Bülent Ecevit

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

                    Ülkelerin siyasi hayatlarında talihli ve talihsiz dönemleri olabilir. O ülke için çok önemli yıllarda önemsiz adamlar iş başına gelebilir. Partilerin iç işleyişlerindeki isabetsizlikler, iktidarı kazandıkları zaman o ülke idaresinin başına yetersiz, yanlış ve halkı sloganla yönlendiren kimselerin gelmesine vesile olabilir. Veya ülke şartları içinde doğru yanda olan, halkın özlemlerini dile getiren, bu yüzden de büyüyen bazı siyasi partiler, bu ilgiye icraatla cevap verebilecek siyasi liderlerden mahrum olabilirler. Doğru adam yanlış yerde, yanlış adam doğru yerde olabilir.

         

                    Türk demokrasisi bu yüzden hayli çalkantılı dönemler geçirmiştir.

         

                    Bu çalkantılar, ne yazık ki, halkın değil, halkı eğitmek, ona çağdaşlığı öğretmek iddiasındaki gruplardan kaynaklanmıştır. Demokratik döneme geçmeden önceki günlerde halk, Cumhuriyetin, sadece nutuklarda dile getirilen imkânlarından, vaat ve gücünden hiç yararlanamazken bir mütegallibe sınıfı devletin imkânlarını aç gözlülükle paylaşıyor ve halkın maddi ve manevi tüm beklentilerine kulaklarını tıkıyordu.

         

                    Kurumlaşan bu despotluk ne yazık ki günümüze kadar sürüp gelmiş, devletin sahibi ve temsilcisi olma hırsı, çok daha ciddi ve her yeni baskı grubunu da içine alır biçimde demokrasinin, insan hak ve hürriyetlerinin önüne dikilmiştir.

         

                    Türkiye’de halk, demokrasiye şeklen geçilirken bu geçişi samimiyet ve inançla arzuladığı, tek parti-tek şef yönetimini şeklen de olsa demokrasi çizgisine getirdiği için daha sonraki olaylara zaten hazırlıklı idi. 1946’lardan sonra çoğunluk; bürokrat, siyasetçi, basın ve ilim-sanat adamlarından daha çok demokrattı. Demokrasiyi daha çok özümsemişti ve kendisine sağlayacağı nimetlerin farkındaydı.

         

                    Ve ne gariptir ki halk, arkasındaki siyasi güç vesilesiyle iktidara oynayan, fakat kişisel özellikleri bakımından yetersiz kalan bazı siyasetçileri eğitmeye çalışmış, yanlışlarını ve çelişkilerini giderip onlara, siyasi ve sosyal zemine uygun bir kişilik telkininde bulunmuştur.

         

                    Demokrat Parti’nin kuruluşu ve hem parlamentoda hem halkın karşısında görünüşü ile birlikte başlayan yeni dönem daha o günlerden itibaren, devletin ve halkın üzerine kâbus gibi çökmüş mütegallibe sınıfını karşısına aldı. Batı siyasetinde revaçta olan ve parlamenter demokrasilerin vazgeçilmezi olan sosyalist düşünceleri özel teşebbüs destekçiliğinden vazgeçmeden karma bir programla hayata geçiren Demokrat Parti, üst üste seçim zaferleri ile ülke siyasetçilerinde ve özellikle CHP’nin şahsında karakter hâline gelmiş nemelazımcılığı, halkın, köylünün, çiftçi ve esnafın yok farz edilmesini seçim sandığında kendi lehine çevirerek ülkeyi demokrasi zeminine oturttu.

         

                    Bu manzara, CHP içinde bazı genç siyasetçilerde, yıllardır değişmeyen parti yönetimine karşı bir hesap sormaya, direnişe ve gruplaşmaya yol açtı. Bu isimlerin içinde, lideri doğrudan hedef alabildiği, çağın ideolojik değerlerine halkçı bir söylemle yaklaşabildiği ve ülkedeki aydın kesime kendisini hemen kabul ettirebildiği için Bülent Ecevit öne geçti.

         

                    Genç grubun sözcüsü olarak parti genel sekreterliğine getirildi. Onun,  1960’lardan sonra Türk siyasi tarihinin son elli senesine yayılan gölgesi, toplumumuzun aydın kesiminin onun şahsında, halkın yanında göründüğünü sanarak tüm direnci ile demokrasiye karşı çıkmasının da yolunu hazırladı.

         

                    Ecevit, bir takım sosyal ve siyasi sloganların, sadece teoride kalsa bile, demokrasinin askerî müdahalelerle sık sık kesilmesinin verdiği toplum psikolojisindeki sıkıntılardan da yararlanarak ülkenin bütün dinamiklerini nasıl işlemez hâle getirilebileceğini göstermiştir. Onun siyasi hayatındaki başarıların temelinde, siyaset yaptığı dönemlerde muhafazakâr cephenin partisiz ve lidersiz kalmasının da rolü oldu.

         

                    Türk demokrasisinin son elli senesine tarafsız bir gözle bakıldığında Ecevit’in, yeteneğinin çok üstünde bir siyasi kişilik sergilediği görülür. Halkçılığı, sosyalizmi, demokrasiye inancı, ki bunda yetiştiği partinin büyük emeği vardır,  sadece sloganlara, sözlere ve şekli görünüşlere dayandırılmıştır ve onun uzun siyasi hayatında hiçbir zaman uygulamaya konmamıştır. O, mensubiyetinden sık sık söz ettiği sosyalizmi ve halkçılığı, kendi şair tabiatının, duygusallığının bir gereği gibi görüyordu. Bu idealler, onun icraatın başında olduğu ve arkasında halk desteğinin de bulunduğu günlerde bile siyasi bir romantizmden öteye geçmemiştir.

         

                    Ecevit’in halkını ve memleketini sevdiğine şüphe yok. Hâlâ değişme gayretlerinde olan CHP’yi, halka kulak vermeye zorlayan odur. Partiyi askerin, bürokrasinin ve yargının yanından alıp parlamenter demokrasilerdeki partilerin kişiliğine sokma kavgası da vermiştir. Ama onun halk sevgisi yüzeysel olmuştur. Çünkü ülkenin sosyal topografyasından, manevi değerler manzumesinden, dinin kurumsal ağırlığından haberi yoktu. Onun yaman çelişkilerinden biri de buydu. Hem halkçı Ecevit olacaksınız, hem de siyaset yaptığınız toprakların bin yıllık yerleşik inançlarından, değerlerinden ve önceliklerinden haberiniz olmayacak. Ecevit bu eksikliğini bir takım sembollerle, gösterişlerle aşacağını sandığı için, kasketle dolaşmıştır, ucuz bir araba ile Başbakanlığa gitmiştir.

         

                    Türkiye’de siyaset yapacaksanız, Anadolu insanından oy isteyecekseniz bu toprağı ve insanını iyi tanımak zorundasınız. Onun değerlerine saygılı olmak, hatta o değerlerle birlikte yaşamak zorundasınız. Aksi takdirde yaptığınız her şey bir gösterişten öteye gitmez, söylediklerinizle de halka ulaşamazsınız.      

          

                    Ecevit siyasi hayatında, hiçbir konuda bu çelişkilerden kurtulamadı, halka aktaracağı ve onun kabul edebileceği hiçbir fikre ve doğruya varamadı. O, hayatı boyunca hiçbir zaman, Batı’nın sosyalist partileri ve yönetimcilerince de, Doğu Avrupa’nın komünist partileri ve yöneticileri tarafından da önemsenmedi, ciddiye alınmadı. Bu, onun siyasi hayatının çelişkilerinden biridir. “Hakça düzen”, “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganları da hem içerde köylüyü ve devlet tarafından ezilen kitleleri yanına almak hem de dışarıya mesajlar vermek için, onun tarafından sık sık tekrar edilen sloganlardı. Hâlbuki Türkiye’de onun kastettiği anlamda ve bölgelerde toprağı ağa işliyor, suyu ağa kullanıyordu. Ne olacak şimdi?

         

                    Hâlbuki onun ne hayalleri vardı. Başka sosyalist ülkelerde bu rejimi kuranların önünde büyük engeller varken Türkiye bu konuda öylesine müsaitti ki, kapıyı şöylece itip girmek yetiyordu. O, bunu aynen böyle ifade etmişti.

         

                    Ama dışarıda benzer siyasi partilerce ciddiye alınmadığı yetmezmiş gibi içerde de Marksist entelektüeller ve ideolojik saplantılarla malul çevreler dışında halktan da umduğu ilgiyi göremedi.

         

                    Ecevit’te, resmen iktidarda olmadığı, koalisyonlarda başbakan olarak görev almadan önceki yıllarda görülen ve neredeyse millî bir sosyalizm fantezisine dönüşen değişimin baş sebebi de bu ilgisizliktir. Zaten, tek başına veya koalisyonlar şeklinde siyasi iktidara geldiği dönemlerde de, o slogan sosyalizminin en basit ve belki de ülke için yararlı olacak unsurlarını bile gündeme getiremiyor, ülke gerçekleri ile kendi fantezileri arasındaki uyuşmazlığı, görüyor veya gösteriyorlardı. Yoksa o düşüncesinden dönmüş değil, döndürülmüş, dönmeye mecbur edilmiştir. Koalisyon ortakları, onun sloganlarının hiçbirine eyvallah diyecek noktada değillerdi.

         

                    Ne partisinin ne siyasi çevresinin sosyalist bir düzeni uygulamaya,  bunu halka kabul ettirmeye niyeti vardı ne de böyle bir fikrin sahipleri idi. Batı’daki sosyalist ve sosyal demokrat partiler,  ciddi kurumlardır ve başlarındakiler de konularına hâkim ciddi siyasetçilerdir. Tembel ve sadece teoride dolaşan entelektüellerin telkinlerine cevap vermek yerine toplumun özlemlerine cevap vermeyi tercih ederler.

         

                    Gün geldi, onun romantik sosyalizmi çevresini bile ürkütecek hâle vardı. Ondan ürkenlerin birinci grubu, onun Marksist bir rejime, komünist devlet düzeninin gereklerine gideceğini sanıyordu. Bu Ecevit’te, onda olmayan güçler, kabiliyetler, hesabilik ve liderlik vehmetmek olurdu. Bu mümkün değildi. İkinci grup, aşırı solu temsil edenlerdi ve Ecevit’i fırsatçı, Amerika ile irtibatlı, işbirlikçi bir siyasetçi sayıyordu. Yani o,  halka baskı yapacak gruplardan destek alamıyordu. Ecevit, soldakileri ürkütecek böyle bir kurnazlığa da, iş çevrelerini ümide sevk edecek bir liberal politikaya da muktedir değildi. O siyasi hayatının belki de tamamında ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabilmiştir.

         

                    Kendisinden, kudretinin, kabiliyet ve bilgisinin çok ötesinde bir şeyler uman bir zümre de ne yaman bir aldanış içinde olduğunu daha sonra anlamıştır. Böyle bir siyasetçi her zaman zor durumdadır. Hem muhalefette, hem de iktidarda. Büyük hayallerin kırıklığı da büyük olur.

         

         

                    Hayat Hikâyesi

         

                    Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Fahri Ecevit, 1943-l950 yılları arasında CHP Kastamonu milletvekili idi. Annesi Fatma Nazlı Hanım’dı. Nazlı Hanım tanınmış bir ressamdı. Babası, tam yazılışı ile Ahmet Fahrettin Ecevit, siyasete girmeden önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Adli Tıp profesörüydü. Dedesi Mustafa Şükrü Efendi Huzur-u Hümayun hocalarındandı. Ecevit, ilk ismi olan Mustafa’yı dedesinden almıştır.

         

                    Bülent Ecevit, orta öğrenimini Robert Kolejde yaptı. Buradan mezun olduktan sonra (1944) Basın Yayın Genel Müdürlüğünde tercüman olarak çalışma hayatına başladı. İki sene sonra okul arkadaşı Rahşan Aral’la evlendi. Ecevit, önce Ankara Hukuk Fakültesi, daha sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne kaydını yaptırmasına rağmen yüksek öğrenime devam etmedi. 1946–1950 yılları arasında Londra Elçiliği Basın Ataşeliği’nde kâtip olarak çalıştı.  

         

         

                    Ecevit’in siyasi hayatı, CHP’nin yayın organı Ulus gazetesinde çalışması ile birlikte başlamıştır. DP’nin iktidara gelmesi üzerine Ulus gazetesi kapatılınca Ecevit, Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde yazar ve yazı müdürü olarak görev aldı. 1954 yılının Ocak ayında CHP Çankaya Ocağına kaydolarak resmen siyasete girdi. Bu arada iki defa Amerika’ya gitti ve gazetelerde bir süre çalıştı. 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP milletvekili olarak Meclise girdi.

         

                    Ecevit’in siyasi hayatındaki sloganlar dönemi 1973’te Karaoğlan, Ümidimiz Ecevit, Kıbrıs Harekâtı ile Kıbrıs Fatihi, Öcalan’ın yakalanması ile de Kenya Fatihi olarak başlamış ve sürüp gitmiştir.

         

                    İlerleyen yaşıyla birlikte sağlığı bozulan Ecevit, bir cenaze töreninden sonra rahatsızlandı ve ayın gece beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldı. Uzun süre yoğun bakımda kaldı. Hastalığı ve yattığı hastane dolayısıyla etrafında büyük siyasi tartışmalar yapılan Ecevit, 5 Kasım 2006 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisinde dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etti. 1l Kasım günü yapılan cenaze törenine beş cumhurbaşkanı ve tüm siyasetçiler katıldı. Ecevit, Devlet Mezarlığı’na defnedildi.

         

         

                    Siyasi Hayatı

         

                    Bülent Ecevit, 1960, 27 Mayıs askerî darbesinden sonra yapılan ilk seçimlerde yeniden milletvekili seçildi. 1961’de İnönü’nün kurduğu hükümette Çalışma Bakanı oldu. 1965 seçimlerinde Zonguldak Milletvekili olarak tekrar Meclis’e girdi. Seçimi Adalet Partisi kazanınca CHP ile birlikte Ecevit de muhalefete geçti. Ecevit bu yıllarda partisi içinde ortanın solu görüşünün öncülüğünü yapmaya başladı.

         

                    18 Ekim 1966’da Ecevit, CHP Genel Sekreterliği’ne seçildi. 41 yaşındaydı. Çalışkanlığı, konuşması, parti içinde ve dışında sol duruşu temsil ederek daha çok gençlere ve aydınlara hitap etmesi ile siyasette en çok konuşulan isimlerden biri oldu. Silahlı Kuvvetlerin 12 Mart Muhtırasından sonra parti içinde fikir ayrılıkları başladı. İnönü ve Ecevit muhtıraya karşı olmak ve olmamak konularında genel başkan ve parti sekreteri olarak değişik tepkiler veriyorlardı. İnönü, yeni kurulacak hükümete girmeyi isterken Ecevit karşı çıkınca tartışma büyüdü ve Ecevit genel sekreterlikten istifa etti.

         

                    Aynı partiden iki siyasetçi arasındaki çatışma sert polemiklere dönüşünce İnönü, 4 Mayıs 1972’de toplanan 5. Olağanüstü Kurultay’da, uyarılarının onaylanmaması durumunda genel başkanlıktan ayrılacağının söyledi. Oylama sonucunda, Ecevit taraftarlarının 507’ye karşı 709 oy alması üzerine İnönü genel başkanlıktan çekildi. Genel Başkanlığa Ecevit seçildi.

         

                    14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlerde Ecevit’in başkanlığındaki CHP en çok oyu aldı, fakat çoğunluğu kazanamadı. Ancak 26 Ocak 1974’te, Erbakan’ın başkanlığındaki Millî Selamet Partisi ile bir koalisyon hükümeti kurdu ve Başbakan oldu. Ecevit’in, hem ortanın solunu temsil etmesi hem de en sağdaki İslami bir parti ile ortaklık yapması aydın çevrelerde ve halk arasında tartışmalara yol açtı. Bu olay, Ecevit’in gerçek siyasi kişiliğinin ilk büyük işareti olarak değerlendirildi. Kıbrıs Barış Harekâtı da onun başbakanlığı döneminde yapıldı ve Ecevit, basının da desteği ile halk arasında Kıbrıs Fatihi olarak anılmaya başladı. Ecevit’in bu koalisyon hükümeti ancak on ay sürdü. Yeni hükümet, AP-MSP-MHP-CGP partileri ortaklığında kuruldu ve Başbakanlığa Süleyman Demirel geldi.

         

                    5 Haziran 1977’deki genel seçimde Ecevit, CHP’nin oyunu yüzde 41’e çıkarmayı başardı. Buna rağmen parti, çoğunluğu kazanamamıştı. Ecevit, yine basının da telkini ile bir azınlık hükümeti kurmaya karar verdi. Ama güvenoyu alamadı. Demirel, diğer partilerin bir araya gelmesi ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümetin kısa ömürlü olması üzerine Ecevit, “Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum.” sözüyle AP’den ayrılan 11 milletvekilinin desteği ile (Güneş Motel Olayı) 5 Ocak 1978 tarihinde yeni bir hükümet kurarak tekrar başbakan oldu.  11 Milletvekilini de bakan yaptı.

         

                    Türk siyasi hayatının en karışık dönemlerinden biri bu hükümetin iş başında olduğu günlerde yaşandı. Ecevit’in, başbakan olmak için verdiği büyük tavizler, buradan kaynaklanan rüşvet ve suiistimaller, ekonomik başarısızlıklar ve siyasi cinayetlerle birleşince hükümet çekilmek zorunda kaldı. Ve olaylar arka arkaya geldi. Demirel’in kurduğu hükümet, l2 Eylül l980 günü askerî darbe ile devrildi. Yönetime askerler geçti, Diğer parti başkanları ile Ecevit de siyasetten uzaklaştırıldı, bir süre gözaltına alındı. Partiler kapatıldı. Ecevit de on yıl süreyle siyasetten menedildi.

         

                    1985 yılında Bülent Ecevit’in siyaset yasağı devam ederken eşi Rahşan Ecevit’in başkanlığında Demokratik Sol Parti kuruldu. 1987 yılında yapılan referandumla eski siyasi liderlerin siyaset yasağı kaldırılınca Bülent Ecevit DSP’nin başına geçti. Aynı yılın Kasım ayında yapılan seçimlerde DSP barajı aşamayınca Ecevit siyasetten çekildi. Siyasetten uzak olduğu yıllarda İsveç’te yapılan sol liderler toplantısına katılmıştı. Toplantıda Ecevit’le görüşen Nobel ödüllü romancı Gabriel Garcia Marguez, onun siyasetten uzak olduğunu öğrenince ısrarla şöyle demişti: Bir sosyalist asla görevden kaçmamalı, siyasetten çekilmemeli. Ülkenize döner dönmez partinizi kurun, siyasete girin.

         

                    1989’da siyasete dönen Ecevit, 20 Ekim 1991 seçiminde DSP Zonguldak milletvekili olarak TBMM’ye girdi. 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan erken genel seçimde partinin oyu yüzde l4,64’e, milletvekili sayısı 76’ya yükseldi. DSP artık sol’un en büyük partisiydi. Ecevit, 30 Haziran 1997’de ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan koalisyonda Başbakan Yardımcısı oldu. Koalisyon bir gensoru ile düşürülünce Ecevit, 11 Ocak 1999’da DSP azınlık hükümetini kurdu. DSP, 18 Nisan 1999’da yapılan seçimlerde yüzde 22,19 oranında oy aldı ve birinci parti oldu. 28 Mayıs 1999’da kurulan koalisyonda yeniden başbakan oldu. Bu yıllarda Ecevit’in sağlık problemleri başladı ve çeşitli söylentiler çıktı. 4 Mayıs 2002’de hastalandı ve Başkent Üniversitesi Hastanesine kaldırıldı. Tedavisi uzun sürdü ve hiçbir sonuç vermedi. Rahşan Ecevit, eşini hastaneden alarak eve getirdi. Sağlığı biraz düzelince yeniden görevinin başına döndü.

         

                    Ancak Ecevit’in gözle görünür rahatsızlığı partisinde ve kamuoyunda tartışmalara yol açınca hükümetin durumu güçleşti, CHP’den istifalar başladı. Hükümet, Meclis’teki siyasi desteğini kaybedince erken seçim kararı alındı. 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde, DSP barajı aşamadı.

         

                    Ecevit, 22 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği basın toplantısında yerine geçecek ismi ilan etti (Zeki Sezer) ve 25 Temmuz 2004’de yapılan DSP genel kongresinde aktif siyasetten çekildi.

         

                    Ecevit, dış görüşü ve halka dönük tavırlarındaki tüm incelik ve kibarlığın aksine gerçek kişiliğinde kindar ve öfkeli idi. Kendisini eleştirenlere ve siyasi hasımlarına karşı hep kıyıcı olmuştur. Bunun tek istisnası, daha önce defalarca ve açık seçik ağır kelimelerle suçladığı kişi ve kurumlarla daha sonra işbirliği yapmak mecburiyetinde kaldığında, Ecevit kısa süre önce söylediklerini unutmuştur ve yeni ortağına övgüler düzmektedir.

         

                    Ecevit bir konuşmasında, rahmetli Alpaslan Türkeş için şunları söylemişti:

         

                    “Hasta kafalı insanlar, sıhhatli toplumlarda hükümet ortağı olamazlar. (…) Hepimizin canı eşkıyaya teslim edilmiş durumda. Biz kendimizi koruruz, halk bizi korur. Ama eşkıyanın eline düşmüş çocukları biz kurtaramayız. Devletin, cinayet kışkırtıcısı, teşvikçisi Türkeş’in yakasına yapışacağına inanıyorum. Eğer biraz haysiyeti varsa adalet önüne çıkıp cinayetlerinin hesabını vermelidir…”

         

                    Ve Ecevit, Fethullah Hoca’ya duyduğu sempati ile ilgili bir suale de şu cevabı veriyor:

         

                    “Benimle ilgili tarikatçılık eleştirileri yapılıyor. Benim tarikata ihtiyacım yok. Tarikat yol demektir. Ben kendi yolumu bulmuşum. Hak erenlerin, ozanların ışıklı yolunu bulmuşum. Ben yolumu Hacı Bektaş Velilerden, Yunus Emrelerden, Pir Sultan Abdallardan, Âşık Veysellerden, Atatürk’ten aldığım ışıkta bulmuşum.”

         

                    Ecevit, siyasi hayatının halkın önünde geçen büyük bölümünde solcu görünümündedir. Bunu ısrarla vurgulamıştır. En soldan orta sola kadar, şartlar elverdikçe gidip gelmiş, en solda ancak hızlı bir Marksist’in söyleyeceklerini tekrarlamış, sonra tüm bunlardan vazgeçip orta sol’da ılımlı ve makul bir “siyasi aydın” kişiliğine girmiştir. Yönetimde olmadığı zamanlarda hızlı bir solcu, yönetime geçip Türkiye’nin özel şartlarıyla karşılaştığında da ideolojiyi, sloganları ve tüm teorik fantezileri bırakıp tam da çıkarcı, fırsatçı bir sol siyasetçi tipi.

         

                    Ecevit’in siyasi hayatının anahtarlarından biri olan bu durum bizim masa başı solcularının da durumudur. Teorik, kitabi, halktan kopuk, sadece sloganlarla geçinen, Batılı üç beş kavramı ezberlemiş ve bunları sık sık tekrarlayan, Türkiye’nin kültürel, sosyal ve ekonomik topografyasından habersiz solcu aydın tipi…

         

                    Ecevit’in siyasi hayatındaki tepki ve davranışları, çok kere bilinçli ve bilimsel değil, insiyaki, kendiliğinden, psikolojik, irade dışı hareketlerdir. O, hiçbir politik ve ideolojik kavrama bilimsel yaklaşamadığı ve bilinçli bakmadığı için, en basit olaylar ve kurumlar hakkında, kısa aralıklarla birbirine zıt hükümler vermiş, bunları da samimi olarak yapmıştır. O tipik bir “yarı aydınların politikacısı” örneğidir.

         

                    Ecevit’in özentili Türkçesi, suni kibarlık gösterileri, çocukça denebilecek halkçılık ve köylülük iddiaları, halkı değil, ancak yarı aydınları, gazete aydınlarını etkiledi. Ve bu kütle, bir zamanlar tüm güçlerini uğruna harcadıkları Ecevit’in gerçek çehresini görünce ve ona yaptıkları yatırımın boşa gittiğini fark edince bu kez onunla düşmanlık gösterilerine girdiler. Ecevit’in son günlerinde, onun için en ağır, alaylı ve kızgın biçimde konuşan ve yazan kimselerin büyük çoğunluğu, Ecevit’in umut olarak bellendiği günlerde çevresinde olanlardır.

         

         

                    Bülent Ecevit’in ruh hâli ve siyasi kişiliği incelendiğinde karşımıza sayısız Ecevit çıkmaktadır. Bunlardan hangisinin gerçek olduğunu anlamak mümkün değildir.

         

                    Türkiye’nin en temel meselelerinde, birbirine zıt iki fikri, hiç eleştiri tasası duymadan savunabilen tek örnek de Ecevit’tir. Kıbrıs konusunda önce, taksim en iyi çözümdür, demiş; sonra, taksimi kabul etmemiz mümkün değildir, demiş; bir süre sonra, Kıbrıs bağımsız olmalıdır, diye konuşmalar yapmıştır. Ada’nın statüsü coğrafi temele dayanmamalıdır, dedikten sonra bu kez, Ada’nın statüsü coğrafi temele dayanmalıdır, demiştir. NATO’ya karşı ağır eleştirilerde bulunan Ecevit, başbakan olduktan sonra her fırsatta NATO’yu övmüştür.

         

                    Ecevit, başbakan olduğu günlerde, idari kesimlere şöyle bir genelge göndermişti:

         

        “Merkez teşkilatında Bakanlar, taşra teşkilatında Vali ve Kaymakamlar, dinin siyasi, ekonomik, ticari, sosyal ve diğer şekillerdeki istismarına karşı her türlü önlemleri alacaklardır…”

         

                    Bu genelge, Ecevit’in ve onun çevresinin Türkiye gerçeklerinden ne kadar uzak olduklarının en yaman belgesidir. Bu genelgede, dinin, şu veya bu şekilde istismarının tarifi yok. Bir genelleme ile karşı karşıyayız. Ne demek istismar? Müsteciri, Cağaloğlu Hamamının girişine, dışarıdan da görülecek şekilde bir levha astı diyelim: “Temizlik imandan gelir, dinimiz temizliğe önem verir.”

         

                    Bir alışveriş merkezinde büyük bir mağaza, Anneler Günü dolayısıyla vitrinine, “Cennet annelerin ayakları altındadır.” yazısı koydu. Kurtuluş Savaşı’nı konu eden bir filmde yönetmen, bir hücum sahnesinde figüranları “Allah, Allah!” diye bağırttı. Bir gazete, Kurban Bayramı sayısının birinci sayfasında, kişiler arası ilişkiler, aile içi ilişkiler, devletle olan ilişkilerde dinimizin emirlerine uyulması, dostluk, sevgi ve saygı ile hareket edilmesi gerektiğini yazdı.

         

                    Yukarıdan beri sayılanlar ve belki daha yüzlerce buna benzer örnek, Ecevit’in genelgesine göre suçtur. Devletin, bunu yapanların yakasına sarılması gerekmektedir. Vali veya Kaymakamın birine göre bunlar suçtur, diğerine göre değildir. Ecevit veya bir başka parti lideri, ezan okunurken miting konuşmasını keser ve ezanın bitmesini beklerse bu davranış yukarıdaki genelgeye girmez mi? Bu, dince mukaddes kavramlardan birinin, halkın dini duygularının o parti lideri tarafından istismarı değil mi?

         

                    Bülent Ecevit, siyasi hayatımızı renklendiren tiplerden biriydi. Erbakan gibi o da, basını, halkı, öteki partileri ve liderlerini çok kere gafil avlamış ve şaşırtmışlardır. Türk devletinin ve halkının çok önemli yıllarını bu fantezileri ve hırçınlıkları ile heba edip etmedikleri, siyaset bilimcilerinin ileride yazacakları bilimsel kitaplara elbette konu olacaktır.

         

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele