Balkanlarda Türkler ve Türk Mirası

Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

          Balkanlar ve Anadolu

 

        Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısı altında kalması, hudut bölgelerinde bulunan uç beylerine daha serbest hareket etme imkânı sağlamıştı. Bunlardan birisi olan ve Karacadağ, Söğüt, Domaniç havalisinde faaliyet gösteren Kayı Aşireti’nin reisi olan Osman Bey, kısa sürede müstakil olarak hareket etmeye başlamıştı. Faaliyet sahası olarak Bizans’ın Bitinya’daki topraklarını kendisine hedef seçen Osman Bey, elde etmiş olduğu bölgelerde kendi adını taşıyacak olan Beyliği’ni kurmuş ve kısa sürede bu devletin aleyhine topraklarını genişletmişti.

         

        XIV. yüzyılın başlarında, Osmanlıların büyük bir güç olarak ortaya çıkışı, Anadolu tarihinin önemli olaylarından birisidir.  Nitekim bu hususla ilgili olarak çağdaş müelliflerden Nikeforos Gregoras, “Bizans İmparatorluğu doğu bölgesini görmezlikten geldiği için, Bithynia bölgesindeki birçok şehir ve bölge, Türklerin eline geçti.” demektedir.[1]

         

        Bu sırada Osmanlıların bölgede bir güç olarak ortaya çıkmasında, dış şartlar bakımından önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; İran ve Anadolu’da hâkim İlhanlı Devleti’nin çöküşü, Türkmen Beyliklerinin yükselişi, Latin koloni devletlerinin 1204–1320 döneminde siyâsi-ekonomik baskısı sonucu Bizans’ın çöküşü ve Rumlar arasında Kantakuzenos gibi Türklerle işbirliği yapmak isteyenlerin ortaya çıkması, Bizans’taki saltanat mücadelesi, 1396’ya kadar batı Hristiyan âleminde Haçlı Seferi organizasyonunun yapılamaması, Batı Anadolu’daki Türkmen Beyliklerinin özellikle Aydınoğulları Beyliği’nin yükselişi ve Orhan ile temasa geçmesi, Balkanlarda Sırp ve Bulgar devletlerinin parçalanması ve Osmanlıların 1352’den itibaren Venedik ve Latinlere karşı Cenevizlilerle ittifak kurmalarıdır.[2]

         

        Özellikle Moğol etkisinin çok az hissedildiği Antalya-Sinop hattının, başka bir ifadeyle Kızılırmak’ın batısındaki bölgede bulunan ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin etkisini kaybetmesiyle filizlenen Türkmen Beylikleri içinde, Osmanlıların müstesna bir yeri vardır. Nitekim fütuhat bölgesine açık olması nedeniyle, Anadolu’da bulunan gaziler, öncelikle geçimlerini temin etmek, arkasından gaza hareketlerinde bulunmak maksadıyla, Marmara uç bölgesine yoğun bir şekilde göç etmeye başladılar. Bu durum yeni fetih bölgeleri aramalarına sebep olmuştur.

         

         

        Rumeli’ye Geçiş ve İlk Fetihler

         

        Osmanlı kuvvetleri, ilk defa 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra, Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak Rumeli ile karşı karşıya gelmişlerdir.[3] Zaman zaman da Bizans’ı tazyik maksadıyla küçük gruplar halinde Rumeli’ye geçiş yapmaları, Türklerin Rumeli’yi görmelerine ve tanımalarına imkân sağlamıştır.[4]

         

        1341 yılında Bizans İmparatoru III. Andronikos’un vefatı ile tahta geçecek olan oğlu V. Ionnes Paleologos’un çok küçük yaşta olması sebebiyle, kendisine vasi olarak tayin edilen Domestik Kantakuzenos, kısa bir süre sonra iktidarı ele geçirebilmek için faaliyete girişmişti. Kantakuzenos ile meşru vâris Ionnes arasında başlayan saltanat mücadelesinden Türkmen Beylikleri, özellikle de Osmanlı Beyliği istifade etmiştir. Çeşitli beyliklere mensup Türkler, paralı asker veya müttefik sıfatıyla Bizans’ın saltanat mücadelesinde tam anlamıyla taraf oldular. Kantakuzenos, önce Aydınoğlu Umur Bey, onun da tavsiyesi üzerine Orhan Bey ile temasa geçerek rakiplerine karşı üstünlük elde etmiştir. Orhan Bey ile olan bu dostluk ve ittifak, Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmesiyle daha da artmıştır.[5] 1345 baharından beri Osmanlılar, Kantakuzenos’un müttefiki olarak Balkanlarda faaliyette bulunmaya başlamışlardır. Bu dönemde Karesi Beyliği’nde meydana gelen iç karışıklıklardan istifade eden Orhan Bey, bu mücadeleye müdahale etmiştir. Böylece 1345’te Karesi Beyliği’nin ilhakı, Osmanlı Devleti’ne Edremit Körfezi ve Kapıdağı arasındaki bölgeyi kazandırınca da, Osmanlılar Rumeli toprakları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Aynı zamanda Karesi Beyliği’nin ilhakının Osmanlıların Rumeliye geçişini hızlandırdığı, hatta onların Rumeli’de gün geçtikçe ilerleyecek fütûhatlarına önemli bir zemin hazırladığı görülmektedir. Süleyman Paşa, Rumeli’ye geçişin gerek hazırlık safhasında gerekse sefer sırasında Karesi Beyliği ümerâsından olup, Osmanlı kaynaklarında Aclan Bey’in hizmetinde bulundukları belirtilen Ece Bey, Fazıl Bey, Evrenos Bey ve Hacı İlbeyi gibi beylerin yardım ve desteklerini görmüştür.[6]

         

        Osmanlıların Balkanlar'daki devletlerle ilişkileri, 1340'lı yıllara kadar dayanmaktadır. Bu tarihte Bizans İmparatoru'na rakip olarak çıkan Sırp kralı Stephan Duşan, Makedonya'yı elde ettikten sonra İstanbul'u ele geçirmek için Orhan Bey'e bir heyet göndererek anlaşma teklifinde bulunmuştu.[7] Orhan Bey, menfaatlerine ters düştüğü için bunu dikkate almamıştı. Bizans'taki taht mücadeleleri sırasında Stephan Duşan, çıkarlarına uygun olarak Bizans İmparatoru V. Paleiologos'u, Osmanlılar ise belirtildiği üzere, tahtı elde etmek isteyen Kantakuzenos’u desteklemişlerdir. Böylece 1352'de Rumeli'ye adım atan Osmanlılar, Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade ile kısa sürede bölgedeki faaliyetlerini genişlettiler.[8] Gelibolu yarımadasında şehirlerin etrafındaki kırsal bölgelere yerleşen Türk kuvvetlerinin başında bulunan Süleyman Paşa ile ilgili olarak Gregoras, “Bir Osmanlı kolonisinde bulunuyormuş veya kendi öz yurdunda imiş gibi davranıyordu” demektedir.[9] Aynı yıl içerisinde, Cenevizliler Türk birliklerini gemileriyle Avrupa’ya taşıdılar. Ekim 1352’de Türkler, Edirne’nin güneyindeki Pythion’da Sırpları yenilgiye uğrattılar. Bu sırada Kantakuzenos’un kuvvetleri arasında Katalanlar ile birlikte Türkler de vardı. Orhan Bey ile Cenevizliler arasında yapılan antlaşmayı Kantakuzenos de kabul etmek zorunda kaldı.[10] Osmanlıların desteği ile bu savaşı kazanan Kantakuzenos, tahtı elde etmiştir. Bu hadiseden sonra Sırplar, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi teşebbüsüne girişmişler, ancak 1355'de Kral Duşan'ın ölümü, bu faaliyeti sonuçsuz bırakmıştır.[11] Böylece Kantakuzenos, kendisine bağlı olmadığına kanaat ettiği şehirleri gözetmek ya da Bulgarlar ile Sırpları tehdit etmek için Türk birliklerini kullanmaya devam etti[12].

         

        Kantakuzenos, Orhan Gazi'nin bu yardımlarına karşılık Rumeli'de bir üs olarak Çimpe, Çimbi (Cinbi) / Tsympe Kalesi ve civarını Osmanlılara verdi[13]. Böylece 1352'de Kantakuzenos’un müttefiki olarak Çimpe Kalesine yerleşen Süleyman Paşa, burasını Balkanlarda yayılma için önemli bir köprübaşı olarak teşkilatlandırdı. Anadolu'dan getirttiği kuvvetleri yerleştirdi ve böylece Osmanlı Rumeli’sinin çekirdeği kurulmuş oldu.[14]

         

        Osmanlı kuvvetlerinin Çimpe kalesine yerleşmesinden sonra, 1–2 Mart 1354’te meydana gelen depremde, surları yıkılan Gelibolu kalesi ile etraftaki kasaba ve köyler, Türk kuvvetleri tarafından fethedildi.[15] Kısa sürede Süleyman Paşa, Anadolu’dan getirttiği kuvvetleri, boşalan bu yerlere iskân ederek Gelibolu’da önemli bir askeri üs oluşturdu.[16] Gelibolu’nun fethinden sonra Süleyman Paşa, Rumeli’de sağ, orta ve sol kolda olmak üzere uçlar teşkil ederek fetih hareketlerini organize etmiştir.

         

        Kantakuzenos, bu Türk ilerlemesi karşısında, Orhan Bey’e haber göndererek elde ettiği yerleri para karşılığında iade etmesini teklif etti. Ayrıca kendisi ile İzmit’te görüşmek istediğini bildirdi. Orhan Bey ise, kendisine ittifak karşılığı verilmiş olan Çimpe kalesini on bin altın karşılığında iade edebileceğini, ancak Gelibolu ve diğer kalelerin kendi kuvvetleri tarafından fethedildiğini, bu sebeple de iadesinin mümkün olmadığını bildirdi. Bu sırada Süleyman Paşa, Malkara, İpsala ve Vize taraflarını ele geçirdi.[17] 1357’de Süleyman Paşa’nın vefatı, Rumeli fütuhatını bir müddet yavaşlatmış ise de, Orhan Bey’in diğer oğlu Şehzade Murad ve Karesi beylerinden Evrenos ve Hacı İlbeyi gibi komutanların gayretleri neticesinde, yeniden hız kazanmıştır. Ancak erken dönem Osmanlı Vekâyinâmeleri, Rumeli’deki fetihlerde Karesi Türklerinin etkisinden ziyade, Süleyman Bey’in kabiliyetleri üzerinde durmaktadırlar.[18]

         

         

        Balkan Fetihlerinin Gelişmesi

         

        Sultan I. Murad’ın saltanatının ilk yıllarında Edirne, 1361'de fethedilerek 4 yıl sonra da devlet merkezi buraya nakledilmiştir.[19] Osmanlı hükümdarı, Meriç Vadisi boyunca hareketle 1363'de Filibe'yi zaptetmiş ve Bizans'ı nüfuzu altına almıştı[20]. Edirne'nin fethinden sonra uçlarda biriken Türkmenlerin Rumeli’ye geçişleri hızlandırıldı.[21] Balkanlar'daki Türk ilerlemesine karşı Bizans, Papa’dan yardım istemiş ve 5 Aralık 1366'da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi ile bir Haçlı Seferi düzenleme teşebbüsüne girişilmiş, fakat bundan bir netice elde edilememiştir. 26 Eylül 1371'de meydana gelen ve II. Meriç ya da Çernomen denilen muharebede, Sırp kralı ve müttefikleri, Osmanlılar tarafından mağlup edilerek Vukaşin ile Uglyeşa öldürülmüştü.[22] Çirmen Zaferi'nden sonra Batı Trakya'nın, müteakiben Makedonya'nın zaptı da mümkün olmuştur. Buna karşılık Macar Kralı Layoş, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi düzenleme arzusunu açıkça belirtmesine rağmen bunu, Bulgaristan ve diğer Hristiyan devletleri aleyhine olarak topraklarını genişletme maksadıyla kullanmak istediğinden, sonuç alınamamıştır. 1371’den itibaren Osmanlı tehdidi, batı için tehlikeli bir boyut aldı. Batı Hristiyan dünyasında papanın öncülüğünde, bir Haçlı Seferi düzenlemek için pek çok görüşme ve pazarlıklara rağmen neticesiz kalmıştır.[23]

         

        Evrenos Bey ve Halil Hayreddin Paşa’nın başarılarından sonra, Vardar Nehri vadileri Osmanlı kuvvetlerine açılmış ve Vardar'ın doğusu Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 1372'de Köstendil, 1380'de Vardar'ın sol sahilindeki İştip, 1382'de Manastır ve Pirlepe ve 1385'te de Ohri fethedildi.[24] Bulgaristan taraflarında da 1385'de Sofya, 1386'da Niş'in fethinden sonra artan Türk baskısını önlemek için bu dönemde Sırp Devleti'ni yeniden kuvvetlendiren Lazar, harekete geçerek Ploşnik'de önemli bir Türk kuvvetini mağlup etti.[25] 1389’a gelindiğinde bile, Osmanlı tehdidinin ciddiyetinin farkına varmalarına rağmen Batı Hristiyan âlemi, sorunları ve ticari kaygıları ile fazlasıyla meşgul, kendi aralarında bölünmüş durumdaydılar.[26] Buna rağmen Ploşnik başarısı, Balkan Devletleri'ni ümitlendirmiştir. Bu sebeple Sırp ve Arnavutların çoğunlukta olduğu Balkan Devletlerinden oluşan bir ittifak kurulmuştu.[27]

         

        Sultan I. Murad, ordusunun başında İhtiman, Sofya, Köstendil, Kratova yoluyla Priştine'ye hareket edip, öncü kuvvetlerin komutanlığına, Gazi Evrenos Bey ile Paşa Yiğit Bey'i tayin etmiştir.[28] Öncü kuvvetlerini müteakiben esas Osmanlı Ordusu da Priştine’nin hemen güneyindeki Kosova'ya gelerek düşman karşısında tertibat aldı.[29] Tarihlere I. Kosova (Kosovo-Polje) Savaşı olarak geçen bu harpte, Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazanarak Sırp Kralı ile müttefiklerini mağlup etmiştir.[30] Sultan Murad, savaş sonunda muharebe alanının gezerken, padişaha bir elçi gibi yaklaşan Miloş Obiliç adında bir Sırplı tarafından şehit edilmiştir.[31]

         

        Sultan I. Murad'ın şehadetinden sonra, Osmanlı tahtına oğlu Yıldırım Bayezid geçmiştir. Kazanılan bu zaferden sonra başlayan ve Güney Balkanlar'da genişleyen Türk fetihleri, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna'ya kadar uzanmıştır.[32] Yıldırım Bayezid, 1390 yılının baharında Timurtaş Paşa'yı Lazar ilinin zaptına gönderdi. Aynı zamanda Evrenos ve Paşa Yiğit Beyler de bölgede fetih yapmakla görevlendirildi.[33] Bu hususta Hadîdî'de manzum bir kayıt bulunmaktadır. Buna göre;

         

        "Cülûs eyledi tahta Yıldırım Han 

        Atasının yirinde oldu sultan

        Karatova gümüş madenlerini

Cevahir toptolu mahzenlerini

Paşa Yiğit Beyi Üsküp'e saldı

        Vidin etrafını Firuz Bey aldı."

         şeklinde bilgiler yer almaktadır.[34]

         

        Burada da belirtildiği gibi Üsküp, Yıldırım Bayezid zamanında Paşa Yiğit Bey tarafından fethedilmiştir. Osmanlı müellifleri fetih hadisesinden bahsetmekle beraber, fethin tam olarak tarihini vermemektedirler. Batılı müellifler ise, şehrin fethini 6 Ocak 1392 olarak göstermektedirler.[35]

         

        Batı Hristiyan âleminde, Balkanlardaki Türk ilerlemesine karşılık, 1396’da yeni bir hareket meydana gelmiştir. Ancak 1396’da Niğbolu’da meydana gelen savaşta, Osmanlıların galip gelmesine rağmen, Konstantinopolis üzerindeki baskı geçici bir süre için kaldırılmış oldu. Osmanlılar, 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı koyamayarak mağlup oldular. Bu sırada Venedik ve Ceneviz gemileri, kalan Türk kuvvetlerini Avrupa’ya taşıyarak güvenliklerini sağladılar. 1403’te de, Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi ile ittifak kurmaktan ve onu desteklemekten geri kalmadılar. Latinlerin ve Hristiyan âleminin duyarsızlığından yakınan Luttrell bu durumu, “Verilen tavizlerin ardından Latinler, Osmanlıları levanten dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başladılar ve onu sürekli koruma yolunu seçtiler” şeklinde ifade etmektedir.[36] Luttrell’in bu şekildeki ifadesine rağmen, Osmanlıların elde ettikleri arazinin stratejik konumu, Çanakkale Boğazı’na hâkim olmaları ve Karadeniz’e açılan ticaret kolonilerini kontrol etmeleri sebebiyle, Avrupalı Hristiyan devletler özellikle de, İtalyan devletlerinden Venedik ve Ceneviz, ticari menfaatlerini, çoğu defa kurulacak bir Haçlı ittifakına tercih etmişlerdir. Bu durum, Osmanlıların lehine bir gelişme olmuştur.

         

        Osmanlılar, Balkanlarda üç koldan ilerlemelerini devam ettirdiler. Güneyde Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarına, Yunanistan ve Selanik’e, kuzeyde Bulgaristan ve Sırbistan üzerinden Belgrad’a kadar ulaştılar. Balkanların fethi, XIV. yüzyıl ortalarından yüzyıl sonuna kadar çok kısa bir sürede gerçekleşti. Şayet Timur tehlikesi ortaya çıkmasaydı, Balkanların fethi çok daha çabuk olacaktı.[37]

         

        Çelebi Mehmed (1413–1421) zamanında Balkanlarda yapılan fetihlerde bir duraklama olmasına rağmen, Sultan II. Murad, tekrar bu hususa ağırlık vermiştir. Sırbistan, Arnavutluk ve Macarlarla olan mücadeleler neticesinde pek çok başarılar elde edilmiştir. Bizans’ın ikinci büyük bir kenti olan Selanik bu sırada fethedilmiştir. Varna ve II. Kosova zaferleri ile artık Osmanlılar, Balkanların en büyük hâkimi olmuşlardı. Fatih’in (1451–1481) Bizans’ın merkezi olan İstanbul’u 1453’te fethetmesi, kendisini Bizans’ın meşru varisi ilan edip önceki Bizans topraklarını ele geçirmek için faaliyete geçmesi, Balkanlardaki hâkimiyeti daha da kuvvetlendirilmiştir. Mora, Bosna, Arnavutluk, Ege adaları ve hatta Belgrad’ın muhasarasına kadar uzanan fetih hareketi, Fatih’in son dönemlerinde Pulya seferi ile İtalya’ya uzanmıştır. II. Bayezid’in (1481–1512) Boğdan Seferi ile Osmanlı hâkimiyeti Romanya’ya kadar ulaşırken, Modon ve Koron’un ele geçirilmesi ile Mora’nın fethi tamamlanmıştır.

         

        Avrupa’daki Osmanlı hâkimiyeti, Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566) saltanatı zamanında Rodos ve Belgrad’ın fethi ile başlamış, Macaristan’ın hâkimiyet altına alınması, Viyana ve Malta muhasaralarına kadar çok geniş bir yelpazede devam etmiştir. XVI. yüzyılın sonuna kadar diğer hükümdarlar zamanında küçük çaplı da olsa bazı başarılar elde edilmiştir.

         

         

        Rumeli’nin İskânı

         

        Orhan Bey zamanında Rumeli’de başlayan fütuhat hareketi, Osmanlıların kuracakları imparatorluk için en önemli olaydır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu bir Balkan İmparatorluğu olarak doğdu ve gelişti.[38] Türklerin Balkanlara geçişi ile ilgili olarak kaynaklarda verilen bilgiler, günümüz tarihçileri tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunun sebebi, birincil kaynakların olmamasıdır. İnalcık’ın da belirttiği gibi, bu konuda yorum yapabilmek için Âşıkpaşazâde’nin çok iyi bir şekilde irdelenmesi ve bunun üzerine, Bizans kaynaklarının da konularak toponomi araştırması yapılması gerekmektedir.[39] Bu hususta Ortaylı; “Colin Imber’in Rumeli’ye geçişle ilgili söyledikleri şeyin bilimsel bir dayanağı yoktur. Çünkü gerçekle ilişkisi olmadığını tespit için, hakikaten gerçeği nakleden verileri bulmanız lazımdır. Oysa Colin Imber, o sahayı gezmemiştir. Yani vekâyinâmelerdeki nakilleri, dönemleri sınayacak bir saha araştırması yapmamıştır. Yapıldıkça bazı şeylerin doğru olduğu anlaşılıyor Yani Halil Beyin ve öbür genç arkadaşların yaptığı toponomi araştırmalarından vekâyinâmelerin bazı anlattıklarının gerçek olduğu anlaşılıyor... Rumeli’ye geçişle ilgili olarak kaynaklarda yer alan olay, menkıbedir. Bunun da yaşatılması gerekir. Çünkü menkıbe, milletlerin tarihinde hoş şeyleridir... Yapılan araştırmalar, Rumeliye geçişin hiçte kolay olmadığını, bir dizi olaylara ihtiyaç duyulduğunu, İtalyan şehirleri ile Bizans’taki iç karışıklıklar sonucu gerçekleştiğini, üstelik Gelibolu’da bir depremin lazım geldiğini biliyoruz.” şeklinde, Rumeliye geçişle ilgili olarak şarkiyatçıların yaptıkları tenkitlere cevap vermektedir.[40]

         

        Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak amacıyla iyi hazırlanmış bir iskân ve toplu sürgün yöntemi kullanmışlardır. Başıboş göçebeler, ya da bir köyün ve kasabanın sorunlu halkı, İmparatorluğun uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme amacının yanı sıra, askeri ve mali şartlar da, bu iskân politikasını zorunlu kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını azab ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askeri açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.[41]

         

        Süleyman Paşa’nın Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de;

         

        “Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

        Nice kâfir sarayı etdiler boş

        Çün Rumiline geçdi Müsülmân...

         

        Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum-ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gâyet zebundur. İmdî şöyle ma‘lum ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i islamdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sâkin oldılar...”, şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek mümkündür.[42]

         

        Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;

         

        “...Bir iki gün içinde daşınub er

        İki binden ziyade geçdi leşger,

        ... Hem alduk Rumeli’nin üç hisârın

        Tektur –tağı, Gelibolı diyârın,

        Gaza içün bize leşger gerekdür

        Hisârın hıfzı içün er gerektür...” şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.[43]

         

        Aynı şekilde Neşrî’de de; “...Süleyman Paşa Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnâk oldu. Karesi vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp,  Rum-iline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular... Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgûl oldular...” şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.[44]

         

        Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa,[45] Anonim Tevârih-i Âl-i Osman[46] ve Kâtib Çelebi’de[47] de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın 1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 tarihli vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.[48]

         

        Osmanlı Devleti, Rumeli’de ilk fütûhata başladığı andan itibaren ele geçirdiği şehir ve köylerde sistemli bir iskân politikası takip etmiştir[49]. Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece kırsal yörede yaşayan Hristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir.[50] Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir.[51] Bu göç harekâtı daha ziyade Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde, Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyeti yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar.[52] Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.[53]

         

        Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin gelirlerini artırmak amacıyla ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik usullerle reayayı, en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir ve iskânların yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek,  askerî sevkıyatı ve erzak tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile, siyasî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sürgün usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni,  bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.[54]

         

        Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine göre, Süleyman Paşa tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen Türkmenler daha ziyade Karesi bölgesinden getirilmiştir.[55] Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran sebep, coğrafi olduğu kadar siyasi olaylardı. Tuna vadisi boyunca Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyasî olaylar, Osmanlı ilerlemesini hızlandırmıştır.[56]

         

        Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyasi sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal toprak rejimi ortadan kaldırarak araziyi mirî esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır.[57] XVI. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslam için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu XV. Yüzyılın ikinci yarısında İslam dinine geçtiler.[58]

         

        Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. XIV. yüzyılın ikinci yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslamî kurallara göre sadece Müslümanların değil, Batı Hristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hamisi ilan etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı. Osmanlılar zamanında sadece Ortodokslar değil, Katolikler de önemli bir konuma geldiler. Örneğin Osmanlı hâkimiyetinde olup Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar.[59] Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan Fatih Sultan Mehmed idi.[60]

         

        Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir amil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler, Orta Anadolu’dan ve Karesi, Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sahil beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli kuvvetini artırdı.[61]

         

        Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarikat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir. Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür.

         

        1. Fetihteki rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki,  bazen 50–60 bazen de 150–200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında bir takım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır.

         

        2. Türkleştirme ve İslamlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri yerlerde zaviyeler kuruyorlardı. Bu zaviyeler, ya kendileri tarafından ya da beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

         

        3. En önemli fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar maiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hatta Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askeri erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler vardı.[62]

         

         Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zâviye ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı.[63] Bu zâviye şeyhleri, dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hristiyanların daha kolayca ihtida etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.[64]

         

        Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular[65]. Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği âşikardır. Dolayısıyla Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır[66]. Buralara iskân edilen Türkmenler, zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye, imaret, tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslam eserleri inşa etmişler ve böylece Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.[67]

         

        Sultan I. Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi amacıyla daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir.[68] Bu nakil sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk, toprak, tımar gibi imtiyazlar tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait ilk iskân kaydı 1400–1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir[69]. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de,[70]...Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı var idi. Anlar ol yasağı kabul etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına ısmarlayasın. Filibe yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ, o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.” şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 tarihli bir Tahrir Defterinde merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[71]

         

        Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp ile Niş arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir.[72] Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek Üsküp ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Tatarlar da bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tabi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe havalisine yerleştirilmişti.[73] Speros Vryonis bunu “tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi” olarak yorumlamaktadır.[74] 

         

        Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak, meşhur tarihçi Iorga’nın “şaşılacak kadar hızlı tempolu” dediği ilerlemesine, o çağların en önemli toplumsal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir.[75] Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında kimi zaman kendi girişimi ile, önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu dini tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının egemen olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, XIV. yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır.[76] Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan tarihçisi Konstantin Jirecek; “Osmanlı İmparatorluk rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticaret kolaylaşmıştır.” şeklinde ifade etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hristiyan topluluklarda İslamlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası sonucu değildir.[77] Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet olarak isimlendirilmektedir.

         

         Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyade istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak hesaba katılmalıdır[78]. Osmanlı kaynaklarında siyasi bir terim olarak kullanılan istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gaza akınları ile hudut ötesi halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıftan Osmanlıya sadık kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf ettikleri pronia ve baştinaları, Osmanlı idaresince kendilerine tımar olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idarece askerî sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi.[79] Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta Hristiyan tımar erleri olarak XV. yüzyıl tahrir defterlerinde sık sık rastlanmaktadır.[80] Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci, çeltikci vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.

         

        Bu fetih ve iskân politikası, Sultan II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed döneminde de başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb‘ası durumuna gelmiştir. Yine Fatih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe havalisine iskân edilmişlerdir.[81]

         

        Rumeli’deki bu nüfus artışı, XVI. yüzyılda da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir.[82] 1520–30 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570–80 yıllarında yüzde 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.[83]

         

        XVII. yüzyıldan itibaren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak, iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket etmelerine sebep olmuştur.

         

         

        Sonuç

         

        1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, XX. yüzyıl başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Mübadele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Buna rağmen günümüzde Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok soydaşımız varlıklarını sürdürmektedirler.

         

         


        


        

        


Türk Yurdu Temmuz 2011
Türk Yurdu Temmuz 2011
Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele