Atatürk

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

        Türkler, atayurtları olan Orta Asya bozkırlarından hareketlendikten sonra hiç şüphesiz dünya tarihini derinden etkilediler. 11. yüzyıldan başlayarak Anadolu coğrafyasında temerküz eden bu derin ve yaygın demografik hareketin önemli sonuçlarından birincisi Küçük Asya ve Balkanların fethiyle Türk topluluğunun, eski dünyanın tarihinde belirleyici bir güç haline gelmesidir.  Yakınçağlara gelindiğinde yükselen Batı, Avrupa merkezli tarih yazıcılığının da etkisiyle, karşısında Doğu’yu temsil eden yegâne güç olarak Türkleri gördü.

         

        Bu sebepledir ki 19. yüzyılda artık sonbaharını tamamlamak üzere olan Osmanlı devleti kendilerini “Batı” olarak tanımlayan güçlerin siyasî, askerî ve moral hedefi haline geldi. 19. yüzyıl boyunca çok ağır bir saldırı karşısında direnmenin bütün yollarını deneyen Türkler, “batı egemenliği” altındaki dünyada, varlığını sürdürebilmek için ciddî ve özgün bir yenileşme süreci yaşadı ve bunu hala sürdürüyor.

         

        Türkiye Cumhuriyeti, bu yangın sürecinin küllerinden arta kalan malzemeden, büyük fedakârlıklarla oluşturulan temeller üzerinde kurulmuş bir Türk devletidir.  Yine hiç şüphesizdir ki, bu yeniden dirilişin mimarı ve lideri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Muhalif yahut muvafık hiç kimse O’na atıfta bulunmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu açıklayamaz. Başlı başına bu gerçeklik Atatürk’ü her dönemde popüler kılmakta, önemli bir tarihî şahsiyet olarak ilgi odağında tutmaktadır.

         

        Mustafa Kemal, imparatorluk Türkiye’sinin çöküş dönemini, hayata gözlerini açtığı coğrafyadan başlayarak bütünüyle derinden yaşamıştır. Onun doğduğu şehir olan Selanik, Balkan coğrafyasının çok-milletli /çok-kültürlü özelliklerini taşımaktadır. Şehirde, Müslüman İmparatorluk teb’asının yanı sıra Yahudiler, Bulgarlar, Rumlar ve diğer gayrimüslim halklar yaşamaktadır.[1]

         

         

                    Şehir, Türkler tarafından fethedildikten sonra hızla gelişip zenginleşmiş ve Güney-Doğu Avrupa’nın en önemli ticaret merkezi haline gelmişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde, Balkanlar’da doğan yeni devletler, şehri ele geçirmek için ciddî bir rekabet içindeydiler[2].  Keza, şehrin kültür hayatı da, İstanbul dışındaki Osmanlı şehirlerinden çok daha canlı durumdaydı. Şehirde, 1869’dan itibaren Selânik adını taşıyan bir haftalık gazete çıkmaya başlamış, bunu 1872’den itibaren Rumeli adlı bir gazete izlemişti. Bunlardan başka Kadın, Bağçe (daha sonra Çocuk Bağçesi) ve hemen hatırlanacağı üzere Genç Kalemler,  Ziya Gökalp’in idaresindeki Yeni Felsefe, Gonce-i Edeb, Yeni Asır gibi süreli yayınlar düzenli olarak çıkarılıyordu[3]. Ayrıca Fransızca olarak günlük Progrés de Salonique ve haftada iki defa olmak üzere Journal de Salonique gazeteleri de çıkıyordu[4]. Osmanlı ülkesinde sol fikirlerin de yeşerdiği ilk şehirlerden biri olarak Selanik’i zikredebiliriz[5]. Nitekim ilk işçi sendikası da bu şehirde kurulmuştur[6].

         

        Eski usul mektep ve “…Sayısı hemen hemen yok denebilecek derecede az sayıdaki medreselerin dışında…”[7]  çeşitli azınlık ve yabancı okulları da mevcuttu[8]. Mustafa Kemal’in okuduğu Feyziye Okulu ise Şemsi Efendi tarafından kurulan ve yeni tarzda eğitim veren ilköğretim kurumlarının başında geliyordu[9].

         

        İnsanların doğdukları şehirlerde karakterlerinin ana çizgileri şekillenir.  Mustafa, Kemal adının eklendiği Manastır’a 1895’te geçtiğine göre 14 yaşına kadar Selanik’te kalmış ve bu şehrin toplumsal dokusu içerisinde çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirmiştir. Şehrin, siyaset açısından muhalif ve frankofonik havası, Meşrutiyet döneminin önemli aktörleri tarafından ısrarla vurgulanır[10]. Bu nokta Atatürk’ün biyografisi ile ilgilenen pek çok insanın dikkatini çekmiştir.  Ancak, Manastır üzerinde fazla durulmaması ilginçtir. İlk gençlik yıllarını, Makedonya’daki Sırp, Bulgar ve Yunan Çetelerinin, hâkimiyet için birbirleriyle kıyasıya çarpıştıkları bu Osmanlı vilayetinde, yeni kaydolduğu Askerî okulda geçirmiş olmasının önemine değinmekte yarar vardır. 1902’de başlayan ve 1903’te Manastır’da isyana dönüşen olaylar hatırlandığında[11] onun  “milliyetçiliğe” ilişkin ilk duygularının buradaki havadan etkilenerek oluştuğu söylenebilir.

         

        Öte yandan, dönemin “Türklük” tefekkürü açısından da bir tomurcuklanma dönemi olduğu göz önüne alındığında Mustafa Kemal’in askerlik mesleğinin ilk yıllarında, olaylara bakışını açıklayabilecek etkiler az-çok anlaşılabilir hale gelmektedir.  Nitekim özellikle İstanbul’dan başlayarak Balkan Vilâyetlerinde yaygınlaştırılmaya çalışılan yeni tarzda eğitim kurumlarında “muhalif” hava egemen durumdadır ve bu okullardaki pozitivist eğitim, geleneksel dinî kimlikten farklı, yeni bir “Türk Aydın” tipini mayalamakta belirleyici olmuştur[12].

         

        Mustafa Kemal’in intisap ettiği askerlik mesleğine ilişkin de birkaç noktayı vurgulamak gerekmektedir. Dünyanın her yerinde askerler ülke güvenliğine ilişkin katı bir terbiye içinde yetiştirilir, “farklılık ve birliktelik” duyguları güçlendirilerek, mutlak bir emir-komuta zinciri oluşturulur. Subaylar, mesleklerinin gereği olarak kaçınılmaz bir şekilde “lider” olarak yetiştirilmek zorundadırlar. Kişisel yetenekleri zaman içinde ortaya çıkacak ve bununla muvazî olarak yükseleceklerdir[13].

         

        Meşrutiyet ortamı içinde 1913 Askerî Darbesi’ne kadar çoğulcu ortamda, İttihat ve Terakki’nin iktidar tekelini elinde bulundurduğu 1918’e kadar da bu partinin kendi etki alanı içindeki yayınlarda tartışılan meselelerin ve yaşanan olayların onun “Türkiye tasavvuru”nu etkilediği açıktır. Nitekim, Millî Kültür, Millî Dil, Millî Tarih ve Kadın Hakları meselelerinde Cumhuriyet döneminde atılan adımlarda Meşrutiyet dönemindeki tartışmaların etkisi açıktır[14].

         

        Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk yenileşmesini algılama ve yönetme konusundaki tutumu, bu temel etkenler etrafında ve hiç şüphesiz kişisel yetenekleri çerçevesinde oluşmuştur.

         

        Bir devletin çöküşünü, o devleti en uzak sınırlarında savunmak da dâhil olmak üzere, bizzat yaşamış olan Meşrutiyet aydınları kuşağından söz ediyoruz ve bunu yaparken çoğu zaman rahat koltuklarımızdan kalkmadan, dağılmanın ağır baskısını derinden hissetmemizi sağlayacak “empati”ye de gerek duymadan entelektüel “yeteneklerimizi” sergiliyoruz. Devralınan mirasa ilişkin tespitler “bilgi” temeline dayalı olmaktan ziyade, ileri sürdüklerimizi destekleyecek eklektik derlemelerden ibaret kalıyor. Yeniden kurulduğu dönemde Türk Devleti’nin temel sorunu “demokrasi” sorunundan çok, “yaşama” sorunudur. Burada, benim dikkat çekmek istediğim nokta Mustafa Kemal Paşa’nın “meşruiyet” ilkesine verdiği önemdir.

         

        Hatırlanacağı üzere, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının, ülkenin işgal altında olduğu günlerde dile getirdikleri temel istek “millet iradesinin hâkim kılınması”dır[15]. Bu noktaya ısrarla vurgu yapılmasının gerisinde egemenliğin bir tarafını oluşturan hükümdarı uyarmak ve hükümetin millet denetimi altına alınmasını sağlamak için Meclis-i Mebusan seçimlerini yaptırarak ülkede “Kanun-ı Esasî”ye uygun bir rejimin yeniden işlerlik kazanmasını sağlamak düşüncesi yatmaktadır. Bu talebin yerine getirilmemesi, Anayasa’nın açıkça ihlâl edilmesi anlamına gelmektedir ve Damat Ferit Paşa hükümeti ile “sine-i millet”ten doğan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk hareketi arasındaki mücadelenin hukukî temeli budur. Anadolu’da, Amasya Tâmimi ile başlatılan süreç, İstanbul’daki hükümetin Anayasal çizgiye çekilmesi gayretidir[16]. Nitekim bu mücadele, 1919 yılının sonlarında Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükümetin çekilmesi ile başarıya ulaşmıştır. Kanun-ı Esasî gereğince seçimler yapıldıktan sonra oluşan Meclis, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal altına alınmasıyla ve İngilizler tarafından basılarak görev yapamaz hale gelmiş, tekrar 1919 şartlarına dönülmüş, Damat Ferit Paşa’nın yeniden Sadaret’e getirilmesiyle Kanun-ı Esasî’yi yok sayan “keyfî bir yönetim” kurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, ancak bu gelişmeden sonradır ki Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti ve Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla Türk Milleti’nin “Hak arayan sesini” bütün dünyaya duyurmak için Ankara’da bir Millî Meclis toplanması çağrısını yapmıştır. 23 Nisan’dan sonra da Yasama görevini yürütecek bu Meclis’in üyeleri arasından, Yürütme görevini yerine getirecek bir  “İcra Vekilleri Heyeti”ni yine seçim yoluyla oluşturmak üzere gerekli düzenlemelere öncülük etmiştir[17]. İstiklâl Mahkemeleri’nin kuruluş ve işleyişine dair bazı esaslar hariç olmak kaydıyla Yargı’ya ilişkin esaslar, Kanun-ı Esasi’nin çizdiği çerçevede 1924’teki Anayasa değişikliğine kadar geçerliliğini koruyacaktır[18].

         

        “80 Yıllık Cumhuriyet”in[19] nereden başladığı çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. O mirasa göz attığımızda Atatürk’ü daha iyi anlamak mümkün olacaktır.

         

        1912’deki Balkan Savaşı’nı ölçüt olarak alırsak 1922’ye kadar devam eden savaş, ülkede hem demografik hem ekonomik bakımdan ciddî bir yıkım yaratmıştır. 1923 yılındaki nüfus tahmini olarak 12,400.000 civarındadır[20]. Cumhuriyet’in yöneticileri ne kadar önemli bir nüfus sorunuyla karşı karşıya olduklarının farkındaydılar, nüfusun sayı olarak arttırılması önemliydi, ama bu nüfusun sağlıklı ve nitelikli olması da en önemli hedeflerin başında geliyordu[21]. Salgın hastalıkların önlenmesi, daha sağlıklı bir nüfus yapısının oluşturulabilmesi için ciddi tedbirler alınmaya başlandı. Bu tedbirler çerçevesinde nüfus istikrarlı biçimde artmaya başlamıştır.

         

         

        TABLO I: TÜRKİYE NÜFUSU

         

        SAYIM YILI

        TOPLAM NÜFUS

        ŞEHİR NÜFUSU  %

        KÖY NÜFUSU %

        YILLIK ARTIŞ %

         

        1927

        13.648.270

        24.22

        75.78

        2.11

        1935

        16.158.018

        23.53

        76.47

        2.11

        1940

        17.820.150

        24.39

        75.61

        1.70

        1945

        18.790.174

        24.94

        75.06

        2.17

        1950

        20.947.188

        25.03

        74.97

        2.77

         

        Nüfusun niteliklerini kavrayabilmek için bu makalenin sınırları çerçevesinde bir fikir oluşturmak amacıyla aşağıdaki tabloya bir göz atalım:

         

         

         

        TABLO II: Maarif Vekâletine Bağlı Bütün Resmi Okulların Kız-Erkek Mevcutları (1924-1925)[22]

         

         

        OKULLAR

         

        OKUL SAYISI

        ÖĞRENCİ SAYISI

        Ana Mektepleri     (karma)

85

8.540

        İlk Mektepler         (erkek)

4.923

265.138

        İlk Mektepler         (kız)

647

70.670

        İlk Yatı                     (erkek)

19

1.502

        Öksüzler Yurdu      (erkek)

14

4.105

        Öksüzler Yurdu      (kız)

3

973

        Orta Mektep           (erkek)

56

11.492

        Orta Mektep           (kız)

8

1.547

        Lise                            (erkek)

15

5.684

        Lise                             (kız)

4

1.242

        Muallim Mektebi   (erkek)

15

3.629

        Muallim Mektebi  (kız)

9

1.994

        Meslek Mektebi     (erkek)

2

111

        Meslek Mektebi    (kız)

5

870

        İmam ve Hatip Mektepleri (erkek)

25

1.442

        Yüksek Mektepler  karma (erkek)

10

2.496

        Erkek Mektepleri (Toplam)

        Kız Mektepleri     (Toplam)

5.164

676

304.076

77.637

        Genel Toplam

5.840

381.713

         

         

        Türkiye’nin 1927’de tek üniversitesi vardır, 265 kişilik bir öğretim kadrosu, toplam 2.837 öğrencisi bulunmaktadır[23].

         

        Devralınan ekonomik mirasa ilişkin çalışmaların ortaya koyduğu sonuçları özetlersek:

         

        1-Türkiye ekonomisi üretim araçları itibarıyla çok zayıf durumdaydı. Tarımın temeli olan toprak ham ve bakımsızdı, tarım araçları ilkel, tarım yöntemleri gelenekseldi.

        2-Sanayi hemen hemen yok gibiydi. Sınaî tesis, sınaî sermaye ve sınaî teşebbüs fiilen yoktu.

        3-Hizmetler sektörü çok zayıf, hizmet üretimi çok sınırlıydı.

        4-Üretim ve ticaret çoğunlukla mahallî, bölgeler arası alışveriş sınırlıydı.

        5-Tarımın büyük bir ağırlığa sahip olduğu bu dönemde üretimin büyük bölümü aile ünitesi içinde üretilip orada tüketiliyordu. Başka bir deyişle millî üretimin büyük bölümü piyasaya arz edilmeyen mal ve hizmetlerden oluşuyordu.

        6-Dış ticaret sınırlıydı.

        7-Para kuruluşları ve bankalar en ilkel durumdaydı.

        8-Piyasa mekanizması gelişmemişti, ekonomik zihniyet ve davranışlar zamanın gereklerinin hayli ötesindeydi[24].  Bu tablonun değişmesi gereken bir tablo olduğu açıktır.

         

        Çöken bir imparatorluğun “mağlûbiyet psikolojisi”  içindeki bürokrasisinin asırlık alışkanlıklarını da birden bire değiştirmek mümkün olmadığına göre; yeni bir ruh, yeni bir dinamizm oluşturmanın yolu “yeni bir devlet” kurmaktı. Neresinden bakarsanız bakın değişimin “muasır medeniyet”i yakalaması etkin bir merkeziyetçi ulus-devletin kurulması ile doğrudan bağlantılıdır.  Ulus-Devlet,  “ulusal onur”  kavramının yaygınlaşmasını çeşitli yöntemler ve araçlarla sağlamakta ve bu suretle rekabeti yerel veya bölgesel düzeyden, ulusal ve uluslararası düzeye çekmektedir. Siyasal önderlik, kitlelerde “parlak bir gelecek” özlemiyaratmalıdır[25]. İktisadi davranış biçiminde bir değişikliği ortaya çıkarmak, meselâ eğitimi bu hedeflere göre düzenlemek; meselâ, tasarruf alışkanlıklarını gelecek endişesiyle mevcut kaynakların bir kısmını atıl halde tutmak yerine, gelir getirecek şekilde “yatırım araçlarına” yönlendirmek gerekir. Fakat bunu başarabilmek için, önce bu mekanizmaların kurulması şarttır. Hâlbuki başlanan noktada bu araçların hiç biri mevcut değildir. Dolayısıyla, düşünceden başlayacak değişim, bunu sağlayabilecek mekanizmaların oluşturulması ile mümkün olabilirdi. Tabiatıyla, eğitim alanında, ekonomide ve akla gelebilecek pek çok alanda toplumsal alışkanlıkların değiştirilmesi ve “parlak bir gelecek” ülküsünün kök salması için çok yönlü bir çaba harcanmalıydı. Nitekim böyle yapılmıştır.

         

        Mustafa Kemal Atatürk’ün, liderlik vasfı işte bu noktada kendini göstermektedir. Hiçbir komplekse kapılmadan, mensubu ve yöneticisi olduğu ulusun çıkarlarına uygun bulduğu politikaları uygulamış ve bunu yaparken ideolojik tercihler yerine “akılcı ve faydacı” bir yaklaşım sergileyerek, yanıldığını gördüğünde çekinmeden vazgeçmesini de bilmiştir[26].

         

        Cumhuriyet Türkiye’sinin giriştiği “yükselme” çabasının her alanında Gazi Mustafa Kemal’i görmek mümkündür. Bankacılık, Gazi Çiftliği, Milli Tarih Tezi’nin ortaya atılması, Millî Dil hareketi ilh. Bu konuların tamamında öncülüğü üstlenmiş olduğu gerçeği, onun bu konuların hepsinde uzman olduğu anlamına elbette gelmez. Ancak; bu çabaların, hüdayınâbit ortaya çıktığını söylemek de yanlıştır. Nitekim “…Her gün on saatten aşağı olmıyan ve senelerce süren bir gayret az değildir… âlimler ve mütehassıslarla geçen etüd günlerinde zaman ve saat, tahdit mefhumunu kaybeder… Birçok kere onu, kitapları ve yazıları içinde, yirmi dört ve daha fazla saat fasılasız çalışma içinde bulmuşumdur…”[27]. Onun, Tarih ve Dil çalışmalarına bir devlet ve siyaset adamı olarak önem verdiği açıktır. Fakat esasen onun “ilmî” olan bir meselenin, yani Türkiyât alanı ile ilgili araştırmaların derinleştirilmesi için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin, içinde Sümer, Hitit, Sanskritçe gibi ölü diller bölümleri de dâhil olmak üzere kurulması için direktif vermesi; dünya çapında tanınmış âlimler istihdam edilmek suretiyle Türk Kültür varlığına ilişkin elde edilmesi mümkün olan bilgilere ulaşılarak çağdaş dünyaya intibakta güçlü bir akademik zemin oluşturulmasına çalışması, dikkat çekicidir. Üstelik, bu tavır sadece manevî bir destek olarak kalmamış malvarlığının bir bölümünü bu çalışmaları desteklemek için miras olarak vasiyet etmek suretiyle örnek olmuştur. Bu onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir…”  ifadesine gerçekten ne kadar samimiyetle inandığını ve önem verdiğini göstermektedir.

         

        20. yüzyılın başlarındaki Türkiye, o günün şartlarında ortaya çıkan bütün meydan okumalara, yine o günün şartları ve birikimi çerçevesinde çözüm üreterek ayakta kalabilmeyi başarmışsa; bunda en önemli pay sahibi şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kendisinden sonraki devlet adamlarının sık sık Atatürk’e atıfta bulunarak yaptıklarına meşruiyet kazandırma alışkanlıklarının da gelenekten kaynaklanan bir tarafı olduğu hatırlanmalıdır. Değişen dünya şartlarında ortaya çıkan yeni durumlara, yeni çözümler üretmek gerekmektedir. Tabasbus, eski Türkçenin bugün pek kullanılmayan fakat halen de oldukça yaygın kötü alışkanlıklarından birini tanımlamak için kullanılan bir tabirdir ve “devlet adamı” bu tavırlara kıymet atfetmeyecek karakterde olmalıdır.

         

        Mustafa Kemal Paşa’nın toplumsal sorunlara yaklaşımında temkîn ve cesareti birleştirdiğini görmek lâzımdır. 1918’de kaleme aldığı bir yazısındaki şu ifadeler bu noktaya az-çok açıklık getirecek niteliktedir:  “…Benim elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda arzu edilen inkılâbı bir anda bir ‘coup’ ile tatbik edeceğimi zannederim… Bununla beraber bu meselede incelenmeye değer bazı noktalar vardır. Bunları iyice kararlaştırmadan işe başlamak hata olur.”[28] Bu, tarz bir yaklaşım bize önemli bir ipucu vermektedir. Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyetin ilânından sonra, yeni rejimin yerleşmesine ilişkin ilk tepki dalgaları ile karşılaştığında ülkenin geleceğinin her şeyden önce toplumda “yeni bir insan modeli”ni egemen kılmakla yakından bağlantılı olduğunu görmüştür. Onun 1927’den itibaren uzak kültürel hedeflere yönelmesinin gerisinde bu düşünce olsa gerektir. Özellikle Millî Tarih Tezi, bu noktada dikkat çekici bir önem taşır.

         

        Atatürk, 20. yüzyılda ortaya çıkan tarihî şartlar içinde Türk milletinin karşı karşıya kaldığı derin sorunlara döneminin birikimi çerçevesinde çözümler üretmeyi başarmış bir liderdir. Her devirde ortaya çıkacak yeni meydan okumalar olacaktır. Geçmiş, bu noktada bize fikir verebilir, ancak; geçmişin çözümleri asla birebir uygulanarak çözüm üretilemez. Bu çok basit bir gerçektir.

         

        Bütün hayatını milleti için mücadele içinde geçirmiş, ütopyasını gerçekleştirmeyi başarmış bir insan olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 20. yüzyılın müstesna şahsiyetlerinden biri olarak tarihteki yerini almış bulunuyor.

         

        


        


        

        [1] Selanik şehrindeki nüfûs için Bkz.: Semavi Eyice ”Atatürk’ün Doğduğu Yıllarda Selânik”, Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, İstanbul, 1981,ss.461-518. Özellikle, 465-468. 1906 yılındaki nüfûs sayımına göre Selânik Vilayet  nüfûsu: 485.000 Müslüman, 323.000  Rum Patrikliğine bağlı (Ulahlar dahil olmak üzere çeşitli topluluklar), Bulgar Ekzarklığına bağlı 217.000, Yahudi,  53.700 olmak üzere bir milyonu aşmaktadır. Yahudiler çoğunlukla Selanik şehir merkezinde mukimdirler. Bkz.:İlhan Tekeli-Selim İlkin, Cumhuriyetin Harcı, I. Kitap, Köktenci Modernite’nin Doğuşu, İstanbul, 2007(2), s.35.


        

        [2] Bu konuda en keskin rekabet Sırp, Yunan ve Bulgar milliyetçileri arasında cereyan ediyordu. Hatta Bulgar Komitacıları şehirde korku yaratan terör eylemleri yapmaktan çekinmemişlerdir. 1903 Nisanında Osmanlı Bankası uçurulmuş ve bir Fransız gemisi batırılmıştır. Detaylar için Bkz.: Tekeli-İlhan, a.g.e., s. 43 vd.


        

        [3] Bkz.: Ragıp Özdem, “Tanzimat’tan Beri Yazı Dilimiz”, Tanzimat, C. II, ss. 859-931.


        

        [4] S.Eyice, a.g.m., s.487.


        

        [5] Özellikle Selanik’teki Yahudiler ve Bulgarlar arasında  bu tür eğilimlerin olduğuna ve 1909’da  “Amele” adlı bir gazete çıkarıldığına dair Bkz.:  Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar,1908-1925, Ankara, 1967(2),s. 33, d.n. :62.-63


        

        [6] Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ankara, 1967, s. 35.


        

        [7] S. Eyice, a.g.m. s.487.


        

        [8] 1899’da 126 İptidaî, 15 Rüşdiye, 3 İdadî, 51 Gayrimüslim ilk-orta öğretim kurumu,7 yabancı öğretim kurumuolmak üzere toplam 202 okul ve 9519 öğretmen bulunuyordu. Q” Detaylar için Bkz.: Necdet Sakaoğlu, Osmanlıdan Günümüze Eğitim Tarihi, İstanbul, 2003, s.115, Tablo 6.1.


        

        [9] Okul 1885’de faaliyete geçmiştir. Bkz.: S. Sakaoğlu, a.g.e., s.354. Keza, Mustafa’nın okula başlamasına ilişkin anlatılanlar da oldukça ilginçtir. Anne, geleneği; baba ise modern’i temsil etmektedir. Bkz.: Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara,1963, s. 8.


        

        [10] Misal olarak Bkz.: ,Kâzım Nami Duru ; Falih Rıfkı Atay ilh.


        

        [11] İ. Tekeli-S. İlkin, a.g.e.,s. 42 vd.


        

        [12] Bu konuya ilişkin olarak Bkz.: Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, İstanbul, 1989, ss. 55-70.


        

        [13] Bu konuda döneme ilişkin pek çok hatıratta benzerine rastlanabilecek anlatılar Mustafa Kemal Paşa için de oldukça açıklayıcıdır. “Devletin Kurtarılması” bir misyon olarak algılanmakta ve bunun için kendilerinde liderlik yeteneği görenler sözkonusu amaca matuf gizli örgütler oluşturmaktadırlar. Mustafa Kemal Paşa’ya ilişkin tipik anlatı için Bkz.: Y. H. Bayur, a.g.e., s.16 vd. Keza, Bayur’un aynı yerdeki atıfları.


        

        [14] Bu konuda Bkz.: Ercümend Kuran, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, Ankara, 1981, özellikle ss. 5-9 ve 63-68.


        

        [15] Bilindiği gibi Mebusan Meclisi ve Kanun-ı Esasi’nin 7. Maddesindeki yetkiye dayanılarak 21 Aralık 1918’de feshedilmişti. Ancak, 35. Maddeye göre dört ay içinde seçimlerin yenilenmesi gerekiyordu. İlgili hükümler ve değişiklikleri için Bkz.: Suna Kili-A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, İstanbul, 2000(2), ss. 84-91.


        

        [16] Sorunun, inkılâp tarihçilerimizin bir kısmı tarafından bir “İhtilâl başlangıcı” olarak algılanması bu sebeple bana isabetli gelmemektedir.


        

        [17] 25 Nisan’da alınan Heyet-i Umumiye kararı tek satırdır :”Kuvve-i icraiye teşkiline karar verildi” Bkz.: S. Kili-A.Ş. Gözübüyük, a.g.e., s. 96.


        

        [18] 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu için Bkz.: aynı eser, s. 100 vd. 1924 Anayasası’nın 104. Maddesi bu hususa matuftur. Bkz.: Aynı  eser, s.141.


        

        [19] Popüler söylemde sık sık kullanılan ve bir parça da küçümseme iması taşıyan bir cümle olduğu için bu tabiri seçip, tırnak içine aldım.


        

        [20] Bkz.: Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Ankara,1994, s.218.


        

        [21] Bu konuda Bkz.: İlhan Tekeli-Selim İlkin, Cumhuriyetin Harcı, II. Kitap, Köktenci Modernitenin Ekonomik Politikasının Gelişimi, İstanbul, 2004, s. 108-110.


        

        [22] S.Sakaoğlu, a.g.e., s.167.


        

        [23] S. Sakaoğlu, a.g.e., s. 182.


        

        [24] Bu konuda yapılmış pek çok çalışma içinden biz Ahmet Kılıçbay’ın çalışmasından yararlanmayı tercih ettik. Bkz.:Ahmet Kılıçbay, Türk Ekonomisi, Ankara, 1994(5), s.  44 vd.


        

        [25] Bkz.: W.W. Rostow, İktisadi Gelişmenin Merhaleleri, Çev. Erol Güngör, İstanbul, 1980, s. 18-19.


        

        [26] Bkz.: E. Kuran, a.g.e., s. 59.


        

        [27] Bkz.: İsmet İnönü, Konuşma, Demeç, Makale ve Söyleşiler 1933-1938, Hazırlayan : İlhan Turan, Ankara, 2003, s.269. Alıntılarda anlam değişikliği olmamasına dikkat edilmiştir.


        

        [28] Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 2, İstanbul, 1999, s. 188. Bu satırların, kadın sorunları ile ilgili bir tartışma vesilesi ile kaleme alındığını da hatırlatmakta yarar vardır.


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele