Merhum Galip Erdem’le İlgili Bir Hatıra

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Tanınmış yazar rahmetli Galip Erdem ağabey, beni Türk Ocağı’ndan 1956’dan beri çok yakından tanıyordu ve severdi. Bize seminerler de vermişti. Seminerlerinden çok istifade etmiştim. Tok bir mantığı vardı, kendisine itimadı tamdı, tokmak gibi insanın kafasına inen makul ve mantıklı cümleleriyle ilk günden itibaren dikkatimi çekmişti. Türk Yurdu dergisiyle ilgili hatıralardan daha önce bahsetmiştim. Münasebetlerimiz her zaman sıkı ve samimi idi. Kendisi menfaat ve gösteriş duygularından uzak kendi ideal dünyasında yaşayan bir kimse olduğu için her zaman sevdiğim ve saydığım bir kimse olmuştu. Hasbî, fedâkâr, kendisini daima hayra ve idealine adamış bir Leylâ idi.

         

***

 

        Fakülte üçüncü sınıfa geçince sonradan “Türkiye’de Ruhçu-Maddeci Görüşlerin Mücadelesi” başlığıyla yayımlanacak olan mezuniyet tezini hazırlamaya başlamıştım. İki sene süren çalışmalarımı ve tezin hazırlanma seyrini adım adım takip etti. Bitince yayımlatmak istiyordu. Tez çalışmasının maddeci felsefeye bir çeşit reddiye olduğu için de teze olan alâkasını daha da artırıyordu. Kendisi materyalist felsefenin tezlerine şiddetle karşı olan bir kimse olarak Allah’a, yaratılışa, Peygambere, İslâm’a, ruhun üstünlüğüne ve ahiret hayatına inanıyordu. Komünizmle mücadele ederken bunlar ve komünizmin Türk dünyasına verdiği, vereceği zararlar, temel kabullerinden ve endişelerinden idi.

         

        Bu sebeple çalışmalarımın ciddiyetini o zamanlarda en iyi bilen, en iyi takdir eden ve onları adım adım takip eden belki de tek insan o idi. Maddeye önem vermemeyi hayatında uygulayarak gösteren nadir insanlardan biri idi. Bu bakımdan benim tezimin neşri meselesini herkesten fazla dert edinmişti. Hatta İstanbul Milliyetçiler Derneği'nin genel sekreteri olan mühendis bir gence giderek şu mealde konuşmuş: "Şöyle şöyle çok mühim bir kitap var, onu dernek adına mutlaka bastırın. Türkiye’de inançsızlık felsefesinin ve dayanaklarının belini kıran bir çalışma. Basılması büyük hizmet olur.” Fakat o genel sekreter hiç tınmamış, oralı bile olmamış. Galip ağabey, o genç mühendis genel sekretere çok kızmış, hatta o sekreter beye çok sert ve ağır konuşmuş. “Bunlar ne biçim milliyetçi!..” diye de hayıflanmaktaydı. Bunları bana anlattığı zaman öfkesi hâlâ geçmemişti. Hâlbuki o, kolay kolay kızmayan, sakin tabiatlı bir insandı.

         

        Daha sonra 1961 Haziranında tezi bastırmak üzere İstanbul’a götürmüştüm. O zaman sağda yayınevi olarak bir sene evvel kurulmuş bir tek Yağmur Yayınevi vardı. Oraya müracaat etmekliğim tavsiye edildi. Bende yayınevi sahibinin kapısını çaldım. O beni tanımıyordu. Ben zaten tanınmış, şöhretli bir kimse de değildim. Fakat kitabı da bırakmak istemiyordu. Basarsa, piyasa kitabı olmadığından, satılmamasından endişe ediyordu. Nihayet kendisinin saydığı rahmetli Nureddin Topçu’ya tezi göstermemizi teklif etti. Hoca basılmasını isterse o da basacaktı. Randevu alıp bir akşam vakti Topçu Bey’in evine gittik. Tezin 40 daktilo sayfalık giriş ve sonuç kısımlarını hocaya tek tek okudum; hoca da tezi çok beğendiğini söyleyip mutlaka basılmasını istemişti. Fakat Yağmur Yayınevi yine kitap satılmaz endişesi ile baskıyı askıya almıştı. Benden baskı masrafının yarısını çok önceden peşin almasına rağmen yine de basmamıştı. Ben durumdan Galip ağabeyi haberdar ediyor ve her gelişmeyi bildirmeye devam ediyordum. O da her gördüğü yerde hemen soruyordu : "Süleyman, kitap çıktı mı, Yağmur daha basmadı mı?" Pek tabiî olarak ben de her defasında aynı menfi cevabı veriyordum :"Hayır ağabey", "Maalesef ağabey." O da buna çok üzülür ve yeni çareler düşünürdü. Yağmur'un tutumuna da pek akıl erdiremiyordu. 

         

                    Böylece 1961’den 1966 yılına geldik. Ben Perşembe Öğretmen Okulu’ndan yazın tatile çıkmıştım. Ankara'dan Konya'ya geçecektim. Galip ağabey, haberleşmediğimiz halde, beni Ankara'da Kurtuluş Lisesi’nin önünde buldu. Nasıl bulduğunu hâlâ hatırlamıyorum, hâlâ akıl da erdirmiş değilim. Ama beni bir şekilde bulmuştu. Hemen şunları söyledi:

         

                    -Süleyman, şu Yağmur Yayınevin’e söyle, senin kitabı hemen bassın. Ben, Sadi (Somuncuoğlu) ve Halil (rahmetli Halil Özyıldız), Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Genel Müdürlüğüne uzman olarak girdik. Kitabı çıkarsın ve hemen Bakanlığa müracaat etsin. Biz kitabı okuruz, gereken tavsiyeyi yaparız. Tavsiye de Tebliğler dergisinde yayımlanır, dolayısıyla okullara da kitap girmiş olur. Bakanlık zaten aldığı kitapların yüzde 15 posta masrafını peşin veriyor.

         

                    Bunun üzerine kendisine teşekkür edip rotayı İstanbul'a çevirdim. Haberi duyunca Yağmur'un sahibi sevinçten uçtu. Kitabı 5 000 adet basacağını, bunun 8 000 TL’ye mal olacağını söyledi. Zaten bu miktarın yarısını benden çok önce peşin almıştı. Benim maaşım o zaman 500 TL idi. Emekli sandığından ve Perşembeli, Ordulu tanıdığım esnaftan aldığım borçlarla 4000 TL’yi tamamlayıp göndermiştim. Buna rağmen kitabı basmamıştı.

         

        Galip ağabeyden verdiğim haber üzerine kitap, ancak 1967 senesi Ocak ayında gün yüzü gördü. Bakanlıkta böylesi kitaplar için ya satın alınmasına yahut okullara tavsiye edilmesine veya Bakanlık yayınevlerine satışının tavsiyesine dair rapor verilirdi. Galip ağabey kendi söylediğine göre, bizim kitap için bu üç şıkkı birden kullandıracak bir rapor vermiş.

         

                    Yayınevinin müracaatı üzerine kitabın 1000 kadarını Bakanlık satın aldı. Galip Erdem ve arkadaşlarının hazırladıkları rapor üzerine kitap hem satın alındı, hem okullara ayrıca tavsiye edildi, hem de Bakanlığın yayınevlerinde satışa çıkarıldı. Satın alınanlar ise okulların kütüphanelerine gönderildi. Piyasaya sürülen kısmında kitap büyük rağbet gördü. Tabii bu rağbet ve itibarın arkasında hocam Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’in kitap için yazdığı “takrîz”in yani takdim yazısının da rolü vardı. Çünkü tezi onun nezaretinde hazırlamıştım.

         

                    Kitabı çıkardığı için Yağmur'a teşekkür ettim. Böyle felsefî mücadeleyi anlatan ağır bir kitabın umulmadık rağbet görmesinde, yazarına da yayıncıya da büyük itibar ve şöhret temin etmesinde konunun cazibesi kadar, Galip Erdem ağabeyin hasbî gayretleri büyük rol oynamıştı. Bu tezin yayımlanması sayesinde bana Bağdat kapıları açıldığı gibi, üniversiteye de onun sayesinde girebildim. Çünkü 1965’te asistanlık imtihanını kazandığım halde Hilmi Ziya Bey’e baskı yapıp benim asistan olmamı önleyen klik, bu sefer doktora tezi çapında kabul edilen mezuniyet tezi karşılarına konulunca fazla itiraz edemez oldular. Böylece asistan olabilmiştim. Hâsılı bu, unutulmayacak ve insan hayatının istikametini baştan sona değiştirecek olan hatıralardan biridir. Allah gani gani rahmet eylesin. Amin!..

         

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele