İran (Fars) Milliyetçiliğinin Tarihsel Gelişimi

Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

        İran, coğrafyasının da ona sunduğu gibi, Doğu-Batı dünyasının geçiş noktasındadır. Tarihin ve coğrafyanın belirlediği siyasal sınırlar içinde İran, tarih boyunca çeşitli ırk ve kültürlerin etkisi altında kalmıştır. Tarih içinde birçok irili ufaklı devletin kurulmasına beşiklik eden İran coğrafyası, etnik ve dile dayalı olarak, bir bütünlük oluşturmaktan hep uzak olmuştur. Bu nedenle de Zerdüşt dininden Şii eksenli İslam’a kadar dini inanç, siyasal birliğin sağlanmasında günümüze kadar önemli bir yere sahip olmuştur. Gerek çeşitli dönemlerde İranilik/ Farisilik adına gerçekleştirilen uygulamalarda ve gerekse 1979 Şubat devrimi sonrası dönemde kurgulanan ideolojik yapılarda, Şiilik ya kendini hissettirmiş ya da temel belirleyici olmuştur.

         

        19. yüzyıla kadar İran’da milliyetçi davranışlar, çeşitli ırk ve kültürlerin egemenliğine karşı varlığını korumayı ve kültürel üstünlük sağlamayı öncelikli olarak hedeflemiştir. Modern anlamda milliyetçiliğin İran’daki gelişimi, yabancı güçlerin emperyalist emellerine karşıt ve İranilik kimliğin ön plana çıktığı bir görünüm almıştır. İran’da milliyetçiliğin modern anlamda ortaya çıkışı ve gelişimi, Kaçar Hanedanı(1796-1925) döneminde başlamış ve bir devlet ideolojisine dönüşerek, Pehlevi Hanedanı(1925-1979) döneminde, özünde Fars etnik kimliğin öne çıktığı Batılılaşma ve bağımsız olma yönlü bir görünüm almıştır. Çalışmamız bu ortaya çıkışı ve gelişimi anlamaya yöneliktir.

         

         

        Tarihsel Arkaplan: Siyasal, Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Zemin

         

        Yedinci yüzyılın ortalarında Fars kökenli Sasani Devleti’nin yıkılmasından sonra, birkaç Fars asıllı bölgesel devlet ile 1749-1796 döneminde İran’da merkezi gücü ele geçiren Zend Hanedanı göz ardı edilirse, 633-1925 arası dönemde merkezi otoriteyi kurup İran’ın merkezi gücüne egemen olan topluluklar Arap ve Türk asıllıdır. Safeviye Tarikatı’nın 14. yüzyılın sonuna doğru İran’a yerleşmesi ve 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Şiiliği benimseyerek siyasal gücü ele geçirmesiyle Sünni İslam dünyasında Şii bir devlet olarak var olmak ve Şii toplulukların destekçisi olarak İran, yeni çağlar boyunca Sünni Türk ve İslam tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur.

         

        On sekizinci yüzyılın ortalarına kadar İran bölgesinin Şii devletlerinin iç ve dış politikalarının ideolojik çehresini Şii inancı oluşturmuş ve Şii din adamları, artarak devam eden bir süreçte, büyük ekonomik güce ve kutsal saygınlığa ulaşmışlardır. Kaçar Hanedanı dönemi din adamlarının güçlerinin zirveye ulaştığı dönemdir. Bunun nedeni ise Kaçar Devleti’nin merkezi otoritesi karşısında din adamlarının özerk konumlarını oluşturan Şia hiyerarşisinin özgünlüğü ve emperyalist (Fransa, İngiltere, Rusya) devletlerin İran’a artan ilgisinin getirdiği sorunlarda, din adamlarının takındığı siyasal tutum belirleyici olmuştur.[1]

         

        Kaçar Hanedanı 1796’da Ağa Muhammet Han’ın Zend Hanedanına son vermesi ile başlamıştır. Kaçarlar, geçmiş hanedanlar gibi, çeşitli kabile ve şii din adamlarından oluşan bir koalisyonun desteği ile iktidarlarına meşruluk sağlayabilmişlerdi.[2]  Kaçarlar döneminde emperyalist güçlerle yeni ve yakın ilişkiler oluşturulmuştur.

         

        19. yüzyıl boyunca İran, yüzyıllardır hep aynı üretim ilişkileri içinde benzer toplumsal örgütlemeleri devam ettiren yapısının, dış dünya ile ilişkilerine bağlı olarak, çözülüşüne ve yeniden yapılanışına şahit oldu.[3] 20. yüzyılın başında halkın yüzde 55’i köylerde, yüzde 20’si şehirlerde ve yüzde 25’i de göçebe olarak yaşamaktadır.[4] Kaçarların ilk zamanları toplumun önde gelenleri şah ve çevresi ile büyük kabile başkanlarıydı. 19. yüzyılın ortalarından itibaren, yenileşme girişimlerine paralel olarak, merkezi yapının kendini güçlendirme çabaları, kabile şeflerinin gücünü tedricen azaltırken, bürokrasinin etki alanını genişletmiştir.[5]

         

        Toplumsal gruplaşmaların yanında İran’ının coğrafi engelleri, etnik ve dini farklılıklar ile iç içe geçmiş durumdadır. Merkez ve güneydoğu kısımlarında Farsça konuşanlar etkiliyken, kuzey ve doğu kısımlarında ağırlık Türkçenin çeşitli diyalektlerine aittir. Güney ve güneybatı-batı kısımlarında Arapça konuşulurken batı ve kuzeydoğu Kürtçe, Ermenice ve Gürcücenin kullanıldığı görülmektedir.[6] Etnik mozaiğin derin etkisi, uzun tarih boyunca, ağırlıklı bir etnik grubun İran’da var olmasını engellemiştir. Fakat Şiilik inancı çerçevesinde dini bir ağırlık, İran’ın coğrafi bütünlüğünü sağlamıştır.

         

        Bütün bu geleneksel sosyo- ekonomik yapılar, Batı etkisi ve Kaçarların bu etkiye yanıtları doğrultusunda, köklü bir değişim yaşamıştır. 1800’lerde orta sınıf dar kalıplar içinde yerel güçlerken, 1900’lerde yurt içi ve dışı geniş bir güç bilincine dönüşmüştür.[7] Telgraf hatlarının çekilmesi (1859),  eski yolların düzeltilmesi, yeni yolların yapılması, gazetelerin yayını (1835), 1870’lerde bir posta sisteminin kurulması, haberleşmenin kolaylaşması, şehirler arası mesafeleri kısaltmış ve yeni ve hızlı bir ilişki ağını doğurmuştur.[8]

         

         İran’ın dünya ekonomisine entegrasyonu, yerel pazarların İran ekonomisine entegrasyonunu başlatmıştır.[9] 20. yüzyılın başında Huzistan bölgesinde petrolün bulunması, uluslararası emperyal güçlerin İran’a ilgisini artırmıştır.[10] Petrolün gelişen endüstriler için önemli hale gelmesinin ve zengin petrol yataklarının İran coğrafyasında bulunmasının yanı sıra İran, bulunduğu coğrafi bölgede çok geniş bir alana sahip olmasından dolayı günümüze kadar dünyanın stratejik konumu en önemli ülkelerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. 

         

        19. yüzyılın ikinci yarısında Batı etkisi, Kaçar Hanedanı ile İran toplumu arasındaki kırılgan ilişkiyi iki ayrı yönden aşındırmıştır. İlki, Batı’nın ekonomik sızmasıdır. Orta sınıfla bağlantılı olan bu Batı sızması İran ekonomisini olumsuz etkilemiştir. İkincisi, Batı’nın modern eğitim ve yayın kurumları aracılığı ile etkisi, yeni görüş, yeni özlem, yeni sanat ve özellikle, intelijansiya denilen yeni bir profesyonel orta sınıfın doğmasına yol açmıştır.[11] 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan çağdaş İran aydınları, modern güçlü ve gelişmiş bir İran’ın kurulabilmesi için üç temel anlayışın yerleştirilmesini zorunlu görüyorlardı: Anayasa, laiklik ve milliyetçilik.[12] Çoğu İran aydını, anayasalı, meclisli ve Batılı anlamda örgütlenmiş bir devletten yanaydı.

         

        Abbas Mirza ile başlayan ciddi reform çabalarında Muhammed Taki Han Emiri Kebir, Mirza Hüseyin Han Sipehsalar- Müşirül Dövle, Nasrettin Şah gibi devlet adamları önemli rol oynadılar.[13] İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan ve Osmanlı okullarında eğitim gören veya elçilik yapan[14] Mirza Hüseyin Han Sipehsalar, Hacı Baba İsfahani, Mirza Cafer, Mirza Salih, Hüsrev Mirza Şirazi, Hasan Ali Han Garrusi, Mirza Muhsin Han Muinülmülk, Mustafa Han Afşar, Seyfülmülk, Rıza Kuli Mirza, Ferhat Mirza, Ağa Han Kirmani, Mirza Yusuf Han Müşteşirül Dövle gibi hem yönetici ve hem de entelektüel olan kişilerin yayınladıkları gazete, dergi ve kitaplar, verdikleri dersler ve uygulamaları ile İran’ın entelektüel hafızasını oluşturdular.[15] Bu dönemde pozitivist bir aydın ve yönetici olan Melkum Han,[16] İran aydınları üzerinde etkili olmuştur. Osmanlı Tanzimat uygulamalarını yakından tanıma fırsatı bulmuş olan Melkum Han, Defteri Tanzimat adlı çalışmasında görüşlerini “ittihat, adalet ve terakki” sloganı çerçevesinde, hukukun üstünlüğüne dayanan parlamenter bir yönetim isteğinde odaklaştırmıştır.[17] Bir başka aydın Cemalettin Efgani,[18] asıl gayesi İslam dünyasını Batı karşısında her yönden güçlü kılmak olması yönü ile İran aydınları üzerinde yol gösterici etkisi olmuştur. Afgani’ye göre, İslam’ın evrensel mesajları ile çağın bilimsel bilgi ve teknolojisinin uyuşacağı zihinsel gelişmenin oluşturulması için çaba harcanmalıydı. İran, Osmanlı, Afganistan, Hindistan ve Avrupa’nın bazı ülkelerini dolaşan Afgani, yalnız İran’a değil, tüm İslam dünyasına yönelik mesajları ile tanınır.

         

        İran aydınları üzerinde Osmanlı devlet adamı ve aydınlarından Ali ve Fuat Paşa, Mithat Paşa, Mahmud Nedim Paşa, Süleyman Paşa, Münif Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Tevfik Fikret, Ömer Naci, Ziya Gökalp’in önemli etkileri olmuştur.[19]

         

        1800’lerin başından sonuna kadar yurt içinde iki yüzün üzerinde ve Hindistan, Osmanlı ve Avrupa’da sayısız Farsça kitap basılmıştır. 1870’lerde gazetelerin sayılarında artışlar olmuş; “Ruzname-yi Vaka-yı İttifakiye” ile başlayan resmi gazetelerin yanında “Vatan” gibi İran’da, “Kanun” gibi Londra’da, “Ahter” gibi İstanbul’da, “Hablül Metin” gibi Kalküta’da ve “Süreyya” gibi Kahire’de yayımlanan yasal ve yasa-dışı birçok gazete ve dergi İran entelektüel hayatına canlılık kazandırmıştır. Afgani ve Şeyh Abduh’un birlikte yayımladıkları “Urvetül Vuska”, tüm İslam dünyasında olduğu gibi, İran’da da birçok okuyucuya ulaşmıştır.[20]

         

         

        Kitle Hareketleri ve Din Adamları

         

        Örgütlü bir muhalefet hareketinden çok bir halk ayaklanması şeklinde başlayan 19. yüzyılın ikinci yarısındaki kitle hareketleri, devleti yönetenlerin israf ve yanlış harcamalarından, yabancılara verilen imtiyazlardan ve vergilerin ağırlığından şikâyet edenlerin tepkilerine dayanmaktadır. 19. yüzyıl içinde meydana gelen yaygın aşiret ayaklanmalarının dışında İran’da uzun süreli siyasal, sosyal ve dini etkileri olan ayaklanmalar Babilerce (Bahaîler) çıkarılmıştır. Şii İslam içindeki bir inanç tartışmasından çıkan Babilik bir din olma iddiasında bulununca, Şii fanatizmin hışmına uğramıştır. Babilerin laik ve demokratik görüşleri İranlı aydınları olduğu kadar, sığındıkları Osmanlı İmparatorluğu’nda da Yeni Osmanlıları etkilemiştir.[21]     

         

        Kitle hareketleri, Batı tipi bir kanun hükümeti istenmesinin yanında, iç yapıda meydana gelen aşırı vergilendirme, eyaletlerin açık artırma yolu ile satışı, ticarette yabancı tekeli, yurt dışı gezilerin ağır maliyeti,[22] yabancı ülkelere verilen imtiyazlar ve artan dış borçlara tepki biçiminde gelişmiştir. Halk ise yabancılara verilen ayrıcalıklardan dolayı Şaha ve yabancı güçlere tepki göstermiştir.[23] 1892’de patlak veren Tütün İsyanı,[24] önderliğini önde gelen din adamlarının yaptığı, ilk ciddi halk hareketidir. Halk ilk kez doğrudan tepki göstermiş ve imtiyazın iptal edilmesine kadar direnmiştir. Birçok araştırmacı İran’da milliyetçi düşünce ve tutumun en somut örneği olarak gösterdikleri bu hareket, aslında çıkarları zedelenen halk grupları ile din adamlarının ittifakından başka bir şey değildir.

         

        19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başında İranlı aydınların en önemlilerinden olan Melkom Han, din adamlarının önderlik ettiği bu tür hareketlere "Geleneksel Milliyetçilik” adını vermektedir. Melkum Han’ın tanımladığı  “Geleneksel Milliyetçilik”, özünde vatanseverliği ve yabancı güçlere karşı olmayı taşımakla birlikte, Şii İslam’ın siyasallaşmış görüntüsüdür.[25] 20. yüzyıl boyunca İran’da modern milliyetçiliğin niteliklerini taşıyan ve İran’ın Batılılaşmasını gerçekleştirecek ideolojik alt yapının oluşmasına katkı sağlayan reformcu İran milliyetçiliğinin yanında, bu “geleneksel milliyetçilik” din adamlarının önderlik ve himayesinde hep varolmuştur. Hüseyin Naini, Murteza Muttahari, Ali Şeriati ve Celal el-Ahmet gibi din adamı ve aydınların taraftar olduğu geleneksel milliyetçi hareket, 1979’da Humeyni liderliğinde iktidara gelmiştir.[26]

         

        Çalışmamızda ele alınan Fars milliyetçiliği, kökenleri 19. yüzyıla dayanan ve Mirza Melkum Han, Ağa Han Kirmani, Feth Ali Ahunzade, Abdurahman Talibov, Müsteşarül Dövle Tebrizi, Seyid Hasan Takizade, Mehmed Kazvini gibi aydınların fantezisi olarak gelişen; Rıza Han’ın 1925’den itibaren gücü eline geçirip monarşik ve güçlü merkezi bir yapı oluşturduğu Pehlevi Hanedanlığı döneminde devletin resmi ideolojisi haline gelen reformcu ve ırkçı Fars milliyetçiliğidir. 20. yüzyılın ilk çeyreği içinde oluşmaya başlayan modern Fars milliyetçiliği, 19. yüzyılın başından beri yabancı güçlerin İran iç ve dış siyasetinde oynadıkları emperyalist role tepkinin yanı sıra, 18. yüzyılın son çeyreğinde Batı’da gelişmeye başlayan antik Fars dil, tarih ve kültürü üzerine yapılan çalışmaların yerli İranlı aydınlarınca benimsenip milli kimlik oluşturmada temel alınması ve bu etnik Farisi kimliğe karşı çeşitli Türk, Arap, Kürt ve Beluci etnik grupların tepkilerine karşı keskinleşen Fars şovenist duygu olarak üç ana gelişme üzerine biçimlenmiştir.

         

         

        İlk Milliyetçi ve Ayrılıkçı Tutumların Ortaya Çıkışı

         

        20. yüzyılın başında, Osmanlı Devleti’ndeki Jöntürk Hareketi’ne benzeyen; ancak Batılı eğitim almış bürokrasinin oluşmaması, laik aydın kesimlerin azlığı, halkın düşük eğitim düzeyi, toplumsal yapının çeşitliliği ve basının gelişmemişliği gibi nedenlerden dolayı, İran’da Meşrutiyeti gerçekleştiren Encümen Hareketi Şii din adamları ve çeşitli aşiretlerle ittifaka gitmek zorunda kalmıştır. 20. yüzyılın başında İran genelinde hemen hemen her ana yerleşim yerinde örgütlenen ve yurt dışında da şubeleri olan (İstanbul, Londra, Bakü, Kalküta, Kahire) Encümeni Milli, örgütsel bağların zayıf olmasına rağmen, amaç ve hedefleri aynı olan kişilerce örgütlenmişti: İran’da anayasalı ve meclisli bir meşruti yönetim kurmak...[27] Yabancı güçlerin İran iç işlerine karışmasına ve imtiyazlar elde etmesine karşı çıkan; Farsçanın mutlak egemenliğinde dil ve kültür üst kimliği olarak İranlı olmayı benimseyen ve Şia inancından kopmasına yol açmayacak bir batılılaşmayı benimseyen Encümeni Milli Hareketi, vatan, millet ve bağımsızlık gibi kavramları önemli hale getirerek İran milliyetçiliğinin kitlelere açılmasına olanak sağlamıştır.[28] Pehlevi Hanedanı kurulmadan önce İran siyasal düşüncesinde üç akım ortaya çıkmıştı: Kökenleri İslam öncesine kadar uzanan bölgeselcilik veya aşiretçilik; Şii İran’ın önderliğinde İslam Birliği/ İslamcılık ve Fars etnik kimliğin üstünlüğü fikrine dayanan İranilik / Fars Şovenizmi... Bu üç akım bugün de çeşitli grup ve eğilimlerin içinde varlıklarını sürdürmektedir.[29] 

         

        1906 Meşrutiyet ilan edilmesi ile başlayan halkın temsili ve merkezi hükümetin denetlenmesini sağlayacak meclisli ve anayasalı yönetim, Rus ve İngiliz baskısı ve Kaçar yönetiminin kendi merkezi gücünü sınırlandırdığı gerekçesi ile başarısızlığa uğratılmasından sonra İran bir kargaşa dönemine girmiştir. 1907’de İran toprakları Rus ve İngilizlerce paylaşılmış ve bu paylaşım doğrultusunda bu güçler İran’ın stratejik ve ekonomik önemdeki bölgelerini işgal etmişlerdir. I. Dünya Savaşı sırasında İran toprakları Rus, İngiliz ve Osmanlı ordularının savaş meydanı oldu. Buna Almanların İran’daki İngiliz çıkarlarını baltalamak ve gücünü sarsarak Hindistan’daki İngiliz hâkimiyetini yıkarak İngiltere’nin dünya hâkimiyetine darbe vurma hayalleri eklendi. İran savaştan tam bir kaos içinde çıktı.[30] Ancak savaşın sonuna doğru Rusya’da ihtilal patlak vermiş ve Ruslar işgal ettikleri bölgelerin önemli bir kısmını boşaltmışlardı. Rus Sovyet’i oluştuktan sonra Ruslar İran’ın kuzeyinde ideolojik faaliyetlere girişmişler ve Gilan’da, önderliğini Küçük Han’ın yaptığı, Cengeli Hareketi’nin oluşturduğu muhtar Gilan Sosyalist Cumhuriyetini desteklediler. Ayrılıkçı-milliyetçi olan Cengeli Hareketi’nden Ruslar desteğini çekince, merkezi Kaçar Hükümeti, bu cumhuriyeti kolayca ezdi.[31] Benzer gelişmeler Azerbaycan’da kurulan Hiyabani’nin Azadistan Cumhuriyeti’nin de başına geldi. Meşrutiyet döneminde Güney Azerbaycan’da güçlü bir Encümeni Milli Hareketi oluşmuştu. Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunan milliyetçi ve sol aydınların yanında İran’ın toprak bütünlüğünü ve İrani kimliği kabul eden liberal ve muhafazakâr aydınların desteklediği Tebriz Encümeni Milli Hareketi, Settar ve Bağır Han gibi silahlı fedailerin kararlı tutumu ve Tebriz halkının onlara destek vermesi ile Kaçar Yönetimine Meşrutiyeti kabul ettirmişti.[32] Şeyh Muhammed Hiyabani, bu dönemde Tebriz Encümeninde aktif propaganda faaliyetlerinde bulunur. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusu işgal ettiği Güney Azerbaycan’dan 1918’de çekilir. Siyasal kargaşadan yararlanan Hiyabani, Azerbaycan Demokrat Partisinin öncülüğünde, Azerbaycan’da gücü ele geçirir ve Azadistan adı atında 1920 yılında İran’dan bağımsız bir devlet kurar.[33] Kurduğu devlet fazla yaşamaz ancak İran Azerbaycan’ında ektiği “Bağımsız ve Birleşik Azerbaycan “tohumu etkisini günümüze kadar sürdürür.[34] Aynı zamanda Azerbaycan Demokrat Partisi içinde siyaset yapan ve bir dönem Hiyabani ile birlikte çalışmış olan Kazemzade-i İranşehr, Hasan Takizade ve Ahmet Kesrevi gibi Azerbaycan Türkü aydınlar, Pehlevi Hanedanı döneminde, yer yer ırkçı ve şoven bir Farisilik savunan,  önde gelen Fars Milliyetçileri arasında yer alırlar.[35]

         

        Horasan’da Muhammed Taki Han Püsyan’ın 1920’deki isyanı[36] dışında, İran coğrafyasında Pehlevi Hanedanı’nın kurulmasından az önce ve ilk dönemlerinde en önemli problemlerden biri de Batı İran’daki Simko liderliğindeki Kürt aşiretlerin ayaklanmasıdır.[37] Kürt aşiret liderleri ve aydınların ayrılıkçı taleplerine Fars milliyetçilerinin cevabı Kürtlerin Med soyundan İrani halk oldukları ve Aryan ırkından sayıldığı olmuştur. İran Milliyetçileri için 20. yüzyılın başından itibaren Azeri, Arap ve Kürt topluluklarının potansiyel ayrılıkçı talepleri çözülmesi gereken milli problemlerin başında gelmiştir.

         

         

        İranoloji Çalışmaları ve Fars Milliyetçiliğinin Yerel Kaynakları

         

        Fars milliyetçiliğinin kendini tanımlama sürecinde yararlandığı temel ideolojik kaynakların ortaya çıkarılmasında, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha çok Fransız ve İngiliz araştırmacıların çabaları ile biçimlenen İranoloji çalışmalarının rolü büyüktür. Batılı araştırmacılar Hind-Avrupa dil ailesinin önemli bir ayağı olan Farsça üzerine dil incelemelerine girişirler. Oryantalizmin bir uzantısından çok, Batılıların kendi kültürel araştırmaların bir parçası olarak gördükleri Fars dil, kültür, coğrafya ve tarih çalışmaları, Fars kimliğinin tanımlanmasında ve milliyetçi düşüncenin yerel kaynaklardan beslenerek oluşmasında esaslı bir temel oluşturmuştur.[38] Batılı İranologların ortaya koyduğu Fars kültürü ile ilgili çalışmalar,[39] yapılan arkeolojik kazılarla zenginleşerek, 20. yüzyılın başına gelindiğinde, geniş bir literatür oluşturmuştur.[40] Kaçar Devleti kendisini genelde Devleti Kaçariyye olarak adlandırsa da çeşitli pul, damga, mühür ve etiketlerde zaman zaman Memalik-i Mahruseyi İran adı geçmektedir.[41] Batılı araştırmacılar çalışmalarında, İslam öncesi Fars kültür ve medeniyetinin büyüklüğü ve bunun İslam döneminde de devam ettiği tezini kuvvetle savundular. Gobineau ve onun görüşlerinden etkilenen Iliffe gibiler ise İskender fetihlerinden önceki Aryanların saf ve ırk olarak karışmamış olduklarını ileri sürdüler.[42] İranlı aydınların Batılı İranologlarla ilişkisi sınırlı olmakla birlikte, genellikle çalışmalarından haberdardırlar. Muhammet Kazvini, Ali Ekber Dehkoda ve Hasan Takizade’nin Batılı İranologlarla yakın ilişki kurdukları bilinmektedir. Aynı şekilde E. G. Browne, J. Malcolm, V. Minorsky, T. Nöldke, B. Spuler, W. Wolff gibi Oryantalist ve İranologlar İran’da bulunmuşlar;  İranlı aydınlar yurt içinde veya yurt dışında kendileri ile görüşmüş ve yazışmışlardır.[43]

         

        Fars milliyetçiliğini şuurlandıran ve tarihsel bir zemin hazırlayan yerel kaynaklar da vardı. Reşüdiddin’in Tarihi, Genceli Nizaminin İskendernamesi’nin yanı sıra asıl yerel kaynak Firdevsi’nin Şehname’sidir. Yarı efsanevi sözlü tarihleri bir araya getiren Firdevsi, İranlı atalarının üstün meziyetlerini, zaferlerini, dillerin güzelliğini ve başka milletleri egemenlikleri altına alıp onlara medeniyet öğrettiklerini çok erken bir dönemde dile getirmesinden dolayı birçok araştırmacı tarafından, İran’ın ilk milliyetçisi/ şovenisti olarak nitelendirilir.[44]

         

        Siyasal ve sosyal bütünlüğün güçlü bir aracı olan kolektif kimlik duygusu, bir topluluk tarafından yaşanmış ve içselleştirilmiş deneylerin şuurlu biçimde yaşatılan veya bilinçaltında var olan anıların bütünü olarak, topluluğun geçmişinden kalanı ve süregeleni ifade eder.[45] Bu noktada tarihe önemli bir yer ayrılır. Tarihin şuurlu biçimde yeniden kurgulanması gerekir ve bunun için tarih anlayışı ve buna bağlı olarak tarih yazıcılığı milliyetçi söylemde önemli hale gelir.[46] 20. yüzyıla girerken, tüm Ortadoğu’da yaygın bir tarih yazıcılığı yöntemi olan kronik tarihçiliğin yerini, belgelere ve onların kritiğine dayalı modern metotlara dayalı bir tarih yazıcılığı, İslam tarihçileri arasında da yerleşmeye başlar. Bunun İranlı aydınlar arasında yaygınlaşması, milli kimlik ve duyguların tarih nosyonu çerçevesinde açıklanmasına ve tanımlanmasına katkı sağlar.[47] Yüzyılın başında Mirza Melkum Han, Mirza Ağa Han Kirmani, Ali Ekber Dehkoda, Mirza Muhammed Hüseyin Han, Seyid Hasan Takizade, Muhammed Kazvini, Mirzade-i Işki, Zekarül Mülk ve Hasan Pirniya -tümü tarihle uğraşmasalar da- Batı metot ve modellerini siyasal fikirlerinde kullandılar.[48] Mirza Ağa Han Kirmani’nin Ayine- i İskender’i ilkçağ İran tarihi üzerine ilk denemelerden biridir.[49]  Mirza Cihangir Han’ın editörlüğünü yaptığı Meşrutiyet sonrasının gazetesi olan (1907-1909) Suruİsrafil’in çeşitli sayılarında İran vatanseverliğini ve milli duyguları öven yazılara yer verilmiştir. Batılı İranoloji çalışmalarından derinden etkilenen Dehkoda, yazılarında bunları, Batı demokrasilerine ve bilimsel bilgilerine hayranlığının  yanı sıra, Fars dilinin Batı dilleri ile bağlantısı ve antik İran ile ilgili kelimeleri (Arya, İransher, Aniran,..vb.) kullanılarak benimsetmeye çalışmıştır.[50]

         

        Milli tarih yazıcılığına ilk girişenlerden biri olan Zekarül Mülk (Furuği) 1901’de yazdığı Tarihi İran iki açıdan önemlidir: İlki, milli tarih ile ilgili ilk çalışmalardan biri olması; ikinci olarak, İran coğrafyasında yaşamış tarih öncesi ve İslam öncesi hanedanları da içine alan ilk bütüncül İran tarihi çalışmasını yapmış olmasıdır.[51] 19. yüzyıldaki Rawlinson ve Spiegel’in çalışmalarının etkisi altında kalarak İlkçağ İran tarih ve kültürüne, filolojik ve arkeolojik bulguların katkılarına dayanarak, dikkat çeken Hasan Pirniya, üç cilt halinde 1925’de yayımladığı İran Bastan (İlkçağda İran) ile tarihsel kimlik duygusu ve milli gururu yücelten tarih yazımını ön plana çıkarır. Pirniya’nın Aryan teorisine dayanan tarih yazıcılığı anlayışı, Batı metodolojisi çerçevesinde, Doğulu tarih kaynaklarının eleştirisel reddine ve arkeolojik bulguların kesin güvenirliğine dayanır. Pirniya mitolojik öğeler taşıyan tarihe (örneğin Firdevsi’nin Şehname’sine) karşıdır.[52]

         

         

        Pehlevi Döneminde İran’ın İç ve Dış Politikasındaki Gelişmeler

         

        I. Dünya Savaşı bittiğinde İran’ın mali durum iyi değildir. Bunu fırsat bilen İngilizler 1919 yılında İran’ı İngiliz hâkimiyetine sokacak bir mali yardım ve anlaşma protokolü önerdiler; meclis ve hükümet anlaşmayı onaylamayı reddetti.[53] Bu anlaşmada İran’ın petrolünü ve İran’ın güney bölgelerindeki stratejik noktalarını güvence altına almak isteyen İngilizler, Rusya’nın bıraktığı boşluktan yararlanarak, İran’da daha etkin olmayı amaçlamışlardı.[54]1919 İngiliz-İran anlaşması, 1920’de Osmanlı Devleti’ne dayatılan Sevr Anlaşması’na benzemektedir. İçinde bulunduğu siyasal, ekonomik ve güvenlik bunalımı içindeki Kaçar yönetimine karşı, İngilizlerin ve İran ordusunun en iyi eğitilmiş Kazak Tugayı’nın desteğini alan albay Rıza Han, 1921’de bir askeri darbe ile gücü eline geçirir.[55] Başlangıçta amacının bir cumhuriyet kurmak olduğunu söylenen[56] Rıza Han, çevresinin ve din adamlarının telkinleri ile 1925’de, efsanevi bir Pars hanedanı olan, Pehlevi adı altında İran coğrafyasında yeni bir monarşik hanedanlık kurdu. 1926 baharında da Pehlevi hanedanının ilk hükümdarı olarak tahta çıktı, taç giydi.[57]

         

        Rıza Şahın en önemli özelliği vatanseverliği ve ülke içindeki yabancı güçlerin varlığına karşı olması idi. Batı dışı toplumların liderlerinde bir tutku olan Batılı, modern ve laik bir devlet kurma arzusu Rıza Şah’ta da vardı. Ülke içindeki konumunu sağlamlaştırıp çeşitli bölgelerdeki ayrılıkçı ve özerkçi ayaklanmaları şiddetle bastırdıktan sonra ülkeyi batılılaştıracak birtakım yeniliklere girişir.[58] 1926’da ceza ve 1928’de medeni kanun taslakları hazırlanır ve aynı yıl 10 Mayıs 1928’de yabancılara verilen kapitülasyonlar kaldırıldığı ilan edilir. Sovyetlerle daha önce varılan eşit şartlara dayalı anlaşmanın benzeri İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda İsveç gibi ülkelerle kapitülasyonsuz anlaşmalar yapılır.[59] Batı tipi yargı ve cezalandırmanın esas olması ve bunun için hukuk eğitimi veren okulların açılması, din adamlarının ellerinde olan adalet mekanizmasının devletin eline geçmesine ve din adamlarının prestiji olan önemli bir güçten olmalarına yol açar. Aynı şey modern ve laik okulların kurulmasında ve eğitimin yaygın ve temel hale gelmesinde de yaşanır. Yabancı ve misyoner okulları kapatılır; yurt dışına öğrenci gönderilmesi sürekli hale getirilir;[60]  öğretmen yetiştirecek yeni okullar açılır ve hızla ihtiyaç duyulan laik öğretmenler yetiştirilir. Daha önce dini eğitimle iç içe olan okuma-yazma öğretilmesi, 1936’da başlatılan eğitim seferberliği ile laik ve her kesimden halkın katılımı ile sonuçlanır.[61] Rıza Şah’ın hukuk ve eğitim reformunun en önemli sonucu, İslami gelenekten kesin bir kopuşa neden olması ve sosyal yapıda yeni sınıfların ve ilişkilerin meydana gelmesine yol açmasıdır.

         

        Rıza Şah, dış bağımlılığı azaltmak ve İran sanayisini oluşturmak için yatırımlara girişir. 1933’de İngiliz-İran Petrol şirketi ile yeni bir anlaşma yapılır ve daha fazla gelir elde edecek ve İran sanayisini geliştirecek adımlar atılır.

         

         İran’ın hem iç hem de dış politikasındaki gelişmelere damgasını vuran Batılı ülkelerle ve Sovyetlerle olan ticari ilişkileri ve Batıda petrole olan artan talep... Bunun yanında Hitler Almanya’sının önderliğinde revizyonist devletlerin ortaya çıkışı ve ABD’nin Ortadoğu’ya artan ilgisi gibi yeni gelişmelere paralel olarak İran’ın komşuları, özellikle Türkiye ile sınır güvenliği, Irak ile Şatt’ül Arap su yolu üzerindeki hak mücadelesi ve Afganistan ile Helmand nehri ve Sovyetler Birliği ile Hazar Denizi üzerindeki ulaşım ve paylaşım anlaşmazlıklarının bulunması, dış politikasının ana sorunlarını oluşturur. Sovyetlere olan ticari bağımlılığı azaltmak için İngiltere’nin yanında, ABD ve Almanya ile ilişkilerini geliştirme yoluna giden İran, Türkiye, Irak ve Afganistan ile 1937’de Sadabat Paktı’nın kuruluşuna katılır ve Türkiye ve Pakt üyelerinin desteği ile Milletler Topluluğu’na üye kabul edilir.[62] Komşu ülkelerle sorunlarını görüşmeler yoluyla çözümleyen İran, iç sorunlarını aşmak ve reformları gerçekleştirmek için iç politikaya yönelir. Toprak reformu ve aşiretlerin iskânı politikası hızlandırılır.[63] Demiryolları ve ulaşım ve haberleşme hizmetlerinin yaygınlaştırılması için yatırımlara hız verilir. Alman teknik ve mali yardımı ile İran endüstrisi canlandırılır.[64]

         

        II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile İran tarafsızlığını ilan eder; ancak Almanya ile yakın ekonomik ilişkisi ve Rıza Şah’ın Almanya’nın Ortadoğu’ya yönelik emperyalist emelleri olmadığı yönündeki inancından dolayı, İran’da Almanya eğilimli bir hava oluşur. Almanya’nın Sovyet Rusya’ya saldırısından sonra Rus ve İngiliz orduları, müttefik güçlerin Rusya’ya İran üzerinden güvenli bir yardım yolu oluşturmak ve İran’daki Alman nüfuzunu kırmak için, ortaklaşa İran’ı işgal ederler ve Rıza Han Şahı Kebiri iktidardan uzaklaştırarak yerine büyük oğlu Muhammed Rıza’yı Şah ilan ederler[65]. II. Dünya Savaşı yılları ve ardından biçimlenen yeni dünya düzeni içinde İran iç politikasında patlak veren birbiri ardına ayaklanma ve asayişsizlik ve petrolün millileştirilmesi üzerine çıkan dış politikasının problemleri ile 1955 yılına kadar yoğun biçimde uğraşmak zorunda kalır.

         

        II. Dünya Savaşı’nın bitiminde İran merkezi hükümeti, ilk önce Seyit Cafer Pişevari ve Azerbaycan Demokrat Partisi’nin önderliğinde, federal nitelikli Azerbaycan Milli Hükümetinin ilanı ile uğraşır. Sovyetlerin desteği ile Güney Azerbaycan ve çevresinde etkinlik kuran sol eğilimli, ancak milliyetçi özellikleri de olan Pişevari, resmi daire ve okullarda Azerbaycan Türkçesi ile iletişim kurulmasını talep eden ve federalist bir İran’dan yana olması ile İran coğrafi-milli birlik ve bütünlüğünü sarsıcı etkileri olmuştur. Merkezi hükümet, ayrılıkçı korkuların oluşturduğu öfke ve Sovyetlerin de Pişevari’den desteğini çekmesi ile çok kanlı biçimde Milli Hükümeti ortadan kaldırmıştır.[66] Yüz binlerce insan ya katledilmiş, sürgün edilmiş, idam edilmiş ve yahut ta Kuzey Azerbaycan’a sığınmıştır. Merkezi Hükümet, bir daha Azerbaycan’da bu tür bir olay meydana gelmemesi için, Milli Hükümetin oluşturduğu tüm kültür kurumlarını ortadan kaldırmış ve Azerbaycan’da Farslılaştırmak için özel bir gayrete girişmiştir.[67] İran’ın merkezi hükümetini, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde, uğraştıran bir diğer önemli harekette Gazi Muhammed ve Kürt Demokrat Partisinin önderliğinde kurulan, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin 1946-1949 yılları arasındaki varlığıdır. Ayrılıkçı ve milliyetçi nitelikte ancak siyasal ve askeri gücü olmayan bu hareket, fazla varlık gösterememiştir.[68]

         

        İran’da 1918’den itibaren gelişen ve güçlenen sol bir hareket hep var olmuştur. İran Komünist Partisi ile başlayan, sosyal demokrat ve sosyalist partilerle devam eden ve Tudeh Partisi ile zirveye çıkan sol hareketler, içlerinde barındırdıkları etnik ayrılıkçı gruplar ve savunduğu federal İran fikri çerçevesi içinde, Fars milliyetçilerinin amansız düşmanı olmuşlardır. 1940’ların başından itibaren özellikle Tudeh içinde aktif bulunan birçok sol-etnik milliyetçi aydınlar, farklı dil, kültür ve etnik kimliklere sahip olduklarını canlı tutmaya çalışmışlarıdır.[69] Ancak sol ve sağ-muhafazakâr grupların merkezi düşüncelerinde, yabancı güçlerin İran iç işlerine müdahalesine son verilmesi; İşgalci güçlerin İran’ın dışına çıkarılması; İran’ın ekonomik varlıklarının işletilmesinde İranlıların egemen olması ve Merkezi Hükümet’in özgürlükleri kısıtlayan kararlarının kaldırılması gibi genel İran’ı ilgilendiren ve milliyetçi ve demokratik tutumlar esastır. Sol ve Sağ grupların tek ortak noktalarını oluşturan bu talepler, liberal-milliyetçi aydınların görüşlerinde de yer almaktadır. Şah ailesi ile problemi olan, merkezi hükümetin uygulamalarından zarar gören ve farklı bir rejimden yana olanların destek verdiği Musaddık’ın liderliğinde Ulusal Cephe Hareketi bu grupların merkezi Hükümet karşısında ilk ciddi ve başarılı çıkışları sayılabilir.

         

        II. Dünya Savaşı sonrasında siyasal yapının istikrarsızlığı ve İç ve dış politikanın ürettiği karmaşa ortamında yabancı güçlerin varlığına ve Şah ve çevresinin çıkarcı politikalarına muhalefet eden önemli siyasal şahsiyetlerden biri olan Muhammed Musaddık, memnuniyetsiz gruplardan olan, serbest meslek sahipleri, bazaar esnafı[70], dini cemaatler, bazı toprak ağaları ve aşiret liderleri ile sendikalar ve ılımlı sol ve liberal grupları bir araya getiren bir koalisyonu gerçekleştirdi[71] ve 1951 yılının Martında Musaddık başbakanlığa geldi.[72] İç politikada, nispi olarak, dini, kültürel, etnik ve idari bir yumuşama yaşanmaya başlandı. Musaddık’ı iktidara taşıyan fikir ve güçlerin temel beklentisi olan ve İran’ın en önemli gelir kaynağı olan petrolün yabancılarca değil de İranlılarca işletilmesi yönündeki petrolü millileştirme girişimi, tüm milliyetçi güçlerin(Şah ve çevresini de dâhil) zımni desteğini almıştır.[73] Ancak millileştirme girişiminden umulan sonuç alınamamış ve İran İngiliz baskısı ile ekonomik ambargoya (özellikle petrol satamama) maruz kalmıştır. Sovyetlere yanaşan ve yeni dünyada ortaya çıkan sol-bağımsızlıkçı hareketlerden destek alsa da Musaddık, İran ekonomisinde yaşanan sıkıntılara paralel artan sosyal huzursuzluk ortamında tutarsız politikalar izler.[74] Bazı dini ve liberal-milliyetçi grupların desteğini kaybeden Musaddık, ABD-İngiliz destekli bir askeri darbe ile devrilir ve Muhammed Rıza Şah ve çevresi etkin konuma gelirler.[75] Musaddık’ın Ulusal Cephe Hareketi, İran siyasal yaşamında 1960’lı yıllarda da varlığını sürdürmesine rağmen etkili olamamıştır. Ancak bıraktığı laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı siyaset anlayışı birçok İran siyasal yaşamındaki grubu etkilemiştir.[76]

         

        II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yeniden şekillenen dünyada İran, Sovyetlerle yan yana yaşamaya çabalarken, ABD ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. Savaş öncesi dönemde İran’da etkin olan İngilizlerin yerini, savaş sonrası dönemde ABD almaya başlamıştır. Amerikalı heyet ve uzmanların gelişi ile başlayan ABD-İran ilişkileri, Amerikan petrol şirketlerinin ve Amerikalı siyasetçilerin bloklaşan dünyada İran’ın önemini kavramaları ile farklı bir boyut kazanmıştır. Muhammed Rıza Şah döneminde(1942-1978) İran-ABD ilişkileri, hızla gelişmiştir. Soğuk savaşın başlaması ile İran’a özel önem veren İngiltere ve ABD, Marshall yardımından İran’ın da yararlanmasını sağlamıştır. Muhammed Rıza Şah, ülke içinde sosyal, kültürel, ekonomik değişimi gerçekleştirmek amacı ile “Ak Devrim” adı altında bir projeyi hayata geçirmeye çalışır.[77] ABD ve İngiltere destekli bölge ülkelerin(Türkiye, Irak, Afganistan) işbirliğini geliştirecek ve Sovyet tehditlerine karşı dayanışmayı sağlayacak Bağdat Paktı(1955) oluşturulur. Bölgesel işbirliği arayışları Türkiye ve Pakistan’ın da içinde bulunduğu CENTO ile devam eder. 1971’de İran, Irak ile Şatt’ül Arap Suyolu ve Basra Körfezi’ndeki güvenlik problemi ile sıcak çatışma noktasına gelirler. İran güçlü ordusu ile caydırıcı olur.[78]

         

        Sovyet güdümüne girmemesi için ABD İran’a karşı daha olumlu bakmış ve petrol üretiminin yanı sıra, askeri işbirliği olanakları artırılmıştır. 1970’in ortalarına gelindiğinde İran, Ortadoğu’da ABD’nin en güvendiği müttefiki konumuna gelmiştir.[79] ABD’nin yardımları ve artan petrol gelirleri ile hızla sanayileşen ve silahlanan İran bölgenin en güçlü devleti haline gelmiştir.[80] Ancak ülke içindeki eşitsiz gelişme ve gelir dağılımındaki dengesizlik, geniş bir memnuniyetsiz kitle yaratmıştır. Ülke içinde bulunan çok sayıdaki yabancının etkin konumu ve din adamlarının sosyal statülerindeki kayıpları ile birlikte siyasal muhalefetlerinin şiddetlerini artırmaları 1978’de halk ayaklanması ile sona ermiştir. 1979 Şubatında da İran İslam devrimi gerçekleşmiştir.        

         

               

        Rıza Şah ve Fars Milliyetçiliğinin Resmi Söyleme Dönüşmesi  

                 

        Fars milliyetçiliğinin resmi bir nitelik kazanması ve devletin modern biçimde yapılanması için ideolojik alt yapı oluşturulması Pehlevi Hanedanı ve Rıza Şah (1926-1941) döneminde gerçekleşmiştir. Rıza Şah, despotik ve asker kişiliği ile 1930 ve 1940 arası dönemde, dünyadaki milliyetçi konjonktüre de uymaktadır. Fars dili ve kültürünü yücelten, İran topraklarındaki yabancı güçlerin varlığını reddeden ve verilen imtiyazlara karşı çıkan ve İran vatanseverliğini sürekli canlı tutan Rıza Şah, bazı demokratik düşünceli milliyetçi ve sol aydınlar dışında, tüm İran milliyetçilerinin desteğini almıştır.


Türk Yurdu Temmuz 2011
Türk Yurdu Temmuz 2011
Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele