekilde ifade edilmeye çalışılmış; Türkler bu işlem için haklı olarak “kurtuluş”, “ilhak”, “katılma”, “iltihak”, “anavatana kavuşma” gibi kelimeler kullanırken, buna karşı çıkan ve Türkiye’ye karşı sürdürdükleri mücadeleyi kaybeden taraflar bu olayı ifade ederken, “el koyma”, “gasp etme”, “işgal” gibi kavramları tercih etmişlerdir.

         

        Hatay’ın, yani işgal yıllarındaki adıyla İskenderun Sancağı’nın işgal edilişinden Türkiye’ye katılmasına kadar olan dönemde devletler hukuku bakımından özel bir durumu vardı. Bu özelliğinden dolayı, bu konunun çok yönlü ve uzlaşmacı bir yaklaşımla ele alınması gerekiyordu ve öyle de yapıldı.  Ama şimdi konuyla ilgili bu dönemin çözümlemesini başka bir çalışmamıza bırakarak, Hatay’ın Türkiye’ye katılma sürecini ve bu süreçte bahsi geçen birkaçı kavram ve olaya kısaca değinmek istiyoruz:

         

        Ankara İtilafnamesi görüşmeleri sırasında Mustafa Kemal Paşa Fransız temsilciye, buranın Misak-ı Millîye dâhil olduğunu ve bir gün mutlaka Anavatana döneceğini kesin bir şekilde ifade etmişti. Büyük Millet Meclisi ise bu konuda aşırı bir hassasiyet göstermiş, anlaşmayı saatlerce tartıştıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın, bölgenin er veya geç geri alınacağı konusundaki sözlerini güvence kabul ederek onaylanmasına razı olmuştu.

         

        Meclis’e verilen sözlerin sahibi olan ve 1918’de komutanlıktan ayrılışından sonra bölgeyi resmen terketmenin acısını unutmayan Mustafa Kemal Paşa inanıyordu ki, bu Türk düşmanı ittifak cephesinin parçalanması şarttır: Dünya yüzünden silinmek istenen yeni Türk Devleti hasımları tarafından tanınmalı, Batı Anadolu’daki savaş için bazı müttefikler ve daha çok savaş malzemesi için yeni kaynaklar bulunmalıdır. Ankara İtilafnamesi güney cephesinde bu imkânları sağlamıştır. Ama bunun bedeli olarak, aynı anlaşma ile Antakya, İskenderun ve havalisi sınırlarımız dışında ve Fransa’nın işgal bölgesi olan Suriye sınırları içinde bırakılmıştır. O dönemde, daha düne kadar Osmanlı ülkesi olan Suriye de işgal altındadır ve “müstakil”  İskenderun Sancağı, Fransız Yüksek Komiserliği nezdinde o günkü durumda Suriye ile eşit konumdadır.

         

        Bu dönem Sancağın “Muhtariyet” (özerklik) dönemidir. Muhtariyet, bir devletin sınırları içinde bulunmak ve onun hâkimiyetine tâbi olmakla beraber, kanun yapma ya da ona benzer haklar tanınmış olan bir topluluğun siyasi statüsünü ifade eden bir durumdur. Bu devlet varlığını kendi gelirleriyle sürdürür, gelirlerinin belli kısmı da sınırları içinde bulunduğu devlete tahsis edilir, ayrı dil konuşulur, dış işleri ve savunması tâbi olduğu devlete aittir.

         

        Sancak’ta bu şartların hepsi mevcuttur ve Sancak Türkleri daha düne kadar hâkimi oldukları Suriye’nin idaresi altında yaşamak istememektedirler. Onlar, işgalin başladığı günden itibaren hâkim unsur olarak daima büyük düşünmüş, her fırsatta Türkiye’yi istemiş, yaşayış ve arzularında bunu yansıtmışlardır.

         

                    Bir devletin ülkesinin bir kısmı üzerinde ama ayrı sınırlar içinde yaşayan ve ülke çoğunluğundan ayrı bir unsur teşkil eden bir topluluk o devlete bağlı kalmak istemediği zaman üç seçenek söz konusudur:

         

        Ya bağlı bulunduğu devletten tamamen ayrılmadan muhtar olmak,

        Ya o devletten ayrılıp yeni bir devlete bağlanmak,

        Ya da o devletten tamamen ayrılarak yeni bir devlet kurmak..

         

        Sancak, ilk dönemde birinci seçeneği yaşamış, yıllar geçmiş, sabır ve sükûnetle beklemiş, 1926’da bir bağımsızlık denemesi yaşamış, ama devamlı şekilde, ikinci seçeneğe uygun olarak “Türkiye’ye bağlanmayı” arzulamıştır. O gün için bu yol tek seçenek ve yurdundan zorla koparılan bir bölgenin düşünebileceği tek çözümdür. Sancak’ta olduğu gibi ülkesinden ayrı düşmüş bir topluluğun anavatanı olan başka bir devletle birleşme isteği “milliyet prensibinin pasif şekli”dir ve devlet şartlarının eksikliği halinde görülür. Bunda tek şart, bölgenin, manevi bağlarla bağlı olduğu devlete iltihak etme arzusunu açığa vurmasıdır. 1921-1937 döneminde Sancak da bunu yapmıştır. Ne var ki halk katılmayı arzuladığı ana vatana toprağı ile beraber katılacağından, ayrılacağı ülke -ya da hem Suriye, hem de mandater Fransa- bunun gerçekleşmesine razı olmamıştır. Bu nedenledir ki Türkiye, Sancağın kendi topraklarına katılmasını arzulamakla birlikte, bu prensibi çiğnememek için arzusunu diplomatik arenada açıkça ifade etmemiş, diğer devletlerin daha sıcak bakacağı bağımsızlık rejiminde ısrar etmiştir.

         

        Sonuçta Türkiye konuyu 1936 yılında Suriye’nin Fransa’dan kopma çırpınışlarının başladığı noktada en uygun zamanlama ve en makul gerekçelerle gündeme getirmiştir. Sancak konusunun Milletler Cemiyeti’nde müzakere edildiği bu ince ve en çetin diplomatik sürecin sonunda Sancak’ın, Fransız mandası altında bulunan Suriye’nin sınırları içinde “ayrı bir varlık” olduğu kabul ve tescil edilmiştir. Bu tanım yeni bir devlet demektir ve siyasi literatürde başka bir örneği yoktur: Anayasası vardır, seçimler yapılmak suretiyle meclisi oluşturacak milletvekilleri seçilmiş, Devlet Reisi, hükümeti mevcut olup; sadece dışa karşı temsil hakkı kâğıt üzerinde Suriye (yani Mandater Fransa)’ye ait olacaktır.

         

        Süreç işlemiş, Milletler Cemiyeti’nin belirlediği yeni esaslar yürürlüğe girmiş (1937), seçmen yazımı ve ardından seçimler yapılmıştır.

         

        Türkiye Sancak’ı almak için gücü ve imkânları elverişli olduğu halde hukuka saygılı davranarak, Almanya’nın yaptığı gibi “anchluss” (yutma, fiilî işgal) yoluna gitmemiş, hukukî sürece uygun olarak seçmenler listelere yazılmış ve seçimler yapılmıştır. O zaman bazı politikacılar, örneği olmayan bu uygulamaya yanlış olarak “plebisit adını verdiklerinden, bu kelimeyi Türk devlet adamları da kullanmakta sakınca görmemişlerdir.

         

        Plebisit, bir devletin sınırları içinde bulunan ama aynı milletten olmayan bir topluluğun yaşadığı arazinin hangi devlete bağlanacağını belirlemek için yapılan oylama olup, milliyetler meselesinde çözüm yollarından biri ve millî iradenin hangi yönde ve yoğunlukta gerçekleştiğini tesbit edecek bir yöntemdir. Bunun da farklı şekilleri vardır: Tespit plebisitleri, Tasdik plebisitleri.

         

        Hatay için bunların ikisi de söz konusu olmamış, bir plebisit yapılmamıştır. Çünkü Hatay’da yaşanan olay plebisit değil, demokratik bir seçimdir. Bunun amacı da kurulacak yeni devletin meclisinin oluşturulmasıdır.Hatay seçimleri, Milletler Cemiyeti’nin belirlediği esaslara ve devletler hukukuna uygun olarak gerçekleşen, sonucu Milletler Cemiyeti’nce de onaylanmış nadir bir örnektir. Bu yöntemle Hatay gibi yeni ve bağımsız bir devletin kurulması, “milliyetler prensibi”nin aktif şekilde uygulanmasıdır.

         

        Bu uygulamada Hatay halkının devlet kurabilmek için ortaya koyduğu toplu yaşama arzusu çok güçlüydü. Buna ek olarak, geçmişte kurulan Batı Trakya Türk Devleti ve Cenub-ı Garbi Kafkas Cumhuriyeti (Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkata-i Milliyesi) örneklerinde olduğu gibi, kendine özgü özel bir tarihi geçmişe sahip olan bölge halkı da ilhamını Türk tarihinden ve kültüründen alan “devlet kurma geleneği”ne aşina ve bu konuda arzuluydu. Kurulacak devletin siyasi ve iktisadi bağımsızlığını gerçekleştirecek kadar nüfusu, arazisi, doğal serveti, kültürel birikimi vardı (Bugün dünyada o günkü Hatay’la aynı büyüklükte -ya da daha küçük- 30’a yakın devlet bulunmaktadır).

         

        Hatay Devleti dönemi, Hatay tarihinin her günüyle, her adımıyla en iyi bilinen dönemidir. İdari ve adli teşkilat kurulmuş, kanun ve yönetmelikleri hızla ve özel çabalarla hazırlanmış, Hatay Millet Meclisi demokratik bir çalışma tarzı, disiplinli ve dinamik bir çalışma temposu sergilemiş ve bu durum Meclis tutanaklarıyla da belgelenmiştir. Bu süreçte eski işgalci, yeni garantör Fransa’nın ise mandater ve garantör olması dolayısıyla bir temsilci ve bir miktar asker bulundurma dışında Hatay’da hiçbir etkisi ve fonksiyonu kalmamıştır.

         

        Bu ortamda, hem uluslararası politik durumu, hem de Hatay halkının Türkiye’ye katılma arzularını dikkate alan Türkiye, konuyu ısrarla takip eder, Fransa’nın Hatay’ın Türkiye’ye katılma arzusunu anlamasını ve kabul etmesini sağlar. Nihayet, iki devlet arasında bu amaçla bir anlaşma imzalanır ve sonuçta Fransa,  bu bölge ile ilgili olarak Milletler Cemiyeti’nden kaynaklanan hak ve yetkilerini Türkiye’ye devreder.29

         

        Fransa bölgeyi işgal altında bulundurduğu yıllarda Sancağın imarı için hiçbir emek ve para harcamadı. Sancak’taki bütün imar çalışmaları Sancak İdare Meclisi tarafından gerçekleştirildi ve kaynak olarak ta gümrük gelirleri ve halktan toplanan vergiler kullanıldı. 23 Haziran 1939 antlaşması hükümlerine göre Fransızların kendi ihtiyaçları için yaptırdığı -resmi ya da özel- birkaç yapı ve tesis de, bedeli olarak Fransa’ya 35 milyon Frank ödenmek suretiyle Türkiye tarafından satın alındı.29

         

        Bu anlaşmanın gizli bir maddesi olmadığı gibi, geleceğe yönelik taahhütler içeren hiçbir hükmü de yoktu.30

         

        23 Haziran antlaşmasının ardından Hatay Millet Meclisi 29 Haziran 1939’da kendi iradesi ile Türkiye’ye katılma kararı aldı ve -varlık sebebi sona erdiğinden- kendi varlığına son verdi.

         

        Bu arada, TBMM’de kabul edilen bir kanunla Hatay Türkiye’nin bir vilâyeti oldu ve böylece katılım süreci de fiilen ve hukuken tamamlanmış oldu.

         

        Hatay Devleti’nin kuruluşuna kadar olan dönemde hazırlıkları, kuruluş ve çalışma esasları bizzat Atatürk tarafından belirlenen bu süreçte, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde duruma ve gelişmelere uygun etkin yöntemler izlenerek, sonuçta hem Hatay halkının, hem de Atatürk’ün arzuları gerçekleştirilmiştir. 23 Temmuz 1939 günü Hatay’da yapılan tören, bu sürecin bitişini ilan eden son ve sembolik bir törendir.

         

         

        İşgale inatla, ümitle, inançla direnen halk, o gün alnı ak, dimdik oradadır. O günkü sevinç gösterileri, adeta bütün şehitlerin, gazilerin ve mücadelelere katılan herkesin ruhlarının bütünleştiği millî bir ayin; halkın sevinç gösterileri ise bu ayinin sesi ve musikîsi olmuştur.

         

        Hatay’ın Türkiye’ye katılışı Milletler Cemiyeti tarihinde başka örneği olmayan ve tarih kitaplarında duyarlı bir yaklaşımla ele alınması gereken tipik bir olaydır ve emsalsiz bir diplomasi zaferidir. Ama tarih kitaplarımıza bu coşkunun yarattığı beklenti ile baktığımızda Hatay konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmediğini ve ihmal edildiğini görmekteyiz.

         

        Suriye 1939’dan 2000’li yıllara kadar Türkiye’ye düşmanca bir tavır takınmış, uluslararası diplomatik kurallara aykırı olarak Hatay’ı sınırları içinde göstermeye devam etmiştir. Buna rağmen Türkiye, büyük devlet olmanın vakarına yakışır şekilde gelişmelere sabır ve itidalle yaklaşmış, Suriye ile ilişkilerinde daima gerçekçi, samimi, dürüst olmuş, anlaşmalardaki hükümlere sadık kalmış, Suriye ile dostluğun devamını dış politikada değişmez bir ilke olarak kabul etmiştir. Türkiye ile Suriye arasında bugün sağlanan ve vizenin kaldırılmasına kadar giden dostluk ve kardeşlik havasının temelinde Türkiye’nin bu istikrarlı ve güvenli tutumunun büyük rolü olmuştur.

         

        Sonuç olarak söylemek gerekirse, Hatay, tarihiyle, bugünü ve yarınıyla Türkiye’nin; Hatay halkı Türk Milleti’nin doğal ve ayrılmaz bir parçasıdır. İşgalci Fransa bu bölgeye medeniyet namına bir şey getirememiş, yerleştirmek için büyük uğraş verdikleri kültürlerinden günümüze bir iz ve etki kalmamıştır. Burada ne Suriye’nin, ne de Fransa’nın hiçbir harcama ve yatırımı yoktur. İmar faaliyeti, yol ve yapı olarak bütün yapılar halkın emeği ve vergileri ile yapılmıştır.  Yani Hatay’da Fransız yolu, Fransız binası, Fransız köprüsü yoktur. Şahıs ya da kurumlara ait olan birkaç yapı da satın alınmıştır.

         

        Mevcut yapısıyla Hatay, farklılıkları zenginlik olarak kabul eden, kültür birliğinin yarattığı yekpare bir kütle olan, her türlü ayırımcı düşünceyi reddeden, “mozaik” tanımına sığmayacak kadar zengin, kaynaşmış, huzurlu ve dinamik bir organizma, dünyaya örnek bir kardeşlik sembolüdür. Hatay’ın işgal yıllarındaki çabaları asil bir mücadele, Anavatana katılış süreci ise Hatay halkının vatan sevgisinin yazdırdığı bir zafer destanıdır. Bu destanın her satırında her dinden ve her mezhepten tüm Hataylıların payı vardır. Şehitler, gaziler, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün halk bu eşsiz destanın parlak sayfalarında yerini almıştır ve Hatay halkı, haklı olarak tarih kitaplarında da Hatay kurtuluş mücadelesine lâyık olduğu yerin verilmesiyle büyük bir eksikliğin giderilmesini ve hakkının teslimini beklemektedir.

         


Türk Yurdu Ekim 2011
Türk Yurdu Ekim 2011
Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele