Türk Kültür ve Düşünce Tarihinde Sarafim Kıraathanesi

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı mahallesini başlıca üç mekân belirliyordu. Bunlar, özel hayatın geçtiği konut, dinî hayatı düzenleyen mabet ve ticarî ihtiyaçların karşılandığı çarşı idi. Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarında mahalleye yeni bir kolektif mekân eklendi. Özel, dinî ve ticarî hayatın dışında, insanların eğlence, dinlenme, sohbet ve hatta eğitim gibi sosyal ihtiyaçlarına cevap verecek bu yeni mekân kahvehane idi. İlk açıldığı 1550’li yılların başında eğlence yeri olarak[1] gündelik hayata giren kahvehane, zamanla daha farklı ihtiyaçları karşılamaya başladı. Hızla kurumlaşan kahvehanelere irfan sahibi ve derviş kimseler sohbet etmek; garipler ve fakirler barınmak; bazı sipahi ve yeniçeriler de kendilerini satmak için gitmeye başladılar. Bazen de tavla ve satranç oynayarak vakit geçirmek isteyenlerin uğrak yeri oldu. Kahvehanelerin daha sonra misafir kabul etme yeri haline gelmesi, ayrıca kadı, müderris, memur, aydın, bürokrat, imam ve müezzin gibi ilmiye ve kalemiye mensuplarından işsiz güçsüz takımına, sufilere kadar her statüden insanın bir anda kahvehane tutkunu olması, bu mekânların ticarî popülaritesinin artmasıyla sonuçlandı.[2] Payitahttaki kahvehanelerin sayısı II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595) devirlerinde 600’ü geçmiş,[3] 1630’a doğru 1000’e ulaşmıştı.[4] 16. yüzyılın sonlarında III. Murad döneminden başlayıp 1826 yılında yeniçeri teşkilatının kaldırıldığı tarihe kahvehaneler çeşitli nedenlerle kısmen ya da toptan kapatma cezasıyla karşı karşıya kaldı. Türk askerî tarihinde yeni bir sayfa açan bu devrimden sonraki sükûnet ortamında, Bâbıâli 1830 yılından itibaren dükkânlarını yeniden açmak isteyen kahve sahiplerinin yoğun başvurusuyla karşılaştı. Bunlara ruhsat verilmesinden sonra,[5] Galata’dan Kumkapı’ya, Kadıköy’den Üsküdar’a İstanbul’un her köşesi Türk, Rum ve Ermenilerin açtığı sayısız kahvehanelerle örüldü. Payitahtın kahvehane piyasasının önemli kısmını elinde tutan -ve çayhane işletmeciliğinin doğuşunda da öncülük edecek olan- İranlı Türkmenler, Tanzimat’ı takip eden yıllarda İstanbul’un yanında bazı Rumeli şehirlerinde sayısız kahvehane açtılar.[6]

         

        Türk mahalle dokusunun ana belirleyicilerinden birisi olarak varlığını günümüze kadar taşımış olan kahvehane olgusu, gazete ve dergi yayımcılığının arttığı, Osmanlı aydınının hayata bakışının değiştiği Tanzimat döneminde, önemli bir dönüşüme sahne oldu. Eğlence unsurunu ikinci plana iterek kapılarını okuma kültürüne açan yeni kahvehane tipi İstanbul’un sosyal hayatına damgasını vurdu. 19. yüzyıl Avrupa’sının okuma salonlarının yaygınlaşmasına paralel olarak gelişen ve tamamen sosyal ihtiyaçların ürünü olan bu yeni toplumsal mekâna "kıraathane" adı verildi.

         

         

        Cami Cemaati-Gazete Okuru Bağlamında Okumanın Evrimi

         

        Türk toplumunun kıraathane olgusuyla ne zaman tanıştığı hakkında belli başlı iki görüş ileri sürülmüştür. Kavramın kelime anlamından yola çıkan birinci görüş, 16. yüzyılda, cami teşkilatı içinde faaliyete geçen ve cemaatin namaz aralarındaki zamanı değerlendirmek amacıyla genellikle dinî içerikli kitapları okuyup sohbet ettikleri mekânları ilk kıraathaneler olarak kabul eder. Buna göre kıraathanenin geçmişi kahvehaneden daha eskidir. İkinci görüştekiler ise, Osmanlı’da kıraathanenin doğuşunun, 19. yüzyıl Avrupa’sının okuma salonlarının yaygınlaştığı döneme koşut gittiğini savunur.[7] Her şeyden önce Avrupa kıraathanesi iki asırlık geçmişe sahipti. 17. yüzyılda gazete yayımcılığının başlamasına önayak olan burjuva bilincinin uyanışı, burjuvazinin ruhban ve aristokrat sınıfından bağımsızlaşması, İngiltere ve Fransa’da kahvehanenin kamusallığıyla yakından ilgiliydi. Aslında gazete fikri de, kahvehanelerde toplanan edebiyatçı ve filozof çevresinden çıkmıştı. Nitekim 1700’lerden itibaren Londra kahveleri, kamuoyu oluşturan merkezler olmaya başlamış, bunu Almanya, İsveç ve İtalya’dakiler izlemişti.[8] 19. yüzyıla gelindiğinde Avrupalı gazete okurları, adına yakışır biçimde tasarlanmış okuma salonlarında buluşmaya başlamışlardı. Bu gerçekten hareketle Adnan Adıvar, geleneksel vakıf kütüphane anlayışından farklı olarak, modern manada kıraathane (Salle de Lecture) fikrinin, İstanbul’da ilk defa, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye üyelerinin kafasında doğduğunu ileri sürmüş ve cemiyetin bünyesinde açılan kıraathaneyi bu alandaki ilk işletme olarak değerlendirmiştir.[9] Bu açıdan bakıldığında ikinci görüşün dönemsel olarak doğru bir tespitte bulunduğu kuşkusuzdur. Fakat işlevleri açısından bakıldığında, iki kültürün kıraathane anlayışını birbirinden ayıran belirgin farklılıklardan ötürü bu düşünce biçiminin de eksik bir kanaat taşıdığı görülür. Çünkü daha 16. yüzyılda, Osmanlı kahvehanesinin sadece eğlence yeri olmayıp, gazellerin söylendiği, pedagojik sorunların tartışıldığı ve çeşitli kitapların okunduğu mekânlar olduğu Peçevî Tarihi’nde kayıtlıdır.[10] 1831’de yayımlanan ilk Türkçe gazete Takvîm-i Vekâyi’nin derhal kahvehanelere girişi, bu mekânların eğitici yönüne dikkat çeken Peçevî’yi destekleyen bir adım olarak kabul edilebilir. İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde papaz olarak görev yapan R. Walsh, 1836 yılında yayımladığı anılarında, eskiden kahve ve tütünle kendinden geçen yarı uyur Türk tipinin yerini bir anda, ellerinde gazete, uyanık biçimde haberleri okuyan Türk tipinin aldığını yazacak, yeni tür kahvehaneleri kahkahanın olmadığı, herkesin ciddi bir duruşla haberleri izlediği mekânlar olarak tasvir edecektir.[11] Henüz elit denilebilecek olgunluğa erişememiş, ama okuma bilen birtakım kişilerin, kahvehanelerde okudukları gazete haberlerini komşularına aktararak basının gücünü ispatlamaları bir yana, söz konusu mekân içerisinde birinin yüksek sesle okuması sayesinde gazete, okuryazar olmayanlara dahi hitap edebilmekte idi.[12] Bunun uzantısı olarak, özellikle Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde bazı kahvehane işletmecileri, Avrupa’da eğitim görmüş ve bu dünyanın kültürel çevresini yakından tanıyan aydınların yanı sıra, iç ve dış politik gelişmeleri takip etmek isteyen zümreyi çekmek düşüncesiyle, dükkânlarında günlük gazeteler bulundurmaya başladı. Bu yenilikle birlikte kahvehane müşterileri arasında ayrışma meydana geldi. Salt okuyup tartışmayı yeğleyen sanat ve edebiyat çevresi kıraathanelere devam ederken, mutaassıp kahve tutkunları mahalle kahvelerinde kaldı. Divanyolu-Beyazıt arasında açılan kıraathanelere her geçen gün bir yenisi eklendi. Müdavimlerinin sanata olan ilgisi nedeniyle kıraathaneler zamanla Karagöz, ortaoyunu, meddah gibi geleneksel sahne oyunlarının sergilendiği, musikî fasıllarının düzenlendiği kültür merkezleri işlevini de yükleneceklerdir.[13]

         

         

        Sarafim Efendi: Kıraathanenin Müessis ve Mûcidi

         

        Dönemin basın organlarının çeşitli vesilelerle yaptıkları atıflardan ya da hatırat ve diğer edebi eserlerden anlaşıldığı kadarıyla, İstanbul’da "kıraathane" adını taşıyan ilk işletme Sarafim adlı bir Ermeni tarafından açılmıştır. Ebuzziya Tevfik, bu mekânın 7 Ocak 1858 tarihinde ölen Mustafa Reşid Paşa’nın ömrünün son günlerinde açıldığını belirtir. Mahmud Celâleddin Bâki’nin 1882 yılında çıkarmaya başladığı edebiyat ve bilim dergisi Hazîne-i Evrak’a Sarafim tarafından verilmiş olan ilanda ise, açılış tarihi 1273 olarak gösterilmiştir. Buna göre kıraathanenin 1857 sonlarında açılmış olduğu ortaya çıkar. Dergi, Sarafim’i "kıraathanenin müessis ve mûcidi" olarak nitelemekteydi. Aynı ilandaki "tarih-i mezkûrdan şimdiye değin Memâlik-i Osmâniyye’nin herhangi cihetinden her ne türlü kütüb ve resâil matlûb olunduğunda bilâ-tevakkuf irsâl olunmakta olduğu gibi bundan sonra dahi o meslek üzerinde devam etmekte bulunacaktır" ifadesi, kıraathanenin amacını açıkça bildirmekteydi. Öte yandan ilanın yayımlandığı Hazîne-i Evrak dergisinin dağıtım merkezi olarak Sarafim Kıraathanesi gösterilmekte ve ülkenin neresinden olursa olsun Sarafim aracılığıyla yapılan siparişlerde posta ücreti alınmayacağı belirtilmekte idi.[14] Sarafim’in 1865 yılında Tasvîr-i Efkâr’a verdiği ilanda ise, kıraathanede her çeşit gazete satıldığı, bundan böyle Tasvîr-i Efkâr’ın da satılacağı ifade edilmişti.[15]

         

        Sarafim Kıraathanesi, İstanbul’da benzer mekânların yoğunlaştığı iki ana bölgeden birisi olan Beyazıt’ta[16] Okçularbaşı mevkiinde, Mustafa Reşid Paşa Türbesi’nin karşısındaydı. Geniş tarafı uzun bir dikdörtgen mimarîsine sahip olmasından dolayı "Uzun Kahve" adıyla da anılmış olan bu mekân, bazı kayıtlara "Kıraathane-i Osmânî" veya "Okçularbaşı Kahvesi" olarak da geçmiş ise de, en yaygın adı Sarafim Kıraathanesi’dir. Kıraathanenin bulunduğu bina üç katlıydı: Giriş katında depo ve matbaa bulunuyordu. Üst kat ise taşradan gelip de İstanbul’da tanıdığı olmayan kimselerin kalabileceği odaların yer aldığı bir çeşit otel olarak tasarlanmıştı. Kıraathane kısmı orta kattaydı.[17] Dar ve uzun bir koridoru andıran dükkân, iki uzun duvarın dibindeki keçeli sedirlerin önüne dizilmiş mermer masalar ile kahve ocağından ibaret sade bir mekândı. İç bölmede, raflara dizilmiş gazete koleksiyonlarını ve kitapları içeren kütüphane bulunuyordu.[18] Ahmed Rasim, kıraathaneye bir iki merdivenle çıkıldığını ve masaların yuvarlak olduğunu yazar. İlk zamanlar burası, daire müdürlerinin ve açığa alınmış devlet memurlarının devam ettiği bir kahvehane idi. Ebuzziya Tevfik, "Cerîde-i Havâdis’le Takvîm-i Vekâyi’den ibaret olan ve biri her hafta Salı ve diğeri Perşembe günleri neşredilen bu iki varaka-yı havâdisi en evvel bir kahvehânede cem‘ ederek müşterilerinin" istifadesine sunan kişinin Sarafim olduğunu belirtir. 1860’tan itibaren peş peşe yayın hayatına giren Tercümân-ı Ahvâl, Tasvîr-i Efkâr, Mir’at, Mecmua-yı Fünûn gibi gazete ve dergiler de Sarafim’in kıraathanesinde müşteriyle buluşmuştur. Bu bakımdan Tevfik, Sarafim’in dükkânını dârü’l-kırâe[19] (okuma evi) olarak nitelemiştir.

         

        Ahmed Rasim, Sarafim’in fizikî görünüşünü "uzuna karîb boylu, az tıknazca, benim gördüğüm zamanlar kıranta, güler yüzlü biri idi" şeklinde tarif eder. Buradaki kıranta sözcüğüyle, saçı sakalının kırlaşmakta olduğunu mu, yoksa yaşına göre şık giyinen biri oluşunu mu kastettiğini bilemiyoruz. Ancak Sarafim’in her iki tanımlamaya da uyduğu kuşkusuzdur. İstanbul kıraathanelerin isimlerine dikkat edildiğinde, buna benzer işletmelerde başvurulan isim verme geleneğinin korunduğu, yani sahibinin adıyla anıldığı görülür. Ancak diğer kıraathane işletmecileri gibi Sarafim de dönemin literatüründe "müdür" olarak kaydedilmiştir. Bir görüşe göre müdür nitelemesi, 1864 tarihli vilayet düzenlemesi projesiyle ilintiliydi ve vilayetlerde kurulan matbaalarda gazete ve salnameler yayımlayarak halkla yeni iletişim kanalları yaratmak isteyen hükümet kıraathanelere müdürler atamak suretiyle bu toplumsal mekânları modern ve kalkınmacı program doğrultusunda örgütlemişti.[20] Kıraathaneyi 19. yüzyılın sonlarında devralan yeni sahibi için de "Kıraathane-i Osmânî Müdürü Dikran Sarafim Efendi"[21] sıfatı kullanılmıştır.

         

         

        Bosna’dan Bağdat’a Basın-Yayın Dağıtım Ağını Kontrol Eden Merkez

         

        Sarafim Kıraathanesi yeni çıkan kitapları okuyucuya ulaştıran dağıtımcı işlevini de üstlenmişti. "Mustafa Hâmi Paşa merhûmun asâr-ı makbûlelerinden olan Kânun-ı Sıhha nam kitap, vücûdun esbâb-ı muhafazası hakkında gayet müfid bir eser-i nâfi‘ idüğünden merkez-i sarfı olan Bayezid’de Sarafim Efendi Kıraathanesi ile Bahçekapusu’nda tönbekici Hasan Ağa ile Köprübaşı barakasında ikişer çâryek mecidiyeye satılmakta olduğu i‘lân olunur"[22] ifadesi bunun kanıtıydı. İngiliz bir amiral tarafından yazılıp Bahriye mirlivası İsmail Hakkı Paşa’nın Türkçeye çevirdiği Gemicilik Fenni adlı kitabın satış noktalarından birisi de Sarafim Kıraathanesi’ydi.[23]

         

        Yukarıda Hazîne-i Evrak’tan alıntılanan ilandan da açıkça anlaşıldığı üzere, Sarafim İstanbul’da neşredilen birçok yayını taşraya göndermekteydi. Bunun yanında taşrada yayımlanan çok sayıda gazeteyi müşterilerinin hizmetine sunmakta, ayrıca yine taşrada basılan dergi, risale ve kitaplar da Sarafim aracılığıyla İstanbul’daki kitapseverlerle buluşmaktaydı.[24] Yani kıraathane, aynı zamanda dağıtımcı olarak çalışmaktaydı. Taşra gazeteleri, yörelerindeki gelişmeleri payitahta duyurmak, biraz da gurbetçilerin memleket özlemine tercüman olmak amacıyla, düzenli biçimde Sarafim Kıraathanesi’ne gönderilmekteydi. Örneğin Sivas vilayet gazetesinin ilk sayfasında, gazetenin irtibat bürosu olarak hükümet konağı gösterilmiş; payitahtta temin edileceği adres ise "İstanbul’da merkezi Sarafim Efendi Kıraathanesidir" klişesiyle belirtilmiştir.[25] Basîret’teki "Kıraathâne Müdürü Sarafim Efendi Tarafından Gelen İlan"da ise Kastamonu vilayetinin 1869-70 yılı salnamesinin geldiği ve tanesinin 6 kuruşa satıldığı duyurulmaktaydı.[26] Daha sonra Tuna, Bosna, Fırat, Envâr-ı Şarkiyye ve Suriye gazeteleri de burayı dağıtım merkezi ittihaz etti.[27] 1865 yılında Tasvîr-i Efkâr’da çıkan ilanda, Rusçuk’ta yayımlanan Tuna gazetesinin günlük 1 kuruşa satıldığı, abone olmak isteyenlerin altı ay için 25, bir yıl için 40 kuruş ödemeleri gerektiği bildirilmişti.[28] Yine Sivas gazetesi, yeni yayınlar için yaptığı tanıtımların birinde Mir’at-ı Âlem dergisinin temin edilebileceği adres için kullandığı, "…böyle bir eserden istifâde ve mubâya‘a arzusunda olanların bilcümle kütüb ve gazeteler merkezi olan Sarafim Efendi’ye veyahud celb edilmek üzere matbaamıza müracaat eylemeleri ilan olunur"[29] ifadesiyle okuyucuyu Sarafim Kıraathanesi’ne yönlendirmiştir.

         

        Ebuzziya’nın deyimiyle kıraathanenin "merkez-i bey‘ ve tevzi‘ (satış ve dağıtım üssü) oluşu, bazı küçük esnafı ekmeğinden etmişti. Örneğin risale satıcılığıyla ün kazanan Çemberlitaş’taki Celil Ağa ile Bahçekapı’daki Hasan Ağa, Sarafim’in bu işi yapmaya başlamasından sonra iflas etmişler, Sahaflar ve Kaşıkçıbaşı’ndaki kitapçıların kazançları azalmış; bu nedenle ünlü kitapçı Arakel ile Karabet, Kasbar ve Ohannes adlı Ermeni esnaf da gazete dağıtıcılığını yeni sistem kitapçılığa dönüştürmek zorunda kalmışlardı.[30] Sarafim, modern kütüphanecilik konusundaki gelişmeleri ve hükümetin bununla ilgili politikasını yakından takip etmekteydi. Kütüphaneler müfettişi Nacim Efendi’nin Ragıb Paşa Kütüphanesi’ndeki eserleri tanıtan bir katalog yayımlamasından duyduğu sevinci hem kitapseverlerle paylaşmış, hem de söz konusu katalogun kendi kıraathanesinden beş buçuk kuruş ücret karşılığında temin edilebileceğinin müjdesini vermişti.[31]

         

        Adnan Adıvar, İstanbul’un diğer kıraathanelerinde 20 paraya satılan bir fincan kahvenin Sarafim Kıraathanesi’nde 40 paraya satıldığını ve bunun, masalarda daima hazır bulunan yayınların maddi yükünü karşılama isteğinden ileri geldiğini belirtir. Uzun veya kısa oturmasına bakılmaksızın herkesten 40 para (1 kuruş) alınması uygulaması zamanla geleneğe dönüşmüştü ve bu sayede müşteri kalitesi kontrol altında tutulmuş olmaktaydı. Bir fincan kahvenin kahvehanelerde 10, kıraathanelerde 20, çalgılı kıraathanelerde ise 60 paradan satıldığı 1900’lerin başında, Sarafim Kıraathanesi’nin 1 kuruşluk standardı devam ettirilmekteydi.[32] İçecek fiyatlarının Ramazan ayında ikiye katlandığını belirten Ahmet Kemal, 1870’lerden itibaren Sarafim’in dükkânında alternatif olarak çay da satıldığını yazar.[33] Hâlid Ziyâ’ya göre çay, burayı cazip kılan önemli etkenlerden biriydi.[34]

         

         

        Yüksek Kıraathanede Büyük Simalar

         

        Sarafim Kıraathanesi, döneminde "yüksek kıraathane"ler sınıfında telakki edilmiştir. Kıraathanenin yüksekliği müdavimlerinin niteliğinden ileri gelmekteydi. Nitekim birçoğu Yeni Osmanlılar hareketinin öncüsü olan Namık Kemal, Ebuzziya Tevfik, Ayetullah, Hâlet, Hasan Subhî, Âli, Refik gibi edip ve münevverler; Vidinli Tevfik Paşa, Süleyman Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Maarif Nazırı Yusuf Paşa, Sadullah Paşa gibi üst düzey askerî ve mülki yöneticiler; Cerîde-i Askeriye muharrirleri Kolağası Hacı Raşid, Kırımlı Doktor Aziz ve Said gibi bürokratlarla Hersekli Ârif Hikmet ve Leskofçalı Galib gibi divan edebiyatının son temsilcileri devam etmiştir. Son dönemlerde müdavimler arasına Muallim Naci, Abdülhalim Memduh, Ahmed Rasim, Halit Ziya, Müstecabizâde İsmet ve Fâik Esad gibi edebiyatçılar katılmıştır. Ebuzziyâ’nın "husûsan Ramazan geceleri cidden bir bezm-i şiir ve edeb idi" cümlesiyle özetlediği kutsal ayın akşamlarında birçok kıraathane görsel sanatlar ve musikiye yönelirken, Sarafim Kıraathanesi geleneğini bozmaz, okuyucularına gazete ve kitap hizmeti sunmaya devam ederdi. Letâif-i Âsâr, Aksaray-Laleli hattında eğlenmek için birkaç kıraathane dolaşan iki ahbabın, bunların kimisindeki ilgisizlik, kimisindeki bilardo ve tavla gürültüsünden dolayı memnun kalmayışlarını ve "…tabana kuvvet Kıraathane-i Osmânî’ye can attık"larını[35] hikâye etmiştir. Bu kadar kalburüstü simanın bir araya geldiği buluşmalarda edebiyattan matematiğe, şiirden politikaya, teknolojik ilerlemelere kadar güncel-toplumsal her şeyden bahsedilir, entelektüel birikim paylaşılırdı. Ebuzziyâ Tevfik kıraathanenin en parlak devrini 1283 Ramazan’ında yaşadığını belirtir. 1867 yılının Ocak ayına rastlayan bu tarihteki coşkuyu, "O sene adetâ bir kulüp, hem de siyasî ve ictimâî bir kulüp hâline inkılap eylemişti" cümlesiyle dile getirmiştir. O gecelerden birinde Vidinli Tevfik Paşa, Amerika’da yeni kurulan ve insan ırkını yok etmeyi amaçlayan bir dernekten bahsettikten sonra, bu konuda bir makale yazılmasını ve ertesi akşam kıraathanede okunmasını teklif etmiş; ertesi akşam Namık Kemal, Encümen-i Şuarâ şairlerinden Hâlet ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucularından Âyetullah beylerin yazdıkları makaleler okunmuştu.[36]

         

        Sarafim bazen piyango çekilişi yapar, kazananları kitapla ödüllendirirdi.[37] Ramazan ayına mahsus bu uygulamada, 20 mecidiyeye satılan 400 bilet satışa sunulurdu. Elde edilen 800 mecidiyenin dörtte biri müşteriye ikramiye olarak geri dönerdi. Bunu da 40 gün boyunca günde 5 mecidiyelik armağan dağıtarak yapardı. Böylece müdavimler hem armağanlardan kazanırlar, hem de kahveyi 45 paraya içmiş olurlardı. Kazananlar, 5 mecidiye değerinde kitap ya da dergi alırlar veya istedikleri gazeteye abone olurlardı. Sarafim, müşterilere bu şekilde kitap ve gazete sevgisi aşılamayı eğitime ve gazetecilik mesleğine hizmet addederdi. Piyangoya katılıp da kazanamayanların da üzülmemesini, zira paralarıyla eğitime katkıda bulunduklarını söylerdi. Sarafim elde edilen miktarın bir kısmını eksilen bardak, fincan ve tabak gibi malzemelerin yenilenmesinde kullanırdı.[38] Bütün harcamalardan sonra arta kalan miktar ise Müslüman ya da gayrimüslim fukaraya dağıtılırdı.[39]

         

        Sarafim Efendi, varlıklı ailelerin konaklarında Fransızca eğitimi veren bir Fransız öğretmeni kıraathanesine davet ederek, yabancı dil kursu başlatmıştı. Basına verdiği ilanda, kıraathanenin üst katında kurs için bir oda ayırdığını ve kursa katılacak olanlardan içecek ücreti alınmayacağını belirtmişti.[40] Sarafim yayıncılık konusunda müteşebbislere yardımcı olmakta, baskı için gerekli harf ve karakterlerin temininden diğer teknik konulara kadar her hususta İstanbullu olan ve olmayan basımcılara katkı sağlamaktaydı.[41] Sarafim 1880 yılında Matbaa-yı Amire’nin ruznamçecilik görevine getirilmişti.[42] Bu atamada kendisinin uzun süredir matbaalar müdürlüğünü yürütmesi etkili olmuştur.[43] Sultan II. Abdülhamid 1886 yılında Sarafim’i dördüncü rütbeden mecidî nişanıyla ödüllendirmiştir.[44] Gaspıralı İsmail’in "kıraathaneciler üstâdı" olarak nitelediği Sarafim’i, Ağustos 1895 tarihli yazısında "müteveffâ" diye anması,[45] onun bu tarihten önce öldüğünü göstermektedir.

         

         

        Babasının İzinde Bir Osmanlı Eliti: Dikran Sarafim

         

        Sarafim’in ölümünden sonra dükkânı oğlu Dikran işletmeye devam etti. Dikran Sarafim 1864 yılında İstanbul’da doğmuş, ilköğrenimini Hasköy’deki Ermeni okulunda tamamladıktan sonra Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’den mezun olmuştur. Ermenice, Türkçe ve Fransızcayı okuyup yazabilmekteydi. Beyoğlu mutasarrıflığında stajyer olarak çalıştıktan sonra, Altıncı Daire-i Belediye Gurebâ Hastanesi’nde stajyerliğe devam etmiştir. Bir ara kolera ile mücadele için kurulan komisyonlarda başarılı hizmetler vermiştir.[46] Zaptiye Nazırı Kamil Bey, Beyoğlu’ndaki hastanelerdeki doktor azlığının hastaların bakımını aksattığını gerekçe göstererek, stajyer olarak görev yapan Dikran’ın bu göreve asaleten atanmasını önermiştir.[47] Beyoğlu’ndaki üstün gayretlerinden dolayı Dikran 1890 yılında üçüncü dereceye yükseltilmiştir.[48] 1909 yılının sonundaki düzenleme sırasında, Darülaceze müdürlüğüne atanan İbrahim Temo’dan boşalan Beyoğlu Polis Müdürlüğü hekimliğine getirilmiştir.[49] Sarafim Kıraathanesi’ne 1902 yılına kadar devam ettiğini belirten Adnan Adıvar, Dikran zamanında da aynı çalışma disiplininin korunduğunu şu cümlelerle ifade etmiştir: "… Karantina İdaresi’nde memur olduğunu işittiğim orta yaşlı bir zâtın, akşamüstleri kıraathaneye gelerek jaquet á taille’ını çıkarıp temiz gömleği ile müşterilere bizzat hizmet ettiğini hatırlıyorum. Kahvesi, suyu çok temizdi; orada tavla, iskambil asla oynanmadığı gibi, bütün kıraathanede hüküm süren sessizlik ve yan yana oturan iki kişinin şayet konuşurlarsa, en alçak perdeden konuşmaları dikkate çarpardı."[50] Halit Ziyâ’nın kalemine yansıyan duygular da kıraathane atmosferinin değişmediğini göstermekteydi: "Şurada burada çaylarını içen, tütünlerinin dumanını vakitlerinin boşluğuna savurarak masalarının üstüne dirseklerini dayamış düşünen, yahut dalgın gözlerle bir cerîdenin sütununda başka şeylerle meşgul zihnini dolaştıran tek tük müşteriler vardı. Sonra ileride, orta yerde uzun bir masa, bunun üzerinde ve altında yığın yığın eskilikleri sarılıklarından belli cerîde kümeleri vardı. Sarafim Efendi Kıraathanesi’nin başlıca şöhretini bu eski yeni cerîde yığınları teşkil ederdi. Ve galiba tetebbu‘ erbabı meraklarını tatmin etmek için bundan başka bir sermaye bulamazlardı."[51]

         

        Dikran da babası gibi, İstanbul’a ve taşraya gazete dağıtım ve bayii hizmetlerini sürdürdü. Ancak zaman zaman bürokratik engellere takılıp parasal sorunlara maruz kaldığı görülmektedir. Örneğin Kosova vilayetine gönderdiği bir buçuk yıllık gazete bedelini tahsil edemeyince 1904 yılında padişahın aracılığına başvurmuştur.[52] Öte yandan Dikran vilayet matbaalarının ihtiyaçları ve eksiklerini tamamlamak hususunda hükümet ile taşra arasında aracılık etmekteydi. Örneğin Mekteb-i Sanayi’de Dökmeci Haçik Kigorkyan tarafından imal edilen 24 puntoluk harfler ile diğer baskı malzemesi Dikran aracılığıyla Bağdat’a ulaştırılmıştı.[53]

         

        Dikran zamanında kıraathane müdavimleri arasına bazı hececi şairler katıldı. Özellikle Beş Hececilerden Yusuf Ziya (Ortaç), dönemin popüler içeceği çayı yudumlarken, bir yandan da kitapları karıştırırdı.[54] Aynı isimle Cumhuriyet dönemine kadar faaliyetini sürdüren Sarafim Kıraathanesi, 1930’lu yıllarda kunduracı dükkânına çevrilmiş, sonraki şehir planlamaları sırasında ise binası yıkılarak tarihe karışmıştır. Adıvar, Sarafim’in varislerinin kitapları ve gazete koleksiyonlarını İnkılap Müzesi’nin arkasındaki çıkmaz sokaktaki bir dükkâna naklettiklerini, nihayet İstanbul Basın Birliği’nin koleksiyonları toptan satın alarak Beyoğlu’ndaki binasına yerleştirdiğini yazmıştır. 

         

        Kıraathaneler yüzyılın sonlarına doğru giderek ivme kazanan kurumsal ve toplumsal yozlaşma sürecinde temel işlevlerinden uzaklaşarak ticareti ön plana alan işletmeler haline gelmişler, örneğin Ramazan aylarında çalgı ve musiki fasıllarının yanında bazı kıraathaneler de iftar ve sahur yemekleri satmak üzere lokantacılığa soyunmuşlardı.[55] Fevziye örneğinde görüldüğü üzere, kimi İstanbul kıraathaneleri ise, özellikle II. Meşrutiyet döneminde siyasi partilerin politik toplantılarına ya da sivil toplum kuruluşlarının kültür etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. Bütün bunlar kıraathanelere işlevsel zenginlik kazandırmış ve o ölçüde müşteri memnuniyeti yaratmış ise de, asıl varoluş gayelerinden sapmaları bilhassa mizah basınının eleştiri oklarını çekmiştir. Letâif-i Âsâr’da yayımlanan bir yazıda, bazı kıraathanelerde çalgı çalındığı, tavla, dama, iskambil ve bilardo oynandığı eleştirilerek, bu tür faaliyetlerin kıraathanenin anlam ve amacıyla çeliştiği belirtilmiştir. İlkelerinden taviz vermeyen Sarafim Kıraathanesi ise yozlaşma sürecini etkilenmeden geçiştirmiştir. Kıraathane adına yakışan tek işletme olarak, "kıraathanelerin büyükbabası olan Kıraathane-i Osmânî", yani Sarafim Kıraathanesi gösterilmiştir.[56] Sarafim Kıraathanesi’nin müdavimlerine ciddiyeti ve ağırbaşlılığı telkin eden bir havası vardı. "Yan oturmak, kavuğu pencere kenarına dayayarak bacaklar çekik ımızganmak, masaya çat çat urarak bana bir kahve getir diye bağırmak, hızlı hızlı konuşmak, sarhoş gelmek" gibi olumsuzluklar burada görülmezdi. Müşterilerin konuşma üslubundan giyim kuşam tarzına kadar belli bir ahenk söz konusuydu. Diğer kıraathanelerde ve çayhanelerde rastlanan heyecanlı şairler buraya gelmezdi.[57] Mizah dergisindeki bir diyalogda, çok aradığı halde eğlenecek bir mekân bulamadığından yakınan arkadaşına Sarafim Kıraathanesi’ni tavsiye eden kişinin aldığı "Vâkıâ öyle ama orasını da çoluk çocuk biri değil hep saçlı sakallı kâmil adamlar dolduruyor, ben sıkılırım"[58] cevabı son derece manidardır.

         

        O dönemde süreli yayınların eski sayılarını koleksiyon halinde muhafaza eden halka açık yerler bulunmadığı için Sarafim Kıraathanesi gerçek anlamda bir okuma salonu, hatta halk kütüphanesi işlevi görmüştür. Cumhuriyet döneminde Sarafim Kıraathanesi hakkında yazı yazan birkaç kişiden biri olan Adnan Adıvar, Tarik gazetesinde 1900 yılında yazmış olduğu bir makalesine hiçbir kütüphanede bulamadığı halde Basın Birliği’nin kütüphanesindeki Sarafim Koleksiyonu’nda ulaşmasından duyduğu büyük sevinci dile getirmiş, bu sevincin, Sarafim’i de genişçe anlattığı "Kahve ve Okuma" başlıklı makaleyi yazmayı ilham ettiğini belirtmiştir.[59] Osmanlı aydınının, tarihe ve kültüre yaptığı yatırımın sonraki kuşaklara aktarılmasında, kıraathanelerin gazete koleksiyonları taşıyıcı rol üstlenmiştir. Sarafim Kıraathanesi’ni bir çalışma odası gibi kullanan Osman Nuri (Ergin), eğitim tarihi ve belediyecilik konularındaki araştırmaları sırasında buradaki süreli yayınlardan büyük ölçüde istifade etmiştir.[60]

         

        Sarafim Kıraathanesi, Yeni Osmanlıların kimlik kazanmasında oynadığı rolün yanında, özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra siyaset okulu işlevi görmüştür. İstanbulluların evlerinin dışındaki dünyaya daha çok açılmaya başladığı ve sansürün önemini kaybettiği Mehmed Reşad devrinde Sarafim Kıraathanesi genç okuyucuların akınına uğramıştır. Gençler ve aydınlar özellikleri Perşembe günleri burada buluşarak fikir alışverişinde bulunmakta, gençler siyasete ısınmakta idiler.[61] Kıraathanelerin kültürel ve ideolojik toplantılara ev sahipliği yaptığı bu dönemde, Fevziye Kıraathanesi’nde Ahmed Midhat Efendi, tarihî ve felsefî konuşmalar yapmakta; Gaspıralı İsmail ve Yusuf Akçura gibi Türk milliyetçiliği düşüncesinin öncüleri siyasal ve aktüel konularda konferanslar vermekte idiler.[62]

         

         

        Sarafim Kıraathanesi’nin Kamuoyu Olgusunun Gelişimindeki Rolü

         

        Batı toplumunun bilgide ilerlemesinde, kahvehane ile basın arasındaki ilişkinin rolü büyüktür. Gündelik hayata girdiği 17. yüzyıldan itibaren gazetelerin umuma açık mekânlarda okuyucunun istifadesine sunulması, Avrupa’da kamuoyu olgusunun gelişmesine büyük ölçüde hizmet etmiştir. Benzer biçimde, Tanzimat döneminin değişen hayat felsefesinin ürünü olarak Osmanlı gündelik hayatında yerini alan Osmanlı kıraathaneleri de, yerli ve yabancı gazetelerin ücretsiz (ya da tüketilen içeceğin ücreti karşılığında) okunabildiği yerler olarak, okuma fikrine yeni bir anlayış getirmesi ve düşünsel üretimde bulunmak isteyen insanların ortak paylaşım mekânları olması yönüyle Türk düşünce tarihinde önemli bir yer işgal eder. Daha önce cami, çarşı ya da bir kısım kahvehanelerde gerçekleşen bilgi alışverişi, bundan böyle kıraathanelerde yapılacaktır. Dahası, söz konusu alışverişe bilimsel ve felsefi düzey katılmıştır. Kahvehaneler sohbeti ya da konuşmayı ön plana alan kamusal sohbet alanları iken, kıraathaneler okuma, dinleme ve kısacası doğru haber ve bilgiyle beslenme olgusunu öne çıkarmıştır. Kahvehanelerdeki sohbetin bir kısmını dedikodu, ya da bazılarının muhalefet görüşleri olarak öne sürdükleri şeyler oluşturabilmekte iken, kıraathanelerde devletin ve toplumun aksayan yönlerini tamire dönük çözüm önerilerini derleyen aktüel bilgi akışı yaşanırdı. Kıraathane edebiyatına damgasını vuran sözcükler arasında aydınlanma, reform, ıslahat, Batılılaşma, modernite veya daha ileri dönemlerde meşrutiyet, seçim, anayasa vs. gibi kavram ve terimler sıklıkla geçerdi. Mahalle kahvelerinin "zaman öldürme" yeri olarak sıradanlaştığı esnada kıraathaneler, "zamanla yarışan" insanlara sunduğu hizmetle, adeta birer kültür enstitüleri olmanın en güzel örneğini vermişlerdir. Bunların içerisinde Sarafim Kıraathanesi, Türk eğitim, düşünce ve siyaset tarihinde derin izler bırakmış köklü kurumlardan birisidir. O nedenle Ahmed Rasim’in, Sarafim Kıraathanesi’ni, okuma fikrinin yaygınlaştırılması konusunda atılmış ilk adım olarak değerlendirmesi mübalağa sayılmaz.

         

        Kıraathane anlayışının gelişip yerleşmesindeki önemli aşamalardan birisi gazetecilikteki ilerlemedir. İnsanı, insan haklarını ve toplumsal hayatın sorunlarını irdelemesi bakımından döneminin diğer aydınlarından ayrılan Şinasi’ye göre gazete sadece halk için bir nesne değil, halkın düşünce aracıydı. Bu yaklaşım Şinasi’yi bürokrat sınıfından ayırarak halk temsilciliğine soyundurmaktaydı. Mizanpajı, baskı kalitesi ve akıcı Türkçesi ile gazeteciliğe yeni bir soluk getiren Şinasi, vilayetlerden gönderilen mektupları gazete sütunlarında yayımlamakla Türk okurunu vatanın uzak köşeleriyle buluşturmuştu.[63] Onun kıraathanelerin popülerlik kazandığı bir dönemde (1862) çıkarmaya başladığı Tasvir-i Efkâr, adına yakışır biçimde kısa sürede siyasal fikirlerin tartışıldığı bir foruma dönüşmüştü. Mardin’in belirttiği gibi Şinâsî, Avrupa’nın entelektüel derlemeleri konusundaki bilgileri yaymak ve Osmanlı edebiyatının klasik kalıplarını kırmak düşüncesinde gazeteyi bir araç olarak kullanmıştı. En büyük başarısı ise, açıklık ve kolay anlaşılırlık ilkesini, halkın "ne olup bittiğini bilme hakkı" kavramıyla birleştirmiş olmasıydı.[64] İşte haber alma özgürlüğünü gözetip de bir gazete satın alamayan ya da abone olamayanlar, başta Sarafim Kıraathanesi olmak üzere, kamusal alanlardaki bu okumalardan geniş ölçüde istifade etmişlerdir. Şinâsi’nin Osmanlı kamusallığının gelişimine dönük açtığı bu çığır, takipçileri olan Namık Kemal, Ahmed Midhat, Recâizâde, Ahmed Vefik, Muallim Naci ve diğerleri tarafından genişletilerek devam ettirilmiştir. II. Abdülhamid döneminde okuryazarlık oranının artmasına paralel olarak kültürel etkinlik sahası da genişleyecek, kütüphanelerin yanı sıra kıraathanelerin sayısı da artacak, istekli bir okuyucu kitlesinin eline binlerce kitap, dergi, gazete, broşür geçecektir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihad ve Terakki yönetimi taşrada kıraathaneler açtırarak devrimin ruhunu ve yeni dönemde izlenecek politikayı öğreten konferanslar düzenleyecektir. Ahali Diyarbakır’daki Millet Kıraathanesi’nde, Erzurum’daki Pastırmacı Kıraathanesi’nde "hürriyet", "adalet", "müsavât" kavramlarını kıraathane konferanslarında sık sık duyacaktı.[65]

         

        Şinasi’nin Türk basınının özgürleşmesi yolunda attığı adımın ardından kıraathanelerin de okumayı teşvik etmesi, basının halk üzerindeki etkisini yaygınlaştırmıştır. Bunun sonucunda haberleşme kapalılıktan kurtulurken, kıraathane müdavimleri de aynı konular üzerinde düşünüp tartışabilecek olgunluğu yakalayabilmiştir. Bu ise Osmanlı toplumunda "kamuoyu" (efkâr-ı umûmiyye) olgusunun doğuşuna zemin hazırlamıştır. Osmanlı gibi geleneksel toplumlarda kamuoyunun kahvehane, hamam, tekke gibi odaklarda oluştuğu[66] hesaba katılırsa, kıraathanenin bu oluşumda daha etkin bir rol üstlenmesi gerekirdi. Çünkü yine kamuoyunu biçimlendiren bir başka araç olan gazeteler, bu mekânlarda okunmakta, gazetenin duyurduğu gelişmeler buralarda tartışma zemini bulmaktaydı. Sarafim Kıraathanesi bu gerçeği benimseyen ilk sivil kurumların başında yer almakla önemli bir misyonu icra etmiştir.

         

         

        Yönetim, Kolektif Mekânlar ve Sarafim Kıraathanesi

         

        Hükümetin kıraathanelere karşı tutumu genel olarak, diğer kolektif tüketim alanlarına ilişkin politikasıyla paralellik gösterir. 17. yüzyılda özellikle IV. Murad’ın şahsında sembolleşen, kahvehaneleri toptan kapatma gibi uygulamalar, kıraathanelerin popüler olduğu dönemde çoktan tarihe karışmış durumdaydı. Bu dönemde, özellikle Ramazan ayı girişinde, namaz saatlerinde eğlence mekânlarında oturulmaması, insan trafiğini aksatacak biçimde dükkân önlerine sandalye ve benzeri eşyalar konulmaması ve gelip geçenlerin sözlü ya da fiili olarak taciz edilmemesi gibi ikazları içeren tenbihnâmeler yayınlanırdı.[67] 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra yönetimin kolektif mekânlar üzerindeki denetimi daha ziyade kumarla mücadele ve dükkânların sağlık koşullarına uygunluğunun kontrolü şeklinde kendini göstermiştir. Hükümet ve yerel idareler, kumar oynatan işletmecilere sık sık ihtarlarda bulunur, İslam dininin kutsadığı gün ve gecelerde denetimleri arttırırdı.[68] II. Abdülhamid, Ramazan ayında kumar ve dinen yasak olan oyunların oynatılmamasını isteyen sayısız irade çıkarmıştır.[69] Salgın ve bulaşıcı hastalıkların kol gezdiği zamanlarda, zabıta ve belediye yetkilileri kıraathanelerin hijyen şartlarını kontrol etmiştir. Örneğin 1909 yılında baş gösteren sıtma için alınan önlemler kapsamında otel, han, kahvehane, kıraathane, bekâr odaları ve hamamlarda sağlık taraması yapılmış, farelerle mücadele edilmiş ve binlerce kişi sağlık kontrolünden geçirilmiştir.[70] Toplum sağlığını önemseyen hükümetin, binaların sağlamlığına dikkat ettiği anlaşılmaktadır. 1885 yılında Direklerarası’ndaki bir kahvenin çatısının aniden çökmesi ve yüzden fazla kişinin yaralanması üzerine çıkan iradede, yapıların sağlamlığına dikkat edilmesi istenirken, kadınların "açık saçık ve âdâb-ı umûmiyyeye gayr-i muvâfık harekâtta" bulunmamaları, gösteri merkezlerinde genel ahlaka aykırı oyunlar oynatılmaması hatırlatılmıştır.[71]

         

        Sarafim Kıraathanesi kumar, hijyen ya da bakımsızlık gibi konularda ihtar almazken, siyasal hafiyelerin önemli uğrak merkezlerinden birisi olmuştur. Kıraathanelerin okuma merkezleri olarak dönemin aydın ve politikacılarını buluşturması, bazı kıraathanelerin konferans gibi etkinliklere ev sahipliği yapması, yönetimin dikkatini bu kurum üzerine çevirmiştir. Abdülhamid devrinin kudretli devlet adamlarından Dâhiliye Nazırı Memduh Paşa’nın telkinleriyle kütüphane ve gazete idarehanelerinin yanı sıra kıraathanelerde bulunan gazete koleksiyonları incelenmek üzere toplatılmıştı. Rejim aleyhinde söylem ve eylemlerde bulunmanın hiçbir devlet tarafından hoş görülemeyeceğini savunan Memduh Paşa, bu hareketin doğal karşılanmasını belirtirken, kitap, dergi, gazete ve sair yayınlarda dört ilkeye saygı gösterilmesine dikkat çekiyordu. Bunlar din, padişahın hukuku, devletin çıkarı ve genel ahlak kuralları idi.[72] Hafiyelik ve jurnalciliğin devlet politikası olarak uygulandığı II. Abdülhamid dönemi boyunca özellikle bürokrat ve aydın kesimin devam ettiği kıraathaneler sivil hafiyelerin akınına uğramıştır. Halit Ziyâ, kıraathanede Ahmed Rasim, Rıza Tevfik, Halil Edib, Ali Suad ve Münci Fikri ile buluşup, "etrafta kabaran kulaklara ehemmiyet vermeyerek" edebî sohbetlere daldıklarını, ama yine jurnallenmekten duydukları endişe ile çoğu zaman sohbet


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele