Türk Milliyetçiliği ve Demokrasi

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Türk milliyetçiliğinin doğuşu XX. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. İkinci Meşrutiyet’ten sonra ortaya çıkan fikir akımları içerisinde en güçlü olanı Türkçülük idi. Tanzimatçıların takip ettikleri “İttihad-ı Anasır” politikası ve ikame etmek istedikleri Osmanlı kimliği yaratma çabası azınlıkların kendi devletlerini kurmak yönündeki faaliyetlerini önlemeye yetmeyince Osmanlıcılık fikri daha doğmadan ölmüştü. Sultan II. Abdülhamid’in tatbik etmeye çalıştığı İslamcı siyaset de kendi hayatı ile kaim oldu. Müslüman olan unsurların da istiklal peşinde koşmaları Türkçülük cereyanının güçlenmesine yaradı. Trablusgarb ve Balkan savaşlarını yaşayan Meşrutiyet aydınları büyük bir moral çöküntüsü içerisinde idiler. Milliyetçilik cereyanı bütün dünyada en güçlü çağını yaşıyordu.

         

        II. Meşrutiyetin ilanını sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti Türkçü bir siyaset takip ediyordu. Türkçülük fikrinin teorisyeni Ziya Gökalp bu cemiyetin merkez azası idi. 1913’ten sonra İttihat ve Terakki Osmanlı Devleti’nin kaderine tamamen hâkim oldu. Bu sıralarda Türk Ocağı bünyesinde toplanan aydınlar Türkçülük fikrinin inşasına koyulmuşlardı. Bu oldukça zor bir işti. Ortada açık bir çelişki vardı. Osmanlı Devleti bir imparatorluktu ve bu esaslara göre şekillenmişti. Osmanlı Devleti XVII. yüzyılın sonlarına kadar cihanşümul bir siyaset takip etmişti. Osmanlı Padişahı devrin yazarlarınca “Padişah-ı Cihan” olarak anılıyordu. İstanbul da “Payitaht-ı Cihan” idi. Devlet gittikçe zayıfladı, ama cihanşümul iddialardan kolay kolay vazgeçilmedi. XX. yüzyıla girildiğinde dahi padişah kendisini her ne kadar “padişah-ı cihan” saymıyorsa da bütün Müslümanların halifesi olarak görüyordu. Birinci Dünya Savaşında bir taraftan “cihad fetvası” çıkarıldığı gibi diğer taraftan Türkçülük ve Turancılık siyaseti takip ediliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda uğranılan mağlubiyet hem Osmanlı Devleti’nin hem de bütün cihanşümul politikaların sonu oldu.

         

        II. Meşrutiyet Türkiye’de demokrasi hareketinin önemli kilometre taşlarından biri kabul edilir. Gerçi siyasi partiler kurulmuş ve seçimler yapılmıştır, ama aslında hiçbir zaman demokrasi tam manasıyla işlerlik kazanmamıştır. Dönemin güçlü siyasi teşkilatı İttihat ve Terakki II. Meşrutiyet’ten sonra da illegal faaliyetlerine devam etmiştir. Tarihimizde merkez komitesini toplayıp muhalif gazetecilerin öldürülmesi kararı alan tek siyasi parti İttihat ve Terakki Partisi olmuştur. Sonunda 1913 yılı başındaki Babıâlî Baskını ile hükûmeti ele geçirmiş ve böylece demokrasi başlamadan bitmiştir. Muhalefet baskı altına alınmış ve ihanetle suçlanmıştır. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin demokrasi ile ilgisi yoktu. Bu sebeple Türkçülüğün fikir babası ve cemiyet mensubu olan Ziya Gökalp başta olmak üzere o dönemin aydınları teorik olarak bile demokrasi üzerinde durmamışlardır.

         

***

 

        Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde Mustafa Kemal Paşa Cumhuriyet Halk Fırkası’nı kurunca ona muhalif olan kadro da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuştu. Aslında bu partinin kurucuları Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadeledeki silah arkadaşları idi. Bunlardan Ali Fuat Paşa sınıf arkadaşı; Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa vs. İstiklal Savaşı sırasında önemli görevler üstlenmiş komutanlardı. Cumhuriyet Halk Fırkası’na göre daha liberal ve demokratik esasları benimseyen bu parti Takrir-i Sükûn Kanunu ile kapatıldı ve partiyi kuran kadronun önde gelenleri İzmir Suikastı davasında yargılanıp idama mahkûm edildiler. İdamların bir kısmı yerine getirilmedi, ama muhalif siyasi hareket tamamen tasfiye edilmiş oldu. Böylece cumhuriyet döneminin ilk demokrasi denemesi iki yıl bile sürmemişti. 

         

        1930 yılındaki Serbest Fırka denemesi ise birkaç ay sürebildi. Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı Paris sefiri Fethi Bey’e kurdurduğu bu parti de sonuçta kendini feshetmek zorunda kaldı. Bundan sonra Türkiye’de Tek Parti İdaresi kuruldu. Bu dönem 1945’e kadar devam etti.

         

         

        Öte yandan Cumhuriyet kurulduktan sonra da Türk Ocağı faaliyetlerine devam ediyordu. Bu Ocağın başkanı Hamdullah Suphi, devrin tanınmış siması idi. Bugün Ankara’daki Türk Ocağı Binası olarak yapılan binanın yapımı ve Türkçülük fikrinin gelişimi için yaptığı çalışmalar takdirle karşılanır. Atatürk’ün yurt gezilerinde Türk Ocaklarına uğradığı ve Türk Ocaklı gençlerle sohbetler ettiği bilinmektedir. Fakat tek parti yönetiminin kurulması çerçevesinde Türk Ocakları da 1931’de kapatılmış ve Halk Evleri’ne çevrilmiştir. Tek parti idaresinin sivil toplum kuruluşlarına tahammül edemediği görülmektedir. Bunun o günlerde dünyanın genel gidişatına uygun bir tavır olduğu muhakkaktır.

         

        Atatürk’ün sadece devleti değil, topyekûn toplumu değiştirmeye yönelik projeleri vardır. Bu projelerin demokrasi ile başarılması ise beklenemezdi. Zaten devir demokrasilerin zayıflayıp totaliter rejimlerin güçlendiği bir devirdi.

         

        İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin demokrasiye geçmesi bir zaruret olarak ortaya çıktı. Bu büyük savaşta totaliter rejimler yenilmiş, demokrasi bloğu zaferle çıkmıştı. Savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bir görevi de Avrupa’da demokrasiyi geri getirmekti. Açık Sovyet tehdidi karşısında Batı dünyasından kopmamak zorunda olan Türkiye’nin tek parti idaresi ile yola devam etmesi mümkün değildi. Sonuçta tek partiden kopan dört mebus Demokrat Parti’yi kurdular. Bunu diğer partilerin kurulması takip etti.

         

        O dönemin Türkçüleri 1944 yılında tabutluklarda işkencelere maruz kaldılar. 1942 yılında Almanların bütün Avrupa’yı ele geçirmeleri üzerine Varlık Vergisi Kanunu çıkararak azınlıkları cezalandırma yoluna giden devlet, aradan iki yıl bile geçmeden bu defa Sovyetlerin güçlenmesi ile politikasını yüz seksen derece değiştirerek Türkçüleri tabutluklara kapatmıştı. Sonradan hepsi beraat eden Türk milliyetçileri faaliyetlerini gazete ve mecmualar yoluyla sürdürdüler. Fakat Türk milliyetçileri bundan sonra daima “Irkçı ve Turancı” sıfatı altında resmen tahkir edildiler. Nedense o dönemde Türk milliyetçileri siyasi bir parti halinde ortaya çıkmadılar. Ayrıca Türkçülerin önde gelen isimleri başta olmak üzere milliyetçi camiada demokrasi hakkında hiçbir fikir serd edilmediği dikkati çekmektedir.

         

        1950 yılında halkın büyük desteğini alarak iktidara gelen Demokrat Parti ilk büyük hatasını Milliyetçiler Derneğini kapatarak işledi. Demokrasiyi şiar edinmiş olduğu halde Demokrat Parti kadrosu da ne de olsa tek parti döneminde yetişmişlerdi ve kendi görüşlerine uymayan sivil toplum örgütlerine tahammül edemiyorlardı. Ancak ekonomik kalkınma ve bayındırlık alanındaki başarıları ile Demokrat Parti halktan çok büyük destek sağladı ve üst üste üç defa seçimleri kazanmayı başardı. Dördüncü seçim 1961’de yapılacaktı ve muhtemelen onu da kazanacaktı. Fakat muhalefet daha fazla sabredemedi ve ordu içerisinde teşekkül eden bir cunta 27 Mayıs 1960’ta bir darbe ile hükûmeti devirdi.

         

        1960’lı yılların sonuna doğru Alparslan Türkeş Milliyetçi Hareket Partisi’ni kurdu. Bu Türk milliyetçiliğinin siyasi planda ilk defa temsil edilmesi demekti. 1944 yılında tabutluklara konulan Türkçüler arasında yer alan Türkeş, 27 Mayıs darbesinde başrolü oynayanlardan birisi idi. Fakat ihtilalci kadro ağırlıklı olarak muhalefet partisi CHP eğilimli idi ve kısa sürede Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in temsil ettiği grupla bu grup arasında çatışma baş göstermişti. Sonuçta Türkeş’le birlikte 14 kişi komitenin bir iç darbesiyle tasfiye edilip yurt dışına sürülmüşlerdi. Bir müddet sonra 14’lerin yurda dönmesine izin verildi. Türkeş siyasi hayata atılmaya karar vermişti. Aslında 27 Mayıs darbesinden sonra Türkeş’in niyeti başsız kalan Demokrat Parti’nin bir şekilde başına geçip siyasete devam etmekti. Bu bir hayaldi ve zaten şartlar buna uygun gelişmedi.

         

         

        Türkeş MHP’nin başına geçtikten sonra partide müthiş bir disiplin kurmuş ve milliyetçi bir gençlik kadrosu yetiştirmek için harekete geçmiştir. Bunda da başarılı olmuş ve üniversitelerde Ülkücü bir gençlik yetişmiştir. Bunda devletin 1968’lerde, Avrupa’dakine paralel olarak gelişen Marksist gençliğin aşırılıklarını dengelemek politikası da etkili olmuştur. Marksist ideolojiye karşı Türkeş, 1960’lı yıllarda kaleme aldığı “Dokuz Işık Doktrini” adını verdiği bir fikir sistemini ortaya atmıştır. Fakat Dokuz Işık ideolojik bir doktrin olmaktan ziyade 1960’ların sonundaki Türkiye’nin şartlarına göre hazırlanmış bir ekonomik kalkınma planı olmaktan öte bir mahiyet arz etmez. Dokuz Işık denilen 9 ilkenin içerisinde milliyetçilik, ülkücülük, köycülük, ahlakçılık, ilimcilik vs. bulunduğu halde demokrasiyle ilgili bir umde yer almaz.

         

        Bütün fikir akımlarında olduğu gibi milliyetçiliğin de tek bir sürümü yoktur. Cumhuriyet devrinde milliyetçi sağdaki ilim ve fikir adamları içerisinde demokrasi üzerinde en çok duran Prof. Dr. Ali Fuat Başgil olmuştur. 1940’lı yıllardan beri kaleme aldığı birçok yazısında liberal demokrasinin önemi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü prensibi konusunda pek çok makale kaleme almıştır. Ayrıca Prof. Dr. Mümtaz Turhan ve talebesi Prof. Dr. Erol Güngör de demokrasi konusunda yazılar kaleme alan milliyetçi ilim ve fikir adamlarındandır.

         

        Ne var ki, 1970’li yıllarda demokrasi felsefesi ve liberalizm konusunda Türk fikir hayatında ciddi yazılar pek yer almamıştır. Sağ ve sol ideolojik hareketlerin ve silahlı çatışmalara dönüştüğü bu dönemde demokrasi mağduru durumundaki merkez partileri dışındakiler için demokrasi hakkında klişeleşmiş birkaç sözden başka bir şeye rastlanmaz.

         

        Geçmişte Türk milliyetçilerinin üzerinde yeterince durmadıkları husus demokrasidir. Türk milliyetçiliği katıksız bir millet ve vatan sevgisi demektir. Oysa milliyetçilik siyasî bir program olarak ortaya konulduğu zaman demokrasi zaruri hale gelmektedir. Çünkü milletin fertlerinin kendi istidat ve kabiliyetlerini ortaya koyması demokrasi ve hürriyet sayesinde mümkün olabilecektir. Demokrasi, millet hayatımızda çok yeni de olsa Türk insanının ferdî kabiliyetini ortaya koyması ve şahsiyetini geliştirmesi açısından en elverişli rejimdir. Çünkü demokrasi millî iradenin yönetime yansımasından da öte, devletin vatandaşlar tarafından kontrol altına alınması demektir. Bugün ise demokrasiden ziyade bürokrasi, yani memurların iktidarı söz konusudur. Bürokratik tahakkümü perçinleyen en önemli unsur da devletin ideolojik karakteridir.

         

        Demokrasi liberal felsefenin bir ürünüdür. Millet temeline dayanan doktriner anlamdaki milliyetçilik anlayışı da esasen Fransız ihtilali ile açığa çıkan liberal felsefenin bir ürünüdür.

         

        Türk milliyetçiliği gücünü Türk kültüründen almak durumundadır. Türk kültürü Türkün sahip olduğu inanç ve ahlak anlayışının ürünüdür.

         

        Türk inancının esası İslâm dinidir. Ahlak anlayışı da buna dayanır. XIX. yüzyılda ortaya çıkan devletin toplumu kültürel bazda zorlaması ve Batı kültürünü empoze etmeye çalışması Türk medeniyetinde bir sarsıntı meydana getirmiştir. Böylece medeniyetimiz taklitçiliğe yönelmiş ve kendi imkânları çerçevesinde orijinal ürünler ortaya koyma özelliğini kaybetmeye yüz tutmuştur. Medeniyetteki bocalama; yani inanç ve ahlak nizamındaki sarsılma insanımızdaki kendine güven duygusunu yıkmıştır.

         

        Devletin kültür empoze etmek siyaseti ortadan kalkarsa toplum kısa sürede kendi medeniyet tarzına uygun bir biçimde kültürüne sahip çıkacak ve orijinallik vasfı geri gelecektir. Avrupa standartlarındaki bir demokraside ideolojik devlete yer yoktur. Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk üzerine basa basa söylüyor: "Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiç bir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır”. Bu söz ile Atatürk ideolojik devlete açıkça karşı çıkmaktadır.

         

        Demokrasi bütün kurumlarıyla işlerlik kazanırsa Türk milleti isbat-ı vücut edebilecektir. Çünkü her türlü yozlaşmaya rağmen milletimizin cevherinde zekâ, yaratıcılık, çalışkanlık, fedakârlık ve diğerkâmlık gibi yüksek ahlakî değerler saklıdır.

         

        Türk milliyetçiliği için 1990 öncesinde birinci tehdit Komünizm idi. Çünkü tarihî hasmımız ve yakın komşumuz Sovyet-Rusya’nın resmî ideolojisi idi. Sovyet İmparatorluğu’nun dağılması ile bu tehlike bertaraf oldu.

         

        Bugün ise Türk milliyetçiliği için birinci tehdit totaliter yönetim sevdalılarıdır. Eski Marksistler totaliter unsurlarla işbirliği halinde Atatürk’ü kullanarak ve Atatürkçülük adı altında totaliter, anti demokratik ve dogmatik bir ideoloji icat ederek bunu devletin resmî ideolojisi haline getirmek istemektedirler.

         

        Resmî ideolojiye sahip bir devlette demokrasiden söz edilemez. Çünkü böyle bir ülkede ne insan haklarından ne de ferdî hürriyetlerden söz edilebilir. İdeolojik devlet, milletin kendi ideolojisini benimsemeyen kesimini düşman olarak görür; eşit, tarafsız ve adaletli davranamaz. Resmî ideoloji kamu kurumlarını ve görevlilerini eleştirmeyi ve denetlemeyi imkânsız hale getirir. Haksızlıklara ve yolsuzluklara karşı çıkmak bürokrasi ve onun uzantısı basın tarafından derhal devlet ideolojisine; laikliğe ve cumhuriyete karşı gelmek olarak yorumlanır.

         

        İdeolojik bir yapıya sahip devletin demokrasi ile alakası yoktur. Bugün hâlâ Osmanlı devrinden kalma bir alışkanlıkla millet teb’a olarak görülmekte ve milletin devlet için var olduğu görüşü geçerli kılınmaktadır. Demokrasilerde devlet, millet için vardır. Oysa bugün bürokrasi ve kendilerini meclisin, yani millet iradesinin üstünde görenler topluma kendi kafalarındaki hayat tarzını ve düşünce formunu kabul etmeye zorlamakta, çoğulculuğa ve çeşitliliğe karşı çıkmaktadır.

         

        Türkiye’de uygulandığı şekliyle laiklik, devletin cebrî kültür değişimi politikasının aracıdır. Sultan II. Mahmud’la başlayan bu hareket, tarihî seyir içerisinde dozajı artarak devam etmiştir.

         

        Türk milliyetçilerinin en büyük handikabı devlet algılamasıdır. Çok defa millet sevgisi ile devlet sevgisi ve dolayısıyla devletçilik ile milliyetçilik birbirine karıştırılmaktadır. Devlet kutsandığı ölçüde millet değersizleşmektedir.

         

        Devleti, millet iradesinin ortaya koyduğu bir organizasyon olarak anlıyoruz. Millet, kendi hayatiyetini devam ettirebilmek için adına devlet denilen idarî, askerî, malî vs. alanda kendiliğinden bir teşkilatlanma ortaya koymuştur. Toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının korunması ve geliştirilmesi için böyle bir organizasyon zaruri görülmüştür. Kısacası bir milletin ayakta kalabilmesi devlet sayesinde mümkün olabilir.

         

        Cumhuriyetin kuruluşuna kadar ki Türk devletlerinde millet iradesinden söz edilemez. Daha çok bir sultanın, bir monarkın iradesi söz konusudur. Bu meyanda Osmanlı ve ondan önceki Selçuklu hükümdarları kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlardı. Kendilerini, Tanrı iradesi ile toplumu idare etmek ve hanedanın adıyla anılan devleti yüceltmek için görevlendirilmiş sayıyorlardı. Hükümdar bütün yetkilerini Tanrıdan alıyor ve onun adına hükmediyordu. Ancak Hun-Göktürk-Uygur-Selçuklu-Osmanlı çizgisini takip eden Türk devletleri monarşik olmakla beraber, despotik değillerdi. Hükümdar, kanun koyma yetkisine rağmen, ister kendi koymuş olsun, isterse önceki hükümdarlardan miras almış olsun maşeri şuurun kabul ettiği hukuka uymak zorundaydı. Osmanlı devrindeki ifadesiyle padişah dahi olsa şer’-i şerîfe ve kanun-ı münîfe (örf) aykırı kanun koyamaz ve icraatta bulunamazdı. Bundan dolayı geçmişteki Türk devletlerini despotik olarak vasıflandırmak yanlıştır. Gerçi cumhuriyet dönemindeki eğitim müfredatında padişahlar için hep astığı astık, kestiği kestik, şeklinde despotik bir portre çizilmiştir fakat bunun gerçekçi olmadığı erbabınca bilinmektedir.

         

        Aslında Türk devletlerinde hukuka bağlılık prensibi, Kutadgu Bilig başta olmak üzere siyasetnâme ve nasihatnâme türü pek çok eserde işlenmiştir. Buna göre hükümdarın, yani devletin görevi, asayişi sağlamak, adaleti tesis etmek, halkın refahı için gereken tedbirleri almak ve bu meyanda akçanın değerini korumaktır. Evet, refah hususu çok önemlidir. Bugün uzun yıllardır toplumu sosyal ve ahlakî yönden kemiren enflasyonun sorumluluğu 13. yüzyılda devlete yüklenmektedir. Hükümdar akçanın değerini sabit tutacaktır yani halkı enflasyondan koruyacaktır. Ancak o zaman halk hükümdara itaat edecek ve vergisini verecektir.

         

        Türkler, tarih boyunca pek devletsiz kalmamışlar, devletsizliğin millet için nasıl bir felâket olduğunu idrak ederek devleti her şeyin üstünde tutmuşlar ve ona kutsiyet atfetmişlerdir. Devlet-i ebed-müddet kavramı böyle bir kutsiyet izafesinin ifadesidir. Devlete veya hükümdara kutsiyet izafesi o dereceye varmıştır ki, devlet idaresinin zaman zaman yaptığı haksızlıklar bile hoş görülmüş; vardır bir hikmeti denilerek saygı ve sadakat sürdürülmüştür.

         

        Osmanlı Devleti daha da ileri giderek, kul sistemi içerisinde köleleri özel bir eğitimden geçirerek ehl-i örf denilen idareci bir seçkin sınıf yetiştirmiş ve devlet ve reaya (halk) adına bu sınıfı yeri geldiğinde feda etmekten çekinmemiştir. Ancak idarî mekanizmayı elinde tutan bu zümre, pratikten kaynaklanan sebeplerle çok güçlü bir konuma gelmiş, zaman zaman bizzat devlet ve hükümdarlık makamı üzerinde tayin edici bir rol oynamıştır. Topluma karşı hiçbir sorumluluğu olmayan, sadece padişah iradesine tâbi bu idareci kullar zümresinin yerini Tanzimat’tan sonra daha kalıcı bir yapıya sahip bürokrasi almıştır. Müsadere geleneğine son verilmesiyle de bu bürokrat sınıf, önceki kullar zümresine nazaran devlete karşı daha güçlü ekonomik ve hukukî dayanaklar bulmuştur. Kendisine, Batılılaşma veya modernleşmeyi topluma yaymak gibi bir misyon yüklenen Tanzimat bürokrasisi, hemen hemen hiç değişmeden cumhuriyete de intikal etmiştir.

         

        Modernleşme süreci içerisinde Türkiye XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yavaş yavaş demokrasiye geçmeye başlamış fakat bu sistemi aldığımız Batı ülkeleri ile aynı tarihî çizgiyi yaşamadığımız için birçok problemler zuhur etmiştir. Batı’da demokrasi liberalist felsefenin bir ürünü ve Batı’nın geçirdiği sosyal değişmelerin bir sonucudur. Bizde ise demokrasi, Batılılaşmanın zaruri bir parçası olarak telakki edildiği için alınması gerekli görülmüştür.

         

        İşin olumlu tarafı Türk toplumu kendisine dayatılan demokrasi rejimini çabuk benimsemiştir. Çünkü kendi iradesi ile idarecisini seçmek fırsatını elde etmiştir. Zaten halkın iradesi demek, hakkın iradesi demektir. Ancak devletçi-bürokrat-aydın, demokrasinin arkasında yatan liberalist felsefeyi göz ardı ederek, demokrasinin zaruri kıldığı kurallara göre değil, kendi kafasındaki despotik anlayışa göre rejimi yorumlamaya ve uygulamaya çalışmıştır.

         

        Devletçi seçkinler, bugün demokrasiden söz etmekle birlikte kutsal devlet kavramından da vazgeçememektedirler. Oysa liberalist felsefenin ön gördüğü demokrasi anlayışına göre devlet kutsal olamaz. Çünkü kutsallık izafe edildiği zaman devletin icraatını tartışmak mümkün değildir. Kutsal olanın her yaptığı doğrudur ve yanlış yaptığını düşünüyorsak bile bir hikmeti vardır, dememiz icap eder. Hâlbuki liberal demokrasinin hüküm sürdüğü bir ülkede devletin faaliyet alanı mümkün olduğu kadar daraltılmış, güçlü bürokrasi, ferdin hürriyeti önünde bir engel olarak görülmüştür. Demokratik devlette bürokrasi toplumun hizmetindedir ve onun için vardır. Oysa bizim geleneksel devlet anlayışımıza göre toplum devlet için vardır.

         

        Bugün Türkiye Cumhuriyeti idaresini ellerinde tutanlar, kutsal devlet kavramından vazgeçemedikleri, diğer bir deyimle halkın iradesine inanmadıkları ve güvenmedikleri yani devleti milletin üstünde gördükleri için toplumun kahir ekseriyetini potansiyel tehlike olarak görmektedirler. Bundan dolayı toplumu yola getirmek için toplum mühendisliğine soyunulmakta ve insanları kendi kafalarındaki şablona göre tanzim etmek için uğraşılmaktadır. Bu bir anlamda Sovyetler Birliği’nin siyaseti ile paralellik arz etmektedir. Sovyet sisteminin 70 yıl boyunca gayesi Homo Sovyetikus denilen Marksist ideolojinin ön gördüğü bir insan tipi yetiştirmeye çalışmak olmuştur. Elbette ki bugünkü noktada bu gayret fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Türkiye’deki devletçi-seçkinlerin takip ettiği siyaset de aynı mahiyettedir. Atatürkçü-lâik-çağdaş-uygar vs. gibi sıfatlarla tavsif ettikleri bir Homo Cumhuriyetikus yani bir cumhuriyet insanı yetiştirmek. Bu amaç uğrunda toplumun sahip olduğu manevî değerler, inançlar ve sosyal yapı hiçe sayılmaktadır.

         

        Bu bağlamda Türk milliyetçilerinin bir kısmının hâlâ kutsal devlet anlayışını sürdürdüğü görülmektedir. Bundan dolayı demokrasinin gelişmesinin devlete zarar vereceği kaygısını taşımaktadır. Bu kaygı yanlış ve gereksizdir. Temelinde yatan zihniyet millete olan itimatsızlıktır. Milletin yanlış karar verebileceği endişesidir. Bu endişe ve anlayış, devleti milletten korumaya yönelik tedbirler alınmasını öngörmektedir. Çünkü millet yanlış tercihler yapabilir ve istenmeyen siyasi partileri işbaşına getirebilir. O zaman devleti millet iktidarından koruyan bir vesayetçi kurumlar ikame etmek lazımdır. Nitekim bu yüzden 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan bazı kurumlara böyle bir vesayet misyonu yüklenmiştir.

         

        Hâlbuki Türk milliyetçilerinin dayandığı esas temel Türk milleti ve ona ait değerlerdir. Dolayısıyla milletin seçimlerde tezahür eden iradesine rıza göstermek Türk milliyetçiliğinin bir gereği olması gerekir. Demokrasi kültürü konusunda muasır medeniyet seviyesini tam olarak yakalayabilmiş değiliz. Cumhuriyet, demokrasi olmadığı zaman manasızdır. Dünya üzerinde adı cumhuriyet olup, fakat gerçekte bal gibi diktatörlük olan bir sürü devlet vardır. Cumhuriyeti faziletli kılan halkın yönetime katılımını sağlayan demokrasi rejimidir. Ancak demokrasinin sadece dört yılda bir sandık başına gitmek demek olmadığını, devlet ve toplum hayatında her kesiminde buna göre bir yapılanma ve kültür teşekkülü gerektiğini; bu hususta da daha almamız gereken hayli mesafe olduğunu elli küsur yıllık demokrasi tecrübemiz ortaya koymuş bulunuyor. Zira hâlâ bazı kesimlerin, benim tercih ettiğim parti kazanırsa demokrasi güzeldir, anlayışından kurtulamadıkları görülmekte; muhalif fikirler tahammülsüzlükle karşılanmakta ve ihanetle suçlanmaktadır. Bu ölçüsüzlüğün ortadan kalkması; demokrasinin kendine has bir nezâket ve zarâfet üslubunun benimsenmesi rejim, millet ve devlet hayatı için bir kazanç olacaktır.

         

        Bugün Türk milliyetçilerinin bir kısmının devletçilik refleksiyle adeta darbeci bir zihniyeti destekler konuma düşmesi acaba Türk milliyetçiliği demokratikleşmeye engel mi, sorusunu zihinlerde çağrışım yaptırmaktadır. Siyasi konjektürün ve siyasi basiretsizliğin ortaya çıkardığı bu durumun yanıltıcı olduğunu düşünüyoruz. Türk milliyetçilerinin, milliyetçiliğini yaptıkları millete saygısı varsa onun temayül ve taleplerine duyarsız kalmaları söz konusu olamaz. Aksi halde muhayyel bir milletin milliyetçiliği yapılmış olur. Realitedeki milletin taleplerinin göz ardı edilerek millet adına hareket etmek jakobence bir tavırdır. Gerçekçi milliyetçilik milletin bugünkü taleplerini göz önüne almayı ve bugünkü problemleri çözmeyi gerektirir. Toplumu kendi kafasındaki bir şablona göre hizaya getirmeyi amaçlamak tek kelime ile toplum mühendisliği yapmak demektir. Türk toplumu böyle bir mühendisliği hoş karşılamadığını birçok defa göstermiştir. 1946’dan bu yana yapılan seçimler tahlil edilirse bu durum kolayca anlaşılabilir.

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele