Yukarı İllere Doğru

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        Hayatımda ilk defa yurtdışına çıkıyordum.1 Bu yüzden belli belirsiz bir heyecan sarmıştı beni. Mahiyetini tam mânâsıyla kestiremediğim bir heyecandı bu. Neler görecek, nelerle karşılaşacaktım, bunu bilmiyordum. Heyecanımın varlığını ve yokluğunu tam anlamıyla tayin etmede zorluk çekiyordum. Seyahat boyunca bu hâlet-i ruhiyeyi çözmeye uğraşırken nihayet Ankara Esenboğa’da bindiğimiz Lufthansa uçağıyla gerçekleşen uçuş Münih’te sona erdi. Orada gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra bizi Augsburg’a götürecek görevliyle karşılaştık ve uzun denilebilecek bir yolculuk sonunda birkaç hafta ikâmet edeceğimiz Augsburg’daki otelimize yerleştik.

         

        Almanya’da bize tesirini ilk duyuran şey, sonbahar olmuştu. Tabiat sarı, turuncu, kırmızı ve yeşilin dansıyla kendinden geçmiş gibiydi. Yerler altın sarısı bir elbiseye bürünmüştü âdetâ. Bir orman boyunca başını göklere uzatmış ağaçların mağrur bir hükümdar edâsıyla yerlere serptiği güzelim yapraklar ve onların altın sarısından kırmızıya kadar bir renk cümbüşü halinde gözlere sunduğu bu nefis ziyafet, gerçekten görülmeye değerdi. Uçsuz bucaksız mesafelerin hâkimi tabiat, Allah’ın rahmetinin bol bol tecelli ettiği bir yerdi burada.

         

        Belki sonbaharın etkisiyle, belki de burada kaldığımız süre içinde yüzünü pek göstermeyen güneşin hasreti yüzünden dimağımda ve kalbimde iz bırakan hâkim duygu hüzün olmuştu. Kim bilir, burada yaşadığımız on beş günün on beş yıl kadar uzun gelmesinin silinmez izlerinden biriydi belki de. Sanki geride bir şeyler bırakmışım gibi bir tuhaf sancı, esrarlı ve daimî bir hüzün. Tarifi çok zor.

        

        Augsburg

        Augsburg MÖ 15 yılında kurulmuş binlerce yıllık bir şehir. Şehir kelimesinin ifade ettiği manayı hakkıyla kendisinde barındırabilen bir manzaraya sahip. Şehirde, tarihî eserlerin korunması için büyük gayretler sarf edilmiş. Bu yüzden Augsburg, tarihi ve rengârenk mimarisiyle hakikaten ilginç, güzel ve cezbedici bir yer. Binaların dış hatlarına, süslemelerine bakarak şehrin tarih içinde geçirdiği değişimleri okumak mümkündü. Fakat Avrupa tarihi ve sanatı hakkındaki yetersiz malumatım, bu okumayı hakkıyla yerine getirmeme engel teşkil etti.

         

        Augsburg’un mühim bir özelliği Protestanlığın ilk olarak kral huzurunda burada müdafaa edilmiş olması. Martin Luther, 1555’te Bavyera’ya gelerek, fikirlerini şehirde krala sunuyor. Kral ile Martin Luther’in görüştüğü bina hâlâ ayakta ve sapasağlam. Bu hadiseden sonra Protestanlık Almanya’da hızla yayılmaya başlamış. Buna rağmen Augsburg’un ve şehrin bağlı bulunduğu eyalet olan Bavyera’nın büyük bir kısmı Katolik. Bu da şaşılacak bir şey.

         

        Augsburg, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yoğun bir bombardımana maruz kalmış ve şehir bu savaşta çok zarar görmüş. Daha sonra burası yoğun bir restorasyondan geçmiş ve yıkılan binalar da aslına sadık kalınarak yeniden yapılmış.

         

        Şehirde sık sık heykellerle karşılaşmak mümkün. Meydanlarda, binaların gövdesinde gördüğümüz heykellerin haddi hesabı yoktu. Bunları seyrederken heykellerin var olma sebeplerini düşünmeden edemedim. Heykeller Batı’nın ölüm karşısında bir çırpınışı gibi göründü bana. Malum, bazı manzaralar bin bir endişenin gizlenmesi için tesis edilmiş olabilir. Bunca heykel halledilememiş koca bir muammanın şifreleri gibiydi. Hakikaten de bu şifrelerden yola çıkarak insan herhangi bir Avrupa şehrini görünce ölümün onlar için ne ifade ettiğini daha iyi anlıyor. Bu fikrin delillerinden biri de yaşanılan muhitin dışına çıkarılmış ve duvarlarla çevrilmiş mezarlıklardır. Hâlbuki bizde ölüm hayatla ne kadar iç içe! Mezarlar, türbeler bizim medeniyet algımıza göre şehrin içinde veya hemen yanı başındadır. Üstelik etrafı da yüksek duvarlarla çevrili olmadığı gibi bu mekânlar, imkân ve fırsat dâhilinde sürekli ziyaret edilen yerlerdir.

         

        Şehri gezdiğimiz esnada bir otelin hikâyesi hayli dikkatimizi çekti. Çok önceleri Augsburg’a gezgin kıyafetinde Afrikalı üç zenci gelmiş. Zenciler burada kış mevsiminin nasıl geçtiğini bilmedikleri için kar bastırınca Augsburg’da konaklamak mecburiyetinde kalmışlar. Bunların varlığından haberdar olan halk, zencileri görmek için bu otele akın etmiş. Otelin sahibi fırsatı ganimet bilip gelen insanlara ancak belli bir ücret karşılığında zencileri göstermiş. Adam bu işten iyi para elde etmiş ve otelini de büyütmüş. Bugün binanın gövdesinde bu üç zencinin büstü bulunuyor.

         

        Augsburg’da Bir Otel Odası

        Çok uzun zamandan beri ilk defa bir otel odasında kalıyordum. Neticede otellerin bir insana vereceği ruh haline epey yabancıydım. Bu tecrübe sayesinde bir otel odasının şairlere şiirler yazdıran, yazarları kaleme sarılmaya mecbur eden hâline aşina olma imkânı bulduk.

         

        Burada insanları derin derin düşünmeye sevk eden bir şeyler vardır. Biraz arayıp taradığınızda bunu rahatlıkla fark edebilirsiniz. O da otel odalarının müşterek bir mekân olması ve sizin buradan gelip geçmiş herhangi bir insanla o an itibariyle aynı mekânı belki de aynı kaderi paylaşıyor olmanızdır. Dört bir yanınızı saran duvarlar kim bilir kaç insanın mahremiyetine şahitlik etmiş; şu üzerinde yattığınız yatak hangi hayallerin, endişelerin, korku ve sevinçlerin yuvası olmuştur, kim bilir! Neticede otel odasına, her gelip geçen insandan bir şeyler bulaşmış ve o şeyler de yokluğun acımasızlığını size yavaş yavaş duyurmaya başlamıştır. Bu hal, otel odasında tek başınıza kaldığınız zamanlar bir ıstırap hissine dönüşür. Hele zihninizde sizi oyalayan bin bir endişe cirit atıyorsa onların varlığını bu zamanlarda daha tesirli, daha güçlü duyarsınız. Etrafınızdaki birkaç eşyadan imdat umar gibi dört tarafınıza bakınır durursunuz. En sonunda da onlarla baş edemeyeceğinizi anlayınca kendinizi odadan dışarı atmak mecburiyetinde kalırsınız.

         

        Otel odasının dört duvarı arasında yapayalnız kaldığım zamanlar, böyle hislerin ve düşüncelerin taarruzuna maruz kaldım. Bunda ikamet süremizin kısmen uzun olması da etkiliydi. Böyle zamanlarda Augsburg sokaklarının sesini dinlemeye çalışırdım. Gündüz vakti kulaklarıma gelen sadece mırıltı kabilinden seslerdi. Onlar da zihnimdeki karmaşayı bastırmaya yetmiyordu. Sonra pencereden binaları ve Moritz Plantz’a çıkan sokağı seyre koyulurdum. Arnavut kaldırımlı sokağın ve sokak boyunca devam eden tarihî binaların esrarengiz bir dâveti ve câzibesi vardı. Ben, ilk defa sokağın davetini bu otel odasında duydum. Sonra, eşyanın ve hatıraların sustuğu bir otel odasından, muhitin ve dışarıdaki hayatın davetinin daha keskin hissedildiğini anladım.

         

        Bazen odamın bana çok yabancı misafirleri de olurdu. Onlar da belediye meydanındaki saat kulesinden yükselen çan sesleriydi. Sessizliğin ve yalnızlığın hükümran olduğu bir zaman ve mekânda bu seslerin gönlümde uyandırdığı yankı, gurbetin sesinden ve çığlığından başka bir şey değildi. Kendimi kapıp koy verdiğim bir âlemden her on beş dakikada bir, bu çan sesleri yüzünden ayrılmak mecburiyetinde kalıyordum. Sesler bile bu yabancı diyarın mührü gibi, her fırsatta şehrin kimliğini duyuruyordu.

         

        Bazen bu seslere dışarıdan gelen sarhoş gençlerin coşkuları da iştirak ediyordu. Hele bu zamanlar yalnızlık daha bir katmerleniyordu. Âdeta sokağın bu sesi, uzayıp giden düşünceleri ve hayalleri bastırıyor, onu mekândan ve zamandan koparıp bana iade ediyordu.

         

        Havanın kapalı olduğu ve programımızın bulunmadığı günler elimdeki kitabı okumaya gayret eder, böylece dış tesirlerden kendimi biraz olsun çekmiş olurdum. Kitap ve günlük, insanın kendini en yalnız hissettiği bu demlerde bir muhabbet sıcaklığını duyurmada gönül dünyama yetiyordu. Odadaki bu yalnızlıktan kendimi çekip kurtarmanın birkaç yolundan biri de onlara sarılmaktı.  

         

        Böyle bir mekânda yaşayıp da Necip Fazıl’ın Otel Odaları’nda şiirini hatırlamamak mümkün mü? Bu tecrübeyi yaşadığımızda her mısranın garip bir şekilde size daha tesirli geldiğini duyuyorsunuz. Hayatın nabzını en iyi tutan insanlar, tabiî ki şairler.

         

        Bir merhamettir yanan, daracık odaların

        İsli lambalarında, isli lambalarında.

        Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,

        Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

        diyen üstad ne kadar da haklıymış! Şiirin de bir mekânının olduğunu böylece daha iyi anlamış oldum.

         

        Ezansız Günler

        Avrupa’da, bir Müslüman’ın en fazla mustarip olduğu meselelerden biri herhalde ezana hasret kalmaktır. Biz bu mübarek davetin hasretini yüreğimizde ne kadar duyduk! İnsan sesinin, çan sesinden çok daha insanî ve çok daha cezbedici olduğunu anladım. Fakat elden bir şey gelmiyordu. Madem buradaydık, bu seslerin ruhsuzluğuna katlanmak mecburiyetindeydik.

         

        Çan seslerinde sadece biz şikâyetçi olsak, bu hal bir noktaya kadar anlaşılabilirdi, fakat aynı meseleden yer yer kendilerinin de şikâyet ettiğini görüyoruz. Onlardan biri de meşhur İtalyan yazar Edmond de Amicis. Bakın yazar, ezan ve çan sesi karşısındaki düşüncelerini nasıl ifade ediyor:

         

        Hiçbir çan sesi ruhuma bu kadar derinden tesir etmemiştir; ancak bugün, müminleri namaza davet etmek için, Hz. Muhammed’in niçin insan sesini Yahudi borusuna ve eski Hristiyan cırcırına tercih ettiğini anladım.2

         

        İnsan, ezandan uzak kalınca onun vatanın bir nişanesi olduğunu daha iyi hissediyor. Ezanın, bizim için olmazsa olmaz bir şey olduğunu, o olmadan vatanımızda bir şeylerin eksik kalacağını anladım. Medeniyetimizin, ihtiyaç duyduğumuz ruhu ve manayı akla gelebilecek her şeye yüklediğini o zaman daha iyi fark ettim.

         

        Katedraldeki Osmanlı Sancağı

        Augsburg’u gezdiğimiz bir esnada Dom St. Maria denilen bir katedrale girdik. Burası devasa büyüklükte bir mabetti. Girişi de bizim Selçuklu mimarisinin alâmet-i fârikası olan bir ihtişama benzer şekilde gösterişliydi. Özellikle bu kapı kısmının tezyinatı ve küçük küçük heykeller epey dikkat çekiyordu. İçerisi de böyleydi. Katedralin içinde burada görev yapmış piskoposların mezarları da vardı. Bunların bazısı ise üzerinde yürüdüğümüz zeminin altındaydı. Zemindeki yazılı taşlar alttaki mezarların kitabeleriydi.

         

        İnsan üzerinden ilk şaşkınlığı atınca büyük bir hayal kırıklığı hissi duyuyor. Bu kadar ihtişamın tesiri yavaş yavaş sönüyor. İçeriye hâkim olan karanlık hava sizi sıkmaya başlıyor. Sonra, hakikati gizlemek, tarihte işlemiş olduğu günahlarını örtmek için çırpınan bir inancın sanat eserlerindeki çırpınışı fark ediliyor. Daha kendi kendine iman etmemiş bu karanlık atmosferin bizi bir yerden sonra sıkmasından tabii ne olabilirdi! Bu tür mekânları ziyaret ederken ister istemez yine Edmond de Amicis’in İstanbul isimli eserinde Türklerin sosyal hayatına olan hayranlığını ifadeden sonra serdettiği şu sözlerini hatırlamadan edemiyordum:

         

        “Bu huzurlu ve sakin hülyaların içinde, telaşlı şehirlerimizin, karanlık kiliselerimizin, duvarlar içine alınmış mezarlıklarımızın hayali gözümün önüne gelince bir nefret ve sıkıntı hissi duyuyordum.”3

         

        Gerçekten de bu nefret ve sıkıntı hissini bir yerden sonra artık duyuyor ve içeride kalmayı hiç istemiyorsunuz.

         

        Biz katedrali gezmeye devam ederken bir an şaşkınlık içinde olduğum yerde kalakaldım. Tam üzerimde yıllardan beri ayrı düşmüşüz de tekrar buluşmuşuz gibi davetkâr, heybetli ve bir o kadar da mütevekkil bir Osmanlı Sancağı gördüm. O mübareğin burada ne işi vardı! Daha sonra öğrendim ki, bu sancak Augsburgluların eline ikinci Viyana Kuşatması’ndan sonra geçmiş. Onlar, muhteşem düşmanlarını(!) yenmenin hatırasını galiba bu sancakla canlı tutmak istemişler.

         

        Hüznün dili biraz da sükûttur. Ben o mübarek sancağımızın sükûnetinden hem gurbetini hem de hüznünü okudum. Öpüp koklayabilseydim keşke onu. Dokunup okşayabilseydim. Bütün hürmet ve muhabbet beslediklerimize karşı bizi bekleyen kader, erken tecelli etti. Onu, vatanımızdan cüdâ düşmüş o mübareği, öylece mahzun orada bırakmak zorunda kaldık.

         

        Türklerin Gurbeti Türkçenin de Gurbeti

        Bir yiğit gurbete varsa / Gör başına neler gelir diyor Ercişli Emrah. Gurbetteki yiğitlerimizin başına gelenler ayrıca kültür ve dilimiz için de aynı manayı taşıyor. Kardeşlerimiz, Avrupa’da pek çok milletle ve kültürle karşı karşıya geliyor. Bu da ister istemez, insanımızı bir hesaplaşmanın içine itiyor. Bunun sonunda yitirdiğimiz kıymetlerin muhakemesi muhtemel kültür felaketlerine karşı bizi uyaracaktır kanaatindeyim.

         

        Augsburg’da bir gençlik merkezini ziyaret etmiş ve Bolulu bir kız çocuğu ile karşılaşmıştık. Kızcağız Türk olduğumuzu fark edince yanımıza geldi ve bizimle muhabbet etmek istedi. Anlaşılan grubun içindeki sıcaklık veya başka bir tesir onu bize çekmişti. Fakat, ne yazık ki o küçük kız Türkçe konuşmada zorlanıyordu. Kızcağızla şöyle sıcak bir muhabbet faslı demlendiremedik. Ağzından birkaç kelimeyi zar zor alabildik. Böyle örneklerle sık sık karşılaşmanız muhtemel. Bu durum hakikaten önemli bir bilinçlenme ve çalışma sürecinin ikazı gibi görünüyor. Çünkü lisan kaybedilirse insanın sahip olduğu milli ve mânevî bütün değerlerinden vazgeçmesi kolaylaşıyor ve o kimse çok kolay asimile oluyor. Evet, o zaman mühim bir mesele kendini gösteriyor. Acilen oradaki vatandaşlarımız için lüzumlu önlemler alınmalı. Aksi takdirde bundan sonra iki kültür arasında sıkışıp kalmış; milletine ve ülkesine bir aidiyet duygusu kazanamamış yeni nesiller gelecektir.

         

        Augsburg’da bulunduğumuz zaman zarfında burada yaşayan Türklerle de birçok karşılaşma ve tanışma imkânımız oldu. Ama hiçbiri bir markette karşılaştığımız bir abi kadar etkilemedi bizi. Çünkü o bir tır şoförüydü ve kendi milletinden olan biriyle muhabbet etmeye ihtiyacı vardı. Uzun yolculukların onu konuşmaya ve dertleşmeye hasret bıraktığını tahmin etmek zor değildi. Almanları hiç sevmemişti abi. Bize onlarla ilgi bir sürü de nasihat verdi. Dikkatli olmamız gereken konularla ilgili ikazlarda bulundu. Bizlere mandalina da ikram etti. Yediğimiz mandalinalar bu muhabbetin şevkiyle en az konuştuğumuz Türkçe kadar lezizdi. Hey gidi Türkçem! Senin gurbetteki gariplere merhem olduğunu da gördüm çok şükür!

         

        Her Şehir Bir Tarih Mahşeri

        Avrupalı, tarihini şehirlerinde dipdiri tutmayı başarmış. Gezip gördüğümüz her şehir bir tarih mahşeri gibiydi. Bu yerleri gezen bir insanın kendine tarihi, milleti ve dini ile alakalı sorular sormaması mümkün değil. Maziye ait ne kadar fani şey varsa –mezarlıklar bile- şehirden kovulmuş, onun yerini –içinde sunilik bile olsa- eşyada tecelli eden bir tarih ve ebedilik şuuru almış.

         

        İnsanların bu şehirlerde, tarihinden bir an uzaklaşması mümkün görünmüyor! Çünkü her bina ve her heykel, bir tarihi vakaya veya şahsiyete işaret ediyor. Daha ilkokula giden bir çocuğun böyle bir mekândan geçmesi, bildiğini ve duyduğunu eşyada müşahede etmesi onda büyük bir etkinin oluşmasını sağlayacak, taklidin tahkike ulaşmasına imkân verecek ve milletine, vatanına olan bağlılığı kuvvetlenecektir. Kendisinin belki ulaşmayı bile düşünmediği yepyeni düşünce ufukları onun zihnini zorlayacak ve kapılarını sonuna kadar ona cömertçe açabilecektir. Aslında bu, bir millete ait olan ve tarihin derinliklerinden haykıran ebedi yaşama arzusunun taşta, mermerde, demirde yeni nesilleri ikaz etmesinden başka bir şey değildir.

         

        Pek tabii ben bunları düşünürken yüreğimde kanayan bir yara beni hiç rahat bırakmadı. Edebiyat ve tarih okumanın verdiği bir sancıyla(!) son birkaç asırlık zaman içinde talan edilen tarih ve medeniyet hazinemiz aklımdan hiç gitmedi. Neden camilerimiz, türbelerimiz, mescitler, medreseler yıkıldı, yakıldı, yerlerinden söküldü. Bunun sızısı adım attığım her yerde benimle beraberdi. Augsburg, Salzburg, Basel ve Viyana gibi Avrupa şehirleri, tarih denilen eşsiz hazinenin sefasını sürerken bizim her yanımızdan, kendi öz mirasımızı reddetmenin, hatta yok etmenin fukaralığı dökülüyordu.

         

        İnsan, ister istemez Abdülhak Şinasi Hisar’ın şu sözlerini hatırlamadan edemiyor:

         

        “Medeniyet tahrip ve imha etmek değil, cem ve tertip, himaye ve sıyanet etmek demektir. Asıl medeni milletler belki bani olanlardan ziyade, muhafaza etmesini bilen milletlerdir.”4

         

        Abdülhak Şinasi Hisar’ın da dediği gibi hakikaten medeniyet; yıkmak değil, biriktirmek ve muhafaza etmek demektir. Ancak var olanlarla, millî ve mânevî benliğimizi kurabiliriz. Tarihî eserlerde, mekânın sihri zamanın gücüyle beraberdir. Buralarda, bu atadan dededen yadigâr tarih mahşeri sayesinde sırf sükûnetin çağlayanı içinde, dünyanın en güzel derslerinden birini dinlemek mümkündür. İşte millet olmanın bilincini yaşamak ve yaşatmak istiyorsak, tarihin gücünü duyurmayı bilmeliyiz. Bu da ancak, kültürün ve tarihin yeniden ihyası ile mümkün olacaktır.

         

        Mimar Turgut Cansever’in anlattığı bir şey var ki, gerçekten çok etkileyicidir. Onu okuyunca Avrupalının tarihine sahip olmak için gösterdiği gayreti sanıyorum daha iyi görmüş olacağız:

         

        “Avrupa’daki korumacılık şuurunu çok iyi anlatan bir örnek vermek isterim. Varşova şehrinin imar planını hazırlayan Prof. Skibniewsky anlatmıştı. Almanlar çekilip Rusların Varşova’yı istila ettikleri sırada, enkaz içinde, mağaramsı yerlerde yaşayan otuz bin insan varmış, üç ayda bu otuz bin kişi üç yüz bin kişi olmuş kışın bu insanlar birkaç kilometre yürüyerek donmuş nehrin buzunu kırıp kovalarla su taşıyorlarmış. İki sene hiçbir şey yapılmamış. Yalnızca bir şey yapılmış: Varşova Kalesi’inde ahşap bir mahalle var. Almanlar kaleyi bombalayınca bu mahalle de yanmış. Yanan binaların parçalarını söndürmek için bütün güç kullanılmış; söndürülemeyenleri Varşovalı gençler üzerlerine yatarak vücutlarıyla söndürmüş ve bu parçaları Varşova’nın sığınaklarında muhafaza etmişler. İnsanlara yer kalmamış, ama bu parçaları sığınaklarda muhafaza etmişler. İki sene sonra bu parçalar taşınarak Varşova Kalesi yeniden inşa edilmiş. Bir insanın yaşadığı şehri, yaşadığı ülkeyi sevmesi budur.5

         

        Gerçekten de insanın “yaşadığı ülkeyi sevmesi bu”demek değil midir? Maalesef biz bu manada tarihimizi koruyamadık. Elde kalanların sevinci, elden gidenlerin hüznünü teskin etmeye yetmiyor.

         

        Viyana’da Ceddin Deden Marşı

        Viyana’yı görmek de nasip oldu. Adımladığımız her Viyana toprağında ecdadın sesini ve emelini duymaya çalıştık. Çünkü bu topraklar bizler için bir zamanlar kızıl elmaydı. Üç kıtada adaletle hükmeden “hür bir ihtirasın” yepyeni ufuklara kanat açmak için çırpınışını ve sonra buralarda durdurulmasını düşünmek, ister istemez insanın gönlüne bir burukluk bırakıyor. Çünkü Viyana, bizi dipsiz uçurumlara çekecek çileli bir yolculuğun da başlangıcıydı.

         

        Viyana’da pek çok mekânı ziyaret etme imkânı bulmuştuk. Bunlardan teker teker bahsetmeye gerek yok. En son olarak Viyana belediye binasının önüne geldik. Bina tam bir tarih şaheseriydi. Bu kadar mükemmel bir mimariye az şahit olunur kanaatindeyim. Biz burayı gezerken az ilerimizde bir muhabirle kameraman yılbaşı için gençlerle röportaj yapıyordu. Onlara yılbaşı şarkısı söyletince gençleri biz de dinledik ve şarkının bitişinde de onları alkışladık. Bizim bu tepkimizi görünce muhabir yanımıza geldi. Nereli ve kim olduğumuzu sordu. “Türk’üz” dedik. Bize “Türkiye’de yılbaşı şarkısı söyleniyor mu?” diye sordu. Biz de “Evet” dedik. “Bize söyler misiniz?” dedi. Biz de ne söyleyelim diye düşünürken ben, “Ne düşünüp duruyorsunuz, Ceddin Deden marşını söyleyelim” dedim.

         

        Herkes kabul etti ve Ceddin Deden marşını hep beraber söylemeye başladık. Orada böylece bir Viyana televizyonunun kameramanı tarafından kayıt altına alındık. Muhabir bize “Bu söylediğiniz nedir?” diye sordu. Biz de “Osmanlı Marşı” dedik. Muhabirin yüzündeki o birdenbire değişen ifade zihnimden hiçbir zaman silinmeyecek.

         

        Basel’deki Trafik Polisleri

        Bir şehir en güzel yürüyerek geziliyor. Biz de sabahtan akşama kadar Basel’in gidebildiğimiz her yerini arşınladık. Bu arada Avrupa mimarisinin tek tip olduğunu ve bunun şehirlerin insan üzerindeki tesirini gitgide azalttığını burada fark ettim.

         

        Basel’de müşahede ettiğimiz şu hadiseyi nakletmeden geçemeyeceğim: Akşamın bir saatinde trafiği çocukların idare ettiğini gördük. Bunun sebebini çok merak ettik. Gençlerin yanına gidip sorduk. Konuştuğumuz çocuklardan biri de Afyonluydu. Bunlar bu işi gönüllü yapıyorlarmış. Karşılığında polisler onları eğlence yerlerine götürüyormuş. Ceza filan yazmıyorlarmış. Gerçekten bu uygulama çok hoşumuza gitti. Küçük yaşlarda gençlerin sorumluluk bilincine ulaşmasını bu şekilde desteklemek gerçekten etkileyiciydi. Biraz daha ilerleyince trafiği kontrol eden birkaç gençle daha karşılaştık. İçlerinden biri de Sivaslıydı.

         

        Avrupa’da İnsanlar

        İnsan, sokağa çıktığında bir disiplini ve düzeni hemen fark edebiliyor. Öyle ki, bir süre sonra bu düzen insanın canını sıkacak bir hal alıyor. Araçların korno çaldığına bile çok az şahit olduk. Sabahın bir köründe tren istasyonuna geçerken insanların sokakta araç ve yayanın olmadığı bir zamanda kırmıza ışıkta beklemesi nasıl bir şeymiş, onu da görmüş olduk.

         

        İnsanların iyi eğitimli ve hakikaten bilinçli olduğunu derhal anlıyorsunuz. İnsanlar okul bittikten sonra tahsilleriyle ilgili bir sahada işe başlayabiliyor. Yani eğitim, insanı şekillendiren ve onu cemiyete kazandıran bir özellik arz ediyor. Cemiyetin kabullerine ters ve uydurma bir eğitim anlayışı görülmüyor. Genç, topluma kazandırılması gereken potansiyel bir enerji olarak kabul ediliyor. Devletin bütün kurumlarının insana hizmet temeli üzerine kurulması ve bunu sağlamaya çalışması çok önemli. Mesela Augsburg Üniversitesi’nde kütüphanenin hafta içi 8.00-24.00 arası açık olması bunu gösteriyor. Pek tabii, bu da insan ömrünün ve zamanın takdir edildiğini gösteriyor.

         

        İnsanlar yürürken aceleci, fakat araba kullanırken oldukça sakinler. Eğer arabalar etrafı rahatsız ediyorsa bunun için caydırıcı cezalar uygulanıyormuş. Zaten bisiklet kullanımı çok yaygındı. İşe genellikle bisikletle gidiyorlar. Gencinden yaşlısına kadar herkesin bir bisikleti var. Üniversite hocaları dahi derslere genellikle bu şekilde gidiyormuş. Sokakta her köşe başında bir bisiklet park yeri vardı. Tabii bu durum da hayatı, çevre ve gürültü kirliliğinden arındıran mühim bir unsur oluyor.

         

        Hafta sonu gelince büyüğünden küçüğüne herkes bambaşka bir hale bürünüyor. Hafta içinin o disiplinli, aceleci, dakik insanı gidiyor, yerine içkinin hâkimiyetinde bir varlık gelmiş oluyordu. Trenle yolculuk yaptığımız esnada bu içki kokuları bizi bazen haddinden fazla rahatsız etmişti. Avusturya, Almanya’ya göre bu belanın içine daha beter saplanmış gibiydi. Her taraf içki şişeleri ve çöple doluydu.

         

        Avrupa’da neredeyse çocuk yoktu. Sokakta bir iki bebek görünce hayret ve şaşkınlıkla onları izliyorduk. Bebekler zaten çok güzeldi; bir de böyle nadiren bir iki tane karşımıza çıkınca sevinç ve gülümsemeyle onları seyretmeden edemiyorduk. Fakat doğum oranının azalması ve neticede ortaya çıkan bu nüfus meselesi gelecekte Avrupa’nın en mühim dertlerinden biri olacak gibi görünüyor.

         

        Avrupa’da din, sosyal hayatın içinde pek hissedilmiyor. Fakat kilise birçok organizasyonun ve özellikle de anaokulu gibi bazı okulların arkasında yer alıyor. İnsanlar da bundan rahatsız değil. Ziyaret ettiğimiz bir lisede duvara asılı duran haç bizi bir hayli şaşırtmıştı.

         

        Sözün Nihâyeti

        Kısa süre de olsa temasa geçtiğimiz bir medeniyet, bizim için kendisinde ülkemizi tahlil etmeye çalıştığımız bir ayna vazifesini icra edecektir. Ben de bu sayede Avrupa denilen aynada –pek çok sebeplerle inkıraza uğramış olsa bile- büyük bir medeniyet birikimimizin olduğunu daha iyi anlamış ve medeniyetlerin, milletlerin ve nihayet şehirlerin bununla kaim olduğunu az çok görmüş oldum. Vârisi olmak için çırpındığımız eşsiz bir medeniyetin evladı olduğum için de gönlüm şükür ve minnettarlık hisleriyle doldu.

         

        Tabii ki, benim bu seyahatle ilgili intibalarım bunlardan ibaret değil. Muhakkak anlatılacak daha birçok şey var. Fakat bunlar, zihin ve gönül harmanından en güzellerini seçmeye çalıştıklarım. Bundan fazlası belki de tekrardan öteye geçmeyecekti. Hani, eskilerin dediği gibi:

         

        İşte bu kadardır ol hikâyet

        Bâkisi güzâf-ı bî-nihâyet

         


         

        1 Bu program, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın “Sosyal Genç Gönüllü Lider” projesi kapsamında 27 Ekim-15 Kasım 2012 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Projenin ortaya çıkmasında ve gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkürü bir borç bilirim.

         

        2 Edmondo de Amicis, İstanbul, Çeviren: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Ankara 1986, s. 79-80.

         

        3 A.g.e., s. 412.

         

        4 Abdülhak Şinasi Hisar, Türk Müzeciliği, Hazırlayan: Necmettin Türinay, YKY, İstanbul 2010, s.37

         

        5 Beşir Ayvazoğlu, Dünyayı Güzelleştirmek Turgut Cansever’le Konuşmalar, TİMAŞ Yayınları, İstanbul 2012, s. 101.


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele