Milliyetçiliğin Tarihî Seyri ve Günümüzdeki Hedefleri

Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

                    Türkiye’nin önündeki en önemli mesele etnik bölücülüktür. Devletimiz Selçuklu’dan bu yana ayni devlettir. Selçuklu’nun vârisi Osmanlı İmparatorluğu, dış güçlerin teşvik ve tahrikiyle ortaya çıkan etnik milliyetçiliklerle önce parçalanmış, küçülmüş; sonra da yeni bir diriliş hamlesiyle Saltanattan Cumhuriyete inkılâp etmiş, böylece yeni bir ruh ve heyecanla varlığını devam ettirmiştir. Sırp ve Yunan isyanlarını takip eden yüz yıl boyunca vatanın parçalanmaması, küçülmemesi ve en nihayetinde devletin bekâsını temin etmek için gayret gösteren nesillerin milletin bütünlüğü korumak ve varlığını devam ettirmek maksadıyla takip ettikleri milliyetçilik anlayışı; haksız ve tamamen yanlış olarak, bugün bazı çevrelerce İmparatorluktaki etnik milliyetçiliklere bahane olarak gösterilmektedir. Hâlbuki tarihî hakikattir ki, Türk milliyetçiliği İmparatorlukta en son ortaya çıkan ve esas itibariyle, siyasi bakımdan Birinci Cihan Harbi sonunda rehber alınan bir düşüncedir.

         

         

                 Aynı yanlış anlayış, etnik ırkçı Kürtçüler ve onların destekçileri tarafından bugün de devam ettirilmekte, hatta bazı sorumlu ve yetkili devlet yöneticileri tarafından Türk Milliyetçiliği Kürtçülükle aynı kefeye konmakta; âdeta Türk Milliyetçiliği Kürtçülüğe mazeret yapılmaktadır. Hatta bu noktada milliyetçilere o kadar bühtanda bulunulmaktadır ki, Kürtçülükten nemalandığı ileri sürülmektedir. Düşünmemektedirler ki, bu sakat anlayış ise Kürtçülüğü meşru hâle getirmektedir. Hâlbuki gerçek bu değildir. Gerçek, İmparatorluk’ta da, Cumhuriyet döneminde de devletin kurucusu olan Türklerin milliyetçiliği, milletin bütünlüğünü  -bütün unsurlarıyla- korumayı ve devletin bekâsını hedeflemektedir.

         

         

         

                    Tanzimat’tan 2. Meşrutiyet’e

         

         

                   Gerçekten Osmanlı münevverleri devletin varlığını, en geniş coğrafyasıyla, devam ettirmek maksadıyla çeşitli çareler aramışlar; dış etki ve tahrikleri boşa çıkarmak için bazı uygulamalarda bulunmuşlardır. Islahat hareketleri, meşrutiyet teşebbüsleri bu maksada mâtuftur. Kurucu unsur, devletin varlığını ve bekâsını temin için kendi üstünlüğünden vazgeçmiş, siyasi eşitliği kabul ederek, reaya dediği gayrimüslimlerle haklarını paylaşmaya razı olmuştur. Buna karşılık “vatan” adını verdiği hâkimiyet coğrafyasında kendi başına buyruk olan, Sırp ve Yunan isyanlarında görüldüğü gibi, etnik milliyetçiliği tahrik ve teşvik eden kiliseleri kontrol altına almayı, bunların kontrolündeki mektepleri devlet denetimine sokmayı ve Türkçenin ders olarak bu okullarda okutulmasını sağlamayı hedeflemiştir. Böylece, “Osmanlı Vatanı”nda bir “Osmanlılık Rûhu” meydana getirmeyi düşünmüştür. 

         

        Bu gayretleri sebebiyle halkın “Gâvur Padişah” dediği 2. Mahmut Han, devletin yeniden şekillenmesine gayret göstermiş, “bâni-i sâni”lik görevini deruhte etmiştir. Böylece, çağın icabı sayılan modern mektepler, modern kurumlar tesis olunmuş, Türkçe yeni mekteplerin eğitim dili olmuştur. Türkçe ile edebiyat ve sanatta önemli eserler vücuda getirilmiştir. “Osmanlılık” heyecanı bütün topluma kazandırılmaya çalışılmıştır. Din ve devlet, vatan ve millet yaşatılması gereken dört değer olarak ortaya konmuştur. Esasen, bu dört kavram daha önce de, cemiyetin temel değerleriydi. Ancak bu kere, millet kavramı, Osmanlı vatanında yaşayan herkesi kapsamaktaydı. Başlangıç niyeti ile neticesi uyuşmasa da yüzyıla yakın süre Osmanlılık veya Osmanlıcılık siyaseti vatanın bütünlüğünü, devletin varlığı ve bekâsını sağlamak üzere tatbik olunan en önemli siyasi akidedir.

         

                   Sultan 2. Abdülhâmid Han, bu akideye bir de Halife olmak hasebiyle, İslâmcılığı eklemiştir. Esasen Yavuz Sultan Selim Han’la birlikte, Osmanlı Hakanları, aynı zamanda “Halife-i Rûyi Zemin”dir. Ancak, bu unvan uzun süre siyasi hayatta kullanılmamıştır. Müslümanların Halifesi sıfatını en etkili ve kâmil şekilde kullanan Hakan, 2. Abdülhâmid Han’dır. Ancak dikkatten uzak tutulmamalıdır ki, Abdülhâmid Han’ın İslâmcılık siyaseti, Osmanlıcığın alternatifi değil, aksine onun tamamlayıcısıdır. Çünkü görülmüştür ki, Osmanlının inkirâzına gayret gösteren Rusya, İngiltere vb. ülkeler önemli bir Müslüman nüfusa hükmetmektedirler. Eğer İslâmcılık ve Hilâfet hareketleriyle bu ülkelerdeki Müslüman unsurlar Osmanlı Hilâfeti lehine şuurlandırılırsa, o zaman Rusya ve İngiltere gibi ülkeler kendi menfaatleri gereği, Osmanlı’ya karşı düşmanlıkta daha dikkatli olmak durumunda kalabilirler.

         

                    Nasıl, 3. Napolyon dönemi Fransa’sı Rusya karşısında menfaati gereği Osmanlı’nın bütünlüğünü desteklemişse, Müslüman sömürgesi olan ülkeler de benzer dikkat içinde olabilirler düşüncesi, bu siyasette etkili olmuştur. Ayrıca yakın tecrübe ile sabitti ki, yabancılar da zaten, Osmanlı içindeki Ortodoks vb. dindaşlarını, bu akrabalık sebebiyle, tahrik ve himaye etmekteydi.

         

         

         

                    Türklük Meseleleri         

         

         

                  Bu dönemde Türk tarihi, dili, medeniyeti konusunda Osmanlı dışında çalışmalar artmıştı. Neşriyat vardı. Bunların dâhile de etkisi oldu. Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa askerî okullarda okutulmak üzere, Tük tarihini Osmanlı’dan önceye götüren Tarih Kitabını, Ahmet Vefik Paşa Kâmus-u Âlam’ı, Şemsettin Sami Kâmus-u Türkî’yi yazdılar. En önemlisi, 1856 Hatt-ı Hümâyun’u ve 1. Meşrutiyet Anayasa’sı Türkçeyi resmi dil kabul etti. Ahmet Ferid’in ifadesiyle:

         

                    “Osmanlı hükümeti, bilhassa mektepler ve lisan ile de derinliğine meşgul oldu. 1856 Hatt-ı Hümâyunu, o vakite kadar ruhsatsız tamir ve inşa edilen Hristiyan kilise ve mekteplerinin tamir ve inşasına resmi müsaade istihsali kaidesini vazetti, tedris usulü ve muallimlerin seçilmelerini hükümetin teftişi altına aldı. l869 Maarif Nizamnamesi, yüksek ve idâdi tahsilinin, farklı milletlerin umumu için ayni ve Türkçe olarak tanzim eyledi. Umumi olarak, tedris usulünün ve kitapların seçilmesini maarif müdürlerine terk ve tevdi ettikten başka, iptidâiye kadar, tekmil gayrimüslim milletlerin mekteplerinde, resmî lisanın tahsil edilmesini mecburî yaptı.”(1)

         

                    Ne var ki, karışıklıklar, savaşlar bu gayretlerin netice vermesini engelledi.

         

         

         

                    2. Abdülhâmid’in Türkçülüğü

         

         

                    Abdülhâmid Han, devletin bekâsı, vatanın bütünlüğünü temin maksadıyla bir yandan siyasi akide olarak Osmanlıcılık ve İslâmcılığı takip ederken, diğer yandan devletin kurucu unsurunun şuurlanması ve yeniden kuruluş dönemi heyecan ve gerilimine sahip olması için de gayret gösterdi. Söğüt’ten “öz akrabalarım” diyerek Karakeçili Aşireti’nden bir muhafız birliği teşkil etmesinin yanında, kurucu sembollere verilen önem ve özellikle devletin kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’yi öne çıkaran faaliyetler ehemmiyetlidir. Gerçekten çöküş dönemlerinde, cemiyeti heyecanlandırmak, gayrete getirmek, tekrar diri ve gerilimli hâle inkılâp ettirmek için kuruluş hatırası ve ruhu önemli bir etmendir. Biliyoruz ki, sonraki Müslümanlar, çok büyük işler başarsalar da sahabe dönemi vakaları ve menkıbelerinden büyük heyecan duymakta ve sahabe örnekleri gayrete gelme sebebidir. Defaatle dinlenen olay, ilk defa duyulmuş gibi, etki bırakmaktadır. Çünkü bunların içinde âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz vardır. Başlangıç döneminin sıkıntıları fedakârlıkları ve en önemlisi ihlâsı vardır.

         

                    Bu hal, devletlerin kuruluş dönemleri için de aynidir. Küçücük bir Beylik Cihan Devleti olmuştur. Onu sağlayan ruh kurucu ataların hatıralarında mevcuttur. O yüzden Ertuğrul Gazi, Şeyh Ede Balı önemlidir. Onların Osman Gazi’ye nasihati, Osman Gazi’nin Rüyası büyük ehemmiyeti hâizdir.

         

                   İşte 2. Abdülhâmid Han kurucu millette yeni bir gerilim meydana getirmek için kuruluş hatırasını tekrar gündeme taşımıştır. Bunun için Ertuğrul Gazi Şenliklerine önem vermiş; Ertuğrul Gazi, Osman Gazi ve arkadaşlarının türbe ve mezarlarını ihya etmiştir. Şeyh Ede Balı’nın türbesi düzenlenmiş, Türbe eteğindeki Orhan Gazi Camii yeniden inşa edilmiştir. Kendi Şeyhi için Barbaros Bulvarı kenarında yaptırdığı ve ayni zamanda İslâmcılık siyasetinin önemli bir uygulama alanı hâlini alacak olan Tekke’ye, Şeyhin veya tarikatın adını vermemiş, Ertuğrul Tekkesi, yanındaki camiye de Ertuğrul Tekke Camii adını vermiştir. Ertuğrul, donanmaya alınan ilk firkateynin adı olmuştur. Yeni doğan Şehzadesine Ertuğrul adını vermiştir. Nihayet o dönemde bestelenen mehter marşı “Ertuğrul ocağında uyandık” diye başlamaktadır.

         

                 Elbette 2. Abdülhâmid Hân’ın Türkçülüğü bunlarla sınırlı değildir. Yukarıda zikredilen Tarih ve dil eserleri de bu dönemde vücuda getirilmiştir. Aynı zamanda kurduğu bütün modern eğitim kurumlarını öğretim dili Türkçedir. Böylece artık Türkçe, önceki dönemlerin anlayışının aksine bir yandan şiir ve edebiyat, diğer yandan ilim ve eğitim dili olarak büyük gelişme göstermiştir.

         

                    2. Meşrutiyet öncesi ve hatta sonrası tarihten seçilen bir diğer kahraman Yavuz Sultan Selim’dir. Namık Kemal’in “Yavuz Sultan Selim” eserinden sonra Selim Han da kitlelere geçmişten gösterilen önemli bir hatıradır. Çünkü Yavuz’un kısa saltanatına sığdırdığı önemli işleri vardır. Devletin Doğu sınırını emniyete almış ve Batı’ya yürüyüşün önünü açmıştır. Hilâfeti Osmanlı’ya getirmiştir. O halde İslâmcılık ve Hilâfet siyasetini önemli bir akide olarak kabul eden bir idare Yavuz’u ihmal edemezdi. Edebiyatta en önemli bir örnek de Yahya Kemal’in “Selimnâme”sidir. Birinci Cihan Harbi öncesi Almanlardan alınan zırhlıya Yavuz adı verilmesi de, Türbeler menkıbesinde 2. Abdülhâmid’in rüyasında Yavuz atasını görmesi de bu mânadadır.

         

                    Esasen ayrı bir araştırma konusu olan bu iki sembol şahsiyet hakkındaki mütalâaları burada sonlandırmak lâzımdır.

         

         

         

                    Üç Tarz-Siyaset

         

         

                    1904 yılında Ali Kemal’in Başyazarı olduğu ve Kahire’de yayımlanan Türk gazetesinde Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesi yayımlandı. Makalede, o zamana kadar Osmanlı’da tatbik olunan Osmanlıcık ve İslâmcılık akideleri ile Türkçülükten bahsedilerek, bunların hangisinin insanlığın, Osmanlı’nın, Müslümanlığın ve Türklüğün menfaatine olduğu sorusunun cevabı aranmaktadır. Osmanlıcılığın ve İslâmcılığın bir devlet siyaseti olduğu ve uygulandığını, Türkçülüğün henüz ilim ve edebiyat sınırlarını aşmadığını, ırka dayalı bir millet fikrinin henüz Osmanlı münevverinde bulunmadığını ifade etmektedir. Akçura, Osmanlıcılığın muvaffakiyetinin, hem Devlet’in, hem Müslümanların, hem de Türklerin menfaatine uygun olacağını, ancak bunun özelikle dış sebepler ve bunun dâhildeki gayrimüslim unsurlarda başlayan Türk düşmanlığı ve milliyetçilik sebebiyle mümkün olamayacağını ifade etmektedir.

         

                    Akçura, İslâmcılığın İmparatorluk’taki gayrimüslimlerin kaybına sebep olacağı için Osmanlı’nın ve Türklüğün aleyhine; Türkçülüğün de Devlet’in Türk olan ve olmayan şeklinde bölünmesine sebep olacağı için, Müslümanlar arasına nifak sokulacağından Devlet’in zayıflaması neticesini doğuracağı için; hem Devlet’in, hem Müslümanların ve hem de Türklerin aleyhine olacağını belirtmektedir.

         

                    Akçura esas olarak; “Osmanlı Devletinin menfaati, bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatlerine aykırı değildir. Zira tebaası olan Müslümanlar ve Türkler onun kuvvetlenmesiyle kuvvetlenmiş demek olduğu gibi, diğer Müslümanlar ve Türkler de kuvvetli bir destek bulmuş olurlar.”(2) demek suretiyle, bu üç siyasi akideyi Osmanlı Devleti’nin bekâsı ve güçlenmesi maksadıyla incelemek arzusundadır.

         

         

                    Dolayısıyla, Üç Tarz-ı Siyaset’ten tercih edilecek akide, Osmanlı Devleti’ni güçlü kılma hedefini gütmelidir. Akçura İslâmcılık siyasetinin başarısını, sadece içeride birliğin sağlanması olarak değil, dışarıda da İslâm Birliği’ni sağlamak olarak ele aldığından ve Müslümanların önemli kısmının başka devletlerin hâkimiyetinde bulunmaları sebebiyle güçlüğünü ifade etmektedir. Ancak bu güçlük Türk Birliği için de mevcuttur. Ayrıca toplumda kuvvetli bir dinî hassasiyet olduğu halde; hem İmparatorluk bünyesindeki, hem de dışarıdaki Türklerde henüz bir milliyet şuuru mevcut değildir. Bu hal de bu akidenin başarısını etkilemektedir.

         

                    Akçura, kısaca iki akidenin fayda ve başarısı hakkında şunları söylemektedir:

         

                    “Hiç korkmadan tekrar olunabilir ki, İslâm henüz pek güçlüdür. Bunun üzerine tevhid-i İslâm siyâsetinin tatbikinde, dâhilî mâniler az güçlük ile katlanılabilecek sûrettedir. Lâkin haricî mâniler pek kuvvetlidir. Gerçekten, bir taraftan İslâm Devletlerinin hepsi Hristiyan Devletlerinin nüfûzu altındadır.” Elbette bu ülkeler, mânevî bir vasıta ile tebaasının başka bir merkeze bağlanmasını, kendileri bakımından mahzurlu görürler ve “zamanımızda en kuvvetli İslâm devleti olan Osmanlı Devletinin bile ciddî bir sûrette İslâm Birliği siyâsetini tatbike kakışmasına, belki de muvaffakiyetle, karşı koyarlar.”

         

                  “Türk Birliği siyâsetindeki faydalara gelince, Osmanlı ülkelerindeki Türkler hem dinî, hem ırkî bağlar ile pek sıkı, yalnız dinî olmaktan sıkı birleşecek ve esasen Tük olmadığı halde bir dereceye kadar Türkleşmiş sair Müslim unsurlar daha ziyade Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş unsurlarda Türkleştirilebilecekti.

         

                    Lâkin asıl büyük fayda; dilleri, ırkları, âdetleri ve hattâ ekseriyetinin dinleri bile bir olan ve Asya kıtasının büyük bir kısmiyle Avrupa’nın şarkına yayılmış bulunan Türklerin birleşmesine ve böylece diğer büyük milliyetler arasında varlığını muhafaza edebilecek büyük bir siyâsî milliyet teşkil eylemelerine hizmet edilecek ve işbu büyük toplulukta Türk toplumlarının en güçlü ve medenileşmişi olduğu için Osmanlı Devleti en mühim rolü oynayacaktı.

         

                    …Türkleri birleştirmek siyâsetinin tatbikindeki dâhilî müşkülat İslâm siyâsetine nazaran ziyâdedir. Her ne kadar garbın tesiriyle Türkler arasına milliyet fikirleri girmeye başlanmış ise de,  bu vaka henüz pek yenidir. Türklük fikirleri, Türk edebiyatı, Türkleri birleştirmek hayali henüz yeni doğmuş bir çocuktur. İslâmiyette gördüğümüz o kuvvetli teşkilâttan, o pür hayat ve pür heyecan hissiyattan, hülâsa sağlam bir ittihadı meydana getirebilecek madde ve hazırlıktan hemen hiçbirisi Türklükte yoktur. Bugün ekseri Türkler mâzilerini unutmuş bir halde bulunuyorlar.”(3)

         

                    Neticede Akçura, “Osmanlı Milleti yaratılması Osmanlı Devleti için faydalara sahipse de, gayri kabil-i tatbiktir. Müslümanların veya Türklerin birleşmesine dönük siyâsetler, Osmanlı Devleti hakkında eşit denebilecek menfaat ve mahzurlar ihtiva etmektedir”(4) demek suretiyle İslâmcılıktan ve Türkçülükten bir diğerini tercih edememektedir. Burada, Akçura’nın Osmanlı aydınından beklediği önemli husus; Türk’ü sadece İmparatorluk tebaasından ibaret görmeyip, Osmanlı dışındakilerin de Türk camiasına dâhil edilmesidir.

         

                    Esasen Türklerin hepsi Müslüman olduğu için İslâm Birliği, Türk Birliğini de tesis edecektir.

         

                    Makale sonunda, yayımlandığı gazetenin adının “Türk” olduğundan bahisle, bu siyasetlerden neyi tercih ettiği sorusunu ortaya atmaktadır. Dolayısıyla Başyazar Ali Kemal, ona “Cevabımız” yazısıyla mukabele etmiştir. Bu iki yazı ardından da daha sonra Türk Ocaklarında beraber olacağı ve Mehmed Emin’den sonra da Türk Ocakları Reisi görevini üstlenen Ahmed Ferid de gazeteye “Bir Mektup” göndererek fikirlerini beyan etmiştir. Ali Kemal, Osmanlıcık ve İslâmcılığın bir siyaset olarak takip edilmediğini belirterek, makaleye bütünüyle muhalefet etmektedir. Ancak Ahmed Ferid’in  “Bir Mektub”u hem Ali Kemal’e cevap vermesi, bazı noktalarda Akçura’yı desteklemesi; hem de Osmanlı aydını olarak, hatta Akçura’nın arkadaşı olarak, ona itiraz etmesi bakımından dikkate değerdir.

         

         

         

                    Siyaset Fırsat ve İmkânları Değerlendirmektir

         

         

                    Ahmed Ferid’in görüşleri ekseri Osmanlı aydınının kanaatini ortaya koyduğu için, aynı zamanda daha sonra gelişecek milliyetçilik anlayışında Osmanlı Türk’ü ile diğer bölge Türklerinin anlayış farkını da tebarüz ettireceği için, buraya geniş bir iktibas yapmayı faydalı görüyorum.

         

                    “ Makale yazarı, Osmanlı menfaatleri nokta-i nazarından ittihaz ve tâkibi mümkün üç siyâsî yolu açıkladıktan ve ayrıntılariyle anlattıktan sonra, içlerinden bir tanesini, “Osmanlı milliyeti” siyâsetini, bugün tatbiki gayr-i mümkün, yalnız o kadar da değil, hattâ ihyâsı kabil değil diye bir tarafa atıyor.

         

                    Geri kalan ikisini: İslâm ittihadı ve Türk ittihadı siyâsetlerini, birçok dâhilî ve haricî mânileri saymakla beraber, ayni imkân ve menfaat derecesinde buluyor.

         

                    Âcizane fikrimce, muharririn bu hükümleri isabetli değildir. Makale sahibi mantığın kesinliği içgüdüsüyle bu hataya düşmüştür. Bizce İslâm ittihadı siyâseti, gerçeğe ulaşması mümkün olmayan, geleceği güçsüz, fakat hâl-i hazırda tatbiki kabil ve faydası düşünülebilen bir siyâsettir. Türklerin ittihadı siyâseti gelecekte daha kuvvetli, daha talihli, fakat bugün hemen gayr-i mevcuttur. Mevcut olmayan şeyden istifade edilemez. Osmanlı milliyeti siyâseti, bunların aksine olarak, gelecekte pek parlak neticeler vaad etmese de, günümüzde en kolay izlenebilir, en ziyâde faydalı bir siyâsettir.

         

                    Münakaşalarımızın mevzuunu teşkil eden milletlerin hepsi el’an yarı medenîdir, denebilir. Bunların dimağlarının en sağlam noktasını, fikrî ve mânevî mevcudiyetlerinin en faal ve canlı kısmını din işgal eder. Binaenaleyh bugün Müslümanlar arası dinî siyâset her türlü siyâsetten daha kuvvetli olmak mazhariyetindedir. Günümüzde birçok münevver İslâmlara rastlanıyor ki, İslâm ittihadı fikir ve emelini pek büyük bir lezzetle tahayyül ve tasavvur etmektedirler. Bu sebebten, İslâm siyâsetinin oldukça kuvvetli tekemmül zeminine mâlik olduğunu iddia etmek, hatâ olmaz. Dikkat buyurulsun: İslâm ittihadının icrası mümkündür, demiyoruz. Belki, hiç de kabil olmayacağına kaniiz. Zaten, hayâli gayeye ulaşmak kâbil midir? Makale muharririnin etraflıca anlattığı bütün mâniler bu siyâseti bugün gerçekleşemez yaptığı gibi, siyâsî işlerde milliyet fikrinin dinî inançlara üstünlüğü belki gelecekte dinî siyâsetin büsbütün unutulmasını icap ettirecektir. Fakat bu böyle olmakla, Osmanlı hükûmetinin siyâsî mevcudiyetine bir destek olmak üzere, İslâmiyetin kuvvetinden istifade etmemesi icap eylemez. Hattâ İslâmın mânevî rabıtalarını muhtelif vasıtalarla çoğaltmaktan pek büyük faydalar umulur. İşte bu sebebledir ki, Osmanlı Devleti, İslâm siyâsetine, İslâm birliği siyâsetine ehemmiyet vermelidir.

         

                    Türk siyâseti gelecekte, İslâm siyâsetinden daha kuvvetli olmak ihtimâlini hâizdir. Türkler hemen bir diğerine bağlı olarak, 30-35 milyonluk büyük bir kavim teşkil etmektedirler. Rusya’nın ülke büyüklüğüne karşılık, siyâset erbabınca malûm olan siyâsî ve içtimâî zaafı düşünülürse uzak bir istikbalde büyük bir Türk hükûmeti tasavvur etmek, belki sırf bir hayal olmaz.

         

                    Günümüz medeniyeti, emelindeki gaye olmak üzere iddia ettiği “İnsaniyet” devresine bugünkü ağır gidişle yürümekle devam ederse, belki böyle bir Türk İmparatorluğu meydana gelir.  Mamafih bu  siyâsetin esasını, ruhunu  teşkil edecek mânevî bağlılıklar, tâbir câiz ise, elektrik bağı henüz teessüs etmediğinden, bugün buna istinâden hiçbir şey yapılamaz. Sırf tetkik ve tetebbu alanına inhisar eden bu siyâseti Osmanlı Devleti hedef ittihaz etmiş görünemez, çünkü hiçbir fayda umulmaz.

         

                    Osmanlı siyâseti, işte Devlet-i Âliye’nin şimdiye kadar en ehemmiyetle tâkip ettiği bu politikadır ki, yukarıda bahsi geçen üç siyâsetten en esaslı ve icrası en kolay olanıdır. Öbür siyâsetler, Osmanlı Devletine hayat mücadelesinde ancak birer destek, birer yardımcı, birer savaş yardımcısı olabilirler. Osmanlı siyâseti, bilâkis, Osmanlı Devletinin en kuvvetli zırhı zırhı, en büyük savunma silâhı, en doğru hedefidir. Üç siyâset muharririni bu hususta yanlış hüküm vermeğe sevkeden şey, adı geçen hakikatten, maddî gerçekten ziyâde, mantıkî ve felsefî katiyetle uğraşmasıdır. Mantık hükümleri, katî ve nihaî alarak verir. Fakat hayat, karmakarışık içtimâî hayat, bazen, bazen değil ekseriya bu hükümlere âsi kalır.

         

                    Evet; “Üç Tarz-ı Siyâset” muharririnin dediği pek doğrudur. Osmanlı ülkelerini, bulundukları hudutları muhafaza etmek, bu hudutlar dâhilindeki ahaliyi tekmil Osmanlı, Türk yapmak kabil değil, belki imkânsızdır.

         

                    Fakat siyâsiyat fiiliyattır. Binaenaleyh bunda katiyet, mükemmeliyet, tamamlık aranamaz. Türkiye tekmil hudutlarını, tekmil tebaasını muhafaza edemiyecek, geri kalan tebaanın hepsini Türk yapamıyacak, farz edelim. Ne zararı var? Ne olursa olsun, oldukça kuvvetli, el’an yaşayan bir millet var ya. İşte onun hayat ve faaliyeti pahasına muhafaza ve müdafaa edeceği hudut Osmanlı ülkeleri, onun imkân dairesinde temsil edeceği ahali Osmanlı Milleti’dir. Biz, tekmil elimizdekini müdafaa ve temsile, Osmanlı Siyâsetini tâkibe fikirlerimizi hasreyleriz. Muvaffak olduğumuz kadarı bize kalır, kalmıyanı gider, kaderin hükmü veya tabiat kanunun zorlaması deriz, kaybetmekliğimiz muhakkak olan şeylerden başka hiçbir şey kaybetmeyiz, fakat kazanabilirsek ancak bu yolda, bu meslekte kazanırız.

         

                    İşte bu sebeblerden dolayı fikrimce, Devletimizin en birinci hedefi; Tanzimatın, Hatt-ı Hümayûnların, Kanun-u Esasînin maksatları, merhum Sultan Abdülmecid’in, Reşit, Âlî, Fuat ve Mithat’ların emellerinin gâyesi olan Osmanlı siyâsetini tâkip etmek olmalıdır. Millî mevcûdiyetimizin asıl koruyucusu budur. İslâm âlemi şu esnada gittikçe uyanmakta, iktidar ve hayat kazanmaktadır. Hilâfet vasıta ve rabıtasiyle bu kuvveti hükûmetimize, içtimâî topluluğumuza bir istinatgâh yapmağa çalışmak, tedbirli şekilde, hükûmet iktidarı hududunu tecavüz etmeyerek, İslâmın tevhidi şaşaalı adı altında İslâmiyeti Osmanlı menfaatlerine yardımcı etmek hiç yararsız değil, bilâkis pek faydalıdır. Tük siyâseti bugün mevcut değildir; fakat Osmanlı siyâseti millî mevcûdiyetimizi muhafaza ederse, belki gelecekte İslâm birliği siyâsetinin gözden kaybolduğu zaman bize bir yardımcı olur. Bilmem siyâsî işlerde, fırsatları değerlendirmekten (oportünist)likten daha doğru, daha faydalı bir yol var mıdır?”(5)            Bilâhare Türk milliyetçiliği mefkûresinin teşkilâtı olan Türk Ocaklarının Reisliğine gelecek olan Ahmed Ferid’in bu görüşleri, İmparatorluk aydını için milliyetçiliğin bir tercih değil, hadiselerin sevk ettiği bir zaruret olduğunun açık ve hiçbir farklı mülâhazaya imkân vermeyecek kadar kesin ifadesidir.

         

         

         

                    “Üç Tarz-ı Siyâset’’in Etkileri

         

         

                    Milliyetçilik düşüncesinde, bu makaleye sonraki yıllarda büyük önem atfedilmiştir. Ancak, başlangıçta, yukarıda zikredilenler dışında makalenin üzerinde fazla durulduğunu görmüyoruz. Gerçi, bu makale, Akçura’nın milliyetçilik faaliyetlerinde bir yer almasına sebeb olmuştur, ama Osmanlı aydını, Ahmed Ferid’in de ifade ettiği gibi öncelikle devletin bekâsının teminine ve vatan coğrafyasının daha da küçülmesinin önlenmesine daha fazla önem vermiş, İslâmcılık ve Türkçülüğe de, bu gâyenin tahakkukunda faydaları sebebiyle, itiraz etmemişlerdir. Bize göre, bu makale daha çok 1930’lardan sonra önem kazanmıştır. Hem milleti ırk esasına göre tarif etmesi ve hem de sekülerleşmeyi tavsiye etmesi bakımından… Zira Akçura makalesinde şu fikirleri ileri sürmektedir ki, bu Türkiye’nin 1930’lardaki siyasetine yön vermektedir:

         

                    “İslâm dini, büyük Türk milliyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir. Milliyeti tarif etmek isteyenlerden bazıları, dine bir âmil gibi bakmaktadırlar. İslâm Türklüğün birleşmesinde şu hizmeti yerine getirebilmek için, son zamanlarda Hristiyanlıkta olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmelidir. Bu değişme hemen hemen mecburidir de: Zamanımız tarihinde görülen umumî cereyan ırklardadır. Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyâsî ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimâî olmaktan ziyâde şahsîleşiyorlar. Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, cemiyetlerin ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hâdi ve mürşitliğini deruhte ediyor, ancak halk ile mahlûk arasındaki vicdanî rabıta haline geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı ve hattâ hizmet edici olarak, siyâsî ve içtimâî ehemiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.”(6)

         

         

         

                    Türk Ocakları ve Türk Yurdu

         

         

                    Türklükle ilgili çalışmalar, Türkçenin daha sade ifade dili hâline gelmesi, her alanda eserler ortaya konması, dışında Türklükle ilgili çalışmaların Türkçeye aktarılması, kısaca edebiyat, sanat, tarih ve ilim alanında devam etmekte, kadrosunda Akçura’nın da olduğu  “Türk Derneği” gibi kurumlar teşekkül etmekte ve Türk Yurdu gibi dergiler neşrolunmaktadır. Balkan Faciası ile İmparatorluğun Avrupa topraklarının büyük ölçüde kaybı, Osmanlı aydınını ve özellikle gençlerini büyük endişeye sevk etmektedir. Dolayısıyla siyaseten Osmanlıcılık, İslâmcılık akîdeleri takip edilse bile, İmparatorluğun kurucu unsurunun da şuurlanmasını temin maksadıyla, cemiyet teşkili talebi, Türk Ocaklarının kurulmasını sağlamıştır. Türk Ocaklarının siyasi hedefi açık ifade edilmese bile, Osmanlı’nın bekâsı ve ihyasıdır. Ancak, Ocaklıların diğer Osmanlı aydınlarından önemli farkı, Türklüğü sadece Osmanlı Türkünden ibaret görmemek, Osmanlı dışında da Türk varlığını kabul etmektir. Aynı zamanda, Türk tarihinin başlangıcını da Osmanlı’dan, hatta Türklerin Müslüman olmasından daha ileri götürmektedirler. Dolayısıyla, nasıl Ertuğrul Gâzi, Yavuz Hân yeniden diriliş için önemli remizler ise, “Ergenekon’dan Çıkış” da yeniden dirilişin mümkün olacağının alâmeti ve örneğidir. Burada belki, hakikat ile romantizm iç içedir. Ama unutmamak gerekir ki, hakikat bazen insanın gelecek ümidini kırdığı halde, romantik talep ve heyecanlar cemiyette büyük gerilime sebep olabilir ve dirilişi gerçekleştirebilir.

         

                      Öncelikle ifade etmek gerekir ki, bu dönem Türk milliyetçiliğinin, bugünün moda tabiriyle “öteki”si yoktur. Devlete isyan edenler dışında düşmanı yoktur. Çünkü öncelikli hedefi İmparatorluğunu devam ettirmektir. Bu sebeple kucaklayıcıdır. Millet anlayışı, parçalayıcı değil, bütünleştiricidir. Gökalp, halkımız, milleti “dini dinime, dili dilime benzeyendir” şeklinde tarif eder demek suretiyle, bu bütünleştirici anlayışı ortaya koymuştur. Bu Müslüman olan veya Türkçe konuşan benim milletimdendir, mânasınadır. Gerçekten bu tarif, Türk kavminden olmayan Müslümanları, Türk yaptığı gibi, Türkçe konuşan gayrimüslimleri de ihtiva etmektedir. Esasen milliyetin terbiye ile kaynaklanabileceği temel anlayışı da bunu ifade eder. Bu aslında, öteden beri tatbik olunmaya çalışılan Osmanlı milleti anlayışının da bariz ifadesidir. Hem Tanzimat öncesi Osmanlı millet anlayışını devam ettirmektedir, hem de Tanzimat sonrası Türkçe öğrenerek Osmanlı milletinden olma anlayışını muhafaza etmektedir. Aradaki tek fark, milletin adı, artık “Osmanlı Milleti” değil, “Türk Milleti”dir.

         

         

         

                      Millî Mücadele

         

         

                    Esasen milliyetçilik, bizim için bir tercih değil, bir zaruretti. Gökalp’in ifadesiyle, milliyetçilik bizim İmparatorluğumuzun parçalanmasına sebep olan bir “zehir”dir. Şimdi, bu zehirden, artık devletimizi korumak için bir “panzehir” olarak istifade etmek gerekir. Dolayısıyla siyasi hedefi Osmanlı’yı ihya etmek olan temel anlayış, devlete düşmanlık yapmamak kaydıyla kimseyi ve hiçbir milleti düşman kabul etmemeyi gerektirir. “Turan” düşüncesi ise, büyük oranda imparatorluğunu kaybetmiş, fakat büyük devlet olarak yaşamaya alışmış olan bir millete, başka ve yeni bir büyük devletin mümkün olduğunu göstermek suretiyle, onun heyecanını yükselterek, bu birliğin de gerçekleşmesinin ön şartı olan Osmanlı Devleti’nin bekâsını temin ederek güçlenmesini sağlamak maksadına mâtuftur. Nitekim bu maksat hâsıl olmuştur. Balkan faciasından iki sene gibi kısa bir süre sonra, iki buçuk milyonluk diri, heyecanlı ve mücadele azmi yüksek bir ordu ortaya çıkmış, Cihan Harbi’nin menfi neticesine rağmen, bu ordunun bakiyesi Millî Mücadeleyi başarabilmiştir.

         

         

                    Türkçüler bir yandan Türk Birliği -Turan- derken, diğer taraftan da “Türkçülüğün Beynelmilliyeti İslâmcılık”tır demek suretiyle, İslâmcılıktan ve siyasetten Osmanlı’yı muhafaza etmek hedefi dolayısıyla Osmanlıcılıktan vazgeçmemişlerdir. Esasen siyasete hâkim olan İttihat Terakki de hem “ittihâd-ı anâsır” fikrini, hem de İslâmcılık siyasetini takip etmiştir.

         

                    Osmanlıcılık ve İslâmcılığı siyasi olarak geçersiz kılan, Türkçülüğün gücü değildir. Birinci Cihan Harbi’nin aleyhte sonuçlanması bu akidelerinin siyasi ömrünü fiilen ortadan kaldırmıştır. Birçok bölgesi işgal edilmiş vatan coğrafyasının kurtarılması fikri milliyetçiliği tabii olarak öne çıkarmış ve yeni bir hamle ile İmparatorluk topraklarının 780 bin kilometre karesinde –Hatay sonradan ilhak edildi- hâkimiyet tesis edilmiştir.

         

         

                    Şunu ifade etmek gerekir ki, bu sonucun tesisinde milliyetçiler muharrik ve teşkilâtlandırıcı rol oynamakla beraber, 2. Meşrutiyet döneminin içtimâî akidelerinden İslâmcılığın önemli müntesipleri ve hatta Garpçılara mensup olanların da bu mücadeleye iştiraklerini hatırda tutmak gerekir. Yani, Millî Mücadele’yi zafere götüren ruh, din ve milletin ayırt edilemez önemde tutulmasıdır. Esasen Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi de bu ruhtur. Burada esas umdeler “istiklâl-i tam” –tam bağımsızlık- ve hâkimiyetin millette olmasıdır. Millet ise yeni, muhayyel ve mutasavver bir topluluk değil, binlerce yıl içinde tekevvün etmiş, bin yıldan beri de Müslüman olan, yani her hâliyle mevcut bulunan bir varlıktır. Görülüyor ki, bu dönemde henüz, teşekkül eden yeni devlet, var olan bir milletin devletidir. Yoksa birçok milliyet teorisinde ifade edildiği ve hatta sonradan uygulanmaya çalışıldığı gibi devletten millet inşası söz konusu değildir.

         

         

         

                    Türk ve Türkiye Adı

         

         

                    Burada bir hususu sarahatle ortaya koymak zarureti vardır. Bugün birçok gafiller, milleti meydana getiren bir etnik unsurun adının, diğerlerini inkâr ve asimile etmek kastiyle, bütün topluluğa verildiği gibi abes bir iddiayı ileri sürmektedirler. Hâlbuki böyle bir şey söz konusu değildir. Bir kere, Millî Mücadele’yi başlatan Anadolu ve Rumeli Müdaffaayı Hukuk Teşkilâtlarıdır. Ancak, mücadelenin meşruiyetini sağlayan organın adı; “Türkiye Büyük Millet Meclisi”dir. Çünkü üzerinde hâkimiyet ve varlık mücadelesi verilen coğrafya, hatta en geniş hâliyle Osmanlı coğrafyası, 12. yüzyıldan bu yana, şimdi bir kısmı da işgalci olan Batı devletleri tarafından “Türkiye” olarak isimlendirilmektedir. Burada yaşayanlar da “Türk”olarak vasfedilmektedir. Balkanlarda Müslüman olanlara “Türk oldu” denildiği gibi, bu coğrafyadan göçenlere de “Türk” denilmektedir Nitekim 18. yüzyılda Lübnan civarından Arjantin’e göçen, çoğu da Hristiyan olan grubun adı “Los Türkos”tur. Hâlen de bu adla anılmaktadırlar ve bu adı taşıyan birçok dernek ve kuruluşları vardır.

         

                    Dolayısıyla Millî Mücadelenin liderleri meşruiyet kaynağı olan müesseselerine, yeni ve önceden bilinmeyen bir adı değil, dünyada tanınan bir adı ve üstelik Batı’nın imlâsıyla, “Türkiye” olarak vermişlerdir. Eğer iddia edildiği gibi etnik endişelerle bir ad konulsaydı, o zaman “Türkiye” değil, “Türk-eli” veya “Türk-ili” isimlerinden biri tercih edilirdi.

         

                    Bilâhare, Cumhuriyet ilânıyla, Türkiye, Devletin de adı olmuştur. Ancak, Meclis de herhangi bir şahıs, grup veya zümrenin değil, “Millet”in meclisidir ve o Millet, “Büyük Millet”tir. Muhtelif menşelerden gelse bile, Milletin adı “Türk”tür. Esasen varlık mücadelesi verilen Devlet Osmanlı’dır, o da Selçuklu vârisidir. Bunlar ise, daha başlangıcından itibaren tartışmasız “Türk Devleti”dir. Saltanattan Cumhuriyet’e geçişte teşekkül eden yeni Devlet, elbette “Türk Devlet”i olacaktır. Bunda gayr-i tabii bir hâl yoktur. Ayrıca Millî Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal, “Millî Mücadeleyi yapan halka Türk denir” demek suretiyle, bu kapsayıcı anlayışı ve hakikati ifade etmiştir.

         

         

         

                    Cumhuriyet ve Sonrası

         

         

                    Cumhuriyet döneminde, esas itibariyle, Türk Ocaklarındaki milliyetçilik anlayışı ve hattâ, İmparatorluk dönemi millet ve tarih anlayışları, ilk yıllarda varlığını devam ettirdi. Ancak, yeni devletin millî devlet oluşu sebebiyle, bir de devletin milliyetçilik anlayışı gelişti. Özellikle lâikliğin kabulü ve cemiyetin sekülerleştirilmesi; Almanya’da, İtalya’da ortaya çıkan ırkçı milliyetçilik anlayışı, Türkiye’de de taklit edildi. Din, yani İslâm, milletin en önemli belirleyicisi iken, artık Akçura’nın belirttiği üzere, sadece vicdanî bir mesele hâlinde telâkki edildi. Millet kelimesi, Osmanlı millet anlayışından mülhem olduğu ve İslâm’ı mündemiç bulunduğu için, terk edildi. Dinî hiçbir çağrışım yapmayan “Ulus” kelimesi tercih edildi. Kafatası araştırmalarına ve milletimizin ırkî özelliklerini belirlemeye yönelik çalışmalara başlandı. Tamamen pozitivist ve materyalist düşüncesinin etkisinde yapılan bu faaliyetler İslâm’ı sadece vicdanlara hapsetmeyi hedef almadı. “Vahyi” inkâr ederek, din, felsefî bir meslek olarak telkin edildi.

         

                    Bu anlayış, Türk Ocaklarında vücut bulan düşüncelere tersti. Ocak yöneticilerinin yaklaşan tehlikeyi sezmişçesine, Devlet partisi hüviyetindeki CHP’ye yaklaşma gayretleri işe yaramadı ve Ocak feshedilmesi tâlimatı ile kapatıldı. Bu anlayışın önemli belgeleri olan, Birinci Tarih Kongresi’ndeki tezlere, başta Zeki Velidi olmak üzere, birçok milliyetçi itiraz etti. Ancak, Avrupa’daki ırk teorilerinden de ilham alarak birçok çalışmalar yapılmaya devam etti.

         

                    Birçok resmî evrakta, askerî okullara, öğretmen okullarına öğrenci alımı ilânlarında görüldüğü üzere, ırka vurgu yapıldı. Ancak zâhirde tamamen ırkçı bir anlayışın ve hatta İslâm öncesine ağırlık veren bir anlayışın esas alındığı düşünülse bile, devrin izâhı bu kadar basit yapılamaz. Zira bu anlayış, bir yandan İslâm’ı tamamen cemiyet hayatı dışına atmayı hedef alan bir sekülerleşme ve hatta yeni bir millet –ulus- inşâ etme gayretinin neticesi ise de aynı zamanda siyasi maksatlar taşımaktaydı.

         

                    Zira Saltanat’tan Cumhuriyet idaresine geçilmesini sağlayan nesil, Batı’nın “Şark Siyaseti” dolayısıyla İmparatorluğun parçalanmasına şahit olmuş, hatta bu yüzden ekserisi yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmış bir nesildir. 1927 nüfus sayımı sonuçları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, nüfusun yarısına yakın kısmı, o günkü vatan coğrafyasının dışından gelenlerdi. 1865 ten itibaren Kafkaslardan, daha sonra Kırım’dan başlayan göçler, Balkan fâciası ile İmparatorluğun Avrupa topraklarından, artık “anavatan” addedilen bu topraklara yerleşmiş insanlardı. Bunların bir bölümü soyca Tük’tü, ama tamamı Müslüman’dı. Bu nesil  “Şark Siyaseti”nin hâlâ devam ettiğini görüyordu. Çünkü Batı, Türklere, “Orta Asya’dan geldiniz, Orta Asya’ya dönünüz” diyordu. O halde, Cumhuriyet yöneticilerinin Selçuklu’dan evvel de Türklerin Anadolu’da var olduklarını ortaya koymaları gerekiyordu. Aslında, koca Amerika kıtasının henüz 350-400 yıl gibi yakın zamanda Avrupalıların hâkimiyetinde olduğu düşünülürse, buna ihtiyaç yoktu. Ne var ki, Amerika’nın yeni hâkimleri yerlilerin tamamına yakını bitirmişti ve onlara “gidin” diyecek bir güç yoktu. Buna karşılık, Türkler, hâkimiyeti altındakileri, inançları gereği, “zimmet”lerindeki bir emanet gibi korudukları için, şimdi zayıflayınca, birçok destekçisi ile birlikte “gidin” diyen çoktu.

         

                    Selçuklu’dan evvel yaşayanlar Müslüman olmadıklarına göre, bunların ırken Türk olduklarını ispat zarûreti vardı. İşte Hitit’lerin ve Anadolu’da medeniyet kurmuş diğer kavimlerin Türk olduğu iddiasının bir maksadı da buydu. Tabii, böyle bir Türklük iddiası için, o dönemde henüz DNA’lar da bilinmediğine göre, kafatası araştırmalarına ihtiyaç vardı. Esasen bu çalışmaların teorik esasları da Batı’da ortaya konmuştu. Yani, Batı’ya kendi ilmî anlayışı ile cevap verilmekteydi.

         

                    Irk kavramından siyâsî olarak istifâde edildiğinin bir diğer önemli misâli “Hatay Meselesi”dir. Bilindiği üzere Hatay, Millî Mücadele sonunda sınırlarımız dışında kalmıştı. Ancak Türkiye, Hatay ile alâkasını devam ettirdi. Önce, Hatay’ın Suriye’de muhtar bir bölge olması sağlandı. Sonra halkoyu ile kaderi tayin edilecekti. Ancak, Hatay’da Türk nüfus ekseriyette değildi. Bu sebeple, Hatay’daki Nusayrilerin de desteğini almak zarûreti vardı. Bunun için hemen Nusayrilerin de “Türk ırkı”ndan olduğu tezi ileri sürüldü. Önemli çalışmalar ve yayınlar yapıldı. Nusayrilerin Yavuz’a kadar Türkçe konuştuğu, Şii oldukları için, Yavuz’a kızarak, ondan sonra Arapça konuşmaya başladığı iddia edildi. Hatta Adana Valisi’nden, boş bulunan milletvekilliği için aday teklifi istendi. Vali, Millî Mücadelede Nusayrilerin Fransızlara karşı, Türklerle beraber hareket ettiklerinden bahsederek teklifini sundu ve iki Türkiye vatandaşı Nusayri milletvekili yapıldı. Bu çalışmalar semeresini verdi. Hatay’daki Nusayriler kendilerini “Türk” olarak yazdırdılar. Netice’de Hatay meselesi lehimize sonuçlandı. Bir zaman sonra da artık Nusayrilerin Türklüğü meselesi gündemden düştü.

         

                    Bu misalde de görülüyor ki, Türk ırkçılığı meselesi sosyolojik bir vâkıa değil, tamamen siyâsî gâyeye mâtuftur. Yukarıda zikredilen ilânlardaki “Türk ırkından olmak” ifadesine rağmen, Türk ırkından olmayan birçok Müslüman askerî okullara alınmıştır. Çünkü pratikte Türk hâlâ vatandaş olan Müslüman’dır. Bu anlayış sebebiyle Kıbrıs doğumlu olduğu için Alpaslan Türkeş, ilk müracaatında askerî okula kabul edilmemiştir.

         

                    Bu dönemde, okullardan din dersleri kaldırılmış, orta ve yüksek derecede din eğitimi veren okullar kapatılmış ve İslâm her ne kadar içtimâî bir hüviyetten vicdanlara hapsedilen bir din haline getirilmeye çalışılsa da hâlen milleti ifade de başvurulan bir kimlik ifadesi idi. Bunu göçmen siyâsetinde ve yukarıda ifade edilen “Türk ırkından öğrenci” seçerken kullanılan fiilî ölçüde görmekteyiz. Türkiye’ye müracaat eden göçmenlerin kabulünde dini Müslüman olanlar ölçüsü esas alınmıştır. Yani Müslüman olmak, kimliği belirtmekte bir ölçü olmasına rağmen, vatandaşın dinini öğrenmesi; dinin ahlâkî ve sosyal hayatta görünür olması mümkün değildi. Hattâ Türk kimliğinde bir “etiket” olarak Müslümanlık o kadar belirleyici idi ki, l928 Anayasa’sında “Türkiye Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Türk ıtlak olunur” denmesine rağmen, uygulamada, o dönemde de, daha sonra da, gayrimüslimler “azınlık” telâkki olmuştur. Hâlbuki vatandaşlığın azınlığı olmamak gerekir.

         

                    Ne gariptir ki, devlet bu dönemde ilim ve araştırma anlamında olsa da ırkçılığı ve kafatasçılığı kendisi yapsa da; 2. Dünya Savaşı sonrasında ırkçı siyaset güden Almanya ve İtalya’nın mağlubiyeti ile bu kere, Sovyetlere ve diğer galiplere hoş görünme hesabıyla açtırdığı bir şahsi hakaret davasını “Irkçılık, Kafatasçılık-Turancılık’’ davası haline getirdi; kendi günahını esasında bu politikaların dışındaki insanların üzerine yıktı ve İnönü’nün meşhur 19 Mayıs 1944’deki nutkundan bu yana milliyetçilik daima bu ithama muhatap oldu.

         

                    Bu dönem devlet milliyetçiliği hakkında bir yanlış kanaat de şudur: İslam öncesi Türklüğü yüceltmek… İlk bakışta bu kanaat doğru gibidir, ancak tamamen gerçeğin ifadesi değildir. İslâm’ı cemiyet hayatının ve millet varlığının dışına atma gayreti, tarihin eski dönemlerden başlanmasını gerektirmekteydi. Bu dönemde de Orta Asya ile bir bağlantı kuruldu, ancak temel hedef yeni vatan coğrafyasının eski sahiplerinin de Türk olduğunun ortaya konmasıdır. Esasen bu anlayışın hedefi milleti; dönemin ünlü Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ifadesiyle, “Tamamen İslam kültür dairesinin dışına çıkartmak” ve elbette Batı medeniyet dairesine dâhil etmek olduğu için, Batı medeniyetlerinin esaslarından olan eski medeniyetlerin de Türklerin eseri olmasını gerektiriyordu. Türklerin geçmişte büyük medeniyetinden bahsedilirken, bundan kastedilen eski Anadolu medeniyetleridir. Ancak ne var ki bu hususta kafa berrak değildir. Bir yandan bunlar yapılırken, diğer yandan İbn-i Sina, Farabi gibi İslam âlimleri hakkında toplantılar ve eserler tertip olunmuştur.

         

                    Bu dönemde bazı etnik unsurların inkâr edildiği ithamının kaynağı olarak millete Türk adının verilmesi gösterilmektedir. Bunun sebebi yukarıda izah edildi. Onlara ilave olarak diyebiliriz ki, aslında uygulanan siyaset Tanzimat sonrası Osmanlı siyasetinin bir kopyasıdır. Zira 1928 Anayasası ‘’ Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olanlar Türk ıtlak olunur’’ hükmüne amirdir. Ancak bu Meşrutiyet Kanun-i Esasisi’nin 8. maddesinde bulunan “Osmanlı Devleti tabiiyetinde bulunan fertlerin cümlesi Osmanlı tabir olunur’’ ifadesindeki Osmanlı yerine Türkiye ve Türk kelimelerin konulmuş şeklidir.

         

                    Aynı şekilde Türkçenin bütün vatandaşlar tarafından öğrenilmesi siyâseti de bir zaruret ifadesi kadar yine aynı Kanunu-i Esasi’nin hükmünün tekrarıdır. Özellikle muhafazakâr muhitte en çok tenkit edilen “Tevhid-i Tedrisat Kanun” da aynı anayasanın 16. maddesindeki “Bilcümle mektepler devletin nezareti altındadır. Osmanlı tebaasının terbiyesi bir ittihat ve intizam tarzı üzere olmak için, gerekli esbaba teşebbüs olunacaktır’’ ifadesinin farklı bir şekilde kanunlaşmasıdır.

         

                    Bütün vatandaşların Türkçe öğrenmesi hususu, bir asimilasyon tatbikatı değil, vatandaşların tamamının devlet hizmetlerinden ve memleket imkânlarından eşit şekilde istifadesi maksadına matuftur. En çok tenkit edilen “Vatandaş Türkçe konuş’’ kampanyaları da Müslümanları değil gayrimüslimleri hedef almaktadır.

         

                    Ancak bu dönemde, Türkçe konusunda geniş bir tasfiye hareketi söz konusudur. Bu da esas itibarı ile, milleti Orta Asya’ya bağlamaktan çok, İslam kültür ve medeniyetine mensup olmamız sebebiyle, dilimizde bu yüzden mevcut bulunan kelime ve terimlerin tasfiyesi maksadını taşımaktadır. Yüzyılın başındaki dilde sadeleşme akımından tamamen farklıdır. Çünkü bu sadeleşme akımının mensuplarına göre, artık bu meselede maksat hâsıl olmuştur. Hatta Gökalp’in ifadesiyle, yeni terimlere ihtiyaç duyulduğunda Türkçe ve onun diğer lehçelerinden istifade edilecek, bu mümkün değilse Arapçaya başvurulacaktır.

         

                    Bu tasfiye dönemine kadar, Türkçe her ilim alanında kendi terminolojisine sahipken ve yeni terim ihtiyacı Gökalp’in işaret ettiği şekilde karşılanmadığı için dilimiz Batı dillerinin istilasına uğramış vaziyettedir.

         

         

         

         

                    Demokrasi Dönemi

         

                   

                    2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Türkiye’de çok partili demokratik sisteme geçiş zaruret oldu. Yeni partiler teşekkül etti: Millet Partisi ve Demokrat Parti gibi… Artık memlekette bir merkezin telkin ettiği ve dayattığı fikir ve düşünceler değil, farklı fikirler de ifade edilmeye başlandı. Halkın temâyül ve arzuları ortaya kondu. 1946 seçimleri, ne kadar şâibeli olursa olsun, bir kamuoyu yoklaması görevi ifa etti. CHP, önce devletin sahibi olma vasfını ve milleti istediği şekle büründürme imkânını kaybetmeye başladığını gördü. Bu yüzden 15 gün kadar süren 1947 Kurultayı’nda Türkiye’nin meseleleri, en önemlisi laiklik uygulamaları geniş şekilde ele alındı, tartışıldı. Birçok delege takip edilmekte olan laiklik anlayışının yanlışlığını, milletin geleceğini türlü badirelere sokma ihtimalini ortaya koydu. En önemlisi gayrimüslimlerle, Müslümanlar arasında eşitliksiz ve adaletsiz bir uygulama olduğunu, çünkü gayri Müslimlerin kilise ve okullarında dinlerini öğrenmek imkânı varken Müslümanların bundan mahrum bulunduğu ifade edildi.

         

                    Kurultay sonunda, önceki laiklik anlayışından tamamen vazgeçilmemekle; din yine de bir vicdan meselesi ve milletimizin lâfzî vasıflarından biri olduğu fikri muhafaza edilmekle beraber, bazı uygulamalara başlamak zarureti doğdu. İmam Hatip kursları açıldı, Ankara Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi ihdas edildi. Gerçi fakülte müfredatında İslami ilimlerden daha çok genel i


Türk Yurdu Ekim 2011
Türk Yurdu Ekim 2011
Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele