Türkiye Siyasetinde Süleyman Demirel

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Türk siyasetinde 1960’ların ortalarından, 2000 yılına kadar geçen sürede, “parti lideri”, “başbakan”, “muhalefet lideri”, “yasaklı” ve “cumhurbaşkanı” olarak Süleyman Demirel ismi daima varlığını muhafaza etmiştir. Onun hakkında yazılacaklar, bu uzun yıllar içerisindeki Türkiye tarihinin de anlatımı olacaktır.

         

***

 

                    Süleyman Demirel siyasi hayata atılmadan önce 1954’de Devlet Su İşleri Barajlar Dairesi Başkanı ve 1955’de de Devlet Su İşleri Genel Müdürü idi. Siyasete, Demokrat Parti iktidarının 27 Mayıs 1960’da askerî müdahale ile bitirilmesinden sonra atıldı.[1] 1962 yılında Adalet Partisi[2] I. Büyük Kongresi’nde Genel İdare Kurulu üyeliğine seçildi ve Teşkilat Başkanı oldu[3]. Ancak, ilerleyen yıllarda “şapkayı aldı, gitti” denmesine neden olacak ilk gelişme de bu sırada cereyan etti. Yassıada ve İmralı’dan sonra Kayseri Cezaevi’ne[4] gönderilen 80 yaşındaki III. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a, hastalığı dolayısıyla, af çıkmıştı. 22 Mart 1963’de cezaevinden çıkan Bayar’ın Ankara’ya gelişi, Süleyman Demirel’in hayatında bir dönüm noktası oldu[5]. 23 Mart’ta Celal Bayar’ın Ankara’ya gelmesi epey heyecanlı bir karşılamayla oldu. Bayar’ın konvoyu Çankaya’ya doğru çıkarken, onun, adına bile tahammül edemeyen bazı örgütler sokağa döküldüler. Her ne kadar, Bayar evine çekilmişse de kalabalık, 24 Mart günü hedef olarak Adalet Partisi Genel Merkezi’ni seçti. O sırada, parti genel merkezinde Süleyman Demirel bulunuyordu. Göstericiler, parti binasını tahrip ettiler. Süleyman Demirel de -daha başında olmasına rağmen- siyasi hayatına bir müddet ara vereceği kararını, bu olay sonunda aldı[6].

         

         

                    Parti Lideri ve Başbakan Demirel

         

        Süleyman Demirel, siyasi hayatı boyunca -her ikisi de askeri müdahaleler sonrasında kurulan- iki partinin lideri oldu. Bunlardan ilki yine bir askeri müdahale ile kapatıldı. Her iki partinin de kurucuları arasında Süleyman Demirel bulunmadı. Ancak liderliğini elde ettikten sonra, siyasi bir kişilik olarak, 1980 öncesinde Adalet Partisi ile ve bu tarihten sonra da Doğru Yol Partisi ile Türkiye Tarihi’ndeki yerini aldı.

         

                    Bu uzun dönem içerisinde Süleyman Demirel, 6 defa Adalet Partisi’nde, 1 defa da Doğru Yol Partisi’nde genel başkan olarak hükümet kurdu.

         

         

         

        a)      Adalet Partisi Dönemi

         

        Süleyman Demirel isminin kalıcı olarak Türk siyasetine girişi, 1964’de Adalet Partisi Kurucu Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın vefatıyla oldu. Demirel, 28 Kasım 1964 tarihindeki Genel Başkanlık yarışını büyük bir farkla kazandı[7]. Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Teşkilat Başkanı olan Saadettin Bilgiç’i geride bıraktı[8]. Demirel, 552’ye karşı 1072 oy aldı[9].

         

        Böylece, Süleyman Demirel, bu tarihten itibaren -15 Ekim 1981’de kapatılmasına kadar- her iki yılda bir toplanan büyük kongrelerinde yeniden seçilerek, Adalet Partisi’nin 17 yıl genel başkanlığını yapacaktır[10].

         

        Demirel’in genel başkanlığından sonra, milli bakiye sistemini getiren yeni seçim kanununun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildiği 13 Şubat 1965’de bütçe tasarısı reddedilince, İsmet İnönü, 20 Kasım 1961’den beri yürüttüğü başbakanlıktan istifa etti[11]. İnönü’den sonra başbakanlık görevini, Adalet Partisi’nden bağımsız senatör seçilen Suat Hayri Ürgüplü üstlendi. Ürgüplü, 20 Şubat 1965 - 27 Ekim 1965 arasındaki zor bir dönemde işbaşında kalmayı başararak, seçim öncesinde yeni bir hükümet krizinin yaşanmasına meydan vermedi[12]. Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nden oluşan koalisyon hükümetinde, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, parlamenter olmamasına rağmen, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı görevlerini üstlendi[13].

         

         

***

 

        Parti lideri olarak Süleyman Demirel, genel seçimlerdeki ilk imtihanını 1965’de vermiştir. Bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü, Süleyman Demirel ve Adalet Partisi’ne karşı hayli ağır bir seçim kampanyası yürüttü. Demirel ve partisi gerici güçlerin partisi ve üyeleri olarak nitelendirildi. Kamuoyu ise, genç bir nefes olarak Demirel’e ve partisine yöneliyordu. Basında da Adalet Partisi’nin hedef yapıldığı bir yayın olmamıştı. Böylece 1965 genel seçimlerinde şartlar Demirel’den yana olacaktır.[14]

         

        Süleyman Demirel, 10 Ekim 1965 tarihli Genel Seçimler’de Isparta’dan milletvekili seçilirken, % 52,9 oyla 259 milletvekilliği kazandı. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 23 Ekim 1965’de Demirel’i hükümeti kurmakla görevlendirdi.[15] İlk Demirel Hükümeti, 27 Ekim 1965’de onaylandı. 3 Kasım 1965’de hükümet güvenoyu aldı.[16] Demirel, henüz 41 yaşında iken hükümet başkanı oldu.[17]

         

        Böylece Türkiye’de 1950’deki “oy ihtilali”nden sonra, 1965’te de halk yeni bir “oy darbesi” gerçekleştirmiş oldu. Adnan Menderes’in Demokrat Parti’yle sürüklediği bu akım, Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi’yle, 27 Mayıs’tan beş yıl sonra, Türkiye’ye yeniden hâkim olmuştu[18].

         

        1965 seçimleri sonrasında, 27 Mayıs’ın önderi olan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Süleyman Demirel’i kabul edip, seçim sonuçlarından dolayı onu tebrik ederken, aslında Adalet Partisi’nin elde ettiği sonuç, Gürsel’i de memnun etmiş gibi görünüyordu. Zira bu seçimler öncesi Gürsel ve İnönü arasında ayrılık, hissedilir derecede artmıştı. İsmet Paşa’nın ülkeyi ne olursa olsun, içinde bulunduğu ağır durumdan ancak kendisiyle partisinin çıkarabileceği inancına, Cemal Gürsel’in olumsuz tepki verdiği bilinmekteydi. Gürsel’in İsmet Paşa’nın gölgesinde kalmış olması da bunda etkiliydi. Son yıllarda Gürsel’le İnönü bir araya gelmiyorlardı. Böyle bir zamanda Süleyman Demirel’in yeni kadrosuyla Adalet Partisi’ni iktidara taşıması, Gürsel’in tercih edebileceği bir sonuç olmuştu[19].

         

        Cumhurbaşkanı Gürsel’den hükümetin kurulması görevini alan Demirel, elindeki hükümet kurma yazısının olduğu zarfı Meclis’te Adalet Partisi Grup Salonu’nda göstererek, “Bu zarf, belki 50 gram ağırlığında. Belki o kadar bile değil, ama bir milletin umudunu, inançlarını, beklentilerini, her şeyini içinde taşıyor… Sorumluluğunu idrak ettiğimiz takdirde, bu zarfın yüklediği ağırlığın altında kalmayız. Maddi açıdan ağırlığı bir hiç olan bu zarfı sorumlulukların en yücesinin en büyüğünü bize yüklemiş bulunuyor[20] diyordu.

         

        Demirel, seçimlerden sonra düzenlediği bir basın toplantısında izleyeceği politikanın işaretlerini vermiştir. Buna göre, yeni bir seçim sistemi yanında, basın suçlarının affı, servet beyannamelerine son verilmesi, özel sektöre hükümet yardımı ve yabancı sermayenin desteklenmesi söz konusuydu[21].

         

                    Parti lideri olarak Demirel’in ilk işi ise, Silahlı Kuvvetler’le ilişkilerini düzenlemek olmuştur. Adalet Partisi’nin intikamcı olmadığını göstererek, Silahlı Kuvvetler’in güvenini kazanma yolunu seçti. Hatta 27 Mayıs 1960 darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nden Senato üyesi olan tabii senatörlerle görüştü. Onlara kendisine ait bir programa ve kadrolara sahip olduğunu söyledi. Demokrat Parti döneminde Savunma Bakanlığı da yapmış olan ve aynı zamanda Adalet Partisi Milletvekillerinden Seyfi Kurtbek’e göre Demirel, Adalet Partisi’nin Genel Başkanı olur olmaz, iyi niyetini gösterircesine Kayseri Cezaevi’ndeki Celal Bayar’ı ziyaret etmeyi terk etmişti. Böylece Demirel, kısa sürede yüksek komutanın güvenini kazanmayı başarmıştır. Bu durum 12 Mart 1971’e kadar sürecektir[22].

         

        12 Ekim 1969’da gerçekleşen genel seçimlerde % 46,53 oranında oy alan ve 256 milletvekilliği kazanan Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı Sunay tarafından ikinci defa hükümeti kurmakla görevlendirildi. Böylece II. Demirel Hükümeti 3 Kasım 1969’da Sunay tarafından onaylanarak, çalışmaya başladı[23].

         

        II. Demirel Hükümeti’nin görevde olduğu sırada, 1970 malî yılı bütçesi Millet Meclisi’nde görüşülürken, maddelere geçilmesi reddedildi. Bunun üzerine hükümet 14 Şubat 1970’de istifa etti. Bu oylamada, Demirel’le görüş ayrılıkları nedeniyle 41 milletvekili muhalefetle beraber bütçeye olumsuz oy verdiler. Cumhurbaşkanı Sunay, Demirel’in istifasını kabul etti ve hükümeti kurma görevini yeniden ona verdi. III. Demirel Hükümeti, 15 Mart 1970’de 172’ye karşı, 232 oyla güvenoyu aldı[24].

         

         

  • ·12 Mart Süreci

         

        12 Mart 1971’de Parlamento ve Hükümet’in anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklara neden olduğu gerekçesiyle Silahlı Kuvvetler, demokratik parlamenter rejime ikinci kez müdahale ettiler. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Cumhurbaşkanı ile Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlıkları’na muhtıra verdiler. Muhtıra, Türkiye Radyoları’nın 13.00 haber bülteninde okundu.      

         

        Başbakan Demirel, bakanlarıyla yaptığı 4,5 saatlik toplantı sonunda, başbakanlıktan istifaya karar verdi: “Bu yolla hiç olmazsa, Meclis’in kapısına açık tutabiliriz” dedi[25]. Muhtırayı Anayasa ve hukuk devleti ile bağdaştıramayan Demirel, III. Demirel Hükümeti’nin aldığı istifa kararını Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bildirdi[26].

         

        Yine de Millet Meclisi ve Senato, muhtıranın etkisi altında varlığını sürdürmüştür. Parlamenter yönetimin tek alternatifinin silahlı kuvvetler yönetimi olduğunun farkında olan partiler, Nihat Erim’e kurdurulan hükümeti desteklediler. Böylece, partiler arası bir komisyon, 1961 Anayasası’nda değişiklikler yapmak için öneriler hazırladı. Ortaya çıkan rapor, 1971 Eylül’ünde Millet Meclisi’nde 362 lehte, 2 karşı oyla kabul edildi. Burada devlete ve ülkeye zararlı olan yıkıcı faaliyeti önlemek için kişisel özgürlüklerin sınırlandırılması söz konusuydu[27].

         

        Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek, 19 Mart 1971’de partiler üstü Başbakan olarak görevlendirilen Nihat Erim, Adalet Partisi’nden 5, Cumhuriyet Halk Partisi’nden 3, Milli Birlik Grubu’ndan 1 ve parlamento dışından da 14 kişiyi kabinesine katarak, 8 Nisan’da güvenoyu alıp, faaliyete başladı[28].

         

        12 Mart Muhtırasına karşı tek protestonun hükümet partisinden değil de ana muhalefet partisi genel sekreteri Bülent Ecevit’ten gelmiş olması da ilginçtir. Ecevit, 12 Mart’ın ilk günlerinde muhtıra ile gerçekleştirilen askeri müdahaleye karşı çıkarak, generallerin davranışını Yunanistan’daki askeri cuntaya benzetmiştir[29].

         

        12 Mart muhtırasıyla Demirel, istifaya zorlandığında, müdahalenin niteliği de birçok kimse için anlaşılamamıştı. Liberal basın, bunu Demirel karşıtı bir hareket olarak gördüğü için memnun oldu. Silahlı Kuvvetler’deki hangi hizbin kontrolü ele geçirdiği başta bilinemedi. Demirel’e düşman ve 1961 Anayasası’ndaki reformların gerçekleştirilmesine bağlı radikal reformist hizip olduğu sanıldı. Muhtırayı DİSK de dâhil, sendikalar desteklediler. Bazı hukuk öğretim üyeleri askeri müdahaleyi Anayasal buldular. Anarşi ve kargaşaya son verme ve reformları uygulamaya sokma çağrısında bulunan muhtıra, bu umudu doğrular gibiydi[30].

         

        Süleyman Demirel’i 12 Mart’a götüren süreçte, uzun yıllar Türkiye’de bir tartışma konusu olan toprak reformu meselesinin bir yeri olduğu da söylenmektedir. Cüneyt Arcayürek, 1965’de ilk defa hükümet oluşturma görevini aldığında Demirel’e göz ardı etmemesi gereken birkaç ana noktada dikkatli olmasını söylediğini aktarıyor. İlk olarak, Arcayürek ordu ile iyi ilişkiler kurması gerektiğini ifade etmiş. İkinci olarak, İsmet Paşa’yı karşısına almama kuralına uymasını ve son olarak da toprak reformunu çıkarmasını söylemiştir. O gün bunlara karşılık hiçbir fikir beyan etmeyen Demirel, daha sonra “Türkiye’de alınıp da dağıtılacak toprak olmadığını” söyleyecektir. Ona göre devletin elindeki toprakların da işlenebilir niteliği olmamasından dolayı bir toprak reformuna da ihtiyaç yoktu. Ancak, bu dönemde başta Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye İşçi Partisi olmak üzere bazı kesimler, 1965 seçimlerinden hemen sonra toprak reformunun gerekliliğinden bahsetmeye başlamışlardır. Bu durum öyle bir tırmanış kazandı ki, ordunun bir bölümünden de ilgi gördü. 1971’deki ordu müdahalesinin ana amacı “parlamentonun, anayasanın öngördüğü reformları yapmaması” olarak gösteriliyordu. Reform denilince de akla gelen sadece toprak reformu olmuştur[31].

         

        Bunun yanında, 12 Mart muhtırasına giden yolda, 1969 seçim sonuçlarının önemli bir yer tuttuğuna dair bir kanaat de mevcuttur. 1969 seçimlerinden önce, Adalet Partisi’nin isteği doğrultusunda milletvekili seçimlerinde kullanılan milli bakiye usulü kaldırılarak, yeniden nisbî temsil esasına dönülmüştü. Böylece, büyük partiler daha yüksek oranla temsile sahip oluyorlardı. Bu durum, Adalet Partisi’nin de lehine idi. Aslında milli bakiye usulü 1965 seçimleri öncesinde Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olması ihtimaline karşı bir tedbir olarak düşünülerek, kanunlaştırılmıştı. Yine de Adalet Partisi, seçim sistemine rağmen, birinci parti olmuştu. İktidarın devamını sağlamak için de Adalet Partililer seçim kanununu değiştirmişler ve nisbî temsil sistemine dönülmüştü. Mesela, Türkiye İşçi Partisi çoğunluk ve nisbî temsil sisteminin uygulanması halinde, 1965 seçimi sonrasında, Meclis’te bir grup kuramayacak durumda iken, milli bakiye sistemi ile grup kurabilmişti. Her iki seçimde de oyları aynı olmasına rağmen, Türkiye İşçi Partisi 1969’daki mecliste grup oluşturamıyordu[32].

         

        Aslına bakılacak olursa, generallerin verdikleri muhtıra ile başlatılan, parlamentonun değilse bile, çok partili politikanın fiilen askıya alındığı bu 2 yıldan, en az zararla çıkanların başında Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve partisi geliyordu. Demirel ve partisi, 12 Mart kendilerine karşı yapılmış olduğu halde, yıllardır karşısında yer aldıkları 1961 Anayasası’nın özgürlükleri sınırlı ölçülerde genişleten maddelerinden ve özerk kurumlarından kurtulma imkânına kavuştu. Adalet Partisi’nin ekonomik ve siyasi görüşlerine şiddetle karşı çıkan ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrı örgütlenmeye özen gösteren aydın, işçi, öğrenci ve subay kesimi içinde dinamik muhalefet oluşturmaya başaran Sol Kemalistler de ordu eliyle etkisizleştirildiler. Ayrıca muhtıracı generallerin ilk işi, ordu içindeki Sol Kemalist darbe hazırlıkçıları tasfiye etmek olmuştur[33].

         

                    Türkiye’deki askeri müdahalelerde dış bağlantı olup olmadığı da hep tartışılan bir konu olmuştur. 12 Mart müdahalesinde de aynı şüpheler gündemi meşgul etmiştir. 12 Mart’tan önce Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil, Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi ile aralarında geçen bir konuşmayı aktarır. Çağlayangil, kendisini görmeye gelen büyükelçinin, Başbakan Demirel’e iletilmesini istediği bir notu olduğunu söyler. Buna göre, Türkiye’de nerede, ne kadar haşhaş ekiliyorsa, Amerikan hükümeti parasını peşin vererek, ekimin durdurulmasını istemektedir. Demirel’in buna verdiği cevap ise şöyledir: “Bizim 27 ilimiz ve çevresinde haşhaş ekiliyor. Bizde ismini afyondan alan iller var. Bunu yapamayız. Ama ekim alanlarını giderek daraltabiliriz”. Bununla yetinmeyen büyükelçi, aynı konuyu bir de Demirel’le bizzat konuşmak istemiş, yine aynı cevabı almıştır. Çağlayangil’in bu konudaki sözleri şöyle bitiyor: “Bu görüşmeden sonra Amerikan Büyükelçisi, ‘Çok yazık. Bundan çok fena neticeler doğacak’ dedi. Çok fena neticeler belli oldu. Üç ay sonra bizim hükümetimiz düşürüldü[34].

         

         

***

 

        14 Ekim 1973’de yapılan genel seçimlerden sonra, 1 yıl boyunca 9 defa hükümet kurma teşebbüsü olmuştur. Ancak, bunlardan sadece, 25 Ocak 1974 ile 17 Eylül 1974 arasındaki Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selamet Partisi koalisyonu hariç, güvenoyu alabileni olmamıştır. 17 Kasım 1974’den beri Sadi Irmak Hükümeti’nin güvenoyu alamamakla beraber görevi sürdürüyor oluşu, sağ siyasette bir yakınlaşmayı beraberinde getirmişti. Demokratik Parti’nin 9 üyesi Demirel’e destek verince 31 Mart 1975’de Demirel Hükümeti güvenoyu aldı[35]. Böylece, tarihe “I. Milliyetçi Cephe” olarak geçen -21 Haziran 1977’ye kadar sürecek- Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden oluşan hükümet[36] göreve başladı.

         

        1977’ye gelindiğinde ise 5 Haziran genel seçimlerinden 213 milletvekili kazanarak, birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi, hükümet kurma çalışmalarına başlamıştı. Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel de Cumhuriyet Halk Partisi hükümetinin “kurulmasına, onaylanmasına ve icraatına karşı mücadele edeceklerini” açıkça ilan etmişti. Demirel, Erbakan ve Türkeş’e göre Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti işgal etmişti[37]. Demirel, bu hükümeti “Çankaya Hükümeti” olarak niteledi ve “oradan geldikleri gibi Çankaya’ya dönerler” diye de bir anlamda suçladı[38].

         

        Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti, 21 Haziran 1977’de cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Ancak, 3 Temmuz günü yapılan güven oylamasında 217 evet oyuna karşılık, 229 ret oyuyla hükümet düşürüldü. İstifasını cumhurbaşkanına veren Ecevit “CHP’siz ya da CHP’nin gücü olmaksızın geçerli ve gerçekçi hükümetler kurulamayacağını” söyledi. Demirel ise “işgal hükümeti gitmiştir, yerine cumhuriyet hükümeti kurulacaktır” dedi[39].

         

        Cumhurbaşkanı Korutürk, 4 Temmuz 1977’de Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’i hükümeti kurmakla görevlendirdi. Demirel, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş’le beraber V. Hükümetini kurdu. Hükümet programı 27 Temmuz 1977’de 229 oyla güvenoyu aldı[40].

         

         

***

 

        Süleyman Demirel, siyasi mücadelesini parti içinde de sürdürmek zorunda kalmıştır. Daha en başta, Sadettin Bilgiç, bu ilk Demirel kabinesinin güvenoyu alamayacağını ileri sürüyordu. 31 Ekim ile 1 Kasım 1965’de Adalet Partisi Meclis Grubu’nda yapılan yoğun tartışmalar sonrasında, Demirel’e karşı çıkan Bilgiç grubu yenilgiye uğradı ve kabine için lehte oy vermeye razı oldular. Böylece Demirel, parti içindeki durumunu daha da kuvvetlendirmiş oldu[41]. Demirel, Celal Bayar başta olmak üzere Demokrat Parti’nin eski ileri gelenlerinin desteği sayesinde parti içindeki muhalefeti lehine çevirebildi[42].

         

                    Yine de, Demirel’in rakibi Saadettin Bilgiç’in başını çektiği parti içi muhalefetin 41 üyesi, yukarıda da ifade edildiği gibi, 1970 bütçesine ret oyu vererek, hükümeti düşürdüler. Bunun üzerine Bilgiç’in de aralarında bulunduğu 26 parlamenter partiden ihraç edildiler. Onlar da “Demokratik Parti”yi kurdular. Böylece rakipleri olmaksızın Demirel, 1970 Kongresi’nden 28’e karşı, 1425 oy alarak, ezici bir çoğunlukla yeniden genel başkan olarak çıktı[43].

         

        Bu dönemde Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki siyasi mücadelede, dini vurgulamalar da ortaya çıkıyordu. 5 Haziran 1966’da Kısmi Senato Seçimleri sonrasında 52 sandalyenin 35’ini Adalet Partisi, 13’ünü Cumhuriyet Halk Partisi kazanınca, İnönü, Adalet Partisi’nin bu başarısını, dinin siyasete alet edilmesine ve yurtta Nurculuğun gittikçe artan etkisine bağlamıştı[44].

         

        1960’larda Süleyman Demirel’in dış ekonomik çevrelerde yeterli itibara sahip olduğu da görülüyor. 13 Nisan 1967’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la görüşen Amerikalı işadamları, Adalet Partisi Hükümeti’ni ve Başbakan Demirel’i övmekteydiler. Türkiye’nin özellikle Adalet Partisi iktidarının izlediği iktisadi politika sayesinde tam anlamıyla güvenilir bir müttefik olduğunu söyleyen Amerikalı işadamları, Başbakan Demirel’in iktidarı devraldıktan sonra çok kısa bir süre içerisinde istikrarı gerçekleştirdiğini ve böylece Türkiye’ye zirai ve turistik yatırımların geniş çapta yoğunlaşmasının mümkünolacağını söylemekteydiler. O sırada, Ford Motor Şirketi de Türkiye’de bir otomobil sanayi kurmak istemekteydi[45].

         

        Demirel hükümetleri zamanında sürdürülen temel politikalardan biri de, sol akımlara ve komünizme karşı olmuştur. Soğuk Savaş döneminin belirgin özelliği olarak, bu akımlarla mücadeleyi NATO üyesi Türkiye’nin de yürüttüğü anlaşılıyor.

         

        Mesela, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi tarafından kurulan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti Türkiye’nin uluslararası komünizmin saldırısı ile karşı karşıya olduğu iddiasındaydı. Anayasanın sağladığı özgürlüklerin bu saldırıyı kolaylaştırdığı fikri hâkimdi[46].

         

        Yine 21 Kasım 1966 tarihinde Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ın Silahlı Kuvvetler’e verdiği bir emir, Ocak 1967’de basında gündeme gelmişti. Buna göre, Org. Tural, ihtilal yapmaya çalışan yıkıcı sol faaliyetlere karşı mücadeleye girilmesini istiyordu. Başbakan Demirel de Genelkurmay Başkanı’nın emrini yerinde bulup, desteklediğini belirtmiştir[47].

         

        Gerçekten de, 27 Mayısçı cephenin gücünün oldukça azaldığı 1970’lere gelindiğinde, Adalet Partisi farklı bir biçimde kendini tanımlama yoluna gitmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun dayandığı hür teşebbüsçü düzeni komünizme karşı koruma fonksiyonuydu bu. Partinin milliyetçi-muhafazakâr bir eğilimi temsil ettiği görüşü dile getirildi. Milliyetçi-muhafazakârlık kavramındaki muhafazakârlık, dinî-geleneksel değerlere saygıyı ifade ederken, milliyetçilik, Türk Devleti’nin komünizm tehdidine karşı savunulması anlamını taşıyordu. Demirel, “solcuların milliyetçi olamayacağını”, “Türkiye’deki anlamıyla solculuğun komünizmin önünü açmaktan başka bir işe yaramadığını”, belirtirken, milliyetçilik ile komünizm karşıtlığı arasındaki bağlantıyı güçlendirmeye gayret gösteriyordu[48].

         

        Mesela, I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin Millet Meclisi’nde okunan programında Türk milliyetçiliğinin ilham kaynağı olduğu, “milletimizi tarih boyunca ayakta tutan milli ve manevi değerlere bağlı” olunduğunu, komünizme karşı kararlı bir mücadele yürütüleceği ilan edildi. Eğitim ve öğretim alanında da müfredat programlarının milli kültüre uymayan kısımlarının değiştirileceği, milletin ilme ve insanlığa yaptığı hizmetlerin öğretilmesine önem verileceği açıklanıyordu. Buna bağlı olarak da tarih ve coğrafya kitapları, “milli tarih” ve “milli coğrafya” olarak yeniden düzenlendi[49].

         

         

  • ·12 Eylül’e Giden Yol

         

        Demirel, 12 Eylül’e giden süreçte, hükümet kurma durumuna çok güç şartlarda da olsa erişmişti. Diğer hedefi olan erken seçimlere gidebilme umudunu da koruyordu. Cumhuriyet Halk Partisi lideri Ecevit, içinde Milli Selamet Partisi’nin de bulunduğu bir onarım hükümeti oluşturarak, 1981’deki seçimlere kadar işbaşında kalması teklifini ileri sürmüştü. Bu teklifi Adalet Partisi erken seçim ve cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesi isteğini ileri sürerek, geri çevirdi. Ayrıca, Adalet Partisi, iki parti arasında çözümsüz hale gelen “Olağanüstü Hal” ve “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” yasaları ile birlikte sıkıyönetim komutanlarına yeni yetkiler verilmesi konularında Cumhuriyet Halk Partisi’nden işbirliği talep ediyordu[50].

         

                    Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi ilişkilerindeki çözümsüzlük, ordunun siyasi partilerden uzaklaşarak, darbe öncesi özerkliğini yükseltmesine yol açmıştı. Adalet Partisi’nin bu fikri reddetmesinde, sağdaki küçük partileri eleyecek bir seçim yasasının yapılmasını isteyecek kadar siyasi tercihini yapmış olan bir ordu yapısına ve yaklaşımına duyduğu tepki de vardı. Ordunun cumhurbaşkanlığı seçimine müdahalesini engelleme düşüncesiyle hareket eden Süleyman Demirel’in, Korutürk cumhurbaşkanlığından ayrılınca, Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil’in vekâletini, yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi için karşı parti ile bir isim üzerinde uzlaşmaya tercih ettiği yorumu yapılır[51].

         

                    12 Eylül sürecinde, Süleyman Demirel’in, iktidarına karşı harekete geçen ve 1979’da uyarı mektubu yazan kuvvet komutanlarını emekliye sevk edememesi de 12 Mart 1971’deki durumla aynıydı. Çünkü her ikisinde de Demirel, dönemin cumhurbaşkanlarına güvenememişti[52].

         

        Süleyman Demirel, ekonomi ile ilgili olarak da 12 Eylül öncesinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın başına Turgut Özal’ı getirmiştir. Özal’ın hazırladığı 24 Ocak 1980 Kararları ile Türkiye’de serbest piyasa dönemine geçildi. Demirel’in asıl amacı, -kendi ifadesiyle- ekonomideki yangını söndürmek için parayı serbest bırakma metotlarını yürürlüğe koyma idi. Enflasyonu önlemek için faizler de serbest bırakıldı[53]. Demirel Hükümeti, 24 Ocak Kararları’nı kabul ederken, yapay diye nitelendirilebilecek mal darlıklarını, ürünlerin gizlenmiş stoklardan çıkarılması ile bir dereceye kadar ortadan kaldırdı[54].

         

         

                    ·Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

         

        Süleyman Demirel’in uzun siyasi hayatı boyunca Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, karşılaştığı temel gelişmelerden biri olmuştur. 1966, 1973, 1980, 1989 ve 1993’deki Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde Süleyman Demirel ismi daima gündemi işgal etmiştir. 1966, 1973 ve 1980’de başbakan olarak, 1989’da muhalefet lideri olarak, 1993’de ise bizzat Cumhurbaşkanı adayı olarak.

         

                    Süleyman Demirel’in siyasi aktör olarak katıldığı ilk cumhurbaşkanlığı seçimi 1966’da yaşanmıştır. 27 Mayıs’ın lideri olan ve 1961’de Cumhurbaşkanı seçilen Cemal Gürsel’in rahatsızlığı üzerine, Başbakan Demirel ve Cumhuriyet Halk Partisi lideri İsmet İnönü anlaşarak, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlamışlardı. Bu durum, orduyu tatmin ederek, Adalet Partisi iktidarını sağlamlaştırma manevrası olarak yorumlanmıştır. Sunay, Çankaya’ya çıktıktan sonra Demirel ve Adalet Partisi hükümeti daha rahat bir çalışma imkânına sahip olmuştur. Sunay, Başbakan Demirel’in yürütme alanındaki faaliyetlerine, atamalara olumsuz yaklaşmamıştır. 12 Mart dönemine kadar sembolik olarak devlet başkanlığı yetkilerini kullanmıştır. Açılışlarda, törenlerde başbakanla birlikte devlet ve ülke bütünlüğünü temsil eden bir manzara sergilemiştir[55].

         

                    1973’e gelindiğinde ise Sunay’ın görev süresinin bitmesiyle, cumhurbaşkanlığı seçimi meselesi yeniden gündeme geldi. Ordunun desteklediği Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, emekliliğini isteyerek, cumhurbaşkanı tarafından kontenjan senatörlüğüne atanmıştı. Fakat olaylar Gürler’in istediği gibi gelişmedi. İki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Orgeneral Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanı seçtirilmeyişini, parlamentonun zaferi olarak yorumlamış ve bu yönde açıklamalar yapmışlardı. Ancak asıl kazançlı olan, hiç hesapta yokken, cumhurbaşkanlığına seçilen emekli Oramiral Fahri S. Korutürk oldu. Aslında parlamentonun Genelkurmay Başkanı Gürler’in Cumhurbaşkanlığına direnmesi, 1973’de Türkiye’de parlamenter kuralların usulüne uygun şekilde yürütüldüğü anlamını taşıdığı söylenemez. Bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Orgeneral Cevdet Sunay’ı Genelkurmay Başkanlığı’ndan istifa ettirip, aday yapanların bir başka Genelkurmay Başkanı aynı yolu denemesine tepki vermeleri de ayrıca üzerinde durulacak bir noktaydı[56].

         

                    1973 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, gazeteci İsmail Cem’in yorumları ilginçtir. Adeta olacakları tarif ediyordu. Ona göre ortada iki yol vardı. Bunlardan biri, Parlamento içerisinden bir kişinin cumhurbaşkanı seçilmesi idi. Bu yol, Cem’in ifadesiyle Anayasa’nın ruhuna ve demokrasinin olağan işleyişine uygun düşeniydi. Basında ise, sık sık diğer bir yoldan sözediliyordu. O da askeri görev taşıyan bu kişinin görevinden, kontenjan senatörlerinden birinin de senatörlükten istifa etmesiyle, Cumhurbaşkanının askeri kişiyi senatör yapması planına dayanıyordu. Böylece yeni Cumhurbaşkanı ortaya çıkmış olacaktı[57].

         

                    Süleyman Demirel’in 12 Eylül öncesindeki son cumhurbaşkanlığı macerası, Fahri Korutürk’ün görev süresinin 6 Nisan 1980’de sona ermesiyle başladı. Bu tarihten itibaren Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil 12 Eylül 1980’e kadar cumhurbaşkanlığına vekâlet etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni cumhurbaşkanının seçilmesi için yapılan oylamalardan sonuç alınamıyordu. Partiler bu konuda bir uzlaşmaya varamadılar. 24 Ocak Kararları’nın getirdiği toplumsal huzursuzluğun yanı sıra, siyasi bunalım da son noktaya ulaştı. Herşey 12 Eylül 1980 gününe kadar böyle sürdü[58].

         

                    Bu süreçte birçok isim gündemi meşgul etmiştir. Bunlar içerisinde en ilginç isim Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’dir. Aslında Kenan Evren ismine Adalet Partisi’nin önde gelenleri de olumsuz değilmiş gibi idiler. Mesela, gazeteci Yavuz Donat, Saadettin Bilgiç’le bir konuşmasında sözü Kenan Evren’e getirerek, bu konudaki fikrini sorduğunda Bilgiç, Kenan Evren’e bir diyeceklerinin olmadığını, ancak, parlamento içinden bir cumhurbaşkanı çıkabileceğini söylemiştir. İşin ilginç tarafı, 1966’da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı, “Bizim adayımız” diye takdim eden ilk Adalet Partisi yönetici de Saadettin Bilgiç olmuştu.[59]

         

                    Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı için en çok faaliyet gösteren ise o günkü Günaydın gazetesi olmuştur. 1973’de Faruk Gürler’i de destekleyen Günaydın gazetesi, üstelik kimin cumhurbaşkanı olabileceğine dair bir anket de düzenlemişti. Ankette, Kenan Evren, 540 oyla ilk sırada yer alıyordu.[60]

         

         

         

        b)     Doğru Yol Partisi Dönemi

         

        Süleyman Demirel’in ikinci defa bir siyasi partiye genel başkan olduğu bu dönem, onun parti lideri olarak yer aldığı son siyasi istasyon olacaktır. 63 yaşında DYP Genel Başkanı olan Demirel, 1960 ve 1970’lerde sahip olmadığı bir sıfatı da taşımaya başladı. Artık o “Baba” idi[61].

         

        Süleyman Demirel, 6 Eylül 1987 tarihli halkoylaması sonucunda, Doğru Yol Genel Başkanlığı’ndan istifa eden Hüsamettin Cindoruk’un yerine, olağanüstü toplanan Büyük Kongre’de oybirliğiyle Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi.[62] Doğru Yol Partisi’nin 1988 ve 1990 kongrelerinde de yine genel başkan seçilmiştir.[63]

         

        Süleyman Demirel, siyasi yasağının kalktığı gün ilk sürprizi de yaşadı. Sürprizin kaynağı Başbakan Turgut Özal’dı. Yasakların kaldırılıp kaldırılmaması için yapılan referandumun sandıkları açılmadan, Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Özal, yaptığı televizyon konuşmasında “erken seçim” kararını ilan etti. Bu karar, siyasi hayata epey hareket kazandıracağa benziyordu. Anavatan Partisi dışındaki partiler, bu durumu “baskın seçim” olarak nitelendirdiler[64].

         

                    20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimler neticesinde Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi % 27 oyla seçimden birinci parti olarak çıktı. Yeni hükümet, DYP ile Sosyal Demokrat Halkçı Parti tarafından kuruldu. Demirel, 20 Kasım 1991’de, siyasi tarihindeki VII. Hükümetini kurdu.[65]

         

                    Özal’ın peşinden, 1993’de Demirel de Cumhurbaşkanı oldu; ama ikisi de partilerini kaybettiler. Özal’ın ANAP’ını Mesut Yılmaz, Demirel’in DYP’sini Tansu Çiller ele geçirdi.[66]

         

         

***

 

                    Süleyman Demirel’in muhalefette olduğu sırada ateşli tartışmalarından biri, 1989’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendini gösterdi. Başbakan Turgut Özal’ın adaylığına karşı Süleyman Demirel ve milletvekilleri yoğun bir mücadeleye başlamışlardı.[67] Demirel, Özal’ın adaylığını kıymetsiz gösterebilmek için Kenan Evren’le bile mukayese etmiştir. 1982’de Evren’in, tazyikle de olsa halktan % 92 oy alarak Cumhurbaşkanı olduğunu söylemiştir. Her ne kadar buna itirazı olsa da, Özal’ın durumunu daha değişik olarak yorumlayarak, 31 Ekim’de son dakikaya kadar hatayı önlemeye çalışacaklarını ilan etmiştir.[68]

         

                    Turgut Özal’ın iktidar partisi genel başkanı ve başbakanlık koltuğundan Çankaya’ya çıkmadan başlayan şanssızlığı, partisinin ülke genelinde oy kaybetmesiyle de ilgili idi. Celal Bayar’ın 1950’de seçimin galibi olarak cumhurbaşkanı seçilmesinden farklı bir durumdu bu. Anavatan Partisi lideri, “kayan bir yıldız”dı. Böylece, parlamentodaki sandalye çoğunluğuna dayanarak, cumhurbaşkanlığı koltuğunu elde etmesi krize ciddi bir boyut kazandırdı. İktidar - muhalefet diyaloğunu ortadan kaldırdı.[69]

         

                    Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, Başbakan Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı hususunda epey ağır ifadeler de kullanmıştır. Özal’ın adaylığı ile Türkiye’de demokrasinin “canına okunduğu” görüşündeydi. Türkiye’yi bu hale getirdiğini söylediği ve milletin başbakanlığa layık görmediği dediği adamın Çankaya’da oturacak oluşunu Türkiye’nin garabeti olarak görmektedir. Demirel, başka bir zaman da Başbakan Özal’ı uyararak, “Çankaya’ya çıkarsan, seni indirmek boynumun borcu olsun. Çıkmanla inmen bir olur” demiştir.[70]

         

                    Demirel’in, Özal’ın Cumhurbaşkanl


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele