İniş - Çıkışlarıyla Türkiye’nin Türk Dünyası Politikası: 20. Yılın Genel Bir Muhasebesi

Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

                    Türk dış politikasındaki inişli-çıkışlı sürecin en yoğun yaşandığı alanlardan birisi de hiç kuşkusuz Türk dünyasıdır. Dönemsel bazlı değişken bu politika, Türkiye-Türk dünyası ilişkilerinde sadece istikrarsızlığa değil, aynı zamanda bir güven sorununa da yol açmaktadır. Bu bağlamda SSCB'nin dağılması sürecinde rahmetli Turgut Özal ile başlatılan ikili-çoklu ilişkilerde Ankara'nın ve söz konusu bölge başkentlerinin aradan geçen yirmi yıllık bir süreye rağmen halen bir yol haritası çizmeye çalışması, bunun en bariz göstergesidir. Hatta bu yol haritası oluşturma sürecinde buna bölge devletlerinin tamamının dâhil olmaması, bir diğer ifadeyle yoldaki kayıplar, açıkçası tek kelimeyle Ankara'daki ihmalkârlığın ve Türk dünyasına kayıtsızlığın somut bir neticesidir.

         

                    Bu sürece AKP dönemi de dâhildir. Özellikle AKP döneminde ön plana çıkan ve dışişlerinin mesaisinin önemli bir kısmını alan Ortadoğu bölgesi, neredeyse Azerbaycan ve Orta Asya devletleriyle olan ilişkileri ipoteği altına almıştır. Ortadoğu merkezli Türk dış politikası, Azerbaycan'ı ve özellikle de Orta Asya bölgesini Türkiye'nin gündeminin dışında tutmaktadır. Burada, özellikle "sıfır sorunlu komşuluk politikası" ve Türk-Batı ilişkilerindeki bir takım emrivakilerin sonucu olarak ortaya çıkan Türkiye-Ermenistan ilişkilerindeki normalleşme ve protokoller sürecinin bir sonucu olarak Ankara-Bakü hattında yaşanan gelişmeler, açıkçası Türk dünyasındaki birlik sürecine önemli bir darbe vurmuştur. Mevcut politikanın bir takım olumsuz sonuçlarının orta-uzun vadede kendisini göstereceği de aşikârdır. Hatta şimdiden bunun somut emareleri alınmaya başlanmıştır.

         

                    Bunun dışında, yine son dönemde Kırgızistan'da yaşanan gelişmeler karşısında Ankara'nın takındığı tavır da dikkatlerden kaçmamıştır. Yakın çevresindeki hemen hemen her sorunda aktif arabuluculuk rolüne soyunan ve krizlere anında müdahale etmeyi kendisine bir görev addeden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, söz konusu kriz karşısındaki tutumu, açıkçası oldukça şaşırtıcı olmuştur. Bu kapsamda, bölgeyi Rusya'nın inisiyatifine bırakır bir görüntü sunan Türk hariciyesi, Türk dünyası politikasında sınıfta kalmıştır.

         

                    2005-2007 döneminde Türkiye'nin Özbekistan ile ilgili izlediği politika da, AKP hükümetinin Türk dünyasına yönelik ilgisinin eylem ve söylem bazında ne kadar tutarsız olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu kapsamda oluşturulan, Başbakan Erdoğan’ın Ekim 2007’de Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen Türk Dünyası Kurultayı (ki bu Kurultay bir daha toplanamamıştır)’nda “Türk Dünyası Sekretaryası”nın kurulması yönündeki çağrısına verilen cevap ve bu noktada gelinen aşama ortadadır. Gerçekleştirilebildiği takdirde Türk Dünyası Birliği yolunda önemli kilometre taşlarından birini oluşturacak olan bu Sekretarya, Ankara’nın bölgeye dönük yeni stratejisini, diğer bir ifadeyle yol haritasını oluşturma noktasında yürütülen kısmi “beyin egzersizlerini” koordineli bir şekilde hayata geçirilmesine büyük bir katkı sağlayacak ve kurumsallaşma yönünde önemli bir adım olacaktır. Fakat her ne hikmetse, Ortadoğu konusunda çok hızlı kat edilen bir dönemde, bu konuda Türk hariciyesi ve AKP oldukça ağır kalmaktadır.

         

                    Bu noktada, Turgut Özal sonrası Süleyman Demirel’le birlikte bölge ile ilişkilerde başlayan “iniş trendi” ve rafa kaldırılan “Türk Dünyası Birliği” projesinin tozlu raflardan tekrar gün ışığına çıkartıldığı ve 10. Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi ile yeni bir heyecan rüzgârının estirilmeye başladığı şu günlerde, geçmişten halen ders alınmaması ve ilgili Türk devletleri ile sağlıklı bir iletişim ortamının kurulamamış olması, açıkçası üzüntü vericidir. Bu kapsamda, örneğin, 20-22 Şubat 2008 tarihleri arasında Antalya’da TBMM Başkanı Köksal Toptan tarafından söz konusu projenin hayata geçirilmesi yönünde, Türkçe Konuşan Ülkeler Parlamentolararası Konseyi toplantısı, açıkçası bir başarısızlık olarak tarihteki yerini alırken, söz konusu toplantıya Özbekistan ve Türkmenistan’ın katılmaması, Türk Birliği projesinin daha başlangıç aşamasında önemli bir yara alması anlamına gelmekteydi. Son olarak bu yıl onuncusu gerçekleştirilen Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi'ne Özbekistan'ın katılmaması, Türkmenistan'ın ise sürece dolaylı katkısı ve Azerbaycan'ın kaybolmaya başlamış heyecanı oldukça dikkat çekici oldu.

         

                    Burada sorulması gereken asıl soru, Özbekistansız Türk dünyası birliğinin nasıl sağlanacağı ve Türk İşbirliği Konseyi'nin ne kadar sağlıklı çalışabileceğidir. Dolayısıyla, geçiş aşamasında bulunan Türk dünyasının sorunlarına ve bir takım cezalandırma girişimlerine (Andican örneğinde görüldüğü üzere) Ankara'nın verdiği desteğin nelere mal olabileceği, Ankara-Taşkent ilişkilerinde çok net bir şekilde görülebilmektedir.

         

                    Bağımsızlıklarının 20. yıldönümünde oldukça kritik sayılabilecek bir dönemden geçen ve Avrasya bazlı küresel güç mücadelesinin merkezinde yer alan Türk dünyası açısından Türkiye'nin ortaya koyacağı tavır, hiç kuşkusuz oldukça önemlidir. Bunun yolu da Türk dünyasını iyi anlamaktan ve bölge üzerindeki "Yeni Büyük Oyun"u görerek, buna uygun yeni bir strateji geliştirmekten geçmektedir.

         

                    Bugün itibarıyla Türk dünyası Batı-Rusya-Çin arasında oldukça büyük ve acımasız bir güç mücadelesine sahip olmaktadır.

         

                    Bir taraftan sahip oldukları zengin enerji kaynakları, diğer taraftan nükleer güce sahip olan ülkelerin Avrasya coğrafyasının tam ortasında yer alan jeostratejik konumları, bunun bölgedeki jeopolitik boşluğu doldurmaya yönelik acımasız rekabet ve jeokültürel dinamikleri etkileme kapasitesi, bölge ülkelerini hem iç hem de dış politika bağlamında istikrarsız bir sürece doğru sürüklenmesine yol açmaktadır. Nitekim bu devletlerin bir kısmı doğrudan bu sürecin olumsuz etkilerini yaşarken (Kırgızistan örneğinde görüldüğü üzere), diğer bir kısmı ise bu süreçten asgari etkilenmenin bir çaresi olarak ya içe kapanmakta ya da bekaları açısından daha otoriter bir yönetim anlayışına doğru yönelmektedir. Dış politikada çok yönlü işbirliğinden yana olup, denge politikası yürütmeye çalışanlar ise, bir başkentten diğerine savrulup durmaktadır.

         

                    Bölgede bir taraftan kısa ve orta vadeye dönük bu türden gelişmeler yaşanırken, uzun vadeye dönük çalışmalar kapsamında bölge ülkeleri arasında (son dönemde Kazakistan ve Türkmenistan arasında başlatılan süreç örneğinde görüldüğü üzere) Türkistan Birliği’ni oluşturma yolunda bir kısım girişimlere de şahit olunmaktadır. Türk dünyası açısından içinde bulunulan süreç, bir taraftan tehdit ortamı oluştururken, diğer taraftan bölgede milli şuur ve yeniden diriliş açısından da bu ülkeleri zorunlu bir birlik arayışına sürüklemektedir.

         

                    Kuşkusuz yaşanılan bu son gelişmeler Türkiye’yi ve bölge ülkelerini stratejik derinliklerinde yeni bir işbirliği arayışına itmiş olup, bu kapsamda özellikle Ankara’yı “Yeni Türk Dünyası Siyaseti” oluşturmaya bir anlamda mahkûm kılmış bulunmaktadır. Bu çerçevede, Orta Asya ve Kafkaslar ağırlıklı Türk dünyası, stratejik nedenlerden dolayı Türkiye’nin mevcut gücünü ve etkisini pekiştireceği bir alan olarak tekrar gündeme gelmeye başlamıştır. Dolayısıyla, 20. yıldönümünde Türkiye-Türk dünyası ilişkilerini ana hatlarıyla da olsa burada ele almak ve bir muhasebeye tabi tutmak, sürecin geleceği açısından bize oldukça önemli ipuçları verecektir.

         

         

         

                    Türkiye’nin Birinci Dönem Türk Dünyası Politikası: Temel Sorunlar-Hatalar

         

                    Hatırlanacağı üzere, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarından itibaren söz konusu bu bölgeler Türkiye’nin milli çıkarları açısından dışişlerinin gündeminde önemli bir yer tutmuş, bu kapsamda 1990’lı yılların başından itibaren Orta Asya ve Kafkasya Türk dış politikasında parlak bir odak noktası olarak gündemdeki yerini almıştı. Bu durum, Türk dış politikası açısından “Türkiye/Türk Modeli” tartışmaları çerçevesinde önemli bir politika değişikliği olarak kabul edilmiş ve Orta Asya-Kafkasya, Türk dış politikası açısından taktik seviyede siyasi ve ekonomik girişin yapıldığı ülkeler olmuştu. Bölge, 1990’larda Türk karar vericileri açısından dış politikada daha aktif olma ve uluslararası politikada “hatırı sayılır” bir güç olma açısından bir fırsat olarak değerlendirilmişti, ama olmamıştı.

         

                    Türkiye’nin ilk dönemde bölgeye dönük politikasında “başarısız” olmasının ya da istenilen sonuçları elde edememesinin en önemli nedenleri olarak şu hususlar karşımıza çıkmaktadır:

         

  1. Türk dış politikasının doğal ilgi alanı içine giren bu bölgeye dönük olarak, Ankara’nın SSCB’nin dağılmasına ramak kaldığı dönemlerde bile neredeyse hiçbir hazırlığının olmaması, diğer bir ifadeyle “ilgi sorunu”;
  2. Bölgeye dönük politikalarda kurumlar arası mutabakat ve işleyişin yeterince sağlanamaması, ortaya çıkan kopukluk, diğer bir ifadeyle “koordinasyon sorunu”;
  3. Osmanlı ve Milli Mücadele’nin ilk yılları sonrası bölgeye dönük ilginin kesilmesi ile birlikte ortaya çıkan bölge konusundaki cehalet, diğer bir ifadeyle “bilgi sorunu”;
  4. Türkiye’nin kendi politikasından ziyade, başkalarının politikasını yürüten bir görüntü sunması ve bu bağlamda bölge güçleriyle (Rusya, Çin ve İran gibi) gereksiz ve anlamsız bir güç mücadelesine girerek, sınırlı kaynaklarını ve enerjisini tüketmesi, diğer bir ifadeyle “milli politikasızlık sorunu”;
  5. Bölgeye dönük politikaları birlikte yürüttüğü Batı, özellikle de ABD tarafından, bir süre sonra bölgede yalnız bırakılması ve bunun sonucunda bölgedeki saygınlığını, prestijini yitirmesi, diğer bir ifadeyle “satılmışlık ve imaj sorunu”;
  6. Özal’ın vizyonunu anlamaktan yoksun, Türk dünyası ve Türklük düşüncesinden fersah fersah uzak bir yapının varlığı ve süreci engellemeleri, diğer bir ifadeyle “zihniyet ve milli kadrolar sorunu”;
  7. Özellikle ilk beş yıl içinde bölgede karşılaşılan sorunlar ve yaşanılan hayal kırıklıkları karşısında verilen tepkilerin meydana getirdiği bir takım istenilmeyen sonuçlar, diğer bir ifadeyle “deneyimsizlik sorunu”;
  8. Türkiye’nin bölgede arzuladığı rolü oynayacak ekonomik güç ve siyasi tecrübe konusunda yaşadığı sıkıntılar, diğer bir ifadeyle “parasızlık ve siyasi irade sorunu.”

         

         

                    Türk Dünyası Birliği Sürecinde Türkiye: İkinci Perde…

         

                    2010'dan geriye dönüp baktığımızda Türkiye’nin SSCB sonrası Orta Asya politikasını yürütürken dikkatli hesap ve planlama yapmamak ve aceleci davranmaktan kaynaklanan hatalar yaptığını söylemek mümkündür. Diğer taraftan Türkiye, bölgeyle doğrudan ilgilenmeye başladığı 1989 tarihinden ve özellikle bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıdığı 1991’den itibaren daha önce hiç bir etkisinin bulunmadığı bu alanda, kendisine kısmen de olsa bir yer edindiği de artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir.

         

                    Denilebilir ki, Türkiye’nin Türk dünyası politikasındaki en büyük yanlışlığı, bölge devletlerini yeterince dikkate almaması olmuştur. Ankara, bölgedeki tüm başkentlerle bire bir görüşmeler yapmadan ve gerekli alt yapı çalışmalarını gerçekleştirmeden adeta bir oldu-bitti stratejisi izlemektedir. Dolayısıyla, mevcut stratejinin kendisi, bu projenin dış güçlere fırsat bırakmadan, kendi içinde sonunu getirmeye bire bir aday gözükmektedir.

         

                    Peki, nedir bu yanlışlıklar? Bu hataları bire bir ortaya koyduğumuzda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

         

  1. Ankara’nın ilgili bölge başkentlerini dikkate almamaktaki ısrarı ve bu projeyi birkaç devletin görünürdeki desteğiyle gerçekleştirebileceği inancı;
  2. Ankara’nın ilgili Türk devletlerinin en başta dış politikada olmak üzere temel hassasiyetlerini göz önünde bulundurmaması;
  3. Diğer Türk devletlerini ortak alfabe ve dil konusunda tepeden inmeci bir tavırla ikna etmeye çalışması;
  4. Türk Birliği konusunda temel bir proje, yol haritası oluşturmadan, bunla ilgili alt yapı çalışmalarını gerçekleştirmeden ortaya çıkması;
  5. Bu projenin bir Ankara projesi olduğu konusunda, yeterince inandırıcı olamaması ve bunla ilgili olarak da özel bir gayret göstermemesi;
  6. Çok iddialı söylem ve projelerle başta bu devletleri ürkütmesi, diğer bir ifadeyle zamanlama hatasının sonucu olarak, gereğinden fazla iddia sahibi olunması;
  7. Ve her şeyden önemlisi, bu tür projelerle ortaya çıkılırken Ankara içinde bir siyasi kriz yaşanması ve bunun sonucunda bir hükümet projesi olarak algılanan Türk Birliği’nin, her şeyden önce Türkiye’de bir siyasi birlik ve istikrar gerekliliğini bir kez daha ortaya koyması gerekmektedir.

         

         

                    Diğer taraftan tüm bu hatalara rağmen, Türkiye’nin dünya politikasında kendisine biçtiği rol ve Türk cumhuriyetleriyle paylaştığı ortak tarihi, kültürel, dilsel ve dinsel özellikler nedeniyle, başlangıçta bölgede nüfuz sahibi olmayı hedefleyen diğer devletlere nazaran sahip olduğu avantajlı konumun, halen varlığını devam ettirdiği görülmektedir. Yirmi yılın sonunda gelinen aşamada elde edilen deneyim ve kazanımlar da dikkate alındığında, Türk dünyasının Ankara’nın son dönem dış politikasında yeniden yapılanma ve denge arayışları açısından, önemli bir açılım ve işbirliği alanı olarak orta-uzun vadeye yönelik bir zaman dilimi için mevcudiyetini koruduğu söylenebilir.

         

         

                    Yeni Bir Strateji

         

                    Peki, Ankara'nın hedefi ne? Özal’dan bu yana lafta kalan Türk Dünyası Birliği, nasıl hayata geçirilebilir?

         

                    Hiç kuşkusuz, Türk Birliği için, her şeyden önce Türkiye'nin milli, bağımsız, pragmatist ve daha rasyonel bir dış politika izlemesi ve buna uygun adımlar atması gerekmektedir.

         

                    Bu bağlamda ikili işbirliği stratejisi her nedense hep ihmal edilmektedir. Bölge devletleriyle bire bir güçlü ilişkiler tesis edilmeden, bir anda hepsini içine alan bir işbirliği stratejisi güdülmeye çalışılmaktadır. Oysa Türkiye’nin başlangıç itibarıyla bu bölgede çekirdek ilişkiler, diğer bir ifadeyle lokomotif ilişkilerin önünü açması gerekmektedir. Sonuçta Türkiye’nin kapasitesi, bir diğer ifadeyle sınırlılıkları bellidir.

         

                    Diğer taraftan, Türkiye’nin bölge ile iktisadi ve ticari alanda ilişkilerini geliştirmesi, güçlendirmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkacak etkileşim ve güçlü iletişim ile bir takım sonuçları elde edebileceğini de artık görmesi gerekmektedir. Bunun için de özel sektörü bölgeye dönük yatırımlar konusunda teşvik etmesi, desteklemesi kaçınılmaz bir hale gelmiştir. Bu konuda Türkiye’nin Çin’e bakması yeterli olacaktır. Çin, bölgeye silahlı kuvvetleriyle değil, sermayesiyle, teknolojisiyle, verdiği ucuz kredilerle ve desteklediği işadamlarıyla girmektedir. Türkiye’nin ayrıca, her şeyden öte bölgede bir takım soğukluklar yaşadığı başkentler ile de aradaki anlamsız ve gereksiz sorunları giderme ve bu bağlamda bu devletlerin, özellikle de Özbekistan’ın artık uluslararası platformlarda yanında olduğu mesajını somut kararlarıyla göstermelidir. Bunun için de büyükelçiliklerin, sorun derinleştirici değil, sorun giderici bir şekilde yeni bir zihniyete kavuşması ve gerçekten bu projeye gönül verdiklerini her hal ve hareketleriyle ortaya koyması gerekmektedir.

         

                    Dolayısıyla, Türkiye Türk Birliği çalışmalarını bölge başkentlerinden başlatmalıdır. Taşkent ile sorunlar giderilmeden, Aşkabat’ın hassasiyetleri göz önünde bulundurulmadan bir Türk Birliği projesi, çok uzun yıllar daha bizim kızıl elmamız olmaya devam edecektir.

         

         

                    Peki, Nasıl Bir Yeni Strateji?

         

                    Türk dünyasının, Türk dış politikasının geleceği açısından iki önemli sacayağından birini oluşturduğu düşünülürse, Türkiye’nin orta ve uzun vadede izlemesi gereken strateji ana başlıklar halinde şu şekilde sıralanabilir:

         

  1. İlişkilerde gelecek adına hedef “Türk Dünyası Birliği” olmalıdır.
  2. Bu kapsamda aşamalı bütünleşme süreçlerine başvurulabilir. İlk adım, “Türk Dünyası Aksakallar Meclisi”nin kurulması şeklinde olabilir;
  3. Bu birliğin içinde Gürcistan ve Tacikistan’ın da yer alması sağlanmalıdır. Diaspora’nın etkisinden uzak bir Ermenistan zaten süreç içinde bu birliğin içinde bir şekilde yer alacaktır;
  4. İzlenecek strateji, önce ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve ardından da bunların tek bir çatı altında toplanması şeklinde olmalıdır (örneğin, Türkiye-Özbekistan, Türkiye-Türkmenistan, Türkmenistan-Kazakistan vb. ikili işbirliklerinin ardından, bunların çoklu işbirliğine çevrilmesi gibi);
  5. Ortadoğu sonrası keskin bir rekabet ve çatışma alanı olması beklenen bu bölgede, bölge devletlerinin Türk dünyası istihbarat ve diğer güvenlik teşkilatları arasında farklı, yeni bir süreç başlatılmalıdır. Hedef “Türk Dünyası Atlantizmi” olmalıdır;
  6. Tüm bunların olabilmesi için, Türkiye’nin sağlam bir siyasi yapı, güçlü bir ekonomi ve silahlı kuvvetlere sahip olması ve bölgede güçlü bir finans altyapısının oluşturulması gerekmektedir;
  7. Türk Dünyası Eğitim Birliği’nin sağlanması ve bu kapsamda acilen Türk Dünyası Akademi Birliği ve
  8. Türk Dünyası Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) arasında her türlü işbirliğinin önü açılmalıdır;
  9. Türk Dünyası Yayın Birliği oluşturulmalıdır;
  10. Türk dünyasına yönelik daha etkili yazılı ve görsel medya faaliyetlerinin başlatılması, Türk Dünyası BBC’si vb. türden yayın faaliyetlerine geçilmeli, mevcutların gözden geçirilmesi gerekmektedir;
  11. Ve Türkiye’nin bu ülkeleri her halükârda uluslararası planda desteklemesi gerekmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’nin bundan sonraki süreçte öncelikle kardeş Özbekistan devletine uluslararası platformlarda vereceği destek (daha önce yapılan hataların telafisi ve tekrarının önlenmesi açısından) daha bir önem arz etmektedir.

         

         

                    Sonuç

         

                    Netice itibarıyla ifade etmek gerekirse bölgede yaşanılan son gelişmeler ve Türk dünyasının karşı karşıya kaldığı mevcut ve olası tehditler, Türk Birliği’ni kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Bu kapsamda, öncelikle Kafkasya, ardından Orta Asya ülkeleri ile aşamalı olarak gerçekleştirilecek güçlü bir işbirliği, Türkiye’yi ve bölgeyi çok farklı noktalara taşıyacaktır. Bu kapsamda söz konusu “Yeni Proje”nin, Türkiye’yi uluslararası alanda daha güçlü bir konuma sokma, Türk dış politikasına daha fazla bir açılım, ivme ve hareket alanı sağlama,Batı’yla olan bütünleşme sürecini hızlandırma, bölgesel istikrar ve güvenliğe büyük katkı sağlama potansiyeli taşıması açılarından büyük bir önem arz ettiği görülmektedir. Son dönemde bölgeye dönük ilgiyi bir de bu açıdan okumakta büyük bir fayda mülahaza edilmektedir.

         

                    Nitekim Türkiye, bölgeyle doğrudan ilgilenmeye başladığı 1989 tarihinden ve özellikle bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıdığı 1991’den itibaren daha önce hiç bir etkisinin bulunmadığı bu alanda kendisine önemli bir yer edinmiştir. Fakat, Türkiye’nin dünya politikasında kendisine biçtiği rol ve Türk cumhuriyetleriyle paylaştığı ortak tarihi, kültürel, dilsel ve dinsel özellikler nedeniyle, başlangıçta bölgede nüfuz sahibi olmayı hedefleyen diğer devletlere nazaran sahip olduğu avantajlı konumu dikkate alındığında, yirmi yılın sonunda gelinen nokta Türkiye’yi tatmin etmekten uzaktır. Türkiye, “hazırlıksız” ve “tecrübesiz” yakalandığı Avrasya stratejisi kapsamında, enformasyon ve kurumsal örgütlenme eksikliğinden kaynaklanan taktik ve stratejik hatalara istemeden de olsa sürüklenmiştir. Bir diğer ifadeyle ilk on yıl sürdürülen faaliyetlerde koordinasyonsuzluk, plansızlık, stratejisizlik, duygusallık ve savurganlık ilişkilere hâkim olmuştur. 

         

                    Dolayısıyla Türkiye'nin bundan sonraki dönemde her bir ülkenin özel şartlarını göz önünde bulunduran ve bir ülkede uygulandığında, diğer ülkelerde tepki yaratmayacak özgün politikalar geliştirmesi, TÜRKSOY, TİKA vb. kurumları bu doğrultuda tekrar yapılandırmak suretiyle, bölgeye dönük STÖ faaliyetlerine, araştırma merkezlerine daha fazla önem vermesi ve daha da önemlisi, Türk dünyasının en az bir Ortadoğu kadar önemli olduğunun mesajını, somut bir şekilde eylem bazında ortaya koyması gerekmektedir.

         


Türk Yurdu Temmuz 2011
Türk Yurdu Temmuz 2011
Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele