Tanıkların Diliyle Kıbrıs Olayları (1955-1983)

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        “Kıbrıs Katliamları Bilinseydi Bosna Katliamları Yaşanmazdı…”

        Bu yıl “Kıbrıs Mutlu Barış Harekâtı”nın 40. yıldönümü. Kıbrıs olayları ile ilgili bugüne kadar pek çok şey yazıldı konuşuldu. Doç. Dr. Ali Satan ve Erdoğan Şentürk’ün hazırladığı “Tanıkların Diliyle Kıbrıs Olayları (1955-1983)” adlı eser ise bir “sözlü tarih” çalışması olarak döneme ve olaylara bir başka yönden ışık tutuyor. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Satan ile kitap üzerinden Kıbrıs meselesini konuştuk.

         

        Hocam böyle bir çalışmaya niçin ihtiyaç hissetiniz?

        Öncelikle Kıbrıs meselesi, Türk dış politikasının son 50 yılına damgasını vuran en önemli konudur. Dolayısıyla bizi, uzmanları ve devleti meşgul eden bir mesele olmaya devam ediyor. Hâlâ sıcaklığını koruyan bir konu. Gözümüzden kaçması mümkün olmayan bir yerde duruyor. Ancak olayların sıcaklığı içerisinde biz Kıbrıs meselesinin tanıklarının aramızdan çekildiğini de fark edemiyoruz. Kıbrıs meselesinin ortaya çıkması, Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgilenmeye başlaması, bunun geliştirilmesi, müdahale süreci ve daha sonra Kıbrıs Türk devletinin kurulmasına kadar giden süreçte rol alan sivil, asker pek çok insan, yaşadıklarını anlatamadan aramızdan ayrılıyorlar.Tarihçi olarak işimizin bir tarafının da geleceğin tarihçilerine malzeme bırakmak olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu hatıraları toparlamak bir araya getirmek gibi bir mesuliyetimiz de vardır. Aslında cumhuriyet tarihiyle iştigal edenlerin hemen hepsi I. Dünya Harbi ve İstiklal Harbi’nin kahramanları ile yeteri kadar konuşulmadığını, yeteri kadar elimizde mülakat olmadığını söyler dururuz. Bizden önceki kuşak keşke bu işleri daha iyi yapsaydı diye hayıflanırız. Ama öte yandan büyük bir Kıbrıs meselesi var ve bu Kıbrıs meselesinde etkili olmuş görev almış resmi, gayri resmi pek çok insan var ve biz bunların hatıralarını toplamıyoruz, derlemiyoruz. Kıbrıs meselesinde rol alanlarla aynı dönemde yaşıyoruz ama bizden sonraki kuşaklar 1967, 1974 olaylarının tanıklarını görmeyecekler sadece kitaptan okuyacaklar. Bu çalışmanın temel tezi tanıkları konuşturabilmektir. Bu amaçla yola çıktık önce TRT ile böyle bir belgesel hazırladık.

        

        Bu süreçte kimlerle görüştünüz?

        Çalışmamız TRT tarafından proje olarak kabul edildi ve adaya çekimleri yapmaya gittik. Kıbrıs’ın hemen her yerinde çekim yaptık tanıkları bulduk. Bunun dışında İstanbul, İzmir, Ankara, Bodrum, Mersin gibi yerlerde de çekimler yaptık ve tanıkları bulup dinledik. Bunların arasında cumhurbaşkanları da vardı cephede mücahitlere yemek yapan mücahideler de vardı. Askerler de siviller de vardı. Kıbrıs’ta yaşayan ve olaylara tanık olan her kesimden insanla görüşmeye çalıştık. Görüştüğümüz tanık sayısı 70 kişidir.

         

        Çalışmanızın sınırını 1955-1983 tarihleri olarak belirleme sebebiniz nedir?

        Bu tarihleri tercih etmemizin sebebi Türkiye Kıbrıs konusunda uluslararası camiada taraf olduğunu ilk defa olarak 1955’te Londra konferansına katılarak ortaya koymuştur. 1983’te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Bundan sonra başka bir süreç başlamaktadır.

         

        Çalışmada ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

        Böyle bir çalışmanın en büyük zorluğu tanıklara ulaşmaktı. Bunu da TRT’nin yardımıyla aşmaya çalıştık. Özellikle Erdoğan Şentürk Bey’in gayretleri ile Süleyman Demirel’den Rauf Denktaş’a, Kenan Evren’den Necmettin Erbakan’a kadar randevu almamız noktasında TRT’nin yardımları oldu. Öte yandan Kıbrıs’taki mücahit ve mücahidelere ulaşma noktasında Kıbrıs’ta bulunan Kıbrıs Şehit Aileleri ve Malül Gaziler Derneği’nden yardım talep ettik, onların da büyük katkıları oldu. Çekimlerde şuna özen gösterdik, herkes kendi tanık olduğu olayı anlatmalıydı. Tanıkların bizzat görüp duyduğu, yaşadığı şeyleri anlatmalarını istedik.

         

        Belgeselle kitabın arasında ne gibi farklar yer alıyor?

        Belgesel 7 bölüm oldu, “Dünden Yarına Kıbrıs” adıyla. Yönetmenimiz Erdoğan Şentürk Bey’le konuşup ayrıca bir kitap yapmak istedik. Çünkü; birincisi 70 tanığın hepsini belgesele sığdıramadık. İkincisi anlatılan her şeyi belgesele koymak mümkün olmadı. Ama kitabın önemli sebeplerinden birisi şudur ki; bize emanet edildiğini düşündüğümüz hatıraları topluca gelecek nesillere aktarabilmek amacıyla tüm anlatılanları deşifre ederek aynen kitaba koyduk. Belgeselde zaman sorunu dolayısıyla girmeyen bilgileri kitapta bulmak mümkün hale geldi.

         

        Çekimlerde sizi en çok duygulandıran, unutamadığınız olay nedir?

        Çekimler sırasında hemen hepsinde duygulu bir hava oldu. Gözyaşları içerisinde insanlar hatıralarını anlattı. Acıklı olaylar, trajik olaylar yaşanmış. Mesela eşi kaybolmuş insanlar var, kayıplar diye bir bölüm var, Kıbrıs tarihinde. Kadın diyor ki benim kocam ne asker ne polisti işini yapardı, şofördü. Kıbrıs’ta şehirlerarası giderken bir gün gelmedi diyor. 1970’lerin başında oluyor. 40 senedir gelmedi ve 40 senedir bu insana ne olduğuna dair bilgi de gelmedi, diyor. Özellikle şu sözleri hiç unutamadım : “Mezarını bilsem mezarına gideceğim, ama öldüğünü bile bilmiyorum…”

         

        Hocam, Kıbrıs Meselesinin bir de “Katliamlar” boyutu var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

        Katliamlar var. 1974 savaşı sırasında büyük katliamlar, özellikle Sandallı, Atlılar, Taşkent köylerinde yapılmış. Köyün tamamı Rumlar tarafından yok edilmiş, bu katliamlar unutuldu ve bizim açımızdan yeteri kadar çalışılmadı Türk tarihçileri ve uluslararası hukuk bağlamında. Ve bu katliamlarda BM askerlerinin rolü üzerinde hiç durulmadı. Dolayısıyla Kıbrıs’ta yaşanan bu trajedi yeterince dünya kamuoyunda tartışılmadığı için dünya Bosna savaşında aynı şeyleri yaşadı. Katliamlardan önce BM askerleri köylere geliyor, Türk köylerine ve o köylerde Türklerin silahlarını alıyor siz bizim korumamız altındasınız korkmayın, deniyor ardından Rum milisler geliyor ve köylüleri öldürüyor, kadın çocuk demeden. 4-5 aylık çocuklar katlediliyor. Bunun üzerinde hassasiyetle durulmadı, maalesef.

         

        Hocam biraz da dönemin siyasilerini konuşalım müsaade buyurursanız. Dönemin siyasi aktörlerinin Kıbrıs’taki rolleri nedir?

        Çalışma sırasında şunu fark ettim CHP ile DP’nin Kıbrıs siyaseti arasında çok ciddi bir fark var, bunun altını kuvvetle çizmek lazım. Kıbrıs meselesi daha eski bir mesele olmakla beraber, 1955’te DP iktidarı zamanında Türkiye’nin müdahil olduğu bir konu haline geldi. Dünya konjonktürü vs hesaba katılmalı ancak DP’nin olayı sahiplenişini görmemiz gerekiyor. İkincisi bugün Kıbrıs Türk cumhuriyeti varsa bunda çok önemli pay DP’nindir.

         

        Çünkü 1958-1959 Zürih ve Londra antlaşmaları Fatin Rüştü Zorlu’nun başarısı ile elde edilmiştir ve Türkiye garantör devlet olmuştur. Bu garantör devlet olma 1974’te müdahale etme imkânını sağlamıştır. 1960’ta Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmeden tek kurşun atmadan 650 kişilik Türk askerini adaya çıkartmayı başarmıştır. Bunlar son derece önemli başarılmış işlerdi. Ancak 1960 ihtilali ile Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışı değişmiştir.

         

        1960 ihtilalinin Kıbrıs meselesinde ne gibi rolü olmuştur?

        Dışarıdan bakınca askerlerin dış politikada şahin politika takip etmeleri gerektiğini düşünürüz, hâlbuki Kıbrıs meselesinde bunun tam tersi olmuştur. Askerler 1960’ta DP’nin ne yapmak istediği konusunda bilgi sahibi değiller, çünkü DP’nin başlatmış olduğu Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nın önemini kavrayamamış ve işi maalesef politik bir çekişme konusu haline getirmişlerdir. Neticesinde de TMT’yi zayıflatmışlardır. TMT kanalıyla Türkiye’nin adaya göndermiş olduğu silah yardımını kesmişlerdir. Türkiye’nin adada eğitim faaliyetlerini sekteye uğratmışlardır. Dolayısıyla burada Türk tarafı adeta 1963 Kanlı Noel’ine hazır hale gelmiştir. Yine bu süreçte adaya gönderilen görevliler kanalıyla Türk tarafı dinlenmemiş Rumlarla iyi ilişkilerin kurulması gibi bir politika izlenmiştir.

         

        Buradaki maksat şudur: Türkiye ihtilal ile beraber yeni sürece girdi. Kıbrıs’ta herhangi bir çatışma istemiyor, içeriyle uğraşan Türkiye dışarıda herhangi bir mesele istememektedir ve bunun için de 15 Ağustos 1960’ta ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti ile sorunsuz devam etmek istemektedir. Burada dikkatten kaçan şey cumhurbaşkanı Makarios’a Türkiye güven duymuştur ve bu bize pahalıya mal olmuştur. Bu konuda Kıbrıs Türk liderliğinin yapmış olduğu bütün uyarılar göz ardı edilmiştir. 1963 sonrası ise Türkiye 1950’lerde DP zamanında elde ettiği garantör hakkını adeta BM’ye havale etmiştir. 1963 olaylarında Türkiye’nin müdahale hakkı varken bu hakkı kullanmamış veya kullanamamış ve Türkiye BM’nin adaya asker çıkarmasına imkân sağlamıştır. Dolayısıyla adaya BM askerinin girmesi demek adada Türkiye’nin bir bakıma geriye düşmesi anlamına gelmektedir.

         

        1964 krizinden bahseder misiniz?

        Muhatap krizi yaşanmıştır. BM’nin muhatabı kim olacaktır meselesidir bu kriz. Büyük tartışmalar neticesinde İsmet Paşa’nın “daha fazla tartışmayın bir an önce bu iş hallolsun” direktifiyle Türkiye’nin sadece bu karara şerh koyarak kabul etmesiyle geçmiştir. BM Kıbrıs’a asker gönderirken mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’ni muhatap almıştır. Bu şu demek, Kıbrıs Cumhuriyeti 1959-1960 antlaşmaları ile kurulmuş; Türk ve Rum unsurların bir araya gelerek kurduğu bir cumhuriyettir. Hâlbuki 1963 olaylarıyla Türkler bu cumhuriyetten fiilen kovulmuşlardır. Artık 1963’te bu cumhuriyet bozulmuştur. BM’nin Kıbrıs’a asker gönderirken Kıbrıs Cumhuriyeti ifadesi ve Makarios’u muhatap alması demek, onun meşru hükümet olarak algılanmasına sebebiyet vermiştir. O gün bu gündür biz, bu algıyı dünya kamuoyunda değiştiremedik. Bu fevkalade bir kırılma noktasıdır. 

         

        1967 krizi ve Demirel’in buradaki rolü nedir?

        1967 krizini, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Müsteşarı İlter Türkmen Bey’den dinledik. 1967’deki çarpıcı olan şey, Türkiye’nin diplomatik başarı kazanmasıdır. Silah kullanılmadan 12 bin Yunan askeri adadan çıkartılmıştır. Ayrıca Türkiye müdahale kararını da bu tarihte almıştır. 1967 krizinde alınan müdahale kararı ile 1974’te Türk ordusu adaya çıkmıştır.

         

        Tabi yaşanan kriz bizi şu acı gerçekle de karşılaştırmıştır: Türkiye bu iş için hiç hazırlıklı değil!

        Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel diyor ki: “Çıkarma yapacaksınız çıkarma geminiz yok.” Korumaya söz verdiğiniz topluluğa yardım gönderme imkân ve kabiliyetinden yoksunsunuz. 1967’ye kadar hazırlık yapılmamış bu vahim bir durum. Türkiye’nin adaya atacağı askerin paraşütü yok. İşte bunların hazırlıklarını Türkiye 1967 krizi ile başlatmıştır.

         

        1974’teki koalisyon hükümetinin harekât sürecindeki tavrından ve bunun ardından merakla beklenen harekât emrini kimin verdiğinden bahseder misiniz?

        Bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılıyor. Öncelikle belirtelim ki bu bir devlet kararı. Hem Milli Güvenlik Kurulu hem Bakanlar Kurulu bu kararı almış. Necmettin Erbakan’ın söylediği zaman kazanma meselesi. Erbakan, Başbakan Ecevit İngiltere’ye gittiğinde süre kazanma adına gemilerin yüklenilmesi talimatını verdiğini söylüyor. Zaten karar var. Erbakan’ın vurguladığı nokta şu: O gün askeri malzemelerin gemilere yüklenilmesi ve böylece zamandan tasarruf yapalım, Başbakan geldiğinde harekâta hazır olalımdan ibarettir.

         

        Kabinedeki durum nasıl?

        MSP kanadı müdahale kararında ısrarcı olmuştur. Onların kararlı tutumları muhtemelen CHP’yi de etkilemiştir. Ancak şunu da belirtelim ki bu sadece CHP ve MSP’nin kararı değil, ortak karar. Bu ortak karar neticesinde başarılı bir harekât yapılmıştır ancak bu ortaklığın bozulması, Kıbrıs meselesinin bugüne kadar halledilememesinin başlıca sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Koalisyonun bozulması fevkalade yanlış olmuştur. Çünkü savaşı yapan barışı da yapar. Savaştan sonra Türkiye hükümetsiz kalmıştır. Barış imzalanması gerekirken iş uzamıştır. Bununla ilgili pek çok tanığın görüşleri var, kitapta.

         

        Rauf Denktaş’ın Kıbrıs meselesindeki etkisi çok konuşuldu ve tartışıldı. Denktaş’ın buradaki rolü nedir?

        Denktaş Kıbrıs’ın her yerinde olan bir kişi. Rauf Denktaş olmadan Kıbrıs meselesi anlaşılamaz. 1950’lerden itibaren bu işin içerisinde ve meselenin her santiminde yer almış bir lider kişi. Burada önemli olan Denktaş’ın Türkiye taraftarı bir lider olması. Bunun bugün daha iyi anlaşıldığı kanaatindeyim. Denktaş, Türkiye taraftarıdır ve adadaki bütün politikalar da buna göre yönetilmiştir. Kıbrıs’ta Türkiye ile beraber hareket etmiştir, özeni ve dikkati bu yöndedir. Türkiyesiz bir Kıbrıs davasının yürüyemeyeceği kanaatindedir ve haklıdır da. Denktaş Türkiye ile ilişkilerini kesinlikle koparmadan, Türk dış politikasına saygı duyarak Kıbrıs politikasının yürütülmesine katkıda bulunmuştur. Denktaş açıkça belirtelim ki bir dava adamıdır.

        Kanaatimce Denktaş’ın eleştirilecek yönleri vardır muhakkak ama kamuoyunda bir dönemde söylendiği gibi Rauf Bey çözümsüzlük taraftarı değildir. Başından beri içinde olduğu bir davayı niye nihayetlendirmek istemesin? Maalesef Rauf bey’in diplomatik başarıları gözden kaçmıştır. 1977’de Rum lider Makarios ile yaptığı antlaşma ve 1979’da Kipriyano ile yaptığı antlaşma Kıbrıs davasında son derece anlamlıdır. Daha sonra Türkiye’de şu algı oluştu: “Kıbrıs Türkiye’nin AB’ye girişine manidir” diye bir hava esmiştir. Bu kesinlikle yanlıştır

        AB dağılabilir ama Kıbrıs adası burada duracaktır. AB ne kadar devam edeceği belli olmayan bir birlik. Ne yazık ki bu konuda yanlış bir imaj oluşturulduğu kanaatindeyim. Hükümet de o tarihlerde farklı bir politika izlemek istedi ve kamuoyundaki algıyı Türkiye lehine değiştirmek için stratejik bir değişikliğe gitti. Denktaş, hükümetle çelişiyor gibi duruma düştü. Fakat görüldü ki çözüm taraftarı olduğu belirtilen M. Ali Talat, bütün gayretlerine hatta bütün iyimser yanına rağmen bu müzakerelerde hiçbir başarı gösterilemedi, hiçbir mesafe alınamadı. Demek ki mesele Denktaş meselesi değil. Denktaş gitti de çözüm mü geldi? Hayır. Göz ardı ettiğimiz nokta şu: antlaşmalar tek taraflı yapılamaz sizin iyi niyetiniz uzlaşmacı olmanız belirleyici değildir. Karşı taraf ne diyor o önemlidir. Biz maalesef karşı tarafı, Kıbrıs Rum kesimini, oradaki eğilimleri, partileri, oradaki kiliseyi ve fikriyatı bilmiyoruz. Karşı tarafı tahlil ve takip etmiyoruz. Bilmediğimiz için her şeyi tozpembe zannediyoruz.

         

        Kıbrıs meselesinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

        Türkiye maalesef 1974’ten sonra pek çok yanlış yapmıştır. Bunlardan biri 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurmak olmuştur. Kıbrıs meselesi 1974’te çözülmüştür. Türkiye ve Kıbrıslıların daha o tarihte Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmeleri gerekirdi. Ancak 1983’e kadar geciktirildi. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983’te ilan edildi. Hatta o ilan sırasında da “Kuzey Kıbrıs” diyerek yine açık kapı bırakılmıştır ki, buna da gerek yoktu. Çünkü Kıbrıs’ta bir Türk cumhuriyeti vardır ve bu mesele bitmiştir. Bu tarihten itibaren yapılan müzakerelerin hepsi işi zora sokmaktadır. Denenmiş, yaşanmış ve hüsranla neticelenmiş bir modeli yeniden deneyelim demenin anlamı yoktur. 1960 cumhuriyeti tecrübesi vardır bu tecrübeden ders almamız lazımdır. Yeni etnik, dini çatışmalara zemin hazırlamamak gerekir. Bölünmüş iki devletli bir yapı vardır ve her iki devlette de yaşayan, işleyen bir demokrasi vardır. Seçimler yapılmakta, iktidarlar değişmektedir. Dolayısıyla demokratik Türk Cumhuriyeti bozulup yeni baştan insanları meçhule sürüklemenin, potansiyel sorunları yeniden ortaya çıkarmanın, muhtemel çatışmalara zemin hazırlamanın kimseye faydası yoktur. Artık Kıbrıs’ta Rumlarla hiç yaşamamış nesiller vardır. Bu yıl “Kıbrıs Mutlu Barış Harekâtı”nın 40. yılı yani 1974’te doğan çocuklar bugün 40 yaşında dolayısıyla o gün doğan Rum çocuğu Türkçe bir kelime bilmiyor. Bu toplumun yeniden bir araya gelmesi fevkalade zor hale gelmiştir. İyi münasebetler, ticaret, komşuluk olsun devam etsin, ancak kuzeyde var olan devletin varlığından da vazgeçmenin anlamı yoktur. Kıbrıs meselesi çözülmüş bir meseledir. Türkiye uygun gördüğü bir tarihte Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtma kampanyasına girmelidir ki, bunu mükemmelen yapabilir.

         


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele