Osman Turan’ın Türkiye’de Milli Devletin İnşasına Bakışı

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Milli devlet olgusu, sosyal bilimlerin üzerinde mutabakat sağlayamadığı en çetrefil meselelerinden birisidir. Çeşitli disiplinlerden gelen entelektüellerin olguyu kendi zaviyelerinden ele alışlarının ortak metinlerde buluşmayı engellediği düşünülebileceği gibi, olgunun farklı tarihi tecrübelerle siyasal hayatta tezahür edişi de ayrı yaklaşımları tahkim eden bir durum gibi görünmektedir. Sözgelimi İngiltere’de 1580’de başlayıp 1810’a kadar uzanan bir tarihi süreçte cereyan eden çitlemelerle köylülüğün tasfiyesi, feodal beylerin tüccara dönüşmesi, finans kapitalin dizayn ettiği merkantil politikalarla tezahür eden monarşik milli devlet modeli ile Fransa’da krallığın unvan satışlarıyla soyluluğu satın alan burjuvazinin, muhkem bir köylülükle şekillenen içtimai yapıyı milli egemenlik formülasyonu ile dönüştürme süreci, farklı yaklaşımları mündemiç süreçlerdir.

         

         

        [1] Keza 19. yüzyıl son çeyreğinde Balkanlarda temayüz eden milli devletlerle, 20. yüzyılın ilk yarısında bir modernleşme projesi olarak vücut bulan postkolonyal milli devlet tecrübeleri de farklı değerlendirmeleri zaruri kılmaktadır. Siyasal ömrünün hiçbir evresinde ne feodal toplum aşamasını, ne de sömürge devlet tecrübesini yaşamamış Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı ardından milli devletin inşa edildiği bir modernleşme sürecine girişi de farklı değerlendirmeyi hak etmektedir.

         

        Yüklü bir tarihi tecrübeyi izah eden müktesebatın üst çerçevesi iktisadi, hukuki, felsefi ve siyasi zeminde çizilebilir. Milli devlet iktisaden kapitalistleşmenin, hukuken tabii hakların, fikren aydınlanmanın ve siyaseten modernleşmenin buluşma noktalarına tekabül etmektedir. Bu durum, olgunun tek modelle izah edilemezliğini izhar etmektedir. Bir tane aydınlanma, bir tane kapitalizme geçiş, bir tane tabii hakların gelişimi ve bir tane modernleşme modeli yoktur. Türkiye’de milli devletin ihdası da bu süreçten ari değildir. Bir kurucu olarak Atatürk’ün hukuki, iktisadi, felsefi, siyasi alanlarda doktriner bir ideoloji vazetmemiş olması, milli devletin kuşatıcılığını pekiştiren bir olgu olarak görülmektedir. Osman Turan’ın, 1930’lu yılların ortalarında dile getirilen tarih tezlerine ve bu tezlerden ilham alan kültürel yönelimlere farklı bakışları olgunun monolitik olmayan vasfının muteber bir hatırlatması olacaktır. Bunun için ilk önce etnisiteden milli devlete uzanan teorik çerçeve çizilecek, Türkiye’de milli devletin inşası tarihi ve kültürel zeminde özetlenecek ve nihayetinde Osman Turan’ın meseleye bakışı ortaya konacaktır.

         

         

        1.Etnisite, Ulus, Milli Devlet Kavramları

         

        Etnisite kavramı Yunanca “ethnos”tan türemiştir. Ortak tarihi, dini, kültürü paylaşan sosyal kategorilere ilişkin olarak kullanılmaktadır.[2] Glazer ve Moynihan’a göre terimin ilk görüldüğü çalışma 1972 yılında yayımlanan Oxford English Dictionary olmuştur.[3] Kavram objektif ve sübjektif yönden ele alınabilir. Konuşulan dil, alışkanlıklar, din- inanç sistemi, yeme içme ve giyim kuşam gibi itiyatlar, değerler düzeneği etnisitenin objektif yönünü; aidiyet hissi, öteki anlayışı ve tarih bilinci sübjektif yönünü verir.[4] Irk kavramıyla bağlantılı olarak sosyal kategorilerin aşikâr veya zımni fiziksel görünüş farklılıklarına dayandırılan tanımlamalardan da söz edilebilir.[5] Bu bağlamda etnik grup: “Daha büyük bir sosyal ve kültürel sistem içerisinde, sergiledikleri ya da sergilediklerine inandıkları bir özellikler kompleksine (etnik özelliklerine) dayanarak özel bir statüye tabi olan ya da özel bir statü isteyen sosyal bir grubu anlatmak için kullanılır.”[6] Fertlere mahsus özelliklerin tersine kültürel gruba özgü her türlü özellik ya da belirti etnisiteyi oluşturur.[7] “Dil kültür, gelenek ve görenek bakımından birbirine bağlı ve genellikle aynı soydan gelen bireylerin oluşturduğu, görece küçük insan topluluğu” olarak da tanımlamak mümkündür.[8] Marshall da etnik grubun ait olduğu büyük kitleden kendini farklılaştığına inan özelliklere sahip insanlar tarafından oluştuğunu düşünür. Etnisite bu haliyle sınıfı aşan bir kategoridir. Sözgelimi Amerika’da Yahudi kimliği farklı coğrafyalarda farklı sınıflara mensup insanlardan oluşmakla birlikte geniş Amerikan toplumundan ayrılan etnisiteye tekabül eden bir grup kimliğine örnek teşkil eder.[9] Parsons, “ortaklaşa bir soydan veya gruptan geldiklerini kabul eden akrabalık gruplarının bir araya toplanması” olarak tanımlar.[10]

         

        Somersan etnisite tanımlarını beş grupta inceler. “Veri etnisite” kavrayışı bunlardan birincisini oluşturur. Doğal, doğuştan gelen bir algılayışla kişi akraba, komşu, dindaş gruplarına yakınlık duyar. Etni ve ulusun doğallığına, gücünün geçmişten gelip geleceğe akacağına dair inanç bu yaklaşıma temel oluşturur. “Akışkan ve faydacı etnisite” anlayışı ikinci yaklaşımdır. Etnik bağlar zamana ve zemine göre değişen menfaat bağlarıdır. Değişim süreçlerinde elitler, siyasal hedeflerini etnisetinin kolektifliğini seferber ederek gerçekleştirmek isterler. Üçüncüsü “mantıki seçim modeli”dir. Bireyler kendi menfaatlerine uygun buldukları durumlarda etnik örgütlenmelere özgürlüklerini feda ederler. Etnik kimliğin doğal bir veri değil, zaman içerisinde oluşmuş modern bir olgu olduğunu söyleyen “Hayali cemaat” yaklaşımı dördüncüsünü oluşturur. Beşincisi ise “postyapısalcı ekol”dür. Dil dışında ne gerçek, ne özne, ne de etniklik olabilir. Etniklik de zaman içerisinde dilde ifade edilmiş bir kavramdır.[11]

         

        Smith, etnisite ve ulus için mit ve bellek kavramlarını temel şart sayar. Belleksiz kimlik, mitsiz ortak amaç olmaz. Bunlar modernleşme öncesinde de var oldukları için ulus hem somut hem hayalidir. [12] Ona göre bir etnik grubun varlığını sürdürmesi üç koşula bağlıdır:1. Bir nüfus için ortak olan sembolik, düşünsel, normatif öğeler; 2.Kuşaklar boyunca onları bir arada tutan adetler ve töreler; 3.Ortak olarak sahiplenilen, onları diğer gruplardan ayıran duygular ve tavırlar… Bu bağlamda etnik beka bağlayıcı ve farklılaştırıcı formların ve geleneklerin varlığını korumasıyla mümkündür. Formlar anlamını kaybederse gelenekler katılaşır ve etnik kültür çöküşe geçer. [13] Bu yaklaşım etnik grupların bekasının ne kadar zor olduğunu da ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Foltz’un etnik grupları ayırt edici nitelikleri de yaşatılması zor özelliklerdir. Foltz, etnik grupların sahip oldukları kolektif özellikleri dört başlıkta toplar:

         

        1.Biyolojik: Grup üyelerini diğerlerinden ayıran fiziksel özelliklerdir. Bunlar zamanla değişmez. Her üye belirgin bir şekilde bu fiziksel nitelikleri paylaşır.

        2.Kültürel: Grup üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları faaliyet türleri, seçimleri, onları diğerlerinden farklı kılan zihniyet durumlarıdır.

        3.Dil: Grup üyeleri kendi aralarında diğerlerinden daha iyi anlaşabilmelidirler. Farklı düşüncelerin farklı formlarda ifadesi gerekir.

        4.Yapısal: Grup üyelerini bir araya getiren bağların diğerlerinden farklı olmasıdır.[14]

         

        Etnisitenin sürdürülmesi zor grup kriterlerinin, onu ulus olgusu ile geçişkenliğe ittiğini söylemek mümkündür. Nitekim Sorokin bu noktaya dikkat çekerek her iki kavrama ilişkin olarak kültür ve dil ortaklığına vurgu yapar. [15]

         

        Smith, ulusların etnik temeline işaret eder. Ona göre etnik grupların farkı, belli tarihi bir toprağa, ekonomik bütünleşmeye ortak yasalara ihtiyaç duymamalarıdır. Etnik temel ulusu oluşturur. Batıda ilk ulus modelleri etnik temel etrafında kültürel bütünleşme ile oluşmuştur. Modern öncesi demotik (halka ait) değerler etnik temellidir. Dolayısıyla modernleşme sonrası milli devlet oluşumları bu formlar üzerinde yükselir. Etnik temel olmadan ulusun bekası da mümkün değildir.[16] Leca, ulus olgusunun sosyolojide: “Aynı ekolojik alan (bir kültür, bir pazar, bir egemenlik) üzerindeki kültürel, ekonomik ve siyasal sistemlerin çakışma süreçleriyle birlikte aşağı kültürün standartlaştırılmış, homojen ve merkezi iktidar tarafından desteklenen bir yüksek kültür ile bütünleşmesi olarak” ele alındığını söylemektedir.[17] Siyasal terminolojide ulus, devlet halkı ile aynı düzeydedir. Hukuki tanımlamanın ötesinde ulus, ortak köken, en azından ortak dil, kültür ve tarih ile şekillenmiş siyasal bir topluluktur.[18] Ulus, milli devlet formunda homojen kültürel birim olarak toplumsal yapının; egemenliğin kaynağı olarak siyasal sistemin temelinde yer alır.[19]

         

        Gellner, “Uluslar doğal değildir, ulus devletler de her etnik grubun kaderi değildir” der. Ulus, derinliğine içselleştirilmiş her biri devlet tarafından korunan eğitime bağlı yüksek kültürlere dayan yeni türden bir toplumsal kategoridir.[20] Anderson, “ulus, hayal edilmiş bir siyasal topluluktur – kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.” derken, ulusluluk halinin modernliğine işaret etmektedir.[21] Hobsbawm da benzer bir şekilde ulusun modernliğine gönderme yapar. Kavramın literatürdeki karşılığı olan nacion sözcüğü İspanya Kraliyet Akademisi sözlüğünün 1884’ten önceki baskısında “bir eyalet, bir ülke ya da bir krallıkta oturanların toplamı” ve aynı zamanda “bir yabancı” anlamına gelirken; 1884 baskısında “her şeyden üstün bir ortak yönetim merkezini tanıyan bir devlet ya da politik birim” bunun yanında “bir bütün sayılan bir devletin oluşturduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan insanlar” anlamı yüklenmektedir. Daha sonraki baskılarda ortak çıkarlara, yurttaşlık vurgusuna atıf yapılacaktır.[22] Bu yaklaşımın nihai noktası ulusun bir mit olduğu kanaatidir. Matbaa kapitalizminin yardımıyla kitlelere inşa edilen mitler takdim edilir ve toplum kendisinin ulus olduğuna inanmaya hazır hale getirilir. Modern devletlerin ortaya çıkışı ile ulusun oluşumu arasındaki köklü birliktelikler ulusun modernliğini ortaya koymaktadır. Bu meyanda Hobsawm’ın “geleneğin icadı”, Renan’ın “unutulan tarih” kavramlarıyla anlattığı durum, ulus olma noktasında “mitlerin inşasıyla” aynıdır.[23] 19. yüzyıl şehirleşme, sekülerleşme, liberalleşme ile var olan kimlik yapılarını çözerken kitlelere ulus kimliği bir problem çözümü olarak sunulmuştur.[24] Vatandaşlığın yasal, siyasi, hukuki, iktisadi içeriği ulusun ne olduğuna ilişkin verilecek tanımlarla ilgili hale gelmiştir.[25]

         

        Duverger de “global toplum” kavramıyla meseleye yaklaşırken ulus kavramını milli – devlet olgusu içersinde mütalaa eder. Ona göre milli – devlet global toplumun ilkel kabile, kent, feodal dönemlerinden sonra yaşanan dördüncü aşamasıdır.[26] Bu yaklaşım da ulusun modern bir kavram olduğu temelindedir. Eugene Weber, büyük devrimden (1789) yüz elli yıl sonra bile entelektüel çevrelerin haricinde, ulusal bir Fransız ortak kimliğinin geçerli olmadığını iddia eder. Din ya da bölge bağlılıklarının sürdüğünü söyler. Walker Connor Amerika’ya göç eden etnik grupların benzer şekilde olduklarını dile getirir. Öğün, buradan hareketle kendinde gerçek bir ulus telakkisinin milliyetçi entelijensiyanın kültürel inşası olduğunu dile getirir.[27] Wallestein, ulusu siyasal, etnisiteyi kültürel, ırkı genetik kategoriler olarak ele alan yaklaşımların kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel yapısından kaynaklandığını düşünür. Ulus, merkez – çevre ekonomilerinin bölünmesine ilişkin bir kavramdır. Bu bölünme de kapitalist dönüşümle mündemiçtir.[28] Büyük dönüşümle ortaya çıkan sınırlar içerisinde ulus kimliği piyasalar, iletişim ve ulaşım alt yapıları kadar savaşları da içine alan devlet kurma sürecinde inşa edilmiştir.[29]

         

        Smith, ulusun merkezindeki etnik çekirdekten hareketle olgunun tarihiliği ile modernliğini sentezler. Ona göre ulus oluşumunda devlet merkezli ve demotik olmak üzere iki model vardır. Yatay etni, devletin sunduğu siyasi, iktisadi, hukuki merkezileşme imkânlarıyla aristokrasinin değerlerini yaygınlaştırır. Ulus oluşur, aristokrasi sıradanlaşır. Demotik model görece küçük toplumlarda entelektüellerin etno – dini ben kavramını siyasi bir ben kavramıyla değiştirmeleriyle gerçekleşir. Tarih bu amaçla kullanılır. Ulusun var olduğu bir yerde yurttaşlık temeline dayalı yasal kodlar gerekir. İşbölümüne sahip birleşik bir ekonomi, doğal sınırları belirlenmiş bir toprak, gelecek kuşakları ulusun bireyi haline getirecek siyasi kültür, kitle eğitimi ve medya sistemi gerekir. Bunlar ulusun modernlik vasıflarıdır. Müşterek paylaşılan soy mitleri, ortak tarihi bellek, farklılık duygusu ulusun modern öncesi, doğallık vasıflarıdır.[30] Etnisiteyi akrabalığın bir uzantısı olarak gören Giebernau da ulusun doğallığına vurgu yapar. Benzer bir şekilde Geertz de sosyobiyolojik verilere önem vererek etnik grupların tarih boyunca devamlılıklarını koruduğunu, dil, din gibi kökensel bağların bireyin bilincinde mevcut olduğunu söyler.[31]   

         

        Yukarıda özetlenmeye çalışılan temel yaklaşımlarda etnisite konusunda genel bir uzlaşının olduğu, ulus meselesinde ise iki yaklaşımın ayrıştığı görülmektedir. Bir grup sosyal bilimci ulusun hayali bir cemaat olduğunu, endüstriyel kapitalizmin imkânları çerçevesinde inşa edilen bir sosyal kategoriye tekabül ettiğini söylemektedir. Diğer bir yaklaşımda ise ulusun modernliği reddedilmemekle birlikte tarihi geleneği içerisinde şekillenen etnik çekirdeğin modernite ile kendisini aşması ve siyasal bir kimliğe dönüşmesi dile getirilmektedir. İkinci yaklaşımın meseleyi tarihi bütünlüğü içerisinde ele aldığı düşünülmektedir.

         

        Milli devlet, ortaçağ devletlerinden ve monarşik, oligarşik devletlerden farklı olarak başlıca yasama – yürütme – yargı işlevlerinin ulusal bir hükümetin elinde merkezileştiği ve ilke olarak bütün yetişkin yurttaşların formel eşitliğine dayalı siyasal katılımına olanak tanıyan siyasal bir sistem olarak temayüz etmektedir.[32] 18. yüzyıldan bugüne kadar oluşturulmaya çalışan bir modeldir.[33] Milli devlet, kurumsallaşmış siyasi iktidarın belli bir tarihsel aşamada büründüğü yapısal biçim; ulus bu yapılanmanın meşruiyet kaynağı olarak görülen kurgudur.[34] Giddnes, ulusçuluğu psikolojik bir hal, milli devleti ise modern devletin bir aşaması olarak görür.[35] Habermas, feodal dönemi soylu ulus bilincinin, modern milli devleti ise halkçı ulus bilincinin şekillendiği süreçler olduğu kanaatindedir. Pazar ekonomisinin gelişmesi ile kamu hukuku özel hukuktan ayrılır. Bu durum pozitif hukukun egemenliğini beraberinde getirir ki Habermas için bu milli devleti inşa eden bir etkendir.[36] Esen, milli devleti: “Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası içinde yasal güç kullanma hakkına sahip ve yönetimi altındaki halkı türdeşleştirerek ortak kültür, simgeler, değerler yaratarak geleneklere köken mitlerini canlandırarak (kimi zaman uydurarak) birleştirmeyi amaçlayan bir tür devletin oluşumuyla tanımlanan modern bir olgudur.” şeklinde tanımlar. Ulusla devletin örtüşmediği durumlarda devlet meşruiyetini pekiştirmek için, yurttaşları arasında ortak bir kültür, değerler ve simgeler sistemi oluşturmaya çalışır.[37] Bu sosyal iletişim ağlarıyla ulusal bilincin pekiştirilmesidir. Kavramların dünyasının bir çeşit uluslaşmasıdır. “Bütünlük” değil, “Alman bütünlüğü”, “anlayış” değil, “Fransız anlayışı” “maharet” değil, “Amerikan mahareti”, “dağların üzerindeki çayırlar” değil, “İtalyan dağlarının üzerindeki İtalyan çayırları” gibi belirtilerde görülen dönüşümün “halk” değil, “Amerikan halkı” ya da “bizim halkımız” ifadesinde olduğu gibi cevherde meydana gelen değişime eşlik etmesidir.[38] Bu durum ulusal kimliğin sürekli tanımlanma ve yeniden tanımlama sürecidir. Ulus olma halinin üst kesimden alt tabakalara doğru mezcedilmesidir.[39] Milli devlet, şiddet ve eğitim tekeline sahip modern devletin, sosyologların zikrettiği toplumu kurmasıdır.[40]

         

        Milli devlet, ulusu siyasal bir kategori olarak algılamıştır. Dil, din, etnisite bağlarını dikkate almayan bir tasavvuru sunmuştur.[41] Yerel bağlarından soyutlanan birey, egemen ulusun bir parçası, aynı zamanda anayasal bağlarla sınırlandırılan devletin yurttaşıdır. Buradan meşruluğunu alan milli devlet, sınırları belirli bir alanda üstün otorite olarak temayüz eder.[42] Modernleşme, kapitalizm ve bürokrasi milli devletin uzun soluklu başarısının altında yatan dinamikler olmuştur. Etnik, dini, mezhebi sorunları bu dinamiklere yaslanarak çözümleme yoluna gitmiştir.[43]

         

         

        2.Türkiye’de Milli Devletin İnşası

         

        Weber, geleneksel toplumlarda yönetici erkek ile yönetilen ev halkı arasındaki iktidar – itaat ilişkisinin geniş toplumsal kesimlere sirayet etmiş halini patrimonyalizm kavramıyla ifade eder.[44] Patrimonyal otorite kan bağı olmayanlara da makam ve toprak verir. Bunların sahipleri, uhdesine aldıkları kesimler üzerinde idari, adli, siyasi yetkiler kullanamazlar. Hükümdarın esas gayesi refah devletinin sahibi olabilmektir. Eğitim bu amaca yönelik insan yetiştirmek için kurumlaşır. Bu özellikler patrimonyalizmin feodaliteden farklarını da ortaya koymaktadır.[45] Osmanlı toplumsal şekillenişini merkeziyetçiliği çok güçlü bir patrimonyalizm olarak tavsif etmek mümkündür.[46] Bütün unvanlar, şan, şöhret, zenginlik hükümdardan aşağıya doğru akar.[47] Bu yapılanma modernleşme süreci ile birlikte çözülmeye uğrayacaktır. 1688’de gerçekleştirilen Viyana kuşatmasının başarısızlıkla neticelenmesi, askeri sahada klasik düzenin çözülmesini getirmiştir. Modern ordunun ihdas edilmesi için açılan mektepler, yurt dışına gönderilen öğrenciler, yenilenen lojistik imkânlar, mali yapının değişimi zaruretini doğurmuştur. Tımar sistemi üzerine oturan patrimonyal yapı, modernleşmenin finansmanını sağlayamadığı için çözülmüştür.[48] Padişahın şahsi servetinin erimesi, maliyenin modern mekteplerden yetişen bürokrasinin kontrolüne girmesi, liyakata dayalı eğitim sisteminden geçen kurmay kadronun ağırlığını hissettirmesi bu sürecin doğal uzantıları olmuştur.[49]

         

        Siyasi modernleşmeyi devletin kurtuluş çaresi olarak gören Jöntürk hareketinin uzantısı olan İttihatçıların örgütlü muhalefeti II. Meşrutiyeti getirmiştir.[50] 1913 yılında otoriter tek parti iktidarını kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti eğitimi denetim altına almayı, merkezi iktidarı güçlendirecek ordu modernizasyonunu, kadınların içtimai hayata katılımını sağlayacak hukuki düzenlemeleri, kapitalizmin gelişimini sağlayacak piyasa ekonomisine yönelik adımları peşi sıra atmıştır.[51] Keza II. Meşrutiyet Dönemi (1908–1918) içerisinde gerçekleştirilen seçimlerin siyasal katılıma getirdiği katkıların yanı sıra, farklı fikirlerin müzakere edilebildiği kamusal alanın teşekkülü de milli iradenin tecellisi bağlamında zikredilmeye değer hususiyetlerdir. Dönemi milli devlete geçişin arifesi yapan müşahhas numunelerden birisi de, ittihatçı kadronun 1914 yılında, I. Dünya Savaşı’na girmeden önce, yaptırdığı nüfus sayımıdır. Sayısı tespit edilen vilayetler 12 Ocak 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli’nin zikrettiği sınırlara denk gelmektedir. Bu sınırların aynı zamanda 30 Ekim 1918’de askerin geriye çekildiği son nokta olması Türkiye’de milli devletin kuruluş sürecini II. Meşrutiyet dönemine çeken bir durum oluşturmaktadır.[52] Zira sınırları belirli bir coğrafyada egemen devlet tasavvuru, zikredilen süreçte, berrak bir şekilde temayüz etmektedir. Etnik ve dini kategorilerle bölünmüş imparatorluk coğrafyasından müttehit bir ulusun siyasal sınırlarına çekiliş, kongreler döneminde kendisini maşeri vicdan olarak ortaya koyacaktır. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM bu vicdanın müesseseleşmiş hali olarak 20 Ocak 1921’de Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu kabul ile egemenlik kavramı üzerinden milli devleti ilan edecektir:

         

        Madde 1: Hâkimiyet bila kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

         

        Madde 2: İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

         

        Madde 3: Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır.[53]

         

        Milli egemenlik vurgusu ilk defa bir anayasal metnin içine girmiştir.[54] Burada monarşiye sembolik bir atıf bile yoktur. Tam aksine egemenliğin zuhur edeceği bir mekân aranacaksa orası TBMM’dir. 7. madde meclisin konumunu tahkim etmektedir:

         

        “Ahkamı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilanı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir…”[55]

         

        Klasik anlatımda devlet, “ülke – ulus – egemenlik” unsurlarından mürekkep bir kavram olarak izah edilir. Misak-ı Milli ülkeyi, kongreler ve meclis ulusu, Teşkilatı Esasiye Kanunu egemenliği görünür kılmıştır. Vücut bulan olgu, milli devletin kendisinden başka bir şey değildir.[56] Bunun böyle olduğu 1–2 Kasım 1922 tarihli Heyet-i Umumiye kararında izhar edilecektir:

         

        “…Türk milleti saray ve Babıâli’nin ihanetini gördüğü zaman Teşkilat-ı Esasi’ye Kanunu ısdar ederek onun birinci maddesi ile Hâkimiyeti Padişah’tan alıp bizzat Millete ve ikinci maddesi ile icrai ve teşrii kuvvetleri onun yed-i kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp ilanı, sulh akdi gibi bütün hukuk-ı hükümraniyi milletin nefsinde cem eylemiştir.

         

        Binaenaleyh, o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve Milli bir Türkiye Devleti, yine o zamandan beri padişahlık merfu (kaldırılmış) olup yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur…”[57]

         

        1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu, milli devleti kuran bir anayasa olmakla birlikte, onun siyasal çerçevesini çizecek bir bünyeye sahip değildi. Eksikliği duyulan meselelerde Kanun-ı Esasi devreye sokuluyordu. Milli devlet egemenlikten pay alan bireyi patrimonyal köklerden sökecek bir programı ortaya koymak durumundaydı. Siyasal çatıda bırakılacak eksiklikler inşa edilecek süreci akamete uğratabilirdi. Ulusun yegâne mümessili olan II. TBMM, kendi içinden Kanun-ı Esasi Encümeni oluşturdu. Kurucu yetkileri bünyesinde gören meclis, bu heyetin hazırladığı taslağı müzakere ederek 20 Nisan 1924’te kabul, 23 Nisan 1924’te de ilan etti.[58] Anayasa milli devlet çatısını şöyle inşa etmektedir:

         

        Madde 1: Türkiye devleti bir Cumhuriyettir.

        Madde 2:Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır: resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.[59]

        Madde 3: Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir.

        Madde 4:Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakiki mümessili olup millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder.[60]

         

        Egemen olan ulustur. Devlet onun siyasal varlığıdır. Ulus, egemenliğini TBMM eliyle yürütecektir. Bu yapı, 1923 tadilatı ile birlikte düşünüldüğünde, 1921’in aynısıdır.[61]

         

        1924’ü milli devlet bağlamında mühim kılan husus, 1921’de eksik bırakılan, “Türklerin hukuku ammesi” başlıklı kısmıdır. Bu bölümün son maddesi, (m.88), “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” deniliyor. Bu madde milli devletin vatandaşına kimlik vermektedir. Türk, etnisiteyi aşkın bir kavram olarak, siyasi sınırları belirlenmiş bir coğrafyada /Türkiye’de, egemenliğin tecessüm etmiş siyasal varlığına hukuken tabi bireydir.[62] Bu birey, doğuştan, tabii haklarla dünyaya gelir. Canı, malı, ırzı, meskeni dokunulmazdır (m.71). Sınıf, zümre, aile farkı gözetilmeksizin hukukun önünde müsavidir (m.69). Her türlü dini, mezhebi, felsefi, fikri hürriyete maliktir (m.75). İdarenin kanuna aykırı olduğu düşünülen uygulamalarına hukuki itiraz yolu olarak dilekçe vermeye salahiyetlidir (m.82). Türk’ün mahremiyeti karşısında devletin konumunu 81. madde şöyle ifadelendirir:

         

        “Postalara verilen evrak, mektublar ve her nevi emanetler salahiyyattar müstantık (yetkili makamlar) ve mahkeme kararı olmadıkça açılamaz ve telgraf ve telefon ile vaki olan muhaberatın mahremiyeti ihlal olunamaz.”[63]

         

        Devlet karşısında mahremiyeti korunan bireyin vicdan, tefekkür, seyahat, toplantı, dernek kurma, çalışma, mal ve mülkünde tasarrufta bulunma hakkı vardır (m.70).

         

        Mali hükümler de devletin keyfiliğini sınırlandıran hususlara temas etmektedir. Devlet, harcamalarını bütçe kesin hesap kanununa uygun yapmakla mükelleftir (m.95–99). Devletin gelirleri ve giderleri TBMM emrindeki Sayıştay tarafından denetlenir(m.101).[64]

         

        Etnisiteyi aşkın bir kavram olarak temayüz eden Türk’ün, Rousseau’dan mülhem egemenlik kavrayışına tekabül eden esas teşkilata, birey olarak devredilemez haklarla ortak oluşu, 1924 milli devletini maziden atiye taşıyan bir hususiyettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurumlaşması sürecinde görülen aşiret yapılarını çözen tarihi süreç, milli devletin kurucu nesline bu fırsatı ikram etmiştir. II. Meşrutiyet parlamentosunda görülen Müslüman anasırı mündemiç Türk kavramı esas teşkilat hukukunun 88. maddesine ruhunu vermiştir. Bundan sonrası Kant’ın “Kendi yasalarını nesnel ve evrensel ilkeler doğrultusunda yönlendirme ve yönetme iyeliğine sahip rasyonel aktörler” olacak bireyin taayyün edebilmesini sağlayacak kamusal alanı kurmaya kalacaktır.[65] Zikredilen amme hakları, bu sürecin liberal devlet felsefesine uygun bir şekilde yapılabilirliğini ortaya koymaktadır.[66] Teorik çerçeve bu iken, ameliyede “militan laiklik, otoriter siyaset, ebedi şef” arayışlarına girilmesini iktidarı bir koalisyon olarak görmeyen, egemenlik tasavvurunu her türlü muhalefeti yok etmek olarak algılayan iktidar partisinin muktedir entelektüellerinin zihniyet dünyasında aramak gerekir.[67] Rauf Bey’in farklı mülahazalarına tahammül edemeyen Tunalı Hilmi, “Avrupa’dan Asya’ya medeniyeti taşıyan Türk’tür… Türk için yenilik yoktur. Allah onu kalübeladan demokrasi için – Meşrutiyet için değil – Cumhuriyet için daima ve daima mütekâmil bir Cumhuriyet için yaratmıştır… Bu Türk arkadaşlar, Cumhuriyet’in, demokrasinin ne demek olduğunu cihanın bilmediği devirlerden başlayarak ta Afrikalara, Avrupa’ya bu kudretle atlamıştır.” diyecektir.[68] Kılıçzade’nin mektup arkadaşı Celal Nuri, Fransa’nın 82 yılda gerçekleştirdiği ihtilali üç beş yılda gerçekleştirdiklerini, bununla ne kadar övünülse az olduğunu ifade edecektir. Keza Abidin Bey, şahıs devletinden halk devletine bir anda geçiverildiğini dile getirecektir.[69]

         

        Türk ulusunun şarklılıktan garplılığa, Asya kıtasından Avrupa kıtasına geçer gibi kolayca geçtiği, bir anda derisini değiştirdiği dile getirilmiştir.[70] Ulusun iradesinin, batı kulübüne kayıtsız şartsız girmeyi emrettiği, bu yolda karşı koyacakların demirle ateşle yok edileceği, ulusun egemenliğinin gereğinin her şartta yerine getirileceği keskin bir inançla vurgulanmıştır.[71] Bu iradenin kökeni on bin yıl geriye gitmektedir.[72] Altı yüz yıldır kara bir şalla perdelenen hakikati ulusun temsilcileri ortaya serecektir.[73] Onun için Rönesans değil; ama reform çok acildir.[74]

         

        Aykut, diğer ideolojilerle bir mukayese yapar: “Kamalizm bunların üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.” O zaman tarih yeniden inşa edilmelidir: “İslam devrinde Türklük tutsaklığa düşerek hep başkaları için çalışan, devlet sözünü padişahtan başka anlamayanların elinde yıpranmıştır.” Mete’den itibaren ulus egemenliğine dayanan tek devlet Etilerdir. Hunlardan Osmanlılara kadar hepsi de şahıs devletidir.[75] Hâlbuki Milli Mücadele dönemi metinlerinde İslami dönem Türklüğün misak-ı milli sınırlarındaki varlığının bir teminatı olarak takdim ediliyordu. Aralık 1918’de Adana’da ki Ermeni iddiaları dikkate alınmalıdır, yayımlanan gazetelerde “Feryatname” başlıklı ilanda: “Adana’mızda İslamiyet ve Türklüğün payidar ve kıymetli medeni eserlerinden olan camiler, medreseler, kütüphaneler, mektepler, imarethaneler… Vilson prensiplerinin Adana Türklerine de tatbikini iktiza eder.” deniliyordu.[76] Erzurum vilayet kongresinde de Ermeni iddialarına karşı, bölgenin Türklüğü, ibadethanelere atıflar yapılarak ispatlanmaya çalışılıyordu.[77]

         

        Osmanlı ve Selçuklu geçmişi atlanılarak on bin yıl öncesine dönük atıfların yapılmasının, Ermeni ve Rum tezlerini çürütmek iddiasıyla olduğu dile getirilmiştir.[78] 1921 Anayasası görüşmelerinde Hristiyanların ihanetinden ve vatandaşlıktan atılmasından dem vuran Mahmut Esat Bozkurt’a, Ankara garında Atatürk’ün çalışma ofisinde, Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edelim teklifini yaptıran husus güvenlik endişesi olmasa gerektir.[79] Toplumun grup kimliğini belirleyen değer yargılarının dönüştürülmesi ile ulus olunabileceği düşüncesidir ki otoriteryenizmi beslemiştir.[80] Burada İslam’ın toplum hayatında grup kimliğini belirleyen bir unsur olması istenmemiştir. Aydınlanmanın bu şekilde gerçekleşeceği düşünülmüştür.[81] Aydın, toplumu yeniden kuracak hakiki bir gelenekle tanıştıracaktı.[82] Tarihe, dile, kültüre yönelik inkılâpların temelinde de aydınlanmaya dönük arayışların yattığı görülür. Peçe karşısında tayyör, Arap Alfabesi karşısında Latin Harfleri, hanedanlık karşısında cumhuriyet… Tüm bunlar kendisini önceleyen kurumsal formları aşan bir kamusallık ihdas etme mücadelesidir.[83] Yapılanların nihai hedefi milli egemenlikten pay sahibi olacak olan bireyin inşasıdır. Teorik çerçeve çizilirken de vurgulandığı gibi milli devlet inşasını tek modele indirgemek mümkün değildir. Türk milliyetçiliği düşüncesinden hareketle zikredilen inşa sürecine Osman Turan’ın getirdiği tenkitler milli devlet formunun şahsında mündemiç vasıflarının izharı olarak görülmelidir.

         

         

        Osman Turan’ın Milli Devletin İnşasına Bakışı

         

        1.Osman Turan’ın Hayatı

         

        Osman Turan 1914 yılında Trabzon’da doğmuştur. 1935 yılında Ankara Erkek Lisesini bitirmiştir ve Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi’ne girmiştir. Fuat Köprülü’nün başkanlığını yaptığı Ortaçağ Tarih Kürsüsünden ilk doktor unvanını alan öğrenci olmuştur. Halil İnalcık, M. Altay Köymen, İbrahim Kafesoğlu ile birlikte 1940 yılında bu fakülteden mezun olmuştur. 1954 ve 1958 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiştir. 27 Mayıs 1960 hükümet darbesinden sonra Yassıada’da 16,5 ay tutuklu yargılanmıştır. Selçuklu tarihinin dünya çapında tanınan uzmanı olmasına, elinde mahkemeden aldığı dönüş kararlarına rağmen DTCF’ndeki görevine dönememiştir. 1965’te AP’den milletvekili seçilmiştir. 1969 sonrası fakülteye dönüş talepleri gene reddedilmiştir. Bu tarihten sonra MHP’de siyasete devam eden Turan, 17 Ocak 1978’de vefat etmiştir.[84]

         

        Turan’ın hayatında zikredilmesi gerek önemli bir husus, Türk Ocakları başkanlığıdır. Türk milliyetçiliğinin 1912’den beri varlığını devam ettiren bu köklü kuruluşun 1959 – 1960; 1966 – 1973 dönemlerinde başkanlığını Osman Turan yürütmüştür.[85] Onun döneminde Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Kaplan, Nihal Atsız, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Amiran Kurtktan Bilgiseven, İbrahim Kafesoğlu, Hikmet Tanyu gibi Türk milliyetçiliği düşüncesinde farklı ekollere yerleşebilecek pek çok isim Türk Yurdu dergisinde yer almıştır. Türk Ocakları, Osman Turan liderliğinde milliyetçi - muhafazakâr çizginin en güçlü adresi olmuştur.[86] Turan’ın fikri portresi bu açıdan önem arz etmektedir.

         

         

        2.Osman Turan’ın Görüşleri

         

        Osman Turan’ın siyasal görüşlerinin arka planında Selçuklu dönemine ilişkin yaptığı çalışmaların izleri görülmektedir. On bin yıl öncesinin bilinmez dönemlerinde “Türk Ulusunun” medeniyeti tüm dünyaya yaydığı, Sümerlerin, Etilerin, Asurluların, Etrüsklerin Türklüğüne dair köklü inançların vurgulandığı bir dönemde, onun Selçuklu tarihçisi olarak temayüz etmesi, milli devlet inşasına dönük politik tasavvurların çerçevesini de etkileyen bir dönüşüm olmuştur. O, tarihin kırılma noktasını şöyle ortaya koymaktadır:

         

        “Selçukluların zuhuru, İslam dünyasına ve Anadolu’ya hâkim olmaları, Akdeniz sahillerine çıkmaları Türk, İslam ve Cihan tarihinin en büyük dönüm noktalarından birini ve Malazgird zaferi de bu inkılâbın başlıca bir merhalesini teşkil eder. Zira bu inkılâp ile bir yandan İslam dünyası iç buhranlarından ve Bizans’ın istila tehditlerinden kurtuluyor; öte yandan İslam kavimleri ve medeniyeti de Türklerin taze kanı, kudreti ve kahramanlığı, ahlak, fazilet ve idealleri sayesinde hayatiyete kavuşuyor; Türk – İslam tarihi yeni bir yükselişe erişiyordu.”[87]

         

        Tarihi kırılma vurgusu, aslında içinde bulunulan zamanın siyasal kimliğine dair milliyetçi - muhafazakâr siyasetin entelektüel tahkimatını da yapmaktadır. Turan’a göre Türk’ün Anadolu’daki siyasal varlığı büyük muhaceretin neticesidir. Kıtayların 924’te Moğolistan’a saldırması muhaceretin tetiklendiği nokta olmuştur. Bu hadise, Orta Asya’da zaten çok artmış bulunan nüfus yoğunluğunu taşırmış, bütün Orta Asya Türk kavimleri birbirlerini sıkıştırarak kaynaşmaya başlamışlar ve ilk muhaceret vuku bulmuştur. Büyük Oğuz muhaceretinden sonra Oğuz bakiyeleri de yeni bir istilaya girişerek Horasan, Afganistan, İran, Irak ve Azerbaycan taraflarına ve nihayet Anadolu’ya kadar ilerlemişlerdir. Türkistan’ın yerleşik ve şehirli halkları da putperest Kara – Hıtaylardan kaçarak İslam dünyasına dağılmışlardır. Bu muhaceretin ikinci dalgası ise XIII. asrın ilk yarılarında Çingiz Moğollarının büyük kitleleri katletmeleri ile gerçekleşmiştir. Yoğunluğu zamanla azalmakla birlikte, 14. asırda Balkanlara geçen Osmanlıların medeniyet teşekküllerinde muhaceretin destekleyici etkisi olmuştur.[88] Bu etkiyle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması öylesine büyük bir kesafetle gerçekleşmiştir ki dönemin kaynaklarında hadise, “Dünya Türkleri taşımaya kâfi gelmiyordu.” ifadeleriyle tescil edilmiştir.[89] Böylece “Selçuklular, Afrika dışında bütün İslam dünyasına ve fethedilen Anadolu’ya hâkim olarak siyasi birliği” kurmuşlardır. “Tesis edilen medreseler, kütüphaneler, zaviyeler ve bunlara mensuplarına yapılan vakıflar sayesinde bir ilim ve kültür ordusu da vücuda getirerek askeri ve siyasi kudretlerini de” yükseltmişler; “İslam’ın ve kendi devletlerinin iç ve dış düşmanlarını bertaraf” etmişlerdir.[90]

         

        İslamlaşma ve Türkleşme süreci birbirine paralel yürümüştür. Nitekim Tuğrul Bey, “Kendime bir köşk yapıp da yanında bir cami inşa etmezsem Allah’tan utanırım.” demiştir.


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele