“Türkiye Milliyetçiler Cemiyeti”ne - I / –1950’li-60’lı Yılların “Millet Tanımı” ve Günümüz İçin Önemi–

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Türk kültür hayatında dernekçiliğin ve dergiciliğin şüphesiz dün olduğu gibi bugün de çok önemli bir yeri var. Bendeniz de şahsen gençlik yıllarından beri bu işlerin birazcık yakınlarında bulunmuş olmaktan büyük haz ve mutluluk duyanlardanım. Özellikle 1965-69 üniversite-öğrenimi yıllarını geçirdiğim İstanbul, bütün Türkiye’de her iki faaliyetin de ekseni durumundaydı. Bugün hepsi de rahmete kavuşmuş olan büyük ilim ve fikir adamlarından bazılarını o çevrelerde tanımış olmaktan, onların yakınında bulunmaktan yahut sohbetlerini/ konferanslarını izlemekten, bu vesilelerle genç insanlara ümitler saçan gözlerindeki parıltılara şahit olmaktan dolayı iftihar ediyorum. Kimleri tanımadık ki? Edebiyat âlimleri Prof. Ali Nihat Tarlan’dan Prof. Mehmet Kaplan’dan Ahmet Kabaklı’ya, sosyolog Ord. Pof. Z. Fahri Fındıkoğlu’ndan tarihçi Ord. Prof. Zeki Velidi Togan’a, gazeteci/şair-“üstad” Necip Fâzıl’dan N. Nazif Tepedelenlioğlu’na, ondan Osman Yüksel Serdengeçti’ye, “ilimciliği” ile şöhret yapmış Prof. Mümtaz Turhan’dan “eski ihtilâlci-asker” olduğu hâlde bir munis ve bilge edasıyla tarihçi Ziya Nur Aksun’u ve sosyal-psikolog Erol Güngör’ü dahi kendisine meftun eden Dündar Taşer’e; nihayet tarihçi-edip, “ateşîn Türkçü” Hüseyin Nihal Atsız’dan mütefekkir/filozof – aynı zamanda “Hareket Okulu”nun fikir önderi – “Anadolucu-milliyetçi” Nurettin Topçu’ya varıncaya kadar nice büyük insan!... Ve bu insanlardan bazılarının çıkardıkları ya da yazı yazdıkları dergiler: Hareket, Büyük Doğu, Yol, Ötüken ilk aklıma gelenleri… Bu büyük insanlardan herhangi birisinin bir sohbet toplantısından, bir konferansından ya da katıldıkları açık oturumundan çıkıyorken duyduğumuz heyecan ve artan ümitlerimizle vardığımız kesin hüküm: Nice şer odağı, ne tuzaklar kurarsa kursun, bu ülke batmaz, bu millet ölmez!...

         

        İşte biz bu çalışmada - şimdilik iki yazıyla - bir kısmı bizim yıllara da sarkan birkaç dernek tüzüğünden hareketle o dönemlerin bir yönüyle farklı arayışlarına; “millet tanımları”yla birlikte onun bağlantı ve unsurlarına, nihayetinde bu arayışların bugün için öneminedikkat çekmek istiyoruz.

         

        Değerli edebiyat bilgini Prof. Orhan Okay Hoca, bizim yukarıda dile getirdiğimiz hasreti (şimdiki moda deyimle “nostalji”yi), bizden çok daha önce ve özlü bir şekilde dile getirmişti. Bakın o kendi gençlik yılları ve bu kabil ideal yuvalarını, 1950’leri nasıl anmakta: “Benim neslimin ve benden biraz büyük ağabey ve küçük kardeş nesillerin hayat hikâyesinde Milliyetçiler Derneği’nin unutulmaz izleri vardır. O, kendisinden önceki benzer dernek faaliyetleriyle beraber bu toprağa, bu insanlara, bu insanların inançlarına, diline, kültürüne, sanatına gençlik yaşlarımızda duygu ve heyecanlarımızla bağlanmamızın, mukaddes yuvası olmuştu.”[1] Aynı dönemi yazan değerli bilim adamımız Prof. Necmeddin Sefercioğlu da söze şöyle başlamakta: “1950 ile 1960 arasındaki on yıl, demokrasi tarihimiz açısından olduğu kadar milliyetçilik tarihimiz açısından da önemlidir. Bilindiği gibi, bu dönemin başlangıcında, milletin istek ve ihtiyaçlarına sırt çeviren, millet iradesini hiçe sayan tek parti iktidarı, milletin oyları ile alaşağı edilmişti. (…) Gelişmek için uygun bir ortama kavuştuğu zannedilen Türk milliyetçiliği hareketi de, bu dönemin karmaşık ortamı içinde, kendine bir yol bulmağa, gelişmeğe çalıştı. O dönemi bu bakımdan irdelemekte yarar var.”[2]

         

         İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülkemizde de son derece kısıtlanan dernekçilik faaliyetleri, savaş sona erip çok partili hayata geçişle beraber canlanır. Daha 1946’nın başlarında İstanbul’da “Türk Kültür Ocağı” kurulur ve bu dernek Orhan Okay’a göre sonraki Milliyetçiler Derneğinin çekirdeğini teşkil eder. Yine onun anladığına göre, “bu sistemin esası milliyetçiliğin bir ideoloji değil ideal olduğunu benimsemek, saldırgan hatta tezahüratçı tavır yerine insan yetiştirmek, ahlâkî ve millî değerlere bağlılığı telkin etmek gibi âdeta eğitime yönelmiş bir çalışma”dır. Bu derneğin çatısı ve faaliyetleri, ülkede yaşayan insanlarımızın hepsinin geçmişteki kaderi ve gelecekteki irade birliği inancıyla bütün gençlere ve aydınlara açıktır. Meselâ, o yıllarda yeni kurulmuş Pakistan (1951/Dünya İslâm Kongresi vesileyle)’a gidip gelmiş olan Abdurrahim Zapsu da oradaki bir seminere katılmış ve bu oturumda intibalarını anlatmıştır.[3]

         

         

        Türk Milliyetçiler Derneği’nin Doğuşu

         

        1946’dan itibaren İstanbul’da, yukarıda arz edilen atmosfer çerçevesinde, art arda çoğunluğu “Türkçü eğilimli” milliyetçi denekler kurulur. Bunda “1944 Türkçülük olayları ve dâvası”nın da büyük payı olduğu muhakkak. Bu dernekler sırayla, Türk Kültür Ocağı, Türk Gençlik Teşkilatı, Türk Kültür Derneği, Genç Türkler Derneği ile Türk Kültür Çalışmaları Derneği’dir. 1949’dan itibaren tarihî Türk Ocakları da yeniden açıldığı hâlde - Sefercioğlu’nun naklettiği üzere - “misyonunu tamamlamış” gözüyle bakıldığı için herkes kendi derneğinde kalmayı tercih etmiştir.[4] Yukarda sayılan beş dernek, 1950 Nisan ayında güçlerini birleştirerek Bekir Berk’in başkanlığında Türkiye Milliyetçiler Federasyonu’nu kurarlar. “Milliyetçi güçleri birleştirme çabalarının son adımı” olarak bir yıl sonra 1 Nisan 1951’de Türk Gençlik Teşkilatı’nın merkezi olan Rüstem Paşa Medresesi’nde ilk Milliyetçiler Federasyonu Kurultayı toplanır (Zamanın Isparta Milletvekili Sait Bilgiç divan başkanı seçilir.). Kurultaydaki konuşmacılar arasında o günün öne çıkan veya sonra sık duyulacak olan isimleri bulunmaktadır. Fethi Gemuhluoğlu, Şadi Pehlivanoğlu, Mehmet Altınsoy, Mehmet Turgut bunlar arasındadır. Faaliyet raporunu okuyan Bekir Berk başta olmak üzere hemen herkes hararetle milliyetçiler arasındaki birlik ve beraberlikten bahseder. Farklı bir misal olarak, geleceğin sanayi bakanlarından olacak Mehmet Turgut, “bundan sonraki faaliyetlerimizde Anadolu’ya örnek insan yetiştirmemiz lâzım” der. İşte bu kurultayda, “Federasyon”un bünyesindeki kuruluşlardan (“Türk Kültür Çalışmaları Derneği” dışındaki) 4 derneğin katılımıyla, merkezi Ankara’da olmak üzere “Türk Milliyetçiler Derneği” doğar (İsim konusunda “Türkiye Milliyetçiler Derneği”ni teklif eden Şâdi Pehlivanoğlu ve Kubilây İmer’in önerisi yerine, büyük çoğunlukla Halûk Karamağaralı ile Abdullah Savaşçı’nın teklifleri kabul görür. Geçici İdare Heyeti Genel Başkanı Asistan Halûk Karamağaralı - sonra prof. Sanat Tarihçi-, yardımcısı Abdulhâdi Toplu, genel sekreter Erhan Löker, Genel Muhasip Necati Torun ve üye ise Abdullah Savaşçı’dır.).[5]  

         

        Bundan sonra, belki de milliyetçilik tarihinde bir ilk gerçekleşir: 28 Ekim 1951 günü Ankara’da (Genel Merkezin bulunduğu Vakıf Han’da) 5 gün sürmesi planlananbir “Türk Milliyetçiler Derneği İstişârî Toplantısı” yapılır. Amaç, “millet” ve “milliyetçilik” başta olmak üzere bağlantılı temel kavramların tanımlarının yapılmasıdır. Bu istişarî toplantıya öylesine önem verilir ki, çoğunun isimleri hemen bugüne kadar ulaşan ve sanırız gelecekte de anılacak olan, ülke çapında otuzu aşkın bilim, meslek ve siyaset adamı ünlü kişiler dâvet edilir. İsimler - alfabetik sırayla - aşağıdadır:

         

        Prof. Necati Akder (felsefeci), Prof. Remzi Oğuz Arık (arkeolog, tarihçi - Seyhan Milletvekili), Aziz Alpagut (kimyager), Nihal Atsız (tarihçi), Sait Bilgiç (Isparta Milletvekili), Bekir Berk (avukat), Dr. H. Ferit Cansever (tabip, o sırada Türk Ocakları Genel Sekreteri – birkaç yıl önce kaybettiğimiz değerli mimar-kültür adamı Turgut Cansever’in babası), Ali Çankaya (kaymakam), Prof. Nüzhet Şakir Dirisu (tabip), Dr. Faruk Kadri Demirtaş (“Timurtaş”, sonra prof.- Türk dili ve edebiyatçısı), Selâhattin Ertürk (felsefeci, sonra pedagog-prof.), Prof. Z. Fahri Fındıkoğlu (sosyolog), Fethi Gemuhluoğlu (yönetici, yazar), Prof. Şevket Raşit Hatipoğlu (CHP. Eski Bakanlarından), Mustafa Hacıömeroğlu (veteriner), Doç. Mehmet Kaplan (sonra prof.- edebiyat bilgini), Dr. Fahri Kurtuluş (tabip), Prof. Hüseyin Namık Orkun (tarihçi), Cahit Okurer (yazar, o zaman Millî Eğ. Bak. Özel Kalem Md.), Lütfi Önsoy (yük. müh.), M. Zeki Sofuoğlu (eğitimci), Necdet Sançar (eğitimci, edebiyatçı), Dr. İzzettin Şadan (tabip), Prof. Osman Turan (tarihçi), Hikmet Tanyu (sonra prof.-dinler tarihçisi), Dr. Tahsin Tola (Isparta Milletvekili), İsmet Tümtürk (avukat, yazar), Prof. Zeki Velidi Togan (tarihçi), Doç Nurettin Topçu (felsefeci), Dr. Fethi Tevetoğlu (tabip, yazar), Prof. Mümtaz Turhan (sosyal psikolog), İ. Hakkı Yılanlıoğlu (veteriner, yazar) ve Ali Yörük (Aydın-Yenipazar Beld. Başk.). Listeye dikkat edilirse, Türk milliyetçiliğinin o günkü renklerini, özellikle “Türkçülük” ve “Anadoluculuk” akımlarını temsil eden birçok simayı görüyoruz. Buna bakarak o gün için milliyetçi akımlar arasında bir “ittifak”tan bahsedebiliriz. (Şunu da hatırlatmak lâzım; ilerde görüleceği gibi tüzükte yaygın olarak “milliyetçilik” terimi kullanıldığı hâlde basına yansıyan metinlerde daha çok “Türkçülük” terimi geçmektedir. Bunda “1944 Türkçülük olayı”nın kamuoyunda yarattığı popüler etkinin de payı olabilir.)

         

        Toplantı Genel Başkan Halûk Karamağaralı’nın (sonra prof.- sanat tarihçi) açış konuşmasıyla başlar, yönetmek üzere Prof. Remzi Oğuz Arık’ın başkanlığa, Sait Bilgiç’in de başkanvekilliğine seçilmesiyle devam eder. Toplantıya katılamayanlardan Nihal Atsız, Nurettin Topçu ve Hikmet Tanyu, görüşlerini yazılı olarak bildirmişlerdir.  

         

        Bu toplantının amaçları, derneğin yayın organı Mefkûre dergisinde şöyle sıralanıyor: Şûra, Türkçülük fikriyatının yapısını teşkil eden kavramların tanımlarını yaparak, Türkçülüğü tefrikaya düşürmekten kurtaracak, Türk Milliyetçiliğinin hareket noktaları ve prensipleri üzerinde mevcut ihtilafları gidererek ittifak sağlayacak; ayrıca “millî bünyemizi kemiren içtimaî yaralarımızın” milliyetçilik açısından tedavi yollarını tespit edecektir.[6]

         

        Dikkat edilirse burada temel iki noktaya işaret edilmekte: 1- Milliyetçilik (Türkçülük) eksenindeki temel kavramların tanımlarını yaparak milliyetçiler arasında birlik sağlamak; 2- Millî bünyemizi kemiren sosyal yaraların milliyetçilik açısından çarelerini göstermek.[7]Yani birincisi fikrî-teorik, ikincisi eyleme dönük-pratik amaçlar.

         

        Derneğin yayımladığı 1 sayılı tebliğde de toplantının amaçları şöyle dile getiriliyor: I.Tanımlar. II. Türk milliyetçiliğinin benzer ve muarız ideolojilere karşı durumu. III. Türk Milliyetçilerinin çalışma programları… Tanımlar konusunda en çok “millet” tanımı üzerinde durulmuş, çünkü katılımcılara göre “millet”i, “hem meydana gelirken, hem meydana gelmiş olarak, hem de ideal bir hüviyette düşünmek suretiyle” yapılan tanım, diğer kavramlardan “milliyet”in, “milliyetçilik”in ve“Türk milliyetçisi”nin de tanımına yardımcı olmuştur.[8] Bu anlamda, “millet” üzerinde durulurken onun üç boyutlu yapısına, yani hem oluş sürecine tarihine -, hem bugünkü gerçekliğine, hem de geleceğe uzanan ideal kimliğine işaret edilmektedir.

         

        Milliyetçiliğin benzer ve karşıt ideolojilerle ilişkisi tartışılırken de temel sonuçlara varılmış, kendi ifadeleriyle - bir karşıt ideoloji kabul ettikleri - “Rasizm şeklinde imtihanını vermiş olan ırkçılıktan, bugünkü milliyetçilerimizin vebadan kaçar gibi çekinmeleri lüzumu kesin olarak kararlaştırılmıştır.” Kendileriyle  “benzer ideolojiler” diye düşündükleri, “Turancılık”, “Anadoluculuk” ve “Kemalizm” ile ilişkilerini ise şu şekilde tayin etmektedirler:

         

        1-“Türkiye’nin gerçeklerine göz kapayarak bütün Ural-Altay kavimlerini siyasi bir çerçeve içinde birleştirmek mânasında kullanılan Turancılık ile Türk milliyetçilerinin alâkası olmadığı tesbit edilmiştir.”

         

        2-“Türkiye’nin varlığı nasıl bir Türk milliyetçiliğini tabii ideoloji olarak dillere, gönüllere yerleştiriyor(sa); bu Türk milliyetçiliğinin karşısında “Anadoluculuk” tâbiri (de o nispette) dar ve lüzumsuz kalmıştır.”

         

        3-Aynı şekilde “bütün Türkiye’nin cemiyet ve siyaset hayatına girmiş bulunan inkılâpların bugünkü hâkim varlığı karşısındaKemalizm” tabiri de dar ve ayırıcı kalmış” bulunmaktadır. Sonuçta Türk milliyetçilerinin o günkü merhalede – ırkçılıkla birlikte - bu dört ideolojiyi de derece derece kendi sözlüklerinden çıkarmakta “bir ve beraber kaldıkları” vurgulanmaktadır (Ayrıca o günün şartlarında tartışma konusu olan siyonizm, masonluk ve komünizme de karşı oluş sebepleri açıklanmaktadır.).[9] Bütün bu sınırlamalardan bizim anladığımız, tek tip bir milliyetçilik anlayışı sunmaktan çok, farklı anlayışların öne çıkarılıp gereksiz tartışma ve ayrışmalara meydan verilmemesi çabasıdır. İşte bu anlamda bir “ittifak”tan bahsetmek mümkün gözükmektedir. Toplantı sonunda ilk kararlar 8 sayılı dipnotta andığımız dernek tebliğiyle (“Beyanname”) halka açıklanır.[10]

         

         

        Tanımlar, Açıklamalar, Yorumlar

         

        Şimdi konunun en önemli kısmına geliyoruz. Bir yıl önceki istişarî çalışmaların ışığında 1952 yazında yapılması planlanan “Türk Milliyetçiler Kongresi” gerçekleşemez, fakat o yıl Aralık ayında toplanan Türk Milliyetçiler Derneği Kongresi (I. Kurultay’ı), bize göre istişarî toplantının sonuçlarından da yararlanarak önemli tüzük değişikliğine gider[11]. Bu tüzükte soy, millet ve milliyetçilik başta olmak üzere) temel kavramlar tek tek tanımlanır ve ayrıca buna uygun çalışma programları da belirlenir. Deneğin “gaye” maddesi fevkalâde kapsamlı, mânevî çağrışımlarla yüklüdür. Şöyle deniyor: “Gayesi: Allah, vatan, soy, tarih, dil, an’ane, sanat, aile, ahlâk, hürriyet ve millî mukaddesat esaslarına dayanan Türk milliyetçiliğini işlemek, Türk milletini meydana getiren unsurları muhafaza etmek ve bütün milliyetçileri teşkilatlandırmaktır.”[12] Ve “tanımlar” başlıyor (4. madde). Önce tanımların gerekçesi açıklanıyor: “Dernekliler arasında fikir birliğini sağlamak maksadıyla aşağıdaki mefhumların tarifi zaruri görülmüştür.” Yukarıda birkaç defa dokunmuştuk; bir yıl önceki istişarî toplantıda da esas amaç, milliyetçiler arasında birlik sağlamak idi ve bu ise her şeyden önce “fikir birliği” sağlamayı gerektiriyordu. Ve arkasından tek tek tanımlar sıralanıyor: “Millet: Soy ve vatan birliği şuuru ile müşterek mefkûreye (ülküye) sahip fertlerin harsî(kültürel) topluluğudur.” (Parantez içi ifadeler, tarafımızdan konulmuştur.). Görüldüğü gibi, en başta “millet”in tanımı ile başlıyorlar. Gerçekte, bir milliyetçi “millet”ten ne anladığını ortaya koymadan, ona bağlı olarak gerek millî ve tarihî, gerek sosyal ve kültürel, hatta siyasî ve hukukî meselelere nasıl bakmak gerektiğini bilemez. Buradaki millet tanımına bakınca, onu vazgeçilmez üç temel unsur üzerine oturtmak istedikleri anlaşılıyor. 1. Soy, 2. Vatanın birliği şuuru, 3. Ortak ülkü/ideal (mefkûre) birliği (“Soy”u en başta saymalarının üzerinde ayrıca duracağız.). Bu üç unsuru birlikte tutan, deyim yerindeyse harç vazifesi gören işlevsel güç ise kültürdür (harstır). Ve kültürü şöyle tanımlıyorlar: “Din, ahlâk, dil, hukuk, an’ane (gelenek), iktisat ve bediiyattan (estetik) ibaret, içtimaî müesseselerin muhassalası (sosyal kurumların toplamı)dır.” Dikkat edilirse burada, “iktisat” dışındaki unsurların hemen hepsi mânevî niteliklidir.

         

        Arkadan, “millet”in üç temel unsuru tanımlanırken de bu kültür anlayışının hep akılda tutulduğu fark ediliyor. Sırayla bakalım: “Soy: Tarihî ve içtimaî menşe birliğidir.” Bize göre, zamanın Türk Milliyetçiler Derneği’nin “millet” tanımında “soy” unsurunu en başta sayması kadar, ondan ne anladığı da çok önemlidir. Görüldüğü gibi “soy”dan, fizikî antropologların ve ırkçıların tanımladığı gibi, aynı atadan gelen ve topluca yeter ölçüde tayin edici biyolojik özellikler gösteren bireyler toplamı[13] anlamıyorlar. Evet, bir soyumuz var, ama bu bir biyolojik köken ve özellikler toplamı değil, tarihî ve sosyal köken (menşe) birliğidir. Çünkü biyolojik anlamda soy, insanlarda değil, hayvanlarda aranılacak bir karakterdir.[14] Buna karşılık “soy şuuru, ortak dile sahip olanların ortak bir soydan geldikleri inancını ifade eden ve toplumbilimde yer alan bir kavramdır. Dikkat edilsin ki bu bir inanç meselesidir, kan bağı iddiası yahut konusu değildir.  Türkçe konuşanların Türk soyundan geldiklerine inanılır ve Türk olarak kabul edilir.”[15] Açıkça anlaşılıyor ki, eğer biz bir millet isek, bu coğrafyadaki insanlarla en azından bin yıldan beri aynı geçmişi paylaşıyor ve inançlarımızla, geleneğimizle, sosyal ilişkilerimizle benzer kaderi yaşıyorsak; Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan kader birliği Cumhuriyet’le de tescil edilmişse, bu etnik kökenlerimizin üstüne çıkmış olduğumuzun kanıtıdır, demek istiyorlar. Bugünkü yaygın “etnik tartışama” konusunu sanki 60 yıl önceden sezmiş ve demiş oluyorlar ki, bizim etnik kökenlerimizden önce müşterek tarih içerisinden süzülüp gelen sosyal kökenlerimiz birdir. O sebepten kültür birliği dâhilinde aileler birbirleriyle kaynaşmış, evlilikler yoluyla milyonlarca aile akrabalıklar kurmuştur. “Soy” unsurunu en başta zikretmeleri o bakımdan çok önemlidir. Nitekim “tarih”e ve “sosyal-toplumsal” kökene (menşee) atıf yapan soy tanımı, mefkûre/ülkü (ideal) tanımını da belirliyor gibidir. Çünkü “mefkûre”yi şöyle tanımlıyorlar: “Birlikte yaşayıp maşerî (toplumsal) sevinç ve kederleri paylaşmak, yarının mutluluğu için bugünden bir vücut olarak hazırlanmak arzu ve fiilidir.” Evet, sadece dünü ve bugünü değil, yarını da paylaşmak arzu ve iradesi[16] Son unsur olarak “vatan” kavramının tanımını nakledip yorumlayalım: “Altındaki ecdat mezarları ile üstünde milletin harsî (kültürel) damgasını taşıyan, gerektiğinde uğrunda ölünen topraklardır.” Her milletin vatanı için bu esaslar geçerli olmak gerekir; fakat bizim coğrafyamız bu ifadeleri belki de hepsinden daha çok hak etmektedir. Basit bir toprak parçası, bütün bir milletin emeği ve alın teriyle, çeşitli sanat ve kültür eserleriyle nasıl senin malın olur; onu korumak için kanlarını canlarını feda eden şehitleriyle yüceltmek için ruhunu toprağa katan ilim-irfan kâfilesi, kutsal mezarlarıyla sana nasıl şevk ve ilham vermeye devam eder? Hepsi “vatan” kavramı etrafında anlam bulmakta ve vatan o sebepten kutsal olmakta.[17]

         

        Sonuçta bunlara dayalı olarak “milliyet”; “milleti teşkil eden unsurlardan doğan maşerî (toplumsal) şuur ve ruhtur” diye tanımlanıyor. Buna bağlı olarak da “milliyetçilik”in tanımı yapılıyor: “Milliyetçilik; Milliyet ruh ve şuuruna sahip olarak, milleti maşerî(toplumsal) bünyesine uygun şekilde yaşatmak, yükseltmek fiil ve fikrine denir.” Bu tanımda da açıkça görüldüğü gibi milliyetçilik, sadece millî değerlere ve milliyet bilincine sahip olmakla kalmıyor, milleti o değerlerlerle birlikte, onun sosyal yapısına uygun şekilde yaşatma ve yükseltme hareketi oluyor. Böylece milliyetçilikten bir fikir hareketi kadar bir fiil, bir aksiyon olması da beklenmektedir. Hatırlanırsa İstişarî toplantının amaçlarından birisi de “millî bünyemizi kemiren içtimaî yaralarımızın” milliyetçilik açısından tedavi yollarını tespit idi.

         

        1952 tarihli Türk Milliyetçiler Derneği’nin tüzüğünde başka derneklerde pek rastlanmayan başka bir husus daha var ki, o da yeni değişiklikte eklenmiştir: “Dünya Görüşü” ile “Hürriyet ve İnsan Hakları” maddeleri (5 ve 6). Kendi dünya görüşlerini şöyle tanımlıyorlar: “Milliyetçiliğimizin temeli, milletler arasında adalet esaslarına dayanmaktadır. Adaleti, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi, başkalarına yapmamak şeklinde anlıyoruz. Buna göre, istiklâl ve tamamiyetimize hürmet gösterdikleri nispette, diğer bütün milletlerin istiklâl ve tamamiyetlerine hürmetkârız. Bu itibarla milliyetçiliğimiz, emperyalist zihniyete, komünizme olduğu kadar düşmandır.” Böylece şu ilkeleri öne çıkarıyorlar: Adalet, bağımsızlık, her çeşit emperyalizme düşmanlık. “Hürriyet ve İnsan Hakları” anlayışlarına gelince: “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklâl, şiarımızdır. Buna aykırı ve bütün milletlerin istiklâlini, insan hak ve hürriyetini gaspa çalışan her fikir ve fiile amansız düşmanız.” Bu son iki madde, o günün dünya siyasî şartlarında çok önemli. Çünkü gerek İslâm dünyası ve Afrika’da, gerekse Müslüman Türk dünyasında onlarca ülke sömürge ve bağımlı durumda. Bütün bunlarla mücadeleyi de vazife bilmekteler (“Soy” tanımıyla birlikte bu son maddeler, derneğin başına sonra iş açacaktır.).

         

        Bu ilkeler ışığında doğan Türk Milliyetçiler Derneği bir yıl gibi kısa zamanda ülke çapında hararetle karşılanır; bazı mahallî dernek ve gençlik kuruluşları da kendi kendilerini feshederek Milliyetçiler Derneği’ne katılırlar. Şube sayısı 50’ye yaklaşır; bir kısmı tam da kuruluşun birinci yılına denk getirilerek açılır (Sarıkamış, Elâzığ, Malatya, Maraş ve Kırşehir şubeleri bunlar arasındadır).[18] Gerek genel merkez ve İstanbul’da, gerekse yurt sathında anlamlı faaliyetler tertiplenir. 1952 Mart ayında Arpaçay gibi bir ilçede 8 köy gezilir ve toplantılar yapılır; bazı illerde büyük kalabalıklarla kuruluş yıl dönümleri kutlanır ve konferanslar düzenlenir. Bu faaliyetlere illerin idare âmirleri, eğitim camiası ve hatta subaylar da rağbet ederler. İstanbul şubesinde Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Nevzat Yalçıntaş ve Şadi Pehlivanoğlu çeşitli konularda 15 günde bir seminerler verirler; Orhan Okay’ın Meclis Zabıtlarından hazırlayıp sunduğu Birinci Büyük Millet Meclisi semineri hayli ilgiyle izlenir. Bundan başka aynı şubenin, İstanbul’un fethinin 500. kuruluş hazırlıkları başlayınca, Ayasofya’nın müze olmaktan çıkarılıp yeniden ibadete açılmasıyla ilgili olarak çıkardığı broşür basında “irtica” tartışmalarına yol açar. Dernek bazı gazeteler tarafından “gericilik”le suçlanır; buna yayın organı olan Mefkûre gazetesi aracılığıyla cevaplar verilir.[19] Mütevazı bir yayın organı olmasına rağmen bu gazetede, Hüseyin Namık Orkun ve Halûk Karamağaralı gibi bilim adamlarıyla beraber, - artık siyasete girmiş olan, fakat DP den ayrılıp “Türkiye Köylü Partisi”ni kuran - Prof. Remzi Oğuz Arık da yazılar yazmaktadır. Dernekteki bu hızlı gelişme - siyasî çevreler başta olmak üzere - bazı mihraklarda kaygılar yaratır. İktidarıyla, muhalefetiyle, - yaygın nitelemelere göre de - İstanbul’un  “devrimbaz” basınıyla, “leblebiden nem kapan” çevreler, bir kısım “şer odakları” sanki bahaneler arıyormuş gibidir.[20] Nihayet bir bahane zuhur eder ve 22 Kasım’da Malatya’da ünlü gazetecilerden Ahmet Emin Yalman’a bir suikast teşebbüsü olur (Yalman yaralanır). Sanığın Dernekle ilişkisi olduğu iddiası üzerine İstanbul basınınca Türk Milliyetçiler Derneği hedef yapılır ve yine “irtica” kampanyası başlatılır. (Bu arada şube sayısı 80’e yaklaşmıştır.) Genel Merkez, 7 Aralık 1952’de “Millet”e hitaben yayımladığı “beyanname” ile suçlamalara cevap verir. Bir yerinde şöyle denmektedir: “Tarihimizin de şahitlik ettiği gibi milliyetçilik, daima teceddüt (yenilik) hareketlerinin kaynağı olmuştur, Bizim büyük dâvamız, senin modern ilim zihniyetiyle mücehhez olarak, fakat kökünden koparılmadan ve soysuzlaştırılmadan lâyık olduğun yüksek mevkie ulaştırılmandır. Biz her mâna ve sahadaki taassup ve irticaın düşmanıyız. Fakat bir kısım zümreler (komünistler, masonlar, 1944’te Türk milliyetçilerini tabutluklarda korkunç işkencelere tâbi tutanlar) maksatlı bir irtica yaygarası ile havayı bulandırarak mânevî temellerimizi kundaklamak istemektedirler.” Keza, Remzi Oğuz Arık da Mefkûre gazetesinde yazdığı bir yazıyla saldırılara şöyle “tepki” verir: “Feryat ve figanlarını yaptığınız inkılâplar sizlere, şu batılı demokrasilerin ve bizim milletimizin 500 yıl önceki hoşgörürlüğü (tolérence)nden bir damla bile kazandırmadı ise boşuna çırpınmayın!  Ha kara irtica, ha ak irtica! Hizmet ettiğiniz efendi aynıdır: İstibdat!..[21] Nihayet Derneğin İstanbul şubesi, 9 Ocak 1953 günü – Nurettin Topçu’nun kaleme aldığı – “Son Hâdiseler ve Biz” başlıklı bir “beyanname” yayımlar. Derneği suçlayan çevrelere karşı çok sert bir üslûpla hazırlanmış bildiriden bir kısım şöyle:

         

        “Bizim seksenden fazla faaliyet şubemiz bulunması, sizi hayretlere, biraz da telâşa düşürmüş. Hâlbuki bunda hayret edilecek ne var? Biz sade bir dernek değil, onun hayat ve kuvvet kaynağı olan Türk milletiyiz. Yarın sekiz yüz şûbemiz de olabilir. Zira İstiklâl Savaşı’nı unuttunuz mu? İzleri üzerinde yürüdüğünüz, ellerin ganimetlerini paylaştığı İstiklâl cihadımız yapılırken her köy, her kağnı, her minâre cephelere nasıl uzanmıştı!... İşte biz de öyleyiz; o köylerin çocuklarıyız, o kağnıların yetimleri, o minarelerin müminleriyiz!.. O zamanki düşman da eller ve diller kesmişti, köyler yakarak minareler yıkmıştı. Bugün de aynı şerefsiz, merhametsiz ve seciyesiz harp tekrarlanıyor. Bugün bu harp, vicdanların üstünde, beyinlerin ateşinde tekrarlanıyor. (…) ‘Güneşi sağıma ayı da soluma koysalar yine bu işten vazgeçmem’ diyen büyük Peygamberimizin izinden yürüyoruz. Millete söz verdik! Vicdana söz verdik! Allah’a söz verdik! Eğilmeyiz, dönmeyiz ve dimağımızdaki son hücrenin hayatı bâki kaldıkça bu mukaddes dâvadan vazgeçmeyeceğiz.”[22] 

         

        Baskılara dayanamayan D.P. Hükümeti ve Başbakan da maalesef etki altında kalarak bu kampanyaya katılır[23]; Menderes bir Gaziantep gezisinde Derneği “memleket çocuklarını ikiye ayırmak”la suçlar.[24] “Oluşturulan hava istikametinde – seneler sonra aynı iddialarla başını isteyecek basın organlarına yaklaşarak – “gericiliğe” şiddetli hücumlarda bulunur.” Ve Türk Milliyetçiler Derneği 22 Ocak 1953 günü 80’e yakın şûbesiyle kapatılıp mahkemeye verilir. Kapatılma gerekçesi Cemiyetler Kanunu’nun 33. maddesine aykırı faaliyette bulunmak, yani “din ve ırk esasları üzerine kurulmuş” bir dernek olduğu iddiasıdır. Oysa yukarıda izah etiğimiz gibi, Derneğin tüzüğünde soy (kanunda geçen terimle “ırk”), “tarihî ve içtimaî menşe birliği” olarak tanımlanıyordu. Buradan nasıl bir “ırkçılık” yorumu çıkarıldığını anlamak güçtü. Ayrıca, tüzükteki “dünya görüşümüz” maddesinde geçen, “insanlara hürriyet, milletlere istiklâl şiarımızdır” cümlesi de “siyasî” nitelikli, yani kuruluş amacına aykırı bulunmuştu. Dernek Genel Başkanı Isparta milletvekili Sait Bilgiç ile yine aynı ilden milletvekili Tahsin Tola DP’den ihraç edilirler. (R. Oğuz Arık, “Köylü Partisi”ni kurmak üzere önceden ayrılmasa o da ihraç edilecekti, demektir.)[25] Bununla kalmaz, üyelerinden olan Millî Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Cahit Okur’un görevine son verilir. 4 Nisan 1953 günü görülen nihaî mahkemesinde ise Dernek – temyizi kabil olmamak üzere- temelli kapatılır. 10 TL. gibi komik bir para cezası verilmesi bahane arayışının ispatıdır.[26]

         

        Arkasında dönemin en ehliyetli ve ülke çapında temayüz etmiş bilim, kültür ve siyaset adamlarının bulunduğu, millî kültür ve bütünlük şuuruna hizmet idealiyle yola çıkmış milliyetçi bir sivil toplum kuruluşu, siyasî endişe ve bahanelerle kapatılmış, çoğulcu demokrasinin henüz ilk yıllarında milliyetçi aydınlara da bilerek bilmeyerek bir gözdağı verilmek istenmiştir. Oysa kapatılan Dernek, o günkü siyasî kadroları iktidara getiren halkın değerlerine sahip çıkan bir aydın grubuna dayanmakta, bizatihi milletin – o günkü tabirle –mukaddesatına sahip çıkmaktadır. Ama hadise bununla bitmeyecek, birkaç ay sonra İstanbul’da aynı ilkelerle yola çıkan, hatta daha kapsamlı çalışmayı öngören bir avuç milliyetçi aydın tarafından “Milliyetçiler Derneği” kurulacaktır.

         

        (Bu yeni kurulacak Derneğin daha kapsamlı hizmetlerine rağmen yolunun nasıl kesildiği ile sonra 1960’lı yıllardaki serüveni ise – yine kavramsal tanım ve çerçeveyi unutmadan – ikinci yazıda ele alınacaktır. Tabii, asıl önemlisi, o günün milliyetçi aydınlarının bütün bu anlayışlarıyla bugün için ne söylemiş oldukları; yani ülkemizin bugünkü “millî bütünlük” kaygısına karşı tuttukları ışık!... )[27]

         

         

         


        


        

        [1] Orhan Okay, “Milliyetçi Düşüncenin Odak Noktalarından Milliyetçiler Derneği”, Türk Yurdu, S: 139-140-141, Mart-Nisan-Mayıs 1999, s. 334. (Gerek bu makale, gerekse ardından anacağımız Prof. N. Sefecioğlu’nun yazısı “1950’li yılların Milliyetçi Dernekleri”ni ve hizmetlerini –birbirini tamamlayarak -  fevkalâde isabetle ortaya koymuş bulunmaktadır. Bizim denememiz ise hem daha sonrasına uzanmak hem de meselenin başka cihetlerine ışık tutmak amacındadır.)


        

        [2] Necmeddin Seferciooğlu, “1950-1960 Arasında Milliyetçi Kuruluşlar”, Türk Yurdu, S: 139-140-141, Mart-Nisan-Mayıs 1999. s. 295.


        

        [3] Okay, a.g.m. s. 335. Burada bir parantez açalım: Üç ciltlik ( üçü bir arada) Büyük İslâm Tarihi adlı eseriyle tanıdığımız A. Zapsu, hem de vaktiyle kurulmuş Kürt Tealî Cemiyeti’nin kurucularından olmasına rağmen 1951’de “Türk Kültür Ocağı”nın seminer dâvetine icabet etmede –anlaşıldığı kadarıyla - bir beis görmemiştir. Aynı zamanda gençliğinden beri siyasi bölücülüğün ileri gelenlerinden olup 1990’larda – maalesef – belirsiz bir cinayete kurban giden Musa Anter bu zatın damadıdır (2000’li yılların siyaset ve iş adamı figürlerinden Cüneyd Zapsu da torunu). Musa Anter’in, kendi “Hatıralar”ında (1990), 1945 yılında, İstanbul’da kayınpederiyle birlikte evine dâvet ettiği Said-i Nursî ile aralarında geçen konumuz açısından ilginç bir konuşmayı biz de burada nakledelim: (O zamanlar oturduğu Ege taraflarındaki “dinî irşat” faaliyetlerine atfen soruyor) “Muhterem Hocam, çocukluğumdan beri duyduğum ve Kürtlere sempatik gelen adınız Saîdî Kürdî idi. Şimdi de her gün Türkler sizi oradan oraya sürüyor, hapsediyor, mahkemelerde süründürüyor, ama siz hâlâ Türkleri cennete götürme çabası içindesiniz; bu nasıl iştir? (…) Beni öptü ve şunları söyledi: Evlâdım, daha çocuksun, bilmiyorsun ben ne yapıyorum. Oku ve ilim öğren.” N. Güneyceli, “Farklı Bir Bediuzzaman Portresi”, Dergâh dergisi, Cilt: ııı, S. 26, Nisan 1992, s. 3. Said-i Nursî’nin mahkemelerde süründürülmesi büyük yanlıştı ve bu kabil takibat zamanla son da bulmuştu. Fakat Burada bizce dikkat çeken husus, ırkçılık öylesine hased yaratıyor ki, “Türkler”i Allah’ın cennetinden bile kıskandırıyor. Söz açılmışken, Said-i Nursî’nin, Şeyh Said’in kendi çıkardığı “isyana katılma talebi”ne verdiği “İslâm’a bin yıl hizmet etmiş bir milletin torunlarına kılıç çekilmez” mâlum cevabından başka; bu bağlamda ona benzer ilâve bir müspet anekdotu daha nakledelim: “Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel (etki-tepki) ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü sâlih bir Türke tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur…” (Ahmet Taşgetiren, “Âkif’ten, Bediuzzaman’dan, Erdoğan’a, 28.6.2010, www.aksiyon.com.tr)


        

        [4] Sefercioğlu, a.g.m. s. 296. (Ogün için, bazılarına göre Ocak’ın “misyonunu tamamlamış olduğu” düşüncesi doğru olabilir. Ancak bir başka yoruma göre Ocak, 1931’de Atatürk zamanında dahi iç siyaset gereği olduğu kadar özellikle Sovyet Rusya’nın – “Türkçülük-Turancılık” akımlarından duyduğu endişeler ve buna dayalı Türkiye’ye yaptığı baskılar sebebiyle kapatılmıştır. Bkz: Nevzat Kösoğlu, “Milliyetçilik ve Türk Milliyetçiliğnin Doğuşu”, Türk Yurdu, S. 139-140-141, Mart-Nisan-Mayıs 1999, s. 325. Belki yine aynı sebeplerle bu yıllarda da “güvenli” sayılmadığından, “Türkçü” aydınlar bile oraya rağbet etmemişlerdir. Çünkü 1944 Milliyetçilik Olayları’nın ardında da aynı sebep vardır; üstelik Rusya 1946’dan başlayarak hem Kars ve Ardahan’a göz dikmiş, hem de Boğazlar’da hak iddia etmeğe başlamıştır. Bütün bunlarla beraber, Türk Ocakları “misyonunu tamamlamadığı”nı göstermek için Temmuz 1954’ten itibaren Turk Yurdu dergisini de (233. sayı olarak) yeniden yayımlamaya başlar. 1959’dan itibaren Prof. Osman Turan’ın Genel Başkanlığı döneminde bir atılım daha yapar; keza Türk Yurdu dergisi de en kapsamlı yayın dönemlerinden birisine girer. (27 Mayıs’la bütün bunlar ne yazık ki, kesintiye  uğrar. Devamı ve uzun hikâyesi konumuzun dışında.)


        

        [5] Sefercioğlu, a.g.m. s. 296; Komünizme Karşı Mücadele dergisi (on beş günlük), 15 Nisan 1951, S. 18, s. 1 vd.; Türklük ve Mukaddesat Düşmanlarıyla Savaş gazetesi (on beş günlük), 13 Nisan 1951, S. 3, s. 4. Ateşoğlu Mehmet, Türk Milliyetçiler Derneği’nin Kuruluşu, Mefkure, 29 Mart 1952, S. 23, s. 4. (Ateşoğlu’nun yazısına göre nihai ismi teklif eden Abdullah Savaşçı’dır. Sonra Abdullah Savaşçı Genel Sekreterlik görevini de üstlenmiş ve bu görevi Dernek kapanıncaya kadar yürütmüştür.)


        

        [6] Mefkûre dergisi, “Türk Milliyetçiler Derneğinin İstişarî Toplantısı”, S: 3, 17 Kasım 1951, s. 1 vd. (“Milliyetçilik” yerine daha çok “Türkçülük” teriminin kullanılması dikkat çekiyor. Bunda da keza, gerek milliyetçi derneklerin çoğunun “1944 Türkçülük Olayı” akabinde kurulmasının, gerekse 1949’da yeniden kurulan Türk Ocakları’nın payı olmalı.)


        

        [7] Bu konular sonraki yıllarda da milliyetçilerin meselesi olmağa devam etmiştir. Biz evvelki yıl yaptığımız bir çalışmada Erol Güngör açısından bu konuları tartışmıştık. Bkz: “Erol Güngör’de Milliyetçilik ve Milliyetçiler Arasında Birlik Meselesi”, Türk Yurdu, Ağustos 2009, S. 264, s. 67-74.


        

        [8] Türk Milliyetçiler Derneği, Tebliğler 1, “Türk Milliyetçilerinin Kongresine Doğru”, 28 Ekim – 2 Kasım, Ankara 1951,  s. 2. (Millî Kütüphane, AD 1809).  


        

        [9] Aynı yer vd.


        

        [10] Yayın sürecinde bize ulaşan ve İstişarî toplantı sonucunda yayımlanan “Beyanname” konusundaki bir yazıyı da haber veren (İsmet Tümtürk, Bir Beyanname Münasebetiyle, Orkun dergisi, S. 68, 18 Ocak 1952)  bir bilgiye göre, bu toplantı 5 değil sadece 1 gün sürmüştür. Gerek Türkiye çapında otuzu aşkın seçkin insanın dâvet edilmiş olması, gerekse yayımlanan Beyanname’nin sonunda “28 Ekim - 2 Kasım” aralığının zikredilmesi –metinde de buna yer verilmesi- haklı olarak insana bu toplantının 5 gün süren ve fevkalâde önemsenen bir çalışma olduğunu düşündürmektedir. Nitekim Derneğin yayın organı olan Mefkûre Dergisi’nin 3 Kasım tarihli nüshasında toplantının “1 Kasım günü gece yarısına kadar sürdüğü” kaydedilmektedir. Fakat aynı nüshada, Basında bu toplantı aleyhindeki yazılara cevap olmak üzere R. Oğuz Arık ile Genel Başkan Karamağaralı’nın birlikte yaptıkları basın toplantısında ise, söz konusu istişari çalışmanın 30 Ekim gününe kadar devam ettiği yazılmaktadır. Eğer bu ifade doğruysa çalışma 5 değilse bile 3 gün sürmüş olmalı. Ayrıca Rahmetli İsmet Tümtürk’ün Orkun’daki yazısında, Beyanname’yi kaleme alan R. Oğuz’a yönelttiği sert eleştirilere bakarak, bahsettiğimiz “milliyetçiler arasındaki ittifak”ın pek de gerçekleşmediği sanılabilir.  Oysa Türk Milliyetçiler Derneği, faaliyetleriyle genelde bütün milliyetçileri kucaklamakta, yayın organı olan Mefkûre’de hem Nihal Atsız hem Remzi Oğuz yazılar yazmakta, malum Basın’ın “irtica”, “inkılâp düşmanlığı” ve “Turancılık” bağlamındaki hücumlarına birlikte karşı konulmaktadır. Nihal Atsız, “tarihte çok değil 2 devletimiz olduğu” meşhur tezini anlattığı konferansını da 5 Mayıs 1952 günü Ankara’da Dernek adına vermiştir. (Remzi Oğuz’un ve diğer “Anadolucular”ın “Turancılık” konusundaki tavırları, yazının ikinci bölümüne bırakılmıştır.)


        

        [11] Türk Milliyetçiler Derneği Ana Nizamnamesi ve Çalışma Programı, 1952, Milli Kütüphane, 231/42050. Bu Kurultay’da, aynı zamanda yönetim de değişir ve “görevi Sait Bilgiç başkanlığında Tahsin Tola, Abdullah Savaşçı, Necati Torun, Ömer Nuri Turumtay ve Mehmet Antal’dan oluşan Genel Yönetim Kurulu” devralır. (Kapanış öncesine doğru Antal’ın yerine Süreyya Bilgiç gelir.), Sefercioğlu, a. g. m. s. 297; “İstişarî  toplantı sonuçlarından da yararlandıkları” tezi şahsi görüşümüz olup söz konusu Beyanname ile olan sistematik yaklaşım ve üslûp benzerliğindendir.


        

        [12] Federasyon’dan doğuş aşamasında Derneğin ilk tüzüğünde de gaye maddesi “Allah” kavramıyla başlamaktadır. Orada bazı delegeler “Allah” yerine “millî mukaddesat” kelimesinin getirilmesini istemişler, fakat Fethi Gemuhluoğlu söz alarak, bu terimin çoğu zaman “Allah mefhumunu şâmil olamayacağını”, ayrıca Rusya’dan başlayarak çeşitli ülkelerde nasıl değişik anlamlarda kullanıldığını anlatır.


        

        [13] Meydan-Larousse, “Irk” maddesi, Cilt: 6, Meydan yay. İstanbul, 1971, s. 122.


        

        [14] Bilindiği gibi Ziya Gökalp da biyolojik anlamda ırkın hayvanlara has olduğunu, bu sebepten atlar için “Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı” türlerinden bahsedildiğini söyler. Bkz: Türkçülüğün Esasları, Varlık yay. İst. 1963, s. 12. Soy ya da ırkın antropologlardan farklı olarak tarihî ve filolojik bir hadise olduğuna ilk dikkat çekenlerden birisi 1882 yılında verdiği meşhur konferansıyla Ernest Renan olsa gerek. Ona göre de “Antropologlar için ırk zooloji demektir ve hakiki bir menşe ve kan bağını ifade eder. Buna karşılık filoloji ve tarih araştırmaları fizyoloji ile aynı kategorilere varmaz. (…) Siyasette ırkın araştırılması için hiçbir sebep yoktur. Avrupa haritasının yapılmasında âmil olan insiyakî şuur, ırk meselesini hiç hesaba katmamıştır. Avrupa’nın ilk milletleri de karışık kanlardan milletlerdir.” Ernest Renan, “Millet Nedir?” Çev: Kadir Koçdemir, Türkiye Günlüğü, S. 99, Güz 2009, s. 188,189. (“Milliyetçilikler tarihi”nin klasiklerinden olan bu yazıyı çeviren K. Koçdemir’e ve yayımlayan Türkiye Günlü


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele