27 Mayıs Depreminin Artçı Sarsıntıları- I 22 Şubat ve 21 Mayıs Darbe Girişimleri

Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

                    27 Mayıs 1960’da darbe yaparak yönetime el koyan askerler, Millî Birlik Komitesi adıyla Org. Cemal Gürsel’in başkanlığında çeşitli rütbelerden 38 subayın yer aldığı bir kurul oluşturdular.[1] İki gün sonra isimleri MBK tarafından belirlenen bir Bakanlar Kurulu listesi ilan edildi. MBK Başkanlığı ve Başkomutanlık sıfatlarını uhdesinde taşıyan Org. Gürsel Başbakanlık ve Millî Savunma Bakanlığı’nı da üzerine aldı. Onun imzasıyla yayımlanan 27 numaralı tebliğde “Bu hükümetin teşkilinde nazarı dikkate alınan hükümetin memleket ve dünya çapında şöhret yapmış fakat herhangi bir siyasî partiye mensup olmayan personelden ibaret olmasıdır” ifadesi yer alıyordu.  Yasama ve yürütme yetkileri MBK’ye aitti. Bakanlar Kurulu, yetkilerini Komitenin belirlediği çerçevede kullanabilen bir alt organ konumundaydı.

         

                    DP iktidarını devirmek hususunda tam bir dayanışma ve işbirliği halinde çalışan, böylece amaçlarına ulaşan Komite üyeleri, ülkenin yönetilmesi konusunda çok farklı görüş ve düşüncelere sahip olduklarını erkenden fark ettiler. Ülkenin nasıl yönetileceği, normal düzene ne zaman geçileceği, seçimlere hangi tarihte gidileceği gibi temel konularda aralarında mutabakat bulunmadığı gibi, tutuklayıp Yassıada’ya sevk ettikleri eski iktidar yöneticilerine yapılacak işlem hususunda da anlaşamıyorlardı. Komite toplantılarında sert ve kırıcı tartışmalar yaşanıyor, kolay karar alınamıyordu. Müdahale sabahı hiyerarşik gerekçelerle ve rütbesi nedeniyle İzmir’den getirilip başa geçirilen Org. Gürsel’in Komite üyeleri üzerinde etkili bir otoritesi yoktu, yaptırım gücü sınırlıydı.

         

                    Başta Ekrem Acuner, Mucip Ataklı, Fikret Kuytak ve Haydar Tunçkanat olmak üzere, bir grup Komite üyesinin CHP ile 27 Mayıs öncesinde başlayan yakın ilişkileri daha da yoğunlaşarak devam ediyordu. Org. Cemal Gürsel darbenin ilk günlerinde görüştüğü CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye “istekleriniz bizim için peygamber buyruğu gibidir” diyecek kadar hayranlık duyuyordu.

         

                    CHP yönetimi ve İnönü, askerlerin meşruiyetini kaybettiklerine inandıkları DP iktidarını devirmek suretiyle görevlerini yaptığını, vakit geçirmeden gerekli yasal ve anayasal düzenlemeleri tamamlayarak, yargılama sürecini sonuçlandırarak seçime gidilmesini istiyordu. İnönü zamanın uzaması halinde askerin iktidara alışacağını, bırakmak istemeyeceğini düşünüyor, bu ihtimali engellemek için kendine yakın Komite üyeleriyle içeriden, basın aracılığıyla dışarıdan yoğun bir telkin ve yönlendirme faaliyeti sürdürüyordu.

         

                    Konu eylül ayı başlarında MBK içinde ele alınıp tartışıldı. Komitenin dört yıl daha iş başında kalmasını, bu zaman zarfında temel reformların yapılmasını, gerekli yasaların çıkarılmasını içeren öneri, 26 üyenin oylarıyla kabul edildi. Diğer 11 üye seçim tarihinin bir an önce açıklanmasını, iktidarın seçimi kazanacak partiye devredilmesini, bunu yapmanın 27 Mayıs sabahı millete yaptıkları vaadin gereği olduğunu savunarak bu öneriye karşı çıktılar. Bu karar kamuoyuna açıklanmadı; ancak ayrıntılarıyla birlikte anında CHP Genel Merkezi’ne duyuruldu.

         

                    CHP iktidarın kendilerine devredilmesini doğal bir hak olarak görüyor, gecikilmemesini istiyordu. Bu eğilimde olmayan Komite üyelerini yıpratıp etkisiz kılmaya yönelik sistemli bir propaganda kampanyası yürütülüyordu. Nitekim bu çabalar eylül ayı ortalarında ilk semeresini verdi. Hedef alınan isimlerin başında gelen Albay Alpaslan Türkeş Başkanlık Müsteşarlığı görevinden alındı.

         

                    Gürsel’in desteğiyle gerçekleştirilen bu değişiklik komitenin CHP yandaşı üyeleri açısından önemli bir başarıydı. Ancak iç tartışmalar bitmek bir yana, giderek şiddetleniyor, gerilim artıyor, tarafların birlikte çalışma arzusu hızla tükeniyordu. İki grup arasında güven duygusu tümüyle kaybolmuş, taraflar birbirini tasfiye hesabına girmiş, zihinlere bir darbeye maruz kalma endişesi yerleşmişti.

         

                    Çok geçmeden 13 Kasım gecesi beklenen oldu. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı görevini de yürüten Tümgeneral Cemal Madanoğlu, Gürsel ile anlaştı, CHP yanlısı havacı komite üyelerinin ve İçişleri Bakanı Tümg. Muharrem İhsan Kızıloğlu’nun desteğiyle belirledikleri isimlere yönelik bir gece baskını düzenledi. MBK’nın 14 üyesi evlerinden alındılar, önce enterne edildiler, birkaç gün sonra “Büyükelçilik Müşaviri” sıfatıyla ve en az iki yıl kalmak kaydıyla yurt dışına gönderildiler.

         

         

                    Siyasî Tarihimizde Sık Rastlanan Bir Faktör: Halaskâr Zabitanlık Misyonu

         

                    Böylelikle MBK dikensiz gül bahçesine dönüştü. Ancak tasfiyeciler umdukları huzuru sağlayamadılar. Çünkü asker 27 Mayıs’ta kışlasından çıkarken, darbe virüsü kurumun içine sızmış, Silahlı Kuvvetler personelinin büyük kısmını etkisi altına almıştı. Darbenin vurucu gücü olarak kullanılan Harp Okulu öğrencileri ve genç teğmenler bir gece içerisinde kendilerini kurtarıcı kahramanlar, “halaskâr zabitan” konumunda bulmuşlar, bunun gururuyla yaşamaya başlamışlardı. Artık teğmenden generale kadar her rütbedeki subayın garnizonlardaki, askerî mahfillerdeki başlıca konuşma konuları “ne olacak bu memleketin hali” yakınmasıyla dillendirilen ülkenin geleceğine ilişkin tasavvurlardı. Çoğu en iyi yetişmiş, en bilgili, nitelikli, dürüst ve idealist kesimin kendileri olduğuna inanıyor, politikacılara güvenmiyor, silah gücüyle ülkeyi yönetecek pozisyona gelmeyi vatanseverliğin görevi sayıyordu.

         

        Onlar için Atatürk dönemi bir “altın çağ”dı. İsmet Paşa bu çizgiyi başarıyla sürdüren mükemmel bir halefti. Ancak 14 Mayıs’ta bir “karşı devrim” olayı yaşandı. Demokrat Parti cahil ve bilgisiz insanların oylarıyla iktidara geldi. Ezanın iktidarın daha birinci ayında Arapça okunmasına imkân verilmesi devrimlere ihanet, gericilere verilmiş bir tavizdi. 27 Mayıs’ın alacakaranlığında devrimci ve kurtarıcı geleneğinin gereğini yapan Silahlı Kuvvetler, “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini yerine getirdi, hukuk dışına çıkarak meşruluğunu yitiren despotik bir iktidara son verdi.

         

                    Ne var ki bu müdahale Silahlı Kuvvetler içerisindeki “durumdan vazife çıkarma” eğilimini yatıştıramamış, yeni müdahale özlemlerini giderememişti. 27 Mayıs müdahalesinin çok kolay gerçekleştirilmesi, kimsenin tanımadığı, bilmediği isimlerin bir anda tarihi birer şahsiyet olarak ortaya çıkmaları, ülkenin kaderini belirleyecek noktaya gelmeleri pek çok subayın üzerinde özendirici, kışkırtıcı bir etki oluşturmuştu. Bu psikoloji sadece belirli bir dönemle sınırlı kalmadı. Örnek alma ve alışkanlık duygusu yaratarak ileriki yıllara da sarktı. Böylece ülkemizde belirli dönemlerde açık yahut örtülü şekilde ortaya çıkan bir darbeler ve müdahaleler silsilesi yaşanmaya başladı.

         

                    13 Kasım’da tasfiye edilip yurt dışına gönderilen komite üyelerinin ordu içerisinde birçok taraftarı ve sempatizanı vardı. Özellikle genç kesimlerin nazarında Türkeş ve Özdağ gibi isimler birer idoldü. Değişik eğilimler ve duyguların etkisiyle Silahlı Kuvvetler içerisinde MBK’nın icraatı genel olarak yetersiz görünüyor, çeşitli yönlerden eleştiriliyordu. Diğer taraftan cunta oluşumlarında yer alan, bu girişimleri başlatıp epeyce bir süre yürüten, ancak darbe sırasında yurt dışı görevlerde bulunmaları nedeniyle MBK’da yer alamayan Talat Aydemir, Dündar Seyhan ve Sadi Koçaş gibi isimler tepki halindeydiler. Kendilerine haksızlık yapıldığını, birçok ismin hakları olmadığı halde Komite içerisinde yer almalarına mukabil, kendilerinin dışarıda bırakıldığını düşünüyorlar, yeni bir girişimi başlatmak üzere ortam arıyorlardı.

         

                    İki Kurmay Albay Aydemir ve Seyhan için, ihtilâlcilik vazgeçilmez bir tutkuydu; hayatlarının anlamıydı. Evvelden beri ülkenin felaketin eşiğinde bulunduğuna inanıyorlar, bu durumdan ancak kendilerinin mimarlığını yapacağı yeni bir müdahaleyle çıkılabileceğini düşünüyorlardı. Bu ruh halleri dikkate alındığında, kısa bir süre sonra ortaya çıkacak olan darbe girişimlerinin çekirdeğini oluşturmalarının doğal bir sonuç olduğu görülür.

         

                    13 Kasım’dan sonra komite içindeki dengeler değişti. Operasyonu yürüten Cemal Madanoğlu etkili konuma geldi. Bu durum Tuğg. Ataklı’nın liderliğini yaptığı havacılar grubu için kabul edilebilir gibi değildi. Onlar Gürsel’in Madanoğlu ve Osman Köksal ile birlikte kendilerini de tasfiye edip diktatörlüğe yöneleceklerini düşünüyorlardı.

         

         

                    Millî Birlik Komitesini Kenara İten Oluşum: Silahlı Kuvvetler Birliği

         

                    Komite içinde derinleşen çatlak kurulun yaptırım gücünü azaltıyor, Silahlı Kuvvetler üzerindeki kontrol imkânını olumsuz etkiliyordu. Bu çalkantılı ortam sürerken 1961 yılının ilkbahar aylarında ordunun üst kademelerinde “Silahlı Kuvvetler Birliği” adıyla yeni bir yapılanma oluşmaya başladı.

         

                    Bu oluşumun İstanbul ve Ankara’da iki ayağı bulunuyordu. Ankara’da albaylar ağırlıklıydı; Kore’den döndükten sonra 1960 Ağustos’unda Harp Okulu Komutanlığı’na getirilen Albay Talat Aydemir ön plânda yer alıyordu. İstanbul’dakinde ise albay ve yarbay rütbelerindeki subayların yanı sıra, çok sayıda general vardı. Harp Okulu Komutanlığı’nı merkez olarak belirlemişlerdi.  Akademi Komutanı Tuğg. Faruk Gürler, SKB’nin Genel Sekreteri görevini üstlenmişti. 1. Ordu Komutanı General Cemal Tural, ilk başlarda örgüte uzak duruyordu; ancak gelişmeleri yakından izliyordu.

         

                    MBK üyeleri ordu içerisindeki bu örgütlenmeyi öğrenmişler ve endişelenmişlerdi. Bununla beraber havacılar grubu oluşumla irtibat halindeydi. SKB yarı açık çalışma yöntemiyle ordu içinde hızla yayıldı, başta Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral İrfan Tansel olmak üzere, üst komite kademelerinden çok sayıda katılımlar oldu.

         

                    SKB ilk olarak MBK üyelerinin askerî garnizonlara ve kışlalara girmesini engelleme kararı aldı. Buna karşılık Cemal Gürsel, kendisine destek veren MBK üyelerinin yanı sıra, KK Komutanı General Celal Alkoç Dz. Kuv. Komutanı Amiral Zeki Özek, 2. Ordu Komutanı General Şefik İlter ile işbirliği yaparak SKB’yi dağıtmak üzere harekete geçti. Ancak SKB karşı bir hamle yaptı, Genel Kurmay Başkanı Org. Sunay aracılığıyla MBK’ne sert bir ültimatom vererek isteklerini sıraladı. Buna göre:

         

        1-     MBK’nin TSK adına verdiği şeref sözü yerine getirilecek.

        2-     Siyaset yapmak ve Silahlı Kuvvetlere nüfuz etmeye çalışmak kesinlikle önlenecek.

        3-     Silahlı Kuvvetler en geç TBMM’nin açıldığı gün fiilen siyasetten çekilecek.

         

         

                    Ültimatom MBK’nın içini bir kere daha karıştırdı. Bu hareketin sert tedbirlerle cezalandırılmasını isteyen grubun önerisi kabul görmedi ve karar alınamadı. Ne var ki Cemal Gürsel’in desteklediği ve Madanoğlu ile Osman Köksal’ın ön plânda oldukları tasfiyeci grup girişimlerini sürdürdü. İlk hedef olarak Silahlı Kuvvetler Birliği’nin lideri konumunda görünen Hv. Kuv. Komutanı İrfan Tansel seçildi.

         

                    Gürsel, Tansel’in emekliliğe sevk edilmesini istiyordu. Ancak Genelkurmay Başkanı Sunay buna karşı çıktı ve sonuçta Tansel’in Washington’a yurt dışı göreve gönderilmesinde uzlaşıldı.

         

         

                    6 Haziran Müdahalesi-Silahlı Kuvvetlerde İç Hesaplaşma

         

                    Buna ilişkin kararnamenin gizli tutulması için yoğun çaba harcandı. Ancak Genelkurmay İkinci Başkanı General Muhittin Önür durumu öğrendi ve SKB ileri gelenlerini haberdar etti. Bunun üzerine SKB hemen harekete geçti, kontrollerindeki bütün birliklere alarm verildi. 3 Haziran 1961 günü İrfan Tansel’in kararnamesi Resmî Gazete’de yayımlanmış, aynı gün erken saatlerde evinden alınarak ABD’ye gitmek üzere hazırlanan uçağa bindirilmişti. SKB derhal bir jet filosunu harekete geçirdi. Tansel’i götüren uçak hava sahamızdan çıkmadan önü kesilerek geri döndürüldü.

         

                    Bu sırada Ankara’da tam bir karmaşa yaşanıyordu. Alarma geçirilen birliklerde eller tetikte bekleniyordu. Buna karşılık Madanoğlu ve Köksal Muhafız Alayı’na alarm verdi. Ancak Çankaya üzerinden ateş açacaklarını ihtar ederek alçaktan uçuş yapan jetler, Gürsel ve ekibinin direnişini kırdı. Genel Kurmay Başkanı Sunay, Celal Alkoç dışındaki komutanları toplantıya çağırdı. Org. Sunay tarafsız hakem görünümündeydi.  SKB adına konuşan Albay Talat Aydemir, kendilerini tasfiyeye yönelik plân hazırlayanların derhal emekli edilmelerini istedi. Bu toplantıya ilişkin olarak Albay Aydemir SKB’den arkadaşı olan Albay Turan Yalçan’a yazdığı mektupta şunları anlatıyor: “… Bizi arkadan vurmaya kalktılar. Bunlar Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Osman Köksal, Sezai Okan, Sıtkı Ulay, Agasi Şen… Emir Subayı Agasi Şen mason cemiyetine girmişti; diğerleri de onun izinden yürüyorlar, tesiri altında kalıyorlardı. Bugün Devletin baş belası masonlardır, sen hükmünü ver”

         

                    SKB’nin istekleri sonuçta kabul edildi. Madanoğlu Ankara Sıkıyönetim Komutanlığını, Osman Köksal Muhafız Alayı Komutanlığını bıraktılar. Madanoğlu bunu içine sindiremedi ve emekli oldu. Korgeneral İrfan Tansel görevine iade edildi. Milli Savunma Bakanı General Muzaffer Alankuş ve İçişleri Bakanı General Muharrem İhsan Kızıloğlu görevlerinden alındılar. Kara Kuvvetleri Komutanı Korg. Celal Alkoç ve Gürsel’in emir subayı Alb. Agasi Şen başta olmak üzere bazı üst düzey komutanlar emekliye sevk edildiler.

         

                    6 Haziran’da yaşananlar aslında Silahlı Kuvvetler içerisinde yeni bir “iç darbeydi”. Böylece MBK’nın orduyla ilişkisi tümüyle kesildi. Bozulmuş olan hiyerarşik ilişkiler, emir-komuta dengesi yeniden kuruldu. SBK Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nı da bünyesine katarak ordunun tamamına yayıldı. Seçimlere kadar çalışmak üzere Ankara’da albaylardan meydana gelen özel bir karargâh oluşturuldu. Alb. Talat Aydemir, Alb. Emin Arat ve Alb. Nazmi Özken burada yer aldılar. Daha sonra Havacılar grubunun lider kadrosundan Hava Alb. Halim Menteş de bu gruba katıldı.

         

         

                    Özel karargâh tespit ve koordinasyon işleri yapıyor, Silahlı Kuvvetlerin işlerini belirliyor, yapılması gereken işleri, alınması gereken önlemleri düzenleyerek bir rapor halinde Genelkurmay Başkanlığı’na iletiyordu. Raporlar Genelkurmay Başkanı’nın başkanlığında Kuvvet Komutanları’nın katılımlarıyla düzenlenen toplantılarda gözden geçiriliyor, gerekli görünenler gerçekleştirilmeleri için Milli Savunma Bakanlığı’na ve Hükümete iletiliyordu.

         

                    Bu sırada 6 Haziran operasyonunun aktif gücü olan Hava Kuvvetleri’nin içerisinde özel bir yapılanma oluştu. MBK’nın havacı üyeleri Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tuğg. Hüsnü Özkan, Kurmay Albay Halim Menteş ve Albay Fevzi Arsın ile birlikte Hava Kuvvetleri’ne özel bir örgütlenme oluşturdular. Başlarında Mucip Ataklı vardı. Bu grup İrfan Tansel’i de aşarak Hava Kuvvetleri’ni kontrollerine almayı başardılar. Bu yapılanma sonraki aylarda cereyan eden siyasî ve askerî gelişmelerden, özellikle 22 Şubat ve 21 Mayıs olaylarında birinci derecede etkili ve yönlendirici bir güç haline geldi.

         

         

                    İdamlar Silah Tehdidiyle Yapılırken Siyasetçiler Seyirci Kaldı

         

                    Yassıada’da duruşmalar 14 Eylül’de tamamlandı. Aralarında Bayar ve Menderes’in de bulunduğu 15 kişi hakkında idam kararı verildi. Kararlar içeride ve dışarıda büyük yankı yaptı. Başkan Kenedy ve Kraliçe Elizabeth başta olmak üzere, pek çok ülkenin devlet ve hükümet başkanları Gürsel ile temas kurarak infazların yapılmaması dileklerini ilettiler. MBK’nın eski üyesi Alpaslan Türkeş de Yeni Delhi’den bir mektup göndererek idamlara karşı olduğunu duyurdu.  Bu arada çaresizlik içinde çırpınan Menderes’in eşi Berrin Menderes, 15 yaşındaki oğlu Aydın Menderes’i de yanına alarak İnönü’nün evine gitti. Gazeteci Cüneyt Arcayürek, bu görüşmeyle ilgili olarak şunları anlatıyor: “Yüksel Menderes’in bana anlattığına göre Berrin Menderes İsmet Paşa’ya ‘şimdi efkâr-ı umumiyeye Menderes’in infazının durdurulması gerektiğini açıkça söyleyebilirsiniz’ dedi. İsmet Paşa ‘bunu yapamam’ diye cevap verdi. Elinden gelen ise Menderes’in asılmasının önüne geçilmesi, idamın hapis cezasına çevrilmesini dileyen bir mektubu ancak infazın yapıldığı gün Devlet Başkanı Gürsel’e göndermekti… Gürsel’in çevresi İsmet Paşa’nın mektubu Yenişehir Postanesi’nden PTT aracılığıyla gönderdiğini ifade ederler.” [2]

         

                    Oysa onun hem ordu içerisinde hem de MBK üyelerinin çoğunluğu üzerinde karizmatik bir ağırlığının bulunduğu aşikârdı. Paşa, Berrin Hanım’ın isteği doğrultusunda kamuoyu önünde açık bir tavır alıp konuşsaydı sözü yerde kalır mıydı, sonuç ne olurdu, tartışılabilir!

         

                    Yassıada mahkemelerinde sona yaklaşıldıkça idam kararları konusu Türkiye’nin birinci gündem maddesi haline gelmişti. Genel kanaat idam kararlarının verileceği yönündeydi; ancak infazların yapılıp yapılmayacağı tartışılıyordu. Halkın çoğunluğu 27 Mayıs’tan sonra uygulanan ağır baskı altında sinmiş, içine çekilmişti. Pek çok insan özellikle Menderes’e kalbî bağlılık duyuyor, Yassıada’da onu itibarsız kılmaya yönelik mizansene itibar etmiyordu. Sessiz, endişeli ve mistik bir beklenti halinde mahkemenin hukuku katlederek sergilediği vicdan ve ahlâk dışı tutuma rağmen, sonuçta bir facianın yaşanmayacağını umuyordu.

         

                    Ancak basının önemli bölümünün ve sivil-asker okumuş kesimin devrik iktidar mensuplarına olan öfke ve nefret duygusu hâlâ üst seviyedeydi. Bu çevreler Yassıada’da aylardır uygulanan zulüm ve eziyeti, yargılama adına cereyan eden tarihî rezaleti görmek istemiyorlar, her duruşmada hazır bulunarak, Mahkeme Başkanı Salih Başol’un, savcı Egesel’in hukuk ve insanlıkla bağdaşmayan tutumlarını marazî bir haz duyarak neşe içinde izliyorlardı.

         

                    Benzer psikoloji Silahlı Kuvvetler mensuplarının pek çoğunda, özellikle genç subaylar arasında hâkim görünüyordu. Ordu mensuplarının çoğu 27 Mayıs’ın ülkemiz ve milletimiz için bir kurtuluş hamlesi, Atatürkçülüğün gereği olduğuna yürekten inanıyor, bir “ak devrim” olarak benimsediği darbenin her şeyini sahiplenmeyi şeref ve itibar meselesi addediyordu. DP iktidarı bunların nazarında hırsızlardan, soygunculardan, bilgisiz ve beceriksiz insanlardan oluşan, ülkeyi uçurumun kenarına getiren, gericiliğe taviz verdiği için cahil halkın desteğini sağlayan talihsiz bir olaydı. Silahlı Kuvvetler yönetime el koyarak görevini yapmış, bu felaketli gidişe “dur” demişti. Bu yüzden Yassıada mahkemelerinde sanıkların hak ettikleri cezaları almaları ve verilecek idam hükümlerinin mutlaka uygulanması gerekiyordu.

         

                    Yüksek Adalet Divanı 14 Eylül’de merakla beklenen kararları açıkladı. İdam kararlarını onaylama yetkisi MBK’nındı. Komite 15 Eylül’de bu kararları görüşmek üzere TBMM binasında toplandığında, binanın çevresi ve iç koridorlar çeşitli rütbelerdeki subaylar tarafından doldurulmuştu. “Meclisin iki numaralı kapısı diye adlandırılan kesimde ise, Deniz ve Hava Kuvvetleri’ne bağlı oldukları giysilerinden anlaşılan kişiler gidip geliyorlardı”[3]

         

                    MBK toplantısında yoğun tartışmalar yaşandı. Cemal Gürsel ve üyelerin çoğunluğu idamların yapılmaması görüşündeydiler. Ancak Albaylar cuntası ve Havacılar grubu kesin kararlıydılar. Silahlı tehdidin yoğun şekilde hissedildiği toplantıda bir ara formül üzerinde uzlaşıldı. Bayar’ın cezası yaşı gerekçe gösterilerek hapse çevrildi.   Mahkemenin “oy çoğunluğu” ile karar verdiği 11 kişi içinde aynı uygulama yapıldı. İdamlarına ittifakla karar verilen Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın kararları onaylandı. MBK’nın bu “tenzilatlı” onayı Silahlı Kuvvetler içerisinde homurdanmalara neden olduysa da daha ileri gidilmedi.

         

         

                    15 Ekim Seçimleri - Bir Kere Daha “Yeter Söz Milletindir”

         

                    Kararların infazını takiben, ülke gündemi yoğun şekilde 15 Ekim’de yapılacak seçimlere odaklandı. CHP ve onun iktidar olmasını isteyen sivil-asker aydınlar ve basın seçim sonuçlarından emindiler. Bu çevrelerde kapatılan DP tabanına dayalı olarak kurulan, aylardır yaşanan baskı ortamında yeterli teşkilât çalışması yapma imkânı bulamayan AP ile YTP’nin büyük bir varlık gösteremeyecekleri görüşü hâkimdi. Sahibi olduğu Akis dergisi aracılığıyla darbeye yol açan psiko-politik ortamın hazırlanmasında birinci derecede rol oynayan İnönü’nün damadı Metin Toker, seçimlerden önceki hafta dergisinde tahminlerini içeren renkli bir harita yayımladı. Haritada ve alt yazısında ülkenin tamamına yakın kısmında CHP’nin birinci parti çıkacağı kesin bir dille ifade ediliyordu.

         

                    Seçim sonuçları CHP ve destekçileri için acı bir sürpriz oldu. DP’nin varisi görünümündeki AP, 150 milletvekili ve 20 senatör, aynı çizgideki YTP 54 milletvekili ve 28 senatör çıkarırken, kesinlikle iktidar olacağı öne sürülen CHP 173 milletvekili ve 38 senatör kazanabilmişti.  Başka bir ifadeyle, 450 kişilik Meclis’te CKMP ile birlikte CHP karşıtları 277 milletvekiline sahip oluyor, hükümeti kuracak, Cumhurbaşkanı’nı seçecek çoğunluğu elde ediyordu.

         

         

                    21 Ekim Protokolü: Darbe Sözleşmesi Belgesi

         

                    Silahlı Kuvvetler Birliği’nin Ankara kanadı sonuçların ilanı üzerine acilen toplandı. Albay Talat Aydemir kesin bir ifadeyle “… Bu durumda sonuçlar kabul edilemez. Ancak demokrasinin şartları temin edildikten ve doktrinler, partiler kurulduktan sonra seçimlere gidilebilir” diyordu. Havacılar adına toplantıya katılan Halim Menteş ve Fevzi Arsın’da sonuçları kabullenemiyorlar, siyasî partilere baskı yapılarak iktidarın CHP’ye verilmesini, aksi halde iktidara el konulmasını istiyorlardı.

         

                    Daha geniş bir değerlendirme toplantısı, 21 Ekim 1961’de İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapıldı. Toplantıya 10 general ve amiralle 27 albay katılmıştı. Yapılan konuşmalardan sonra oy birliği ile Silahlı Kuvvetler olarak “Meclis açılmadan duruma müdahale edilmesi” kararlaştırıldı. Karar protokole bağlanarak katılımcılar tarafından imzalandı. Bu dört dörtlük bir “darbe sözleşmesi” idi.

         

                    Protokolde müdahalenin esasları 4 madde üzerinde toplanmıştı. Buna göre:

         

         

        1-     TSK, 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra yeni TBMM toplantısından evvel fiilen duruma müdahale edecektir.

        2-     İktidar milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edilecektir.

        3-     Bütün siyasî parti faaliyetleri men edilecek, seçim sonuçlarıyla MBK feshedilecektir.

        4-     Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961’den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.

         

         

                    Protokol 21 Ekim’de Mürtet Hava Üssü’nde yapılan geniş katılımlı toplantıda da okundu ve katılımcıların tamamı tarafından onaylandı. Bu sırada Genelkurmay Başkanı Sunay bu toplantılara katılmıyor, sadece duyum alıyordu. İmzacı subaylar ve bu gelişmelerden haberdar olan gazeteciler ve politikacılar yeni müdahale için gün sayarken, İstanbul grubunun başı konumunda olan 1.Ordu Komutanı Kemal Tural, Akademi Komutanı Faruk Gürler ve İstanbul Valisi Refik Tulga Genelkurmay Başkanı’yla görüşüp onayını almak, müdahalenin hiyerarşik yapı içerisinde cereyanını sağlamak amacıyla Ankara’ya geldiler. Tural, İstanbul kanadına kendisinin emri olmadan bir girişim yapılmaması için kesin talimat vermişti. Orgeneral Sunay, generallerden aldığı bilgi üzerine vakit geçirmeden “Yüksek Komuta Konseyi” adıyla bütün üst düzey komutanların çağrıldığı geniş bir toplantı düzenledi. Burada yaptığı konuşmada Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde müdahaleye ihtiyaç kalmayacağını, her şeyin istenilen yönde gelişeceğini, protokol hükümlerinin uygulanmasının yanlış olacağını anlattı. Aynı gün Cemal Gürsel Çankaya Köşkü’nde parti liderlerini “Yuvarlak Masa” toplantısına çağırdı. Bu toplantıya komutanlarda gözlemci olarak katıldılar. Liderler üç maddelik bir gündem maddesi üzerinde mutabakata vardılar:

         

         

        1-     Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel olacak,

        2-     Yassıada mahkûmları için şimdilik af çıkarılmayacak,

        3-     Eminsular[4] ve 147’ler görevlerine dönmeyecekler.

         

         

         

                    Tarihin Seyrini Defalarca Değiştiren İnsan: Org. Cevdet Sunay

         

                    Bu toplantıda alınan karar sonucunda protokolün uygulanmasından vazgeçildi. Böylelikle Türkiye büyük bir facianın eşiğinden dönmüş oldu. Darbe sözleşmesine rağmen olayların seyrinin değişmesinde Org. Cevdet Sunay’ın rolü büyüktür. Onun serinkanlı ve kararlı duruşu, kriz ortamını ustaca yönlendirmesi neticesinde müdahale için gereken her şey hazır olmasına rağmen protokol uygulamaya konulamadı. Sunay, Genelkurmay Başkanı sıfatıyla 22 Şubat ve 21 Mayıs’ta ve daha sonra Cumhurbaşkanlığı döneminde 9-12 Mart olaylarında aynı tutumu sergiledi. “Sunay, Genelkurmay Başkanlığı’na getirildikten sonra çok ıstıraplı bir çalışma döneminden geçmiştir. MBK’nın ağırlığına ve şımarıklığına rastlayan bu devrede Sunay ağırlığında bir askerin kontrolü elinde bulundurması, duruma intibak etmesi kendisi için cidden çok zor olmuştur.”[5]

         

                    Ülkede sivil ve asker cuntaların amaçlarına ulaşmasını, Türkiye’nin bir dikta yönetimine devşirilmesini, demokrasinin çok uzun süre askıya alınmasını, “tam bağımsız Türkiye” yahut “Millî Demokratik Devrim” adı altında BAAS tipi otoriter bir rejimin kurulmasını engelledi. Bu çabalarında önce İkinci Başkan sonra Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Gen. Memduh Tağmaç’ın ve Hv. Kuv. Komutanı Gen. İrfan Tansel’in katkı ve yardımlarını da zikretmek gerekir. Milletimiz açısından kesinlikle “kader anları” olarak görülmesi gereken bu üç kritik dönemde onun sakin, vakur, mütevazı ve kararlı tutumuyla tarihin akışı değiştirilmiş oldu. Milletçe rahmetli Cevdet Sunay’a şükran borçluyuz.

         

                    Çankaya’da liderlerin imzaladığı protokole rağmen, cumhurbaşkanlığı konusunda AP grubu içerisinde 125 kişilik bir blok, farklı bir çaba içindeydi. Bunlar Samsun’dan senatör olarak Meclis’e gelen Prof. Ali Fuat Başgil’i cumhurbaşkanı seçtirmek hususunda kararlıydılar. MBK üyeleri Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek, Prof. Başgil’i Başbakanlığa görüşmeye çağırdılar. General Ulay kendi ifadesiyle Ali Fuat Başgil’i ölümle tehdit ederek adaylıktan vazgeçmeye ikna etti. Başgil kimseye haber vermeden Ankara’yı terk ederken senatörlükten de istifa etti.

         

         

                    Silahların Gölgesinde Cumhurbaşkanlığı Seçimi

         

                    Cemal Gürsel böylece 26 Ekim’de yapılan seçime tek aday olarak girdi. Oylama sonucu açıklanıncaya kadar toplantı salonunun kapıları dışarıdan kapatılmış, parlamenterlerin dışarı çıkmaları engellenmişti. İzleyici kısmı üniformalı askerler tarafından doldurulmuştu. Bu ortamda cumhurbaşkanlığına seçilen Gürsel, Hükümet kurma görevini İsmet İnönü’ye verdi. İsmet Paşa, AP ile koalisyon hükümeti kurdu. Böylece aylardır devam eden siyasî belirsizlik gideriliyor, 27 Mayıs’ta kesintiye uğrayan demokratik rejim güç de olsa yeniden işlerlik kazanıyordu.

         

                    Ancak normalleşmenin önündeki engeller tümüyle ortadan kalkmamıştı. Sunay’ın bütün çabalarına rağmen 27 Mayıs’ta kışlasından çıkıp politikayla bütünleşen Silahlı Kuvvetlerin, tekrar aslî görevine dönmesi kolay görünmüyordu. Aylarca kurumsal bir organ halinde faaliyet gösteren SKB, Sunay ve Tural’ın istekleriyle dağılmış görünse bile, varlığını her vesileyle hissettiriyor, ordu içinde gruplaşmalar, kurumu kontrol etmeye yönelik çalışmalar devam ediyordu.

         

                    Bu gruplaşmalarda özellikle iki merkez ön plâna çıkıyordu. Bunlardan Kara Kuvvetleri içerisindeki oluşumun Ankara’daki lideri Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’di. Yakın çevresinde Emin Arat, Necati Ünsalan ve Selçuk Atakan başta olmak üzere çoğunluğu albaylardan oluşan bir ekip vardı. Harp Okulu öğrencileri ve kursiyer teğmenlerle doğrudan ilişki içinde olma imkânı ona genç kesimler içerisinde epeyce taraftar sağlıyordu.

         

                    Diğer aktif grup, Hava Kuvvetleri içerisinde örgütlenmişti. MBK üyeliğinden sonra yeni anayasa gereği “tabii senatör” sıfatını kazanan Mucip Ataklı, 27 Mayıs döneminden beri bu oluşumun başıydı. Aynı statüye sahip olan Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi ve Ekrem Acuner kendisine destek veriyordu. Bunların Hava Kuvvetleri içerisindeki temsilcileri Tuğg. Hüsnü Özkan, Kur. Alb. Halim Menteş, Alb. Fevzi Arsın gibi isimlerdi. Havacılar grubu 27 Mayıs’tan itibaren CHP yönetimiyle yakın temas halindeydiler. TBMM açıldıktan sonra da ilişkileri aynı düzeyde devam ediyordu.

         

                    AP’nin tabanından gelen talep doğrultusunda cezaevindeki eski iktidar mensupları için af kanunu çıkarılması konusunu sürekli gündemde tutmasını, müdahale yanlısı sivil ve asker kesimler bir meydan okuma ve intikam girişimi addediyorlardı. 27 Mayıs’tan önce Türkiye’de oluşan siyasî kutuplaşma, düşmanlığa dönüşen olağanüstü zıddiyet ortadan kalkmamıştı. Siyaset CHP ile karşısındakilerden oluşan iki hasım kampa ayrılmış görünüyordu.

         

                    CHP cenahındakiler, 27 Mayıs müdahalesinin meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı haklı bir tepki olduğuna inanıyorlar, Yassıada kararlarını ve idamları hukukun gereği sayıyorlardı. Bunlara göre 27 Mayıs amacına ulaşamamış, “düşükler” ve “kuyruklar” olarak nitelendirdikleri eski iktidar mensuplarının siyasetteki varlıkları ve etkileri önlenememişti. Bu görüşlerden hareket edilince, tamamlanamadığına inanılan devrimci girişimin sürdürülmesi özellikle asker kesimindekiler için kaçınılmaz bir görev ve vecibe şeklinde algılanıyordu.

         

         

                    Aydemir Taraftarlarının “Çengel Atma” Yöntemi

         

                    Ordu içerisindeki “müdahaleci” kanadın en aktif elemanı olan Talat Aydemir, “tutku” halinde arzuladığı askerî müdahalenin alt yapısını ve icracı birimlerini oluşturmak üzere, kendisine bağlı çekirdek kadrosundaki subaylar aracılığıyla, basit ancak etkili bir yöntem uyguluyordu. Bunlar ordunun alt kademelerinde görev yapan genç subaylarla ilişki kuruyorlar, ahbaplık yapıyorlar, sohbetleri klasik “ne olacak bu memleketin hali” yakınması çevresinde geliştiriyorlardı. Bu kapıyı açtıktan sonra muhataplarının vatanseverlik ve Atatürkçülük gibi duyarlılıklarını kışkırtarak zihinlerini yönlendirmeye çalışıyorlardı. Tezleri kısa ve sadeydi; ülkenin DP’nin devamı olan beceriksiz ve cahil politikacılardan kurtulması, iyi yönetilmesi için bünyesinde Atatürkçü ve idealist kadroları barındıran tek kurum olan Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyması gerekiyordu. Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir bu operasyonu yönetecek, ülkeyi kurtaracak bir liderde olması gereken üstün niteliklere sahip bir insandı. Sorumluluk bilincine sahip her subay görevini korkmadan ve cesaretle yerine getirmeli, Aydemir’e destek olmalıydı. Bu propaganda ve “çengelleme” çabaları özellikle İstanbul ve Ankara’da yoğun şekilde yürütülüyor, birçok komutan birliğinin kontrolünün bir başka iradeye geçtiğini fark edemiyordu.

         

         

                    Yeni Bir Müdahale İçin Hazırlıklar-Pazarlıklar

         

                    Silahlı Kuvvetler içerisindeki müdahale eğilimi ve oluşan çalkantı Genelkurmay Başkanlığı tarafından gözlemleniyordu. Başbakan İnönü’nün de gelişmelerden haberi vardı. Org. Sunay 10 Ocak 1962’de Ankara’da 90 kadar üst düzeydeki komutanın çağrıldığı bir toplantı düzenledi. Açış konuşmasında, Silahlı Kuvvetlerin tavır ve tutumuna ilişkin net bir çerçeve çizdi: “Hepimizin saygı ve itimadına sahip İnönü Hükümetin başındadır. Huzursuzluk yaratan çatlak sesler ve sapık niyetler zaman içinde önlenecektir. Ordunun istekleri yerine gelmiştir. SKB’nin dağılması ve askerin kışlasına dönmesi gerekmektedir.”

         

                    Bu konuşmanın ardından ilk sözü Jandarma Subay Okulu Komutanı Alb. Necati Ünsalan aldı: “Fizik yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir insana bel bağlanamaz ve ülkenin içinde bulunduğu durum bu zihniyetle bir adım bile ileri gidemez.”

         

                    Aydemir grubundan diğer albaylar, Emin Arat ve Selçuk Atakan’da benzer görüşler ifade ettiler. Son olarak Talat Aydemir çok daha açık konuştu: “Bu memlekette %100 ikinci bir ihtilâlin olacağına inanıyorum. Hiyerarşik bir ihtilal en az zararlı olur. Ben sizi ikaz ediyorum, orduda parçalanma var, alt kademenin baskısı artıyor, hiçbir komutan birliğine hâkim değil.”

         

                    Bu sırada yurtdışında bulunan 14’lerde Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyor, ordu içinde subaylarla temaslarını sürdürüyor, askerî bir müdahale durumunda devre dışında kalmak istemiyorlardı. Ülkeye dönüşlerini Genelkurmay Başkanı’nın isteği üzerine bir süre ertelemişlerdi. Onların yerine, kendileriyle birlikte hareket eden ve Bern Askerî Ataşesi görevinde bulunan Kur. Alb. Dündar Seyhan, ocak ayı sonunda Türkiye’ye geldi. Seyhan liderlik konusunda anlaşamayan ve iki gruba ayrılan 14’ler içerisinde Orhan Kabibay’ın tarafını tutuyordu. Kabibay ile Seyhan, 1954 yılındaki ilk cunta oluşumundan itibaren kader birliği yapıyorlardı.

         

         

                    Orhan Kabibay’ın Temsilcisi Konumundaki Dündar Seyhan Sahnede

         

                    Alb. Seyhan ordunun yönetime mutlaka el koyması gerektiğine inananlardandı. Bunu sağlayacak ortamı hazırlamak üzere temaslara başladı. Ankara’da Aydemir ve ekibiyle mutabakata vardıktan sonra, SKB’nin 21 Ekim’den sonra faaliyetini durdurmuş olan İstanbul kanadını harekete geçirmek üzere, Davutpaşa Kışlası’nda bir toplantı düzenlenmesini başardı. İstanbul Valisi Korg. Refik Tulga’nın başkanlığını yaptığı toplantıya, Ankara grubunun temsilcileriyle birlikte, İstanbul’daki hemen hemen bütün birliklerin komutanları (1. Komutanı Cemal Kural hariç) katıldılar.

         

                    İlk sözü Ankara grubu adına Dündar Seyhan aldı. Yeni bir askerî müdahalenin zarurî olduğunu öne sürerek “Türkiye’nin reformcu bir rota tespit edebilmesi için, iktidarın mutlaka aynı fikir kaynağından güç alan reformcu bir idare kadrosuna verilmesi gerektiğini, bu kadronun ise ancak TSKB bünyesinden çıkabileceğini” anlattıktan sonra, “hiyerarşik nizama uygun olarak hareket etmenin, kuvvetler arası işbirliğini esas almanın mutlaka göz önünde bulundurulmasını” söyledi.[6]

         

         

                    Bir Diğer Darbe Sözleşmesi: 9 Şubat Protokolü

         

                    9 Şubat’ta yapılan bu toplantı sonunda oylamaya geçildi; katılan 54 komutanın oybirliğiyle müdahale kararı alındı. Üç maddelik bir darbe protokolü yapılarak imzalandı:

         

        1-     TSKB hiyerarşik nizama uygun olarak iktidara el koyacaktır.

        2-     Harekât için Hava Kuvvetleri’nin muvafakatini almak şarttır.

        3-     Harekât 28 Şubat’a kadar mutlaka icra edilecektir.

         

                    Bu arada konuşmalar sırasında 1. Ordu Komutanı Korg. Cemal Tural’ın muhalefet etmesi durumunda bertaraf edilmesi prensip olarak benimsendi.

         

                    Sonraki günlerde Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’i ikna etmek üzere yoğun bir çalışma yapıldı. Bu arada Dündar Seyhan, Genelkurmay Başkanı Sunay’ı durumdan haberdar etmişti. Org. Cevdet Sunay bu girişime doğrudan karşı çıkmak yerine, kontrolü eline alıp yönlendirmek amacıyla kendi tarzına uygun bir çalışma başlattı. İkinci Başkan Korg. Memduh Tağmaç’ın başkanlığında müdahale durumunda neler yapılacağına ilişkin rapor hazırlamak üzere bir komisyon kurdurdu. Aslında Tağmaç’da kendisi gibi müdahale yapılmasına şiddetle karşıydı.

         

                    İstanbul grubu son temasları yapmak ve Hava Kuvvetleri’nin katılımını sağlamak amacıyla Refik Tulga, Faruk Gürler, Faruk Güventürk ve Refet Ülgenalp’den oluşan bir generaller heyetini Ankara’ya gönderdi. Generaller görüştükleri Aydemir ve arkadaşlarına protokole sadık olduklarını, ancak hiyerarşik nizamın sağlanması için Cevdet Sunay ile görüşeceklerini ifade ettiler.

         

         

                    Org. Sunay İhtilâl Girişimini Engelliyor

         

                    Bu görüşme 18 Şubat günü gerçekleşti. Ancak sonuç düşündüklerinden çok farklı bir yönde gelişti. Genelkurmay Başkanı, çok net şekilde müdahale teklifine karşı çıktı: “Bugüne kadar imzalanmış olan protokoller, verilen sözler geçersizdir. Onlar şartların zorlamasıyla doğmuş vesikalardır. SKB’nin görevi bitmiştir, dağılmalıdır. Bu işleri artık bırakalım ve iki yıldır siyasetle uğraşan orduyu tekrar askerlikle uğraştıralım. İhtilâlde ısrar eden albayları tesirsiz hale getirmekten başka çare yoktur. Bu konuyu İnönü ile görüşüp derhal halledeceğim. Şimdi İstanbul’a gidip arkadaşlarımıza bu kararımı anlatın.”

         

                    Org. Sunay, “tesirsiz hale getirme” işlemlerini hemen başlattı. Olayların müsebbibi olarak gördüğü 4 albayın tayin kararnamelerinin hazırlanması talimatını verdi. Başta Muhafız Alayı olmak üzere Ankara’daki kritik birliklerin komutanları değiştirildi. Bu sırada Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, kendisiyle son defa konuşan Refik Tulga’ya müdahalenin kesinlikle karşısında olduğunu söylüyor, böyle bir girişimin yapılması durumunda bütün gücüyle karşı koyacağını ifade ediyordu. Tansel’in bu tavrı açık bir mesajdı. Çünkü ona rağmen müdahaleye kalkışılması durumunda ordu içinde çatışma yaşanacak, ülke tarihî bir faciayla karşı karşıya kalacaktı. İstanbul’da generallerin ağırlıklı olduğu grup, bu tabloyu net şekilde gördü, durum değerlendirmesi yaptı ve Sunay’ın istediği gibi 9 Şubat protokolünü geçersiz sayarak geri çekildi.

         

                    Fakat Aydemir ve Seyhan’ın yönlendirdiği Ankara’daki Albaylar cuntası her şeye rağmen vazgeçmek niyetinde değildi. Gücün kendi ellerinde olduğuna, başkentteki bütün birliklerin kontrolleri altında bulunduğuna inanıyorlar, tayin ve emeklilik işlemlerine karşı koymaya kararlı görünüyorlardı. Onların bu tavrı Aydemir ve ekibinin kesinlikle tasfiye edilmesi gerektiğine inanan Havacılar cuntasının da işine geliyordu.

         

         

                    Ankara’da Cuntaların Bilek Güreşi

         

                    20-21 Şubat gün ve gecelerinde Ankara’da askerî birlikler içerisinde tam bir sinir savaşı yaşandı. Havacılar cuntası bu iki gün boyunca Genelkurmay’ın bilgisi dışında Hava Kuvvetleri’nde alarm vererek karacıları harekete geçmek için kışkırttı. Karacı albayların grubu ne olduğunu anlamaya fırsat bile bulamadan, bir anda kendilerini “başkaldıran isyancılar” konumunda buldular.

         

                    O günlerde durumu yakından gözlemlemek üzere Ankara’ya gelen İstanbul grubunun aktif isimlerinden Kur. Alb. Emin Aytekin, Aydemir ve ekibinin içinde bulunduğu psikolojiyi şöyle anlatıyor: “İstanbul’da Balmumcu Jandarma Karargâhı’nda âlâyı valâyla imzalanarak havaya fırlatılan 9 Şubat protokolünün, Ankara’da sadece 5 albayın omuzlarına indiğini ve yalnız onlar tarafından taşınmaya başladığını görür gibi oluyordum. Çocuklar arasında bir muziplik hazırlanırken büyüklerin odaya girmesi üzerine sanki herkes kaçmışta geriye onlar kalmıştı.”[7]

         

                    Yönetime el koyma hazırlıklarının bir de sivil boyutu yani politikacılar ve gazeteciler cenahı vardı. Hükümet içerisinden Dışişleri Bakanı Selim Sarper ile Devlet Bakanı Avni Doğan ve dönemin popüler gazetecilerinden Bedii Faik albaylarla yakın temas halindeydiler; müdahaleyi bekliyorlardı. Diğer taraftan bu süreçte müdahale ortamının oluşması konusunda YÖN dergisinin başını çektiği solcu aydınlar arasında çaba gösterildiği görünüyordu: “Bugün sosyal adalet fikrini boğmaya çalışanların yeteri kadar cüretkâr olmasını önleyen tek kuvvet ordudur. Ordunun din istismarcılarıyla iktidar devri zenginlerinden kuvvet alan ve her türlü yapıcı fikirden yoksun bulunan bu sözde milliyetçilerin memleketi geri götürmelerine fırsat vermesi düşünülemez. Atatürk döneminde de memleketin hızla ileri gitmesi için liderlik yapan ordu bugün de en sağlam kuvvettir. Türkiye orduya dayanarak ve ordunun desteğiyle gericileri yenmesini bilecektir.”[8]

         

         

                    Albaylar Cuntasının Tasfiyesine Doğru          

         

                    Hazırlanan tasfiye plânının uygulanması amacıyla hedefteki 4 albay, 22 Şubat öğle saatlerinde toplantı yapılacağı gerekçesiyle Genelkurmay Başkanlığı’na çağrıldılar. Durumu sezen Seyhan’ın önerisiyle Aydemir gitmedi. Nitekim giden diğer albaylar gözaltına alınıp enterne edildiler. Bunun üzerine Aydemir’le Seyhan ilk olarak Harp Okulu Subay Taburu’na ve bitişikteki Tank Taburu’na alarm verdiler. Ardından Ankara’daki diğer birlikler de alarm durumuna geçtiler. Öğleden sonra Harp Okulu’nu Dikmen kavşağına bağlayan yola çıkan tanklar ve Harp Okulu öğrencileri askerî müdahalenin ilk işaretlerini vermiş oluyorlardı.

         

                    Aynı saatlerde Muhafız Alayı Süvari Grup Komutanı Bnb. Fethi Gürcan kendi inisiyatifiyle Alay Karargâhına gidiyor ve Alay Komutanlığı’na yeni atanan Alb. Cihat Akyol’u bertaraf edip komutayı üstleniyordu. Bu esnada Hükümet Cumhurbaşkanı Gürsel’in başkanlığında Çankaya’da toplantı halindeydi. Sonrasını Alb. Seyhan şöyle anlatıyor: “Binbaşı Gürcan Albay Aydemir’e bu toplantıyı haber vermiş ve hareket tarzı hakkında talimat istemiş. Aydemir’de ‘bizim onlarla işimiz yok, bırak gitsinler…’ demiş. Bu olaydan saat 18.00’de haberim oldu. Toplantı yapanların emrimizdeki kuvvetler tarafından ele geçirilmesi herhalde durum üstünlüğümüzü sağlayacak, beklediğimiz uzlaşmayı kolaylaştıracak ve çabuklaştıracaktı. Aydemir’in bu yanlış kararı ve emri Türk tarihinin akışını değiştirmiştir”[9]

         

                    Başbakan İnönü Köşk’ten çıkıp doğrudan Hava Kuvvetleri Karargâhı’na geldi. Gece boyunca gelişmeleri buradan takip edip talimat verdi. Ankara radyosunda Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın olaylara ilişkin demeçleri yayımlanırken Aydemir’e bağlı bir ekip Etimesgut’taki verici istasyonuna müdahale ederek yayımı durdurdu.

         

                    Gece saatlerinde Başbakan Yardımcısı ve Aydemir’in akrabası Ekrem Alican Harp Okulu’na gelerek Onu alarm durumunu kaldırması için iknaya çalıştı. Talat Aydemir hâlâ durumun kendi kontrolünde olduğu kanaatindeydi. Alican’a ültimatom anlamında karşı tekliflerini bildirdi. Ancak Hükümet bunları anında reddetti.

         

                    Buna karşılık gece yarısından sonra Başbakan İnönü’nün imzaladığı “taahhütname” Talat Aydemir’e iletildi: “Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın emirlerine uymak ve girişilen harekâta derhal son vermek şartıyla-şimdiye kadar kan dökülmesine meydan verilmemiş olması göz önünde tutularak-harekâtı başlatanlar hakkında hiçbir cezai işlem yapılmayacağına Hükümet Başkanı olarak söz veriyorum.”

         

                    Aydemir ve arkadaşları nihai kararı vermek maksadıyla gece saat 03.00 sıralarında son bir durum değerlendirmesi yaptılar. Durum açıktı. Ordu bölünmüş, kuvvetler arasında hatta aynı birlikler içinde çatışma çıkması mukadder hale gelmişti. Üstelik İstanbul’dan destek almak bir yana, 1. Ordu Komutanı Tural, bu girişime karşı koymak üzere, emrindeki birlikleri alarma geçirmişti. Hava Kuvvetleri zaten bütünüyle kendilerine karşıydı. “Aydemir birliklerin irtibat subaylarına ve okuldaki subay öğrencilere harekâttan vazgeçildiğini bildirdi.”[10]

         

         

                    İnönü sözünü tuttu ve cezai işlem yaptırmadı. Ancak 22 Şubat’ı takip eden günlerde arka arkaya çıkarılan kararnamelerle bir ay zarfında 69 subay ve 4 astsubay, emekli edildiler. Bu arada kritik birliklerin başındaki çok sayıdaki general ve albayın görev yerleri değiştirildi. Bakanlar Kurulu’nda da değişiklik oldu, cuntaya yakın iki isim, Selim Sarper ve Avni Doğan, Başbakan’ın isteği üzerine Bakanlıktan istifa ettiler.

         

                    Ordu ile ilişkileri kesilen, özellikle küçük rütbeli subayların birçoğu aslında Aydemir’le bağlantıları b


Türk Yurdu Ağustos 2011
Türk Yurdu Ağustos 2011
Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele